[COLOR="red"]Ertuğrul ÖZKÖK
Michelle evlendi
TANSU, o düğün davetiyesini önüme koyduğu sırada başka şeylerle meşguldüm.
"Michelle evleniyormuş" dedi.
Yaşımdakilerin çoğunun vereceği tepkiyi verdim:
"O evlenecek yaşa geldi mi?"
"30’unu çoktan geçti" diye cevap verdi.
Yaşlanmak böyle bir şeydir işte, tanıdığın çocukların büyüyüp evlenme yaşına geldiğine hiçbir zaman inanamazsın.
Oysa 28 yıl geçmiş.
Onu ilk gördüğümde 12 Eylül günleriydi.
Babası, Ankara’da görevli önemli bir diplomattı.
Gece saat 12.00’de sokağa çıkma yasağının başladığı günlerdi.
Bazen geceleri onda kalır, evin arka tarafında, güzel bir bahçeye açılan geniş terasında sabaha kadar sohbet ederdik.
Konumuz askeri yönetim veya faşizm falan değildi.
Hayattan, "hayatın şeylerinden" söz ederdik.
Bir askeri darbeyle alın yazısı altüst edilmiş hayatlarımızı idame ettirmek için tek kaçış yolu buydu.
Bize güzel şaraplar ikram ederdi.
Michelle, çok güzel bir kız çocuğuydu.
Hafif uzak duran havasıyla, aramıza hep belli belirsiz bir mesafe koyardı.
Hafif küçümser havasıyla, bize farklı bir nesle ait olduğumuzu hissettirmek ister gibi bir hali vardı.
Fazla konuşmazdı.
Dinlediği müzik neydi, kimi severdi, onu bile hatırlamıyorum.
* * *
Siyaset konuşmazdık, ama siyaset ciğerimizin içine kadar hayatımızdaydı.
Ben, Arayış Dergisi’nde yazılar yazıyordum.
Öğretim üyesi bir arkadaşımız idamla yargılanıyordu.
Diplomat dostumuza anlatmış, bir belge temin ederek yurtdışına kaçmasını sağlamıştık.
Yurtdışına çıkacağı gün, havaalanında polisten geçişini heyecanla beklemiştik.
Sağ salim Paris’e ulaştığının haberini aldığımız akşam güzel bir şarap açarak kutlamıştık.
Ama terasta o mutlu ilkbahar akşamı bile siyaset konuşmamıştık.
Diyorum ya, "hayatın şeyleri" her şeyin üzerine çıkıyor ve o karanlık günlerde dahi bizi yaşamaya zorluyordu.
12 Eylül, bazıları için işkence, bizim içinse Gaziosmanpaşa’da bahçe içinde iki katlı bir ev ve o terastı.
Evde her zaman belli belirsiz bir Uzakdoğu müziği çalardı.
Yıllar sonra Seyşel Adası’nda, okyanusa bakan bir villanın verandasında aynı duyguları hatırlayacak ve tek başıma o muhteşem dostumun şerefine kadeh kaldıracaktım.
Tüvit ceketi, kadife pantolonu ve ağzında piposuyla, Figen Batur’un Tunalı Hilmi Caddesi’ndeki sanat galerisine girişi tekrar gözümün önüne gelecekti.
Kolunun altında Fransa’da yeni çıkmış birkaç kitap olacaktı.
Büyük dostlukların hiçbir sınır tanımadığını bize o öğretecekti.
Tansu’ya baktım, "Michelle’in düğününe mutlaka gidelim" dedim.
"Kimle evleniyor baktın mı?" diye sordu.
* * *
Michelle’in isminin yanında bir kadın ismi vardı.
Tansu’ya döndüm, o da bana bakıyordu.
Dikkat ettim, ikimiz de yüz hatlarımızı değiştirmemeye çalışıyorduk.
Sessizliği bozan ben oldum.
"Michelle lezbiyen miydi?"
"Bilmiyorum" dedi.
Yanlış hatırlamıyorsam, daha önce erkek arkadaşları olmuştu.
Tekrar birbirimize baktık.
"Michelle’in düğününe mutlaka gidelim" diye tekrarladım.
"Evet gidelim" dedi.
* * *
Ama gidemedik.
Tam o tarihte çok önemli bir işimiz çıktı.
Figen gitti ve düğünün ayrıntılarını ondan dinledik.
Düğün, Paris’te bu tür evliliklere izin veren küçük bir kilisede yapılmış.
Bütün aile oradaymış.
"Michelle her zamanki gibi çok güzeldi" dedi.
Önceleri hiç lezbiyen arzuları yokmuş.
Bir gün bir yerde karşılaşmışlar ve ilk görüşte aşk olmuş.
Geçenlerde İstanbul’a geldiler.
Çok mutlular.
* * *
Diplomat dostumuz şimdi Fransa’nın güneyinde bir köyde yaşıyor.
Sık sık haberleşiyoruz.
Ocak ayında İstanbul’da ona bir yaş günü partisi yapacağız.
12 Eylül takımı bir araya geleceğiz.
Eminim yine sadece hayatın şeylerinden konuşacağız.
Hayatın, hepimize getirdiği şeylerden.
Üzüldüklerimiz, sevindiklerimiz, şaşırdıklarımız, şaşırmadıklarımız.
Ve şaşırmamış gibi yaptıklarımız...
Yani, Thomas Mann’ın Tonio Kröger’indeki, o şeylerden.
Aşağılarda bir yerden gelen o seslerden.
Hayatın üç tempolu valsinden...
[COLOR="red"]Özdemir İNCE
’Yiğit iken ölenlere’
GENÇ ve değerli yazar Hürriyet Yaşar, "Yiğit iken ölenlere" (Can Yayınları) başlıklı bir antoloji gönderdi. Antoloji, 12 Mart Öyküleri’nden oluşuyor. 30 yazar, 30 öykü!
Kitabı elime alıp alt başlığını okuyunca, içinde hemen Nezihe Meriç’in "Tan’ın Öyküsü"nü aradım. Öykü vardı. Bu beni çok sevindirdi.
* * *
11 Ağustos 1971 günü, saat beşe doğru, Bodrum’da, o dönemin ve bütün dönemlerin en güzel barı Han’da Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından gözaltına alındım. Büyük ve uzun bir masanın çevresinde toplanmış, Mikis Theodorakis’in "Z" adlı plağını dinliyorduk. O gün Fransız dostlarımız getirmişti Ülker’le evlenme yıldönümümüz için. Ülker henüz gelmemişti. Gözaltına alınmak şaşırtmadı beni. Bekliyordum.
Öykünün benimle ilgili bölümü önemli değil. (Başladığım ama bir türlü bitirmeye cesaret edemediğim bir yazı.)
Bundan sonrası oğlum Tan’la, Tanbey’le ilgili.
* * *
Beni önce İzmir’e, sonra Ankara’ya götürdüler, Ankara’da Yıldırım’a tıktılar. Birkaç gün sonra Ülker ile Tanbey, Ankara’ya gelmişler. Ve polislerin evi aramaya gelmelerini beklemeye başlamışlar. Tanbey o sırada 8 yaşında. Üçüncü sınıfa geçmiş. Annesine beni neden gözaltına aldıklarını soruyor. Ülker, "Babana soru soracaklar" diye yanıtlıyor. "Eve gelip bize de soru soracaklar" diyor.
Tan’ı bir düşüncedir alıyor. "Anne, polislere söyle bana dördüncü sınıftan soru sormasınlar" diyor.
Nezihe Meriç, 1978 yılında bu cümleden yola çıkarak 12 Mart dünyasını yansıtan yürek buran müthiş bir öykü yazdı. "Dumanaltı" adlı kitabında yer alan öykü şöyle bitiyor:
"Tan gülecekti, dudağının kenarında bir kırışık belirirken kayboldu; sıkıntı, tasa üstün geldi.
- Anne, polisler bana da soru sorarlar mı?
- Sorabilirler. Bana öyle çok soru sordular ki, sana kalmış olabileceğini sanmıyorum. Keşke, ayol biraz da Tan’a saklayın, deseydim.
- Anne, sahi bana da sorarlar mı?
- Sorsunlar hayatım, ne var bunda? Korkacak bir şey yok ki!
- Ama anne, bana üçüncü sınıftan sorsunlar. Biz daha dördü okumadık ki!
O zaman dayanamadım işte. Sarıldım oğluma. "Ah canım benim!" diye inledim. Elimde değildi inlememek. Yorgundum. Sinirlerim haraptı. Birikmiş tüm sıkıntıları, kırgınlıkları, acıları, hırsları, gerginlikleri bir araya toplayarak hüngür hüngür ağlamak istedim. Yapamadım. Katıldım kaldım."
* * *
"Yiğit iken ölenlere"de yer alan 30 yazarın çoğu 12 Mart zulmunü hem içeride, hem dışarıda bizzat yaşadılar. Erdal Öz, Demirtaş Ceyhun, Aziz Nesin, Sevgi Soysal, Fakir Baykurt, Oktay Akbal, içerideydiler. Ama o dönemde dışarıda olmak da "içeride olmak" gibi bir şeydi. 1971’de doğanlar şimdi 37 yaşında!
[COLOR="red"]Ahmet HAKAN
Vazgeç Baykal vazgeç
BU etrafını çevrelemiş kaba softa/ham yobazlarla...
Bu kılık kıyafet zaptiyeleriyle...
Bu görüntü fetişleriyle...
Bu ikna odası mucitleriyle...
Bu türban görünce "öcü" görmüş gibi olan yandaşlarınla...
Bırak "esaslı bir inkılap" atılımını, "idare-i maslahat" bile yapamazsın...
Bu yüzden vazgeç Baykal vazgeç...
* * *
Kendilerinin aydınlanmışlıklarından zerre kadar kuşku duymayarak, "çarşaflı-türbanlı kadınları önce aydınlat/sonra partine kaydet" diye akıl verenlerinle...
"Çarşaflı-türbanlı kadınlar CHP’ye oy verebilir ama üye kaydedilemez" şeklinde dáhiyane fikirler ileri süren yoldaşlarınla...
"Erkek kıyafeti konusunda kanun çıkaran Atatürk’ün kadın kıyafeti konusunda bırak kanunu, herhangi bir yönerge bile çıkarmadığını" bildikleri halde, çarşaflı-türbanlı kadına Atatürk üzerinden düşmanlık yapan dostlarınla...
Senden yüzde 70’i dışlayıp, yüzde 30 üzerinden siyaset yapmanı talep eden akıl hocalarınla...
Nereye kadar gidebilirsin ki?
Bu yüzden vazgeç Baykal vazgeç...
* * *
Etrafın...
Yolsuzluklara gark olmuş bir iktidarı, "türbanlı bir iktidar"a tercih edecek denli türbandan nefret eden azgın ve seçkinci azınlık tarafından çevrilmiş...
Onları küstürmeden hiçbir şey yapamazsın...
Bu yüzden vazgeç Baykal vazgeç...
Etrafın, zihninin arka planında, "CHP, çarşaflının-türbanlının oyuyla iktidara geleceğine, bizim steril, laik, modern ama az oylarımızla muhalefette kalsın daha iyi" düşüncesini saklı tutan sözde yandaş kalemlerle çevrilmiş...
Onları azdırmadan hiçbir şey yapamazsın...
Bu yüzden vazgeç Baykal vazgeç...
* * *
Bak, işte...
Şimdiden "cici çarşaflı/kaka çarşaflı" ayrımları yapmaya başladın...
Şimdiden "evinde Atatürk resmi bulunan çarşaflı/evinde Atatürk resmi bulunmayan çarşaflı" demeye başladın...
Şimdiden "o kadar da ileri gitmiyorum" edasıyla Necla Arat’ların, Nur Serter’lerin yüreklerine su serpmeye başladın...
Sen etrafını çevreleyen bu kılık kıyafet zaptiyelerine teslim oldukça...
Hiç merak etme, "AKP süreci" bin yıl daha sürer...
Sen etrafını çevreleyen bu maskeli balo meraklılarına uydukça...
Yine senin payına yenilgi düşer...
Yine seçimde sonra 10 gün evinden dışarı çıkamazsın...
Yine en sadık müritlerin bile "Baykal istifa" diye haykırır...
Olacak olan budur ve bu yüzden boşuna çırpınma Baykal...
Sen iyisi mi vazgeç, titre ve özüne dön!
Özüne, yani yüzde 20’ne...
Gönderilmeyen SMS’ler
GANİ MÜJDE’YE "Osmanlı Cumhuriyeti diye bir film çekiyorum, çok komik olacak çok" diyordun ama gayet acıklı ve gayet mesaj kaygılı olmuş be dostum...
ECE GÜRSEL’E Sanık ayağa kalk! Seni feci detone bir sesle güzelim Sezen şarkısını katletmekten ademe mahkûm ediyorum...
FEHMİ KORU’YA Abi üzülme... İntikam soğuk yenen yemektir... Bak, Obama önce onu değil, bizim Abdullah Bey’i aradı...
MICHAEL JACKSON’A İhtidan mübarek olsun Mikail kardeş! Artık senden şöyle dokunaklı bir "talaal bedru" ilahisi bekliyoruz...
HİKMET ÇETİNKAYA’YA Baykal’ın çarşaf açılımına Cumhuriyet Gazetesi’nde tam destek vermek her babayiğidin kárı değildir
[COLOR="red"]Yılmaz ÖZDİL
İmralı
"İçerde" psikolojisi bozulan Abdullah Öcalan’a, 6 arkadaş gönderiliyormuş...
*
"Dışarda" psikolojisi normal miydi?
*
Hadi hepsini anladık diyelim...
Niye 6?
*
Tavla oynamayı özledi desek, 1 kişi yeter... Okey oynayacaklar desek, 3 kişi neyine yetmiyor? 4’erli Japon kale maç yapacaklar herhalde diye düşünsek, 6+Apo, 7 eder, olmaz... Eksik takıma bi üsteğmen filan sokmaya kalksan, maazallah faul maul yapar, bu sefer "işkence bu" diye ayağa kalkarlar...
Niye 6?
*
Dün sorduk bunu Adalet Bakanı’na...
"Oraya çok masraf yapıyoruz; tek mahkûma lüks kaçıyor" dedi...
E madem maliyeti düşürmeye çalışıyoruz, o zaman 66 mahkûm gönderin, daha ucuza gelmez mi?
*
Özetle...
Böylesine gayriciddi ülkede, iki saniye ciddi olmaya gayret edersek, tablo şudur:
400 milyar dolar borç.
Gırtlağa kadar girmişsin.
Malı mülkü satmışsın.
10 milyon işsiz.
20 milyon yoksul.
Egemenlik Brüksel’in.
Merkez Bankamda kapı gibi 70 milyar dolar var diye hava atıyorsun, IMF’ye el açmışsın, 20 milyar dolar dileniyorsun.
*
Bu şartlarda...
Kendi kendine karar alamazsın.
*
Onun için yatın kalkın dua edin, AB’nin ve ABD’nin tek isteği bu olsun... Fasıl heyeti gönderin derse, göndereceksin.
Bırakın derse, bırakacaksın.
[COLOR="red"]Cüneyt ÜLSEVER
İnsana dair
HÜRRİYET Gazetesi’nin İnsan Kaynakları Eki’ndeki yazılarıma ilk önce teknik yazılar yazarak başladım. Bir gün bu yazılardan sıkıldım ve duyguları yazmaya başladım. Okurlar olağanüstü ilgi gösterdiler. Bazen bana yazdıkları mektuplar birer makale değerinde oluyordu. Başta aşk, sevgi olmak üzere üzüntü, sevinç, hüzün, utanmak, sıkılmak vb. gibi duygu kelimesi etrafında aklınıza ne geliyorsa bunların bir gazetede işlenmesi, tartışılması insanların muazzam ilgisini çekti. Bazen insanlar beni yolda durdurup insana dair yazdığım bir yazıyı tartışmaya açıyorlardı. İK’da yazdıklarımı kitaplaştırmamı isteyen bir sürü talep geldi.
Ancak gazete İnsan Kaynakları Eki’ni küçültmeye karar verdi ve ben o köşeyi kaybettim. Bu durumu da geçen hafta İK Eki’nde ilan ettim. Bu sefer de çok sayıda tepki aldım. Bilgisayarım devam etmemi isteyen mektuplarla doldu.
Devam edeceğim. Zira, her şeyden evvel ben o yazılardan uzak kalamam. Ben de "insana dair" yazarken çok keyif alıyor, zaman zaman da kendimi yazdıklarıma o kadar kaptırıyorum ki, o anda yazdığım duyguyu aynen yaşıyorum.
Yazarken ben de seviniyor, hüzünleniyor, hatta bazen ağlıyorum.
Bundan böyle ana gazetede, pazar günü yayınlanan yazılarımı insana dair konulara ayıracağım. İsteyenler beni buradan takip edebilirler.
* * *
Bu haftaki ilk yazım ekonomik kriz ile ilgili ama yine insana dair!
Yaşanan krizler her tür meslekten insanı vuruyor. İşadamı da, müteşebbis de, serbest çalışan da, esnaf da krizden etkileniyor.
Ancak, en kötü tokadı köylü ve sabit ücretli yiyor.
Beni ise en çok genç insanlarımızın işsiz kalması etkiliyor. Zira onlar daha hayatlarının başında sadece ekmeklerini kaybetmiyorlar, aynı zamanda hayata dair umutlarını da tüketiyorlar.
Bu da yetmiyor, özgüvenlerini de yitiriyorlar.
İşsiz kalan genç, bir süre sonra sanki ortada bir kabahat varmış gibi kabahati kendisinde aramaya başlar. "Neden ben?" sorusu zihnini değil kurcalamak, sürekli didikler.
Bu da yetmez, sanki bir suç işlemiş gibi çevreden utanır, sıkılır.
"Hálá mı bir iş bulamadın?" sorusuna muhatap olmamak için insanlardan kaçmaya başlar.
Sonunda da yalnızlaşır!
* * *
Ancak, çok az ülkeye, çok az millete nasip olduğu şekilde bizde doğal bir işsizlik sigortası kurumu var: Aile!
Sizden hiç prim toplamıyor, başvurusu, bürokrasisi yok, işsiz kaldığınızda anında devreye giriyor, etkisini anında gösteriyor.
2001 yılında yaşanan krizde hatırlıyorum, gençler işsiz kaldığında evlere ailelerden erzak yağmaya başladı. Bu da yetmedi; ya kız tarafı ya da oğlan tarafı, artık kimin durumu daha müsaitse, genç işsizleri evlerine aldılar, onlarla aşlarını paylaştılar, onları kira, yakacak, elektrik, su gideri gibi giderlerden kurtardılar.
Çok daha önemlisi, çocuklarını yalnız bırakmadılar, baba ocağında, ana kucağında bağırlarına bastılar. Moral hocası, dert ortağı oldular.
En önemlisi, "Oğlum, kızım biz seni olduğun gibi kabul ediyoruz" mesajı vererek özgüvenlerini pekiştirdiler, "Nasılsa bir iş bulursun" mesajları ile umut aşıladılar.
* * *
Türkiye’de aile kurumunun nasıl bir nimet olduğunu ancak Batı’yı tanırsanız en doğru takdir edersiniz. Batı’da işsiz kalan gençlerin nasıl bir yalnızlığa itildiğini görünce ananıza, babanıza, kardeşinize, bacınıza daha başka bir sarılasınız gelir!
Bu ülkede çok şey değişmelidir, ama ne olur aile kurumunu olduğu gibi yaşatalım!
[COLOR="red"]Enis BERBEROĞLU
Şaka ve gerçek
ANKARA
CHP lideri Deniz Baykal’a, CNN Türk’te programından önce kahvesini yudumlarken önerdim:
- Artık türban sorununu da çözseniz...
Deniz Bey önce ciddiye alacak oldu, "Sipariş mi veriyorsun?" diye ağzımın payını verecekti... Ama nedense çevredekiler hep birlikte kahkahayı basınca Baykal da işi şakaya vurdu, "Bizi bitireceksin" diyerek noktayı koydu.
Açıkçası ciddiye alınmadığıma pek üzülmüyorum.
Çünkü her şakanın altında bir gerçek yatar.
Mademki meslektaşlarım CHP’nin türban sorununun çözümüne katkısı ihtimaline bile gülüp geçiyor...
Baykal o yönde atılacak bir adımın partisine "bitirecek" ölçüde ağır fatura keseceğine inanıyor...
Demek ki, muştular olsun, laikliğin son kalesi dimdik ayaktadır.
"Peki çarşafa takılan rozete ne demeli?" diye meraktaysanız...
O mesele, kitle partisi refleksinden ibarettir. Ayağına gelen fırsatı tepmemektir.
CHP’nin sermayesi iktidara yetmiyor, kredi kullanıyor anlamına gelir.
Bu yöntem çalışır mı? 30 yıl önce denendi, uygulandı, tuttu.
"Hatırla Sevgili" isimli dizide, CHP’nin 3 Haziran 1977 tarihli Taksim mitinginin bant kayıtlarına tesadüfen rastladım. Ve inanın seçimde CHP’ye atılan yüzde 41.8 oyun sebebini ancak 30 yıl sonra anladım.
Meydan Türkiye’nin devasa, 100 bin kişilik örneklemi gibiydi.
Hicaplı kadınlar, başörtülüler, kasketliler, öğrenciler, memurlar, fabrika işçileri hepsi oradaydı.
CHP amblemindeki halkla buluştuğu gün, seçim zaferini garantiledi.
O gün meydanı dolduran kalabalığı, kılık kıyafetine, etnik kimliğine, hatta daha önce oy attığı partiye göre bile ayırmadan kucaklayan CHP, bugün üniversite kapısında bekleyen türbanlı genç kızlara neden sırt çeviriyor ki?
CHP’nin üniversitede türban sorununu çözmesi halinde... Eğitim hakkından yoksun kalan binlerce genç kız ve ailesini kat kat aşan seçmen teveccühü yakalayacağına inancım tam.
Nereden mi çıkarıyorum?.. Çarşafa ilişik CHP rozetinin yandaş medyada yarattığı panik havasından.
Çünkü hep yazdım, muhafazakár iktidarlar asla türban sorununu, çarşaf meselesini çözmek istemez.
Çözermiş gibi yapıp, istismar edip, oy toplar. O yüzden çözüm ihtimali aslında en çok sahte dindarları korkutur.
Neyse, siz yine beni ciddiye almayın!
Kırmızı çizgi yok
İRAN’ın yeni büyükelçisi, diplomattan çok işadamını andırıyor. İstanbul Başkonsolosu iken iki ülke arasındaki 350 milyon dolarlık ticaret hacmini milyar dolara çıkarma çabalarıyla övünüyor.
Bugün de Türkiye-İran ticaret hedefini 20 milyar dolar düzeyinde koyuyor.
Büyükelçi Bahman Hüseyinpur’un Türk kamuoyuna ilk mesajları da ekonomik içerikli:
Turkcell ve TAV: Ulaştırma Bakanlığı’na yazdım, bu şirketleri yeniden ihalelere davet etmeliyiz. Türk şirketleri, düşüncesi, eğilimi ne olursa olsun, İran’da çalışmalı. Türk şirketleri için hiçbir kırmızı çizgimiz yok. (Tercümesi, İsrail’le iş yapmaları Türk şirketleri için İran’da yasak nedeni sayılmayacak.)
Yeni boru hattı: İran, Türkiye’ye sattığı doğalgazı taşıyan boru hattını, şehirlere giden gazı sağlayan hattan ayırdı. Türkiye’ye dönük yeni hattın inşaatı tamamlandı. Bu sayede Türkiye’ye doğrudan basılan gazda kesinti, arıza ihtimali azaldı.
[COLOR="red"]Soner YALÇIN
Kürtlerin temel sorunu ’çakma seyit’ düzeni
Hz. Muhammed’in soyundan gelenlere "seyit" deniliyor. Dikkat ediyor musunuz; özellikle Doğu ve Güneydoğu’da ne çok seyit olduğunu söyleyen aile var! Bunlar gerçekten Hz. Muhammed’in soyundan mı geliyor, yoksa çoğu "çakma seyit" (müteseyit) mi? Türkiye’de kutsal soy aristokrasisi oluşturan "seyit enflasyonu" ne zaman, nasıl doğdu? Peki, tüm bunların Kürt sorunuyla ne ilgisi var?
SEYİT olmanın tek temel ölçütü vardır; Hz. Muhammed’in ailesi, yani "ehlibeyt"e mensubiyettir.
Ehlibeytin kimleri içerdiği bugün dahi tartışılan bir konudur.
Şiiler "Ãl-i Aba"dan, yani Hz. Muhammed’in kendisi, kızı Hz. Fatma, damadı Hz. Ali ve iki torunu Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’den ibaret olduğunu ileri sürerler.
Sünniler ise bu konuda iki gruba bölünmüştür; bir grup Hz. Muhammed’in tüm eşlerini de ehlibeyte dahil ederken, diğer grup amcalar, torunlar, yeğenler gibi tüm akrabayı yani Haşimiler’i ehlibeyt sayarlar.
Bazı küçük mezhepler ise Abdullah Mesud, Selman-ı Farisi gibi sahabileri de ehlibeyte dahil ederler.
Türkiye’deki -ki hemen hepsi Kürt- seyitler, ehlibeyte mensup mudur?
Evet, konuyu artık yaşadığımız topraklara, Anadolu’ya getirebiliriz...
’Çakma seyit’ hep vardı
Seyitlerin Anadolu’daki tarihinin ne zaman, nasıl başladığı, boyutlarının ve mekánlarının ne olduğu tam olarak bilinmemektedir. Bilinen, seyitlerin büyük ölçüde kabul gördüğü bölgelerin başında Anadolu’nun geldiğidir.
Anadolu’daki seyit tarihi, Selçuklular dönemine kadar götürülebiliyor. Öncesine ait yazılı metin yok.
Selçuklular döneminde seyit olduğunu iddia eden o kadar çok kişi/aile var ki, seyitlerin nesebi konusunda ilk çalışma başlatıldı. Bu iş Sadreddin Yusuf’a verildi.
Ancak gerçek seyitler ile "çakma seyitleri" (müteseyitleri) birbirinden ayıran ilk çalışma, Abbasiler döneminde başladı. Yani sorun sadece bize özgü değildi. Sahte seyitler tüm İslam ülkelerinin sorunuydu.
Benzer çalışmalar Osmanlı döneminde de sürdü; Yıldırım Bayezid 1400 yılında konuyla ilgili olarak "nakibü’l eşraf" kurumu oluşturdu.
Seyit belgesi: Hüccet
Seyit olduğunu iddia eden kişi iddiasını "nakibü’l eşraf" kurumu önünde ispat etmek zorundaydı. Bunu ispatlamanın iki şartı vardı; elindeki belgeler ve (yıllar içinde sayıları sürekli artan) şahitler.
Seyit olduğunu kanıtlayanların hüccetleri/unvanları ibraz edilir ve defterlere kaydedilirdi. Bu defterlerden günümüze sadece 38 adedi ulaşmıştır ve bunlar da İstanbul Müftülüğü Şeriye Sicilleri Arşivi’nde saklanmaktadır.
Kurul sadece seyitliği onaylamaz, aynı zamanda "çakma seyitlerin" önüne geçmek için sık sık Anadolu’daki kaymakamları aracılığıyla teftişler yaptırırdı.
Peki, bu sıkı incelemeye rağmen "çakma seyitler"in önüne neden geçilememişti? Bu işlerde rüşvetler dönüyor muydu?
Meseleyi tam kavrayabilmek için, seyit olmanın ne gibi avantajları vardı, önce ona bakmak gerekiyor...
Vergi muafiyeti
Seyitlik salt yüksek sosyal statü meselesi değildi.
İşin ekonomik ayrıcalığı vardı; seyitler vergiden muaftılar! Sadece kendileri değil birinci-ikinci dereceden tüm akrabaları da vergi vermiyordu.
Vergi vermedikleri gibi vakıflardan da belli gelir payları alıyorlardı.
Seyitlerin ayrıcalıkları çoktu. Örneğin, seyitleri normal mahkemeler/kadılar yargılayamıyordu, sadece nakibü’l eşraf kurumu yargılayabiliyordu.
Yani seyit olmak çok avantajlıydı. Bu durum Osmanlı’nın gerilemeye başladığı dönemde sosyal ve iktisadi ayrıcalığa kavuşmak isteyen insanlara çok cazip gelmeye başladı.
Seyit olmanın sağladığı ayrıcalıkların kısa sürede fark edilmesiyle Anadolu’da özellikle 16. yüzyıldan başlayarak bir "seyit enflasyonu" yaşandı!
Yani, Osmanlı siyasal ve iktisadi olarak geriledikçe "çakma seyit" sayısı buna paralel olarak arttı.
Seyitliğin maddi ve manevi kazançları insanları o kadar yoldan çıkardı ki alınan sıkı tedbirlere rağmen "çakma seyitlerin" önüne geçilemedi.
Rüşvetle seyit oldular!
"Çakma seyit" olmak o kadar zor değildi. Bunun çeşitli yöntemleri vardı.
En masumu olan iltimas/hatır için verilen hüccet belgesiydi. Gerçi bu durum öyle bir hal aldı ki; Osmanlı Medine’de hatır için sürekli hüccet veren nakibü’l eşraf Seyit Ahmed’i 1576’da uyarmak zorunda kaldı. Bu uyarılar ne kadar işe yaradı bilinmez ama "çakma seyitler" hep bir yol buldular.
Vilayet kátiplerine birkaç akçe rüşvet vererek Defter-i Hakani’ye kendilerini "seyit" olarak yazdırmaları da bu yollardan biriydi.
Devlette tanıdığı olmayanlar, rüşvetten korkanlar ise düzmece şecerelerin peşine düşüyorlardı. Veriyorsun parayı, alıyorsun soylu bir geçmişi! Yeter ki paran olsun; yoksul seyit öldüğünde ailesi şecereyi iyi para verene satabiliyordu.
Ya parası olmayanlar ne yapıyordu? Evlere girip şecere çalıyorlardı!
Bitmedi. Yoksul, bilgisiz halkı kandırmak isteyen kimi uyanıklar, belgeye, şecereye ihtiyaç duymadan seyitlik alameti olan yeşil sarığı başına sarıp köy köy dolaşıyordu. Gelsin etler, sütler, akçeler...
Uzatmayalım; görüldüğü gibi Osmanlı’da seyit olmak o kadar da zor değildi! Yeter ki yakalanmasınlar.
Aslında Osmanlı kiminin seyit olduğuyla pek ilgili değildi ama işin içinde para vardı. "Çakma seyitler" yüzünden devletin vergi gelirleri o kadar düştü ki Osmanlı önlemlerini sıklaştırdı. Kapsamlı teftişler sayesinde "çakma seyitler" ortaya çıkarıldı. Toplanan yeşil sarıklar İstanbul’a gönderiliyordu. En çok yeşil sarık toplanan şehir ise Diyarbakır’dı!
Cumhuriyet ve seyitlik
Cumhuriyet, nakibü’l eşraf kurumunu kaldırdı.
Doğal olarak seyitlerin vergiden muaf tutulmaları gibi benzeri imtiyazlara son verildi. Seyitlik sadece sosyal statü için gerekli bir kimlik olarak kaldı.
Kuşkusuz bu dinsel statü, bölgedeki tüm asalet ve şeref rütbelerinin üstündeydi. Kendilerini hep bir asil nesebe bağlama ihtiyacı içinde olan Türkiye’nin gelişmemiş bölgelerindeki aşiretler, "seyit" unvanı için her yolu denediler.
Biliyorlar ki seyit olmak, diğer aşiretler nezdinde onlara prestij kazandırıyordu.
Ve dolayısıyla bölgede her aşiret şeyhi şeceresini ehlibeyte dayandırmak için her yola başvurdu. Zaten denetleyen bir kurum da yoktu ortada! Böylece elinde sahte-gerçek şecere bulunduran her şeyh soyunu Hz. Muhammed’e dayandırdı. Ve bu nedenle bugün bölgede "seyit enflasyonu" yaşanmaktadır.
Bunun büyük çoğunluğunun "çakma seyit" olduğunu belirtmeye gerek var mı?
Bu bilgilerden sonra gelelim meselenin özüne:
Terörden kaçan Kürt aydınlar, hızla feodal "çakma seyitlerin" hegemonyasına girmektedir. Bu birliktelikten çok memnun olanlar ise yandaş medyayı sonuna kadar "çakma seyitlere" açan dinci-liberal kalemlerdir.
Kürt aydınlar bu büyük oyunun figüranı yapıldıklarının farkında değil midirler?
Bir solcu adam: Gündüz Aktan
MEHMET Ali Birand ile "Özallı Yıllar" belgeselini yaparken tanıştım Gündüz Aktan’la...
Bu belgesel çekimleri sırasında kimin anlattığını anımsamadığım bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum:
Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı olduğu yıllar.
Gündüz Aktan, Çankaya Köşkü’ne rahat girip çıkan isimlerden biri. Cumhurbaşkanı Özal dışında kimseyle de pek konuşmuyor. Zaten soğuk bir tipi var; kimse de ona yanaşmıyor. Ama Özal’la yakın ilişkisi kıskanılmaya başlanıyor, dedikodu çarkı işliyor: "Gündüz Aktan, Dışişleri Bakanlığı’nın en sıkı solcularından biridir."
Bu sözler Turgut Özal’ın kulağına da fısıldanıyor. Özal gülüp geçiyor.
ANAP ve Köşk’teki muhafazakár kadro işin peşini bırakmıyor. Özal dayanamıyor, gelenleri tersliyor: "Adam gibi adam, işini çok iyi yapıyor, gerisi kimseyi ilgilendirmez."
Gündüz Aktan emekli olduktan sonra Radikal Gazetesi’nde köşe yazmaya başladı. Makaleleri, dinci-liberal ittifakının tepkileriyle karşılaştı.
Ulusalcı, bağımsızlıkçı tezleri savunması üzerine bu kez yine, "Bu adam nasıl solcu" sözleri duyulmaya başlandı.
Ve o, hep belgelerle yazdı, belgelerle konuştu.
Solcu olduğunu hiç saklamadı. Omurgalı bir aydının nasıl olması gerektiğinin ispatıydı.
Sonra Devlet Bahçeli kendisini MHP’ye davet etti. Bir dönem Çankaya Köşkü’nde dillendirilen dedikodu bu kez MHP’de de fısıldanmaya başlandı: "Bu solcu adamın ülkücülerin arasında ne işi var!"
Devlet Bahçeli, tıpkı Turgut Özal gibi yanıt verdi: "Gündüz Bey adam gibi adamdır!"
Evet, Türkiye adam gibi bir adamı kaybetti. Allah rahmet eylesin.
Kürt aydınının travmatik dönüşümü
SON dönemde ülkemizdeki iki gelişme çok dikkat çekici hale geldi:
Birincisi; Kürt aydınları dünün ve bugünün şeyhlerini, aşiret reislerini -ki bunların hepsi seyit olduğunu iddia etmektedir- övgüler düzüp yüceltmeye başladı.
İkincisi; Kürtler sorunlarının çözümü için bu "çakma seyitlerin" ağızlarından çıkacak iki cümleye büyük önem verip, bunlara "kurtarıcı misyonu" vermeye başladı!
Aşiret düzenini yıkmayı hedeflemeyen, yüzlerce yıllık gerici gelenekler arasında boğulmakta olan Kürtleri özgürleştiremeyen Kürt münevverleri, bölgedeki aydınlanmayı "çakma seyitler" ile mi gerçekleştireceğini düşünüyor?
Sahi, tıpkı müritler gibi körü körüne bağlanmaya başladıkları bu "çakma seyitlerin" olağanüstü yetenekleri haiz olduklarını sanıp bunların geleceği görerek mucizeler yaratabileceğine mi inanıyor?
Çocuk mu bunlar. Bu, bu toprakların 150 yıllık aydınlanma mücadelesine savaş açmaktır. Terörden daha tehlikelidir.
Bilmezler mi; bunlar, sadece "çakma seyit" değil, çoğu -Barzani gibi- kökeni bilinmeyen, kılıç zoruyla "beylik" almış şeyh figürleridir.
Son günlerde ardı ardına aşiret reislerine övgüler düzen kitapları yazanların hedefi nedir? Kendi kültürüne sahip çıkmak, gericiliği yücelterek olmaz. Çağ dışı kalmış şeyhleri tıpkı bir müridin yaptığı gibi uçurmaya çalışmak trajikomiktir!
Kürt aydınları kendilerini kandırmamalıdır; geleneksel hiyerarşiye boyun eğerek, şeyhlerin mutlak otoritesi altına girerek gericileştiklerini görmelidirler.
Cumhuriyet ile birlikte okuma olanağına kavuşmuş yoksul Kürt ailelerin aydın çocukları, dinsel özellikleri ağır basan şeyhlerin bugün nasıl müridi olur? Bu kendi tarihlerine bile hakarettir. Osmanlı’daki Kürt hareketlerinin bile gerisine düşmüşlerdir.
Kürt aydınlarına ne oldu böyle? Gerçek hayattan nasıl koptular?
Türkiye’deki yozlaşmanın/avamlaşmanın Kürt aydınlarını da etkilediğini söyleyebilir miyiz?
Sadece bu mu?
Osmanlı’nın son döneminde, İngilizlerin Kürt sorununun çözümünü "çakma seyitlere" havale etmesiyle, bugün Amerikalıların aynı aşiretlerle kol kola olması arasında hiç mi bağ kurmuyorlar?
"Çakma seyitlerin" nasıl rol çaldıklarını düşünüyorlar?
"Turuncu Devrim" peşinde koşanların Kürt aydınlarını bu oyunun taşeronu yapmak istediklerinin farkında değil midirler? Karşı koyanlara neden "Ergenekoncu" yaftası vurulduğunu sanıyorlar?
ABD ve İsrail’in Ortadoğu politikalarına karşı çıkan Kürtler bir bir tasfiye edilirken "çakma seyitlerin" önü neden açılıyor, anlamıyorlar mı?
Türkiye’ye "emperyalist" diyecek kadar küçülen bazı Kürt aydınların, dün İngilizleri bugün Amerikalıları "kurtarıcı" olarak görmeleri hangi büyük oyunun sonucudur?
Kürt aydınları, ABD’nin Irak’ta Sünni, Şii ve Kürtlerin en gerici kanatlarıyla işbirliği yaptığından hiç mi ders çıkarmıyor?
200 yıldır çözümü şeyhlere havale edenler bugün hálá TV’lere çıkıp "Şeyhler baba gibidir" diye nasıl konuşabiliyor?
İnanmak zor ama birileri -üstelik ABD hegemonyası krize girmişken- hálá bu güçlerin ipiyle kuyuya inmeye çalışıyor!
Kürt sorunu, Türk ve Kürtlerin el ele vererek kardeşlik temelindeki politikalarla çözülür; uluslararası güçlerin ve onların işbirlikçisi "çakma seyitlere" himmet duyarak değil.
Diyarbakır neden bir Eskişehir olamadı
TARTIŞMA, Başbakan Erdoğan’ın Diyarbakır gezisiyle başladı: Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi başarılı mı?
Taraflar yerel seçim öncesi karşılıklı söz düellosunu sürdürüyor.
"Kimin haklı olduğuna seçmen karar verecek" gibi yüzeysel bir cümle kurmak istemiyorum. Çünkü Diyarbakır’daki seçimin yerel hizmetlerle hiçbir ilgisi olmadığını artık hepimiz biliyoruz.
Ama gelin gözlerden kaçan bir meseleyi masaya yatıralım:
DTP bölgede birçok belediye başkanlığını kazandı.
Peki, DTP bu kazandığı yerlerde yeni bir "belediye modeli" oluşturabildi mi? Hayır. Başarılı oldu mu? Hayır.
Peki, ne yaptılar; hep büyük politikalar, iri laflar peşinde koştular.
Yeni bir belediyecilik anlayışının Türkiye’ye getirilmesinde öncü olamadılar.
Hiç kimse "hükümetten yardım alınamadı" gibi gerekçeler öne sürmesin.
Çünkü Türkiye’nin bugün beğenerek izlediği DSP’nin Eskişehir örneği var. Prof. Yılmaz Büyükerşen’in hükümet tarafından desteklendiğini söylemeyeceksiniz herhalde.
Diğer yanda Diyarbakır, AB fonlarından Eskişehir’in aldığının üç katı para almıştır.
Diyarbakır’ın bırakın bir Eskişehir yapılmasını, DTP kabul etmelidir ki, 1970’li yıllarda Dev-Yolcu Terzi Fikri’nin gerçekleştirdiği bir "Fatsa ekolü" bile gerçekleştirilememiştir!
Bir yerel yönetim modelleri yoktur. Kusura bakmasınlar, sadece laf üretiyorlar.
Bunca yıllık siyasal birikimin bir şey üretememesi hazindir.
Salt kimlik siyasetiyle nereye kadar gidilebilir?
DTP özeleştiri yapmak zorundadır.
Alternatif toplumcu belediye modellerini hayata geçirerek diğer siyasal partilere de örnek olmalıdırlar.
Ve bu belediyecilik anlayışıyla Türkiye’nin her yerinden oy talep etmelidir; salt Kürt kimliğiyle değil.