Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Ferai TINÇ


Hillary Clinton dönemi


HILLARY Clinton’ın, dışişleri bakanlığı teklifini kabul edeceği anlaşıldı. Bu gelişme, Demokratların sağ ve sol kanat ittifakı olarak yeni dönemi etkileyecek. Hillary Clinton nasıl bir dışişleri bakanı olacak sorusuna yanıt vermeden önce, onun sadece eski bir first lady değil deneyimli bir politikacı olduğunu unutmamak gerekiyor. Hem senatör olarak kazandığı siyasi deneyim, hem de başkan aday adayı olarak verdiği mücadelenin kazandırdıklarıyla geliyor Amerikan dış politikasının başına.

Dünyanın karmaşık sorunlarının yanı sıra gündeminde bir değil iki savaş var. Obama önceliği Afganistan’a vereceğini söylüyor ama Amerikan askerlerinin geri dönüşü sırasında ve sonrasında Irak’ı neyin beklediğini kimse bilmiyor.

Böyle bir belirsizliğin yakın çevresindeki ülkelerden Türkiye.

Türkiye açısından "hassas" iki konudaki karnelerinde altı çizilen iki nokta var.

Bill Clinton’ın kurduğu "Global Initiative Fund" ile ilgili çeşitli iddialar gündeme geldi. Bunlardan biri de PKK’nın bu vakfa bağışta bulunduğu, o yüzden eski Başkan’ın "Kuzey Irak’ta Kürtleri Türkiye’den korumak için Amerikan askerini bulundurduk" demiş olmasıydı. Neocon çevrelerden gelen bu iddiayı bir kenara bıraksak bile, Türkiye’ye karşı tavır konusunda kriter haline getirilmiş olan bir başka mesele daha var. Ermeni soykırımı.

Hillary Clinton, Ermeni karar tasarısını Senato’da destekleyenler arasındaydı. Ermeni lobisinin Demokrat adaylara yüz binlerce dolar seçim yardımı yaptığını açıklayan, Ermeni-Amerikan Siyasi Aksiyon Komitesi eş başkanı Annie Totah, kampanya sırasında Hillary Clinton’ın finans komitesi üyesiydi.

Yine de bunlara bakıp kestirip attırmamak gerektiğine inanıyorum. Bu meseleler çözümlenmedikçe her zaman birileri onların üzerinden para, itibar, çevre kazanacak. Bu noktalara takılıp kalmadan Hillary Clinton’ın ABD’nin dış politikasına nasıl etki yapacağını daha geniş açıdan değerlendirmek gerekiyor.

*

BİR şahin diyebiliriz, evet Hillary Clinton Demokrat’ların şahinlerinden. Sonradan pişman olsa da Irak savaşını desteklemiş, İran konusunda, Devrim Muhafızlarının terör örgütü olarak ilan edilmesini isteyen 75 senatörün arasında yer almış, Obama’yı İran’a karşı yumuşak davranmakla eleştirmiş, İran ile muhtemel bir çatışmada nükleer silahların kullanılması seçeneğini dışarıda bırakan Obama’ya karşı, "eğer İran yükümlülüklerini yerine getirmezse, bütün seçenekler masada olmalıdır" demişti.

Irak’ta, askerler çekildikten sonra özel güçleri bırakacağını söylemişti.

*

HILLARY Clinton, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğinin, özellikle geniş Ortadoğu açısından çok önemli olduğunu düşünüyor. Bunu çeşitli konuşmalarda dile getiriyordu. Örneğin, Türkiye’nin adaylığının kesinleşmesinden önce Tufts Üniversitesi’nde öğrencilerle yaptığı görüşmede, "Avrupalıları Türkiye’nin üyeliği konusunda desteklemeliyiz" demişti; "Eğer Türkiye reddedilirse, dünyanın her yerindeki Müslümanlar bunu bir aşağılama olarak kabul edecekler. Bu da aşırı İslamcıların eline yeni koz verecek."

Hillary Clinton, Obama’nın seçim bildirgesinde de yer aldığı gibi, ABD’nin bölgedeki politikaları açısından "yüzünü Avrupa’ya dönmüş, demokratik bir Türkiye" beklentisine sahip.

*

ABD’nin üçüncü kadın dışişleri bakanı olarak farklı bir damga vurabilecek mi? Kadın hakları, insan haklarıdır demiş, Ortadoğu’da kadın haklarının gündemden düşürülmemesi gerektiğini söylemiş olsa bile, Hillary Clinton’ın kadın bakış açısını Amerikan dış politikasına zaman zaman bile yansıtmasını beklemek aşırı iyimserlik olur.

Hırsları buna engel, bir de John Biden gibi, dış politika konusunda güçlü bir başkan danışmanı ile boy ölçüşmek zorunda kalacak olması.
Rahmi TURAN

Acı bizim mezemiz!


BAŞBAKAN ne diyordu?"Hamdolsun kriz bize dokunmaz!"

"Hamdolsun kriz teğet geçecek!"

"Hamdolsun iyiyiz!"

Peki ne oldu? Hamdoldu, hamdoldu, ülke işsizle doldu!

"Türkiye krizden etkileniyor mu? Mali kriz teğet mi geçecek?" soruları artık geride kaldı. Küresel kriz teğet geçmedi, zamlarla birlikte deldi geçti!

İşsiz sayısı, umudunu yitirerek iş aramaktan vazgeçen 1 milyon 720 bin kişi ile birlikte 4 milyon 956 bine ulaştı. Resmi rakamlar bu sayıyı daha az gösteriyor ama onlar da ne kadar saklarsa saklasın, işsizlik oranının yüzde 9.8’e yükseldiğini kabul ediyor. Genç nüfustaki işsizlik oranı ise yüzde 19.1 olarak gerçekleşmiş bulunuyor.

Gıda sektöründen tekstile, otomotivden inşaat sektörüne kadar işsizlik her kesimi vurdu.

"Bal, bal" demekle ağız tatlanmıyor, "Hamdolsun"la sorunlar çözülmüyor! Başbakan gibi Erzurum’dan, Kars’tan karkas et getirip sucuk yaparak satmakla da işsizlik önlenmiyor.

* * *

Dünyada birçok kuruluş, ülkelerin ekonomik durumları hakkında sık sık raporlar hazırlar. Dünya Bankası da bunlardan biridir. Bu kurumun bir raporu, ülkemizin durumunu gözler önüne seriyor:

Nüfusumuzun yüzde 20’si günde 2 dolarlık bir gelirle, açlık düzeyinde yaşıyor.

Her 100 insanımızdan 29’u çok yoksul.

Fukaralıkla eğitimsizlik arasındaki bağlantı büyük. Türkiye’de her 100 yoksuldan 33’ünün beşinci sınıfı bitiremediği, her 100 yoksuldan 60’ının beşinci sınıfı bitirdiğini, her 100 yoksuldan ancak 7’sinin 8 yıllık ilköğretimi tamamladığı belirtiliyor.

Raporun özeti: "Türkiye orta düzeyde yoksul bir ülke!"

Orta düzeyde demek, bizden daha kötüleri var anlamına geliyor. Demek ki beterin beteri var. Daha yoksullara bakıp teselli bulalım bari!

* * *

Küresel kriz bir yandan, doğalgaz ve elektrik dahil, yapılan ağır zamlar diğer yandan, yaşam şartlarını her geçen gün biraz daha ağırlaştırıyor.

Tüm bunlara rağmen Başbakan’ın ağzından düşmeyen söz:

"Hamdolsun iyiyiz! Ben sucuk yaparak satmış adamım!"

Şükretmek elbette ki güzel bir şey ama duayla karın doymuyor ki... Seçim zamanları dağıtılan kömür, kuru fasulye, nohut ve mercimekle de sorunlar halledilmiyor.

Bu fukaralık zincirini kırabilmemiz için bütçe açığını kapatmaya, cari açığı makul düzeye indirmeye, borçlarımızdan kurtulmaya ihtiyacımız var.

En önemlisi, tükettiğimizden çok üretmeliyiz. Ufukta böyle bir ümit ışığı var mı? Hayır, yok! Çünkü milleti çalışmaya değil, sadaka ekonomisine alıştırdılar!

* * *

Halkla konuşurken, bir dokunup bin ah işitiyoruz.

İşçi hayatından memnun mu? Değil!

Çiftçi memnun mu? Değil!

Ya memur, işçi, emekli? Şikáyetçi!

Esnaf? Memnun olana rastlamadık!

İşsiz sayısı artıyor. En az iki milyon insan her sabah işe gider gibi iş aramaya gidiyor.

Peki ya sonuç? Anketlere göre, biraz gerilemesine rağmen AKP hálá açık farkla önde!

Demek ki biz ıstırap çekmekten hoşlanan bir milletiz!
[COLOR="red"]Cengiz ÇANDAR

Türkiye’nin Irak’ta korktuğu ve korkması gereken...


Hafta başında Irak ile Amerika arasında ülkedeki Amerikan askeri varlığının en geç 2011 bitiminde tümüyle sona ermesini, şehirler ve her yerleşim merkezindeki Amerikan askerlerinin en geç 30 Haziran 2009’a dek bulundukları yerleri boşaltmasını ve Irak’taki egemen otoritenin gerçek anlamda Irak hükümeti olmasını öngören SOFA imzalandığı vakit, buna ilişkin Türkiye’den seslendirilen kaygılar ülkeye oranla çok farklı oldu.


Türkiye’de bazı çevreler, SOFA’nın yürürlüğe gireceği 1 Ocak 2009’dan itibaren Irak hava sahasının Irak hükümetinin denetimine girmesinden rahatsız oldu. Irak hava sahası, Amerikan askeri denetimi altında iken, Türk savaş uçakları Irak’ın kuzeyindeki PKK hedeflerini istedikleri her vakit “bombalama serbestisi”ne sahiptiler. Ya Irak hükümeti, Türk savaş uçaklarının bu “hareket serbestisi”ni kısıtlamaya kalkışırsa?

Kaygı bu.

Ancak, bu kaygı söylenmesi ve yazılması hoşa gitmeyebilecek bazı gerçekleri de açığa çıkarıyor. Demek ki, Kuzey Irak’taki PKK hedeflerine yönelik askeri harekat, 2007 Ekim ayında TBMM’nin kabul ettiği “tezkere” sayesinde değil, “Amerika ile işbirliği” sayesinde gerçekleşebiliyordu.

Amerika, Türk Silahlı Kuvvetleri ile “istihbarat işbirliği” bir yana, kontrolü altında tuttuğu Irak hava sahasını Türk savaş uçaklarına “kapalı” tuttuğu takdirde, TBMM’den “tezkere” çıkartsanız da, Irak’ta belirlediğiniz hedeflere yönelik “hava harekatı” yapamazsınız.

Telaffuzu sevimsiz gelen böyle bir “gerçek”le karşı karşıyayız.

Irak hava sahasının, Irak hükümetine geçmesi durumu, Türkiye’de bir “rahatsızlık” konusu olacak ise, buradan şu sonuç da çıkabilir: Türkiye’deki siyasi otorite, aslında “Irak’ta Amerikan işgalinin devamından memnundur.” Nitekim, Başbakan Tayyip Erdoğan, geçen hafta Washington’da Brookings Kurumu’nda konuşurken, yeni ABD Başkanı Barack Obama’nın Irak’tan çekilme kararlılığına bir “eleştirel gönderme”yle bunu “erken bulduğu”nu mealen söylemişti.

SOFA, Obama’yı beklemeden Amerika’nın Irak’tan askeri çekilmesini ve egemenliğin tümüyle Irak’a devrini kurala bağlayarak, hukukileştirmiş oluyor.

Türkiye açısından yukarıdaki gerekçeler ile Irak hava sahasının denetimi ve kontrolünün ABD’den Irak’a geçmesinde korkulacak bir şey yok. Irak’ın yakın gelecekte yaşayabileceği gelişmeler açısından ise korkulacak çok şey var.

*** *** ***

Irak hava sahasının denetim ve kontrolünün SOFA’nın 9.maddesinin 3.fıkrasında evet, “Bu Anlaşma’nın yürürlüğe girmesiyle Irak hava sahası üzerindeki denetim ve kontrol derhal Irak otoritesine devredilmiş olur” deniyor ama hemen altındaki 4.fıkrayı da okumak gerek.

Orada şöyle deniyor:

“Irak Amerika Birleşik Devletleri Kuvvetleri’nin Irak hava sahasının denetim ve kontrolü işlevinde Iraklı yetkililerine geçici desteğini isteyebilir.”

Bu ibareyi SOFA’nın 4.maddesinin 1.fıkrasıyla birlikte okumakta yarar var. Orada da şöyle deniyor:

“Irak Hükümeti Irak’ta el-Kaide ve diğer terörist gruplar, yasa dışı gruplar ve eski rejimini kalıntılarına karşı operasyonları kapsayacak şekilde güvenlik ve istikrarı sağlamak için yürüttüğü çabalarda Amerika Birleşik Devletleri Kuvvetleri’nin geçici yardımını ister.”

Bağdat’ta Başbakan Nuri el-Maliki’nin de onayı, Amerikan Büyükelçisi’nin de katılımıyla İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın yer aldığı hafta içindeki toplantıdan PKK ile mücadele için “üçlü komite” kararının çıktığı hatırlanır o karar, SOFA’nın yukarıdaki maddeleriyle birlikte düşünülürse, Türkiye’de dolaşıma sokulan “kaygılar”ın yersizliği anlaşılır.

Yani, sorun, Türk savaş uçaklarının PKK hedeflerine Kuzey Irak’ın belirli bir bölgesinde yürütecekleri hava saldırıları ise, Amerika-Irak Anlaşması’nın 1 Ocak 2009’da yürürlüğe girmesinden ötürü bir sorun olmaz.

Sorun, asıl “korkulması” gereken konu başka, bambaşka yerlerde. Irak’ın bütününde. Önümüzdeki hafta Irak Parlamentosu’nda kabul edilmesi beklenen SOFA, Irak’ın kırılgan yapısını ve ülkenin oturmasını ve istikrarın sağlanmasını tehlikeye sokan her tür çelişkisini açığa çıkarttı.

Şiilerin tartışılmaz manevi otoritesi Ayetullah Sistani, SOFA’nın büyük oy çoğunluğuyla, bir “konsansüs”le kabul edilmesi çağrısını yapmıştı. Büyük oy çoğunluğuyla kabul edilebilmesi bir yana, kabul edilip edilmeyeceği üzerine kuşkular düştü. Kabul edilse bile, Irak’ın tamiri hayli zor “yapısal çatlakları” SOFA tartışması vesilesiyle ortaya saçıldı.

Türkiye için yakın-orta-uzun vadeli tehlike işaretleri, böylece gözükmüş oluyor.

*** *** ***

Irak’ta şu sıra aynı anda, yani eş zamanlı birkaç ve hepsi hem içiçe geçen ve hem de birbirinin üzerine binen çelişki söz konusu:

1. Şii-Sünni çelişkisi;

2. Şii-Şii çelişkisi;

3. Sünni-Sünni çelişkisi;

4. Arap-Kürt çelişkisi.

Egemenliğin ABD’den tümüyle Irak’a devriyle birlikte yeni “iktidar denklemi” ortaya çıkacak. İktidar, “merkez”de ağırlıklı olarak Şiilerde toplanacak olduğuna göre, Şii grupları, Başbakan Nuri el-Maliki’nin Davet Partisi, en büyük Şii grup Irak Yüksek İslam Meclisi (Abdülaziz el-Hekim) ve kitle tabanı en kuvvetli Muqtada Sadr arasında amansız bir iktidar mücadelesinin şartları mevcut.

Amerikalılar, kendilerine karşı yıllardır süren Sünni direnişin belkemiğini oluşturan el-Anbar vilayetindeki aşiretleri kazandılar. Bu aşiretlerin silahlı gücünü onlarla uzun süre ittifak yapmış olan el-Kaide’ye karşı yönlendirdiler. Söz konusu aşiretler, “Uyanış” adlı ve silahlı gücü bulunan bir örgütlenmede toplanıyorlar. Bu da, Bağdat’ta iktidar paylaşan Müslüman Kardeşler’in Irak kolu Irak İslam Partisi’ni (Tarık el-Haşimi), Sünni temsili açısından “marjinalize” etmeye başladı.

Bizdeki Ak Parti’nin Irak’taki en yakın ahbabı olan Tarık el-Haşimi ve partisi, SOFA’ya karşı bu nedenlerle “mızıkçılık” halinde.

İki ana mezhebin iç çelişkilerinden gayrı, karşılıklı husumetleri de yatışmış olmaktan uzak. Tam tersine, Amerikan askerinden gücü devaralacak olan 350 bin kişinin silahlandığı Irak ordusu ve polis, ezici çoğunluğu itibarıyla Şii. Irak Yüksek İslam Meclisi ve Maliki’nin denetiminde. Onlar ve Muqtada Sadr’ın silahlı gücü karşısında, Sünni aşiretler de tepeden tırnağa silahlı. Silahlı güçleri 135 bin olarak hesaplanıyor. Irak’ta bir mezhep iç savaşının tohumları da ve alt yapısı da hazır.

Bütün bunlara ek olarak, bir dizi ve hayati konuda Arap-Kürt çelişkisi de derinleşiyor ve keskinleşiyor. Savaş sonrası Irak iktidar denklemini oluşturan Şii-Kürt omurgası eskisi gibi değil. Özellikle Nuri el-Maliki ile Mesut Barzani arasında dışa vuran çok ciddi ihtilaflar dikkati çekiyor. Kürtlerin silahlı gücü Peşmerge’nin sayısı 90 bin dolayında.

Irak’ın zembereği içeriden boşanırsa –çok zayıf bir ihtimal sayılmaz- bu öyle gelişmeleri beraberinde getirebilir, öyle sonuçlara yol açabilir ki, Türkiye açısından Irak hava sahasının kimin denetiminde ve kontrolünde olacağı tümüyle anlamını yitirebilir.

Türkiye, o yüzden, şimdiden Iraklılar arasında öncelikle “kiminle” olacağı, olması gerektiği tercihini düşünmeye başlıyor.

“Ezber bozduracak” gelişmeler gerçekleşebilir...
Melih AşıkAçık

Apo’ya arkadaş


Abdullah Öcalan yalnız kalmasın diye İmralı’ya ek koğuşlar inşa edilecek ve 5 - 6 mahkûm daha gönderilecekmiş... Öcalan günde bir saat öbür mahkûmlarla sohbet edip spor yapabilecekmiş... Öcalan’ın tecrit koşullarının iyileştirilmesini İmralı’yı 4 kez ziyaret eden Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (AİÖK) istemiş... Ankara da bu konuda söz vermiş.
Bizim F Tipi hapishanelerde örgüt suçlarından yıllardır hapis yatan gençler vardır. Bizlere sürekli tecrit koşullarından şikâyet eden mektuplar yazarlar. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi acaba onlarla da ilgilenir mi? Hiç duymadık...
Ergenekon davası tutuklusu Kuddusi Okkır hapishanede tedavisi yapılmadığı için öldü. Akciğer hastası Ferit İlsever ancak haftalarca süren kampanyadan sonra tahliye edilebildi. AİÖK, Ergenekon davasının tutuklularının koşullarıyla da ilgileniyor mu? Hiç sanmıyoruz...
Avrupa’nın ve Türk hükümetinin Apo’ya bu yakın ilgisinin bir sebebi de kuşkusuz Kürtlerin ona sıkı şekilde sahip çıkması, yurt içinde ve dışında etkili lobi yapmasıdır.
4.5 ay önce hapse atılan ve suçları hâlâ bilinmeyen Eruygur ve Tolon paşaları ise kendi silah arkadaşları bile yalnız bıraktı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, silah arkadaşlarını, Odalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun ATO Başkanı Sinan Aygün’ü koruduğu kadar koruyamadı. Onlara hapiste hukuka uygun davranılmasını isteyen bir çift söz söyleyemedi. Emekli subay dernekleri keza... Cumhuriyet mitingcileri keza...
Böyle olunca Apo’nun bizim generallerden bile fazla ihtimam görmesi doğaldır.



İstanbul’da Erdoğan’ı eleştiren karikatürleri sergileyen üniversite öğrencileri polisten dayak yemiş.
Polis, Erdoğan’ın yaman bir karikatür düşmanı olduğunu biliyor, onun adına vurmuştur.
Haldun Ertem



Takdir-i ilâhi!
Karaköy’deki Kadıköy iskelesini önceki akşam 20.30 sularında gördük. Yan yatmıştı. Kepenkler kapatılmış, memurlar gitmişti. Durumdan habersiz vapura gelen yolculara yol gösterecek ne bir yazı, ne bir yetkili vardı etrafta...
İlerleyen saatlerde iskele batmış... Çağdaş bir ülkede iskele batar mı? Batmaz. Kaldı ki o iskeleye iki yıl önce tonla para harcandı, üstü yeniden inşa edildi. Demek altına bakmak unutulmuş. Ya da ilelebet yüzeceği düşünülmüş. Neyse.. Şimdi ağzı olan konuşur artık. Kulak asmayın onlara.. Sorumlu arayıp kimseyi sıcak koltuğundan etmeye çalışmayın. Takdir-i ilâhi bu!



İktisatlı Başbakan
Başbakan büyük ekonomik krizi ancak haftalar sonra algılayabildi...
Başbakan’ın ekonomi bilgisi hep tartışmalıdır. Kimileri ekonomiden hiç anlamadığını öne sürer; “Başbakan, İstanbul İktisadi Ticari İlimler Akademisi mezunuyum diyor ama değildir” diye konuşur...
Birkaç gün önce Marmara Üniversitesi Rektörü Prof. Necla Pur’la sohbet ederken sorduk:
- Başbakan okulunuzun mezunu mu?
- Mezunu, dedi Necla Hanım, diploması bizde, okulu orta derece ile bitirmiş...
Merak edenlere duyurmuş olalım...



Adam Mickiewicz
Adam Mickiewicz ile ilgili iki gün sürecek uluslararası konferans yarın sabah Topkapı Sarayı Konferans Salonu’nda başlıyor... Eminönü Belediyesi’nin de katkılarıyla düzenlenen konferansa yerli yabancı 26 bilim adamı katılıyor.
Kimdir Adam Mickiewicz?
Ünü dünyayı sarmış bir özgürlük şairi... Polonya’nın milli kahramanı...
İstanbul’un talihsiz ve ebedi konuğu...
Ülkesinin Rusya esaretinden kurtulması için gençlik yıllarından itibaren mücadeleye girişmiş, şiirleriyle halkına cesaret ve coşku aşılamış... 32 yaşındayken Fransa’ya göçmek zorunda bırakılmış. Orada büyük itibar görmüş, üniversite kadrosuna alınmış, el üstünde taşınmış... Bir yiğit kültür adamı...
“Doğmuşum kölelik içinde,
zincire vurulmuşum daha beşikte.
Selam sana istikbalin fecri,
ardından doğacaktır, hürriyet güneşi... ”
dizelerinin sahibi olan şair, 22 Eylül 1855’te bir gemiyle İstanbul’a gelir... Amacı Osmanlı ordusunda görev yapan ve Kırım’da Rusya’ya karşı savaşan Lehistanlı askerlere moral ve cesaret vermek, Rusların işgali altındaki Lehistan’ı bağımsızlığa kavuşturmaktır...
Ne var ki, talihsiz Adam, İstanbul’un Kurtuluş sırtlarında kurulan çadırlardaki hasta askerleri ziyaret ederken kaptığı kolera yüzünden 1855 yılı 26 Kasım günü sessizce ölür... İç organları Dolapdere’de yaşadığı küçük evin zeminine gömülür. Cenazesi Paris’e götürülür. Daha sonra da Polonya’ya nakledilir.
Gerek Paris’te, gerekse Türkiye’ye geldiğinde Türkleri hep över:
“Polonya’nın, komşu düşmanlar tarafından ezilmesine hiçbir devletin ses çıkarmadığı günlerde tek dostumuz Türkler olmuştur. Biz Türkleri düşmanımızın önünde eğilmediği ve Polonya’nın işgalini kabul etmediği için, üstün bir millet olarak severiz.”
Beyoğlu semtinde, Dolapdere’de, Tatlı Badem Sokağı’nda son kaldığı 29 no’lu bina yangın geçirmiş, yıllar sonra onarılmış ve müzeye dönüştürülmüştür. Mickiewicz Müzesi pazartesi hariç her gün gezilebilir.



* Geçim sıkıntısından bunalan her 5 kişiden biri içki içiyormuş.
Diğer 4’ü de para bulamadığından içemiyordur...
Meral Tamer

Tekstil ve perakendeden Başbakan’a mektup var


Nielsen'in 52 ülkede 26 bin 202 internet kullanıcısıyla yaptığı kamuoyu araştırmasında Türk halkı, en karamsarlar arasında yer alıyor. Ankete Türkiye'den yanıt verenler, gelecek 12 ayda gerek iş imkânları gerekse kişisel para durumları açısından umutsuz; önümüzdeki 6 ay içinde ellerine geçecek parayla da borçlarını kapatmaya öncelik veriyorlar. Eh, durum meydanda zaten. Piyasalarda yaprak kımıldamıyor!
Piyasalardaki durgunluğu alışveriş merkezleri (AVM), perakende ve tekstil sektörünün önde gelenleriyle dün gazetede masaya yatırdık.
Teknosa Genel Müdürü Mehmet Nane'nin de dediği gibi "perakende, bir ülkenin barometresi." Ve bir süreden beri o barometre sürekli kötü sinyaller, hatta alarm veriyor. Tüketici Güven Endeksi, endeksin ilk düzenlendiği tarihten bu yana en düşük seviyesine inmiş. Cebinde para olan da, harcamaktan kaçınıyor.

Güven sorunu var
Kimileri, "Biz ne krizler gördük; Türkiye'de artık bir kriz kültürü oluştu" dese de, 2001 krizinden ağzı yananlar, şimdi yoğurdu üfleyerek yiyor.
İnci Deri'nin sahibi Ali Murat Kızıltaş'ın da vurguladığı gibi "Sorun, güven sorunu. Firmalar, firmalara olan güvenlerini kaybetmişler. Türk halkının karamsar olmasından öte, hükümetin hiçbir şey yapmaması, güven sorununu ağırlaştırıyor."
Koton'un sahibi Yılmaz Yılmaz'ın da işaret ettiği gibi hükümet, sektörde ve piyasalardaki algıyı değişterecek önlemleri almadan, güven sorununun aşılabilmesi mümkün değil.
Gerçek sıkıntı, bir dönem bol olan paranın artık azalması. Bankalar eskisi kadar kredi veremeyince de zincirleme reaksiyon sonucu piyasalar kilitleniyor. Eğer hükümet 15 - 20 gün içinde piyasaya para çıkmasını sağlamazsa, ekonominin tümüyle kilitlenmesi bile söz konusu.

Sadece maaşlar gerçek!
Şu an için çoğu işyerinde sadece maaş ödemeleri gerçek, diğer tüm ödemeler kâğıt üzerinde yapılıyor. Kâğıt üzerindeki ödemelerin de tıkandığı noktada ne olacağını ise kimse bilmiyor.
Hükümetin, "Güven Krizi"ni doğru bir biçimde teşhis edip sistemi yeniden işler hale getirmesi lazım. Bankanın, müşterisine güvenmesi lazım. Müşterinin tüketiciye güvenmesi lazım. Hepsinin hükümete güvenmesi lazım. Yabancı yatırımcının Türkiye'ye güvenmesi lazım...
Yılmaz'a göre "Devletin bir taraflarında bulunan fonlar, kaldıraç olarak kullandırılmalı. Bankaların munzam karşılık tutma oranı, bu kritik aylar için düşürülmeli. Şirketlerin, birbirlerine kredi kullandırmalarına dönük, yurtdışında var olan bir sigorta uygulamasına, Türkiye'de de başlanmalı. Çekleri 3. kişilerin, vadesinden önce işleme koymalarını engellenmeli."
Yerim elverdiğince birkaç örnek daha vereyim:
n Teknosa: Vergiyi % 5 düşürsünler, işçi çıkarmamayı kabul ediyoruz.
n İnci Deri: Vergi indirimini % 5-10 değil, İşsizlik Fonu'nu sonuna kadar kullandırarak bir süre için belki de % 50 yapmaları lazım. 2009 boyunca KKKDF'yi almayacağız denebilir. Yurtiçi tedarikleri % 50'nin üzerinde olanlara vergi indirimi getirilebilir.
n YKM: Çalışan sayısına endeksli olarak gelir vergisi ve SSK primlerinde indirim yapılabilir.
[COLOR="red"]Hasan Pulur

Valilerden anılar...


KENARINDAN köşesinden yaşadığımız, yarım yamalak duyduğumuz bazı olayları, yıllar sonra anı olarak okumak ilginç oluyor.
Nazır Şentürk, hem gazeteci hem de İstanbul Valiliği Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü... İstanbul’da görev yapan valilerin bazılarını bulup konuşmuş, söyleşi yapmış, anıları dinlemiş, yazmış. (x)
Bu valiler arasında bizim de tanıdıklarımız var, bir iki de anımız.
* * *
MESELA Vefa Poyraz...
Anlattıkları bizi alıp o günlere götürdü, 1966’dan 1973’e kadar yedi yıl...
Şimdi sorsak, “Okullarda dörtlü öğrenimi hatırlıyor musunuz?” diye, hatırlayanlar çıkmayabilir, ama Vefa Poyraz, bize “dörtlü öğrenimi” hatırlattı:
“Okullarda dörtlü öğretim vardı... Çocuk bir gün hiç okula gelmiyor, ertesi gün yarım gün öğrenim görüyordu.”
Vefa Poyraz, o günleri anlatırken dörtlü öğretimi, ikili öğretimi indirmenin mutluluğunu anlatıyor.
* * *
NAMIK Kemal Şentürk, İstanbul’da uzun süre görev yapan bir vali. “12 Eylül”den sonra MDP ile siyasete atıldı, zaten daha önce Cumhurbaşkanlığı kontenjanında senatör olmuştu.
Onun da bilmediğimiz bir bakanlık hikâyesi var.
“12 Eylül” olmuş, Şentürk evde oturuyor, bir telefon Kenan Evren, bakanlığı çıtlatıyor, “Size malumat verecekler!” diyor. Şentürk, senatör arkadaşı Kemal Cantürk’ü arıyor, haberi veriyor, bizi sonra Cantürk arıyor:
“Yahu kabine açıklandı, senin adın yok!”
* * *
NEVZAT Ayaz’la valiliğinin dışında dostluğumuz vardır, eskisi kadar beraber olmasak da...
Onun da “12 Eylül” anısı var.
Ankara’dan dönüyor, İstanbul’da yine anarşi, terör, yaralılar hastanede. Vali önce Kasımpaşa’ya, Deniz Hastanesine gidiyor, başhekim amiral “seferi” kıyafette...
“Hayrola Paşam?“
“Bizim hanım Heybeliada’da, ben burada kalacağım!”
Belli bir görev bekliyor, diye düşünür Nevzat Ayaz; 1. Ordu Kurmay Başkanı’na telefon eder, hal hatır sorar. Yarın “Bahar Tatbikatı” vardır, ona hazırlanmaktadırlar, Ordu Komutanı Orgeneral Necdet Üruğ’u bağlar:
“Paşam ne oluyor, İçişleri Bakanı da benden haber bekliyor?”
“Vali Bey, sen buraya gel de konuşalım!”
Vali, İçişleri Bakanı Orhan Eren’e anlatır; Bakan anlar:
“Bu iş bitti desene!”
Evet, iş bitmiştir. Sayın Üruğ, Vali’ye iki zarf uzatır, birincisinde ordunun yönetime el koyduğu bildirilmekte, ikincisinde de Nevzat Ayaz’ın göreve devam etmesi istenmektedir.
Vali, “Hayırlısı Paşam!” der, vilayete döner.
* * *
EROL Çakır, İstanbul Valisi’dir, Tayyip Erdoğan da Belediye Başkanı...
Yardımcısı bir haber getirir:
“Belediye Başkanı, bir uçak dolusu işadamıyla Uzakdoğu’ya geziye gidiyor.”
“Yol paralarını, masraflarını kim ödüyor?”
“Belediye!”
“Olmaz öyle şey, geziyi katılan kamu görevlilerin masraflarını belediye ödesin ama, diğerleri kendi ceplerinden ödesin!”
* * *
BİRAZ sonra Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan telefon eder:
“Sayın Valim, bu gezi organize edildi, her şey tamamlandı, bu seferlik böyle yapılsın, bundan sonra dikkatli oluruz.”
Vali, tam “Bu seferlik olsun!” diyecektir ki, yardımcısı atılır:
“Belediye Genel Sekreteri’yle anlaştık, işadamları ceplerinden ödeyecek, Belediye Başkanı ile görevlilerinkini belediye ödeyecek.“
Erol Çakır, meseleyi bitmiş sanırken akşam televizyonlarda, Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan veryansın ediyordu:
“Beni yurtdışına bile göndermiyorlar, baskı altındayım.”
* * *
ANI okumak...
Hele insanları az çok tanıyor, olayları da biraz biliyorsanız.
———————
[COLOR="red"]Hasan Cemal


Türkiye'de ayıplardan kurtulmak için Taraf gazetesi...




AYIP I
Nurettin Yılmaz, 1938 Cizre doğumlu bir Kürt. 1980 öncesi CHP Mardin milletvekili. 12 Eylül askeri yönetimiyle birlikte yolu Diyarbakır Askeri Cezaevi'ne düşüyor. İşkence görüyor. Başı, dışkı dolu çukura sokulup nefessiz bırakılıyor.
1980'lerde tekrar milletvekili, bu kez Özal'ın ANAP'ından. Yaşadıklarını kitaplaştırıyor 2007'de. Televizyona çıkıp anlatıyor, 12 Eylül'deki işkence günlerini.
Tarih, 29 Mart 2008.
Bir savcı, dava açıyor Nurettin Yılmaz'a, hapishanedeki işkenceleri kamuoyu önünde anlattığı için.
Gördüğü işkenceleri televizyonda anlatarak, "dış güçlerce yürütülen bölücü ve yıkıcı propaganda"ya alet olmuş...
"Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmiş" gördüğü işkenceleri televizyonda anlattığı için... Kısacası, işkence anlatma suçu işlemiş Nurettin Yılmaz...
12 Eylül'de Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde yaşadıklarını Kürtler kitabı için bana, "Genç olsam dağa çıkardım" diye anlatan sevgili Felat Cemiloğlu yaşıyor olsa acaba ne derdi?..
AYIP II
Ayvalık'ta Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla düzenlenen atletizm yarışları. Beş bin metre kızlar yarışı bitmiş, herkes yerini almış ödül töreni bekleniyor.
Madalyaları verecek olan Garnizon Komutanı, kürsüye gelirken sırtını dönüp gidiyor. Çünkü kürsüdeki atlet kızlardan biri başörtülü...
Tören yapılamıyor, madalyasını alamıyor kızlar. Komutanın tepkisini aralarında gazetecilerin de bulunduğu bir iki kişi alkışlamış. Ama genellikle kimsenin sesi çıkmamış...
AYIP III
Güneydoğu'daki yatılı okul günlerini anlatıyor Muhsin Kızılkaya:
"Ben gittiğimde Kürtçe'nin yasak bir dil olduğunu bilmiyordum. Yeni bir dil öğrenip kendi dilimle yaşayacağım sanıyordum. Bize, 'Bildiğiniz dili unutun' dediler. Bir dilsizlik dönemi yaşadık. Tuvalete giderek, öğretmenlerden saklanarak, birbirimize çok alçak sesle derdimizi anlatmaya çalışıyorduk. Her duydukları Kürtçe kelimeye karşı sırtımıza bir zincir indirirlerdi.
Koğuş kapıları akşam kapanınca Kürtçe masal anlatırdım. Meğerse nöbetçi öğretmenler bizi dinliyormuş. Kimse beni ele vermedi ama ben herkes sıra dayağı yemesin diye kendimi ele verdim. Çok dayak yedim. Devlet Türkçe bilmediğimi biliyordu ama ben dilimin yasak olduğunu bilmiyordum.
Kızım Lian'ı geçen gün yuvaya götürürken taksiye bindik. Aramızda Kürtçe konuşurken taksi şoförü büyük bir şaşkınlıkla, 'Kürtçe konuşuyor' dedi.
Kendisi de Mardinliymiş. Taksiyi hemen kenara çekti, 'Kürtçe konuşuyor' diye ağlamaya başladı. Para almak istemedi. Bu olayı insanlara anlatamazsın. Bunu ancak ve ancak bu kadar haksızlığa uğramış, incitilmiş bir halk anlar."
AYIP IV
Manisa'da, 1.Piyade Er Eğitim Tugay Komutanlığı'nda yemin töreni... 40 yaşın altındaki başörtülü asker yakınlarına yasak... Vatani görevini yapan çocuklarının yemin töreni için yurdun dört bir yanından gelen aileler sabahın erken saatlerinde, nizamiyenin önünde kuyruk oluşturuyorlar.
Kimlik kontrolü yapılıyor. Kırk yaşının altındaysan ve de başörtülüysen içeri girmen yasak! Yemin törenini dışarıda, tel örgülerinin arkasından izliyorsun.
AYIP V
Sevgili Hrant'ın oğlu Arat Dink yazıyor:
"Savunma Bakanı Gönül soruyor: 'Bugün eğer Ege'de Rumlar devam etseydi, Türkiye'nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi?'
Bir önerim var. Hani hep bir ağızdan ant içtiriyoruz ya, 'Varlığım Türk varlığına armağan olsun' diye...
Azınlık okullarında şöyle dedirtelim çocuklara, mesele kapansın: 'Yokluğum Türk varlığına armağan olsun!' Sür kardeşim bizi o zaman. Gönlümüz zaten çoktan sürüldü. Her gün yaşamaya çalışarak yaşadığımız DÜNYAMIZDAN, sür bizi de gayrı. Sür gitsin, sür bitsin. Bu lafı yutmayacağım ben."
AYIP VI
Türkiye'de bugün 1500 internet sitesi yasak... YouTube'un kullanımı da tam altı aydır yasak... Türkiye Bilişim Vakfı Başkanı Faruk Eczacıbaşı, dünya rekabet liginde nal toplayan ve bu yıl on basamak birden gerileyerek 63. sıraya düşen Türkiye'nin geleceğinden ürktüğünü belirtiyor.
* * *
Bu gibi ayıpları bıkmadan usanmadan sergilediği, haberleştirdiği, en çarpıcı biçimde vitrinlediği ve ayıpların köklerine inerek yorumladığı, bu konuda yürekli ve samimi olduğu için, lafı hiç dolandırmadan söylediği için seviyorum Taraf gazetesini.
Taraf'ın bugün yaptığını yapabilmek kolay değil. Herkesin kabul edebileceği klişelerle, çok genel doğrularla gazetecilik yapmıyor Taraf çünkü. Eli sürekli arı kovanının içinde... Demokrasinin, hukuk devletinin, insan hakları ve özgürlükler düzeninin dikenli alanlarında, düzene en aykırı görüşleri de savunarak, korkmadan başı dik dolaştığı için önemsiyorum Taraf'ı.
Ve inanıyorum, Türkiye ayıplarından günün birinde kurtulacak ve bunda Taraf'ın katkısı da unutulmayacak.
Zor günler yaşayan Taraf çalışanlarını kutluyorum, gazetelerinin birinci yıldönümünde...