Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Mehmet Ali BİRAND


Memecanların suçu ne?


Nursuna Memecan, AKP milletvekili. Parti liderini yemeğe davet etmesinden daha normal ne olabilir. Aynı yemeğe bazı işadamı ve gazetecileri çağırmak suç mudur. Özellikle Başbakanla yemek yiyen gazeteciler neden yalakalıkla suçlanırlar. Bazı kişiler Başbakan’ın politikalarını beğenip, onu övme hakkına sahip değiller mi. Ayrıca anlayamadığım bir nokta daha var: Neden Başbakanla yemek yiyen işadamları sınıf atlıyor da, gazeteciler yerden yere vuruluyor. Galiba asıl sorun biz gazetecilerin kıskançlıklarından da kaynaklanıyor.


Doğrusunu söylemek gerekirse, Memecan ailesinin başına gelenleri hayretle izliyorum.



Nursuna Memecan, AKP’nin milletvekili. Eşi Salih Memecan ile birlikte, parti lideri Erdoğan’ı yemeğe davet etmişler.



Bunda herhangi bir garabet olamaz.



Başbakan daveti kabul edince de, kendilerine yakın hissettikleri bazı gazetecileri de yemeğe çağırmışlar.



Herhalde bunda da herhangi bir garabet olamaz.. Ancak gelin görün ki, hem Memecan’lar hem de davetli gazeteciler yerden yere vuruluyorlar. Ne yalakalıkları kaldı, ne de şakşakçılıkları. Neredeyse vatan haini ilan edilecekler. Üstelik, davetli iş adamlarına kimse ses çıkartmıyor. Gürültü, katılan ve katılmayan gazeteciler arasındaki kavgadan çıkıyor.



Bana bu yaklaşım çok garip geliyor.



Başbakan yemeğe davet edilemez mi? Bu tip bir yemeğe katılmak ayıp mıdır? Bir Başbakan’ın politikalarını beğenip övmek günah mıdır?



Olur mu böyle şey?



Herkes muhalif olmak zorunda mı?



Memecanların suçu AKP lideri ve başbakanı yemeğe davet etmek midir?



Galiba asıl suçlu, yemek sonrasında verilen demeçler, yazılan yazıların içeriğinden kaynaklanıyor.



Ben, Başbakan’ın bu tip yemeklerinden hiçbirine davet edilmedim. Davetlileri de hiçbir zaman eleştirmedim. Aksine, ülkeyi yönetin bir kişinin neler düşündüğünü öğrenebildiklerinden dolayı gıpta ettim. O yemeğe gidenlerin içinde Başbakanı zehir zemberek eleştirenler de vardı. Neden böyle bir toplu isyan yaşandı anlayamadım.



İşin içinde kıskançlık var galiba (!)



HAYIR SAYIN BAKAN, GÖRÜŞÜNÜZÜ PAYLAŞAMIYORUM



Mehmet Ali Şahin, bu kabinenin en ilginç, açık sözlü ve cesur bakanlarından biridir. Bu köşe’de, attığı çeşitli adımlar ve açıklamalar için övgü yağmuruna tutulmuş bir isimdir. Ancak, son bir demeci oldu ki, yakıştıramadım..



Adalet Bakanımız, yazar Temel Demirer hakkında 301’den dava açılması için onay verdiğini şu şekilde açıkladı: “Adam, ‘Türkiye katil devlettir. Önce Ermenileri katletti şimdi Kürtleri katledecek’ diyor. Kimse kusura bakmasın. Ben, devletime ‘katil’ dedirtmem. Bu ifadeler düşünce özgürlüğü değildir. Tam da 301. maddede düzenlenen devletin şahsiyetini aşağılama suçudur”



Neresinden bakarsak bakalım, Demirer’in bu sözleri, ne kadar ağır bir suçlama içerirse içersin yine de ifade özgürlüğüdür. Demirer, T.C. Devleti hakkındaki görüşünü açıklamaktadır. Tepki duyabiliriz, ancak yine de bir özgürlükle karşı karşıyayız.



Bakın göreceksiniz, Demirer 301’den cezalandırıldığı taktirde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’yi cezalandıracaktır.



Demirer’in durumu, 301 inci maddeyi yeterince değiştirmediğimizi gösterecektir.



FATİH’İN MAAŞINI HALA TARTIŞIYOR MUYUZ?



Fatih Terim, Avusturya ile Milli Takımımız arasındaki hazırlık maçında yine omuzlarda dolaştırıldı.



Ne kadar yorucu birşey değil mi?



Birileri kafalarını kazandığınız paraya takıyor ve keyfinizi bozuyor. Tadınızı kaçırıyor. Sonra bir bakıyorsunuz, aynı kişiler sizi yere göğe oturtamıyor.



Neden?



Zira maç kazandınız (!) Kazara Avusturya’ya kaybetseydik, Terim şu sıralarda cayır cayır yakılıyor, “parası kesilsin mi, kesilmesin mi?” diye anketler düzenleniyor olurdu. Allah Terim’i korudu.



Ne zor ülkede yaşıyoruz değil mi? Kıstasları dengesiz, değer kıymeti yok, sadece kıskançlıkla beslenen bir toplum.



Fatih hoca, bugün aldığının birkaç mislini hakediyor. Sırf , bizlere dayanabilmesi bile yeter...



GÜNDÜZ’Ü HEP HATIRLAYACAĞIZ



Gündüz Aktan’ı en sevdiği yere, Büyükada’ya gömdük. Aslında hepimizin gönlüne gömüldü ve hep orada kalacak.



Türkiye’nin çok gereksinme duyduğu bir kafası, çalışkanlığı ve donanımı vardı. Aksi gibi görünürdü, ancak çok sevecen ve kibar bir kişiliğe sahipti.



Aktan, bu ülkeye çok şey verdi. Bazılarımız vardır, hiçbir şey vermedikleri gibi, sadece alırlar.



Hiç unutmam, ilk defa 1980’lerde Turgut Özal’a çalıştığı dönemlerde tanışmıştık. Önce itişip kakıştık, ardından çok seviştik. Görüşlerini paylaşmadığım zaman dahi, yakınlığımızı sürdürdük.



Gündüz Aktan’ı hep hatırlayacağız.



DEVRİM ARABALARI’Nİ MUTLAKA GÖRÜN...



Başta Ali Saydam olmak üzere birçok arkadaşım “mutlaka git” demişlerdi. Ne yazık ki, sinemaya gidecek vaktim olmamasına rağmen, ne yaptım ettim ve Devrim Arabalarına gittim. Gittiğime de emin olun çok memnun oldum. Zira benim kuşağımın hikayesi anlatılıyordu. Gayet iyi hatırladığım olaylardı.



27 mayıs 1960 ihtilalinin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Türkiye’nin de otomobil yapabileceğini söylemiş ve bir gurubu görevlendirmişti. Otomobil gerçekten yapıldı ve Devrim adı verildi. Aslında, bu deneme, topluma bir güven verme çabasıydı. Yoksa üretime geçilmesi pek düşünülmemişti. 4 adet “Devrim” otomobili, pahalıya mal olsa dahi , tamamen Türk işçiliğiyle yapıldı. Ancak ilk denemede, benzin konulması unutulduğu için , biri yolda kaldı. 27 mayıs ihtilalinin yarattığı olumsuz hava içinde de , basına “ Devrim yolda kaldı” diye yansıdı ve defter kapandı.



Filmin hikayesi bu.



Ben çok çok beğendim. 1960’ların Türkiye’si öyle güzel anlatılmış, öyle güzel oynanmış ki,zaman zaman gözlerim dolarak izledim. Temposu biraz düşük olmasa herhalde tadına doyum olmaz.



“Biz kim, otomobil yapmak kim” kompleksimiz, bürokrasinin her yeniliğe karşı çıkışı, devlet içi entrikalar ve bütün bunlara karşı “zoru başarmak, yeni bir şey yapmak” isteyenlerin savaşı.



Yapımcısından, oyuncusuna, ışıkçısından, senaristine kadar hepsini tebrik ederim. Mutlaka gidin. 1960’lardaki Türkiye ile bugünkü Türkiye’nin farkını görün...



LOZAN MASASI BİZİM OLSA, ÇOKTAN SOBALIKTI (!)



İsviçre Devletinin çok nazik jestini gazetelerde okumuşsunuzdur. 1923’te T.C. Devletinin temelini atan Lozan antlaşmasının üstünde imzalandığı masayı, Federasyon Başkanı Pascal Couchepin, iki ülke arasında ilk diplomatik ilişki kurulmasının 80 inci yıldönümü münasebetiyle yaptığı resmi ziyaret sırasında Cumhurbaşkanı Gül’e hediye etti.



Şöyle bir düşündüm... İsviçre’liler 80 yıldır bu masayı korumuşlar. Bizde olsa acaba ne yapardık? Herhalde, devlete ait bir depoda çürümeye terkedilir ve günün birinde de, depo bekçisi tarafından soğuk bir kış günü ısınmak için, ayaklarından başlanıp, yavaş yavaş, sobasına odun yetmedikçe parçalanıp yakılırdı... Antlaşma Allahtan İstanbul’da değil de Lozan’da imzalanmışta, tarihi masa ayakta kalmış.



EL KAİDE’NİN SIRLARI



Faik Bulut çok ilginç bir kitap çıkardı. Cumhuriyet Kitapları tarafından piyasaya verilen bu çalışmanın en ilginç yanı, El Kaide’nin Türkiye’yi bir “buluşma yeri” olarak kullandığını açıklaması. Orta Doğu ve terör eylemlerini yakından izleyen Bulut, bu örgütün Türkiye’deki durumunu da çok güzel anlatmış. Bulut’un kitabını kaçırmayın.

* * *



GÜNEYDOĞU VE GAP



Ramazan Topdemir’in İletişim’den piyasaya verdiği kitabı, Güneydoğu’ya asker-silah veya PKK açısından değil, bölgeye Atatürk döneminden başlanarak yapılan yatırımlar açısından yaklaşıyor. Çok dikkatli ve titiz bir inceleme.



“Atatürk’ün Doğu-Güneydoğu Politikası ve GAP” adlı kitabı, madalyonun öbür yanını merak edenler okumalı.



* * *



ATATÜRK’ÜN YANIBAŞINDA



Doğan Kitap’tan bir Atatürk anısı kitap daha.



Mustafa Kemal Ulusu, babası Nuri Ulusu’nun anılarını derlemiş. Çankaya Köşkü kütüphanecisi olan Nuri Ulusu besbelli çok titiz bir insanmış. İlginç anıları var. Kemal Ulusu’ya da babasını ölümsüzleştiren bir kitap yayınlatmanın gururu kalmış. Ne mutlu ona...
[COLOR="red"]Yılmaz ÖZDİL

Çocuk yap sucuk sat


Adı "Turkey" olan ülkemin insanları, krizde ne yapacağız diye "hindi" gibi düşünürken, Başbakan "Hindi"stan’a gitti.

*

(Yeri gelmişken yazayım, Abdullah Gül’ü ısrarla George Clooney’e benzetiyorlar ama, bence Brad Pitt’e daha yakın... Başbakanımız ise, tıpkı Raj Kapoor.)

*

Neyse...

Yükseldikçe oksijen azalır.

Bizimkinin zihni açılıyor...

Uçaktaki TOBB Başkanı’nı göstermiş ve "Bunun 1 milyon 300 bin üyesi var, her üyesi 1 kişiyi işe alsa, 1 milyon 300 bin işsiz kurtulur" demiş.

*

Hadise bu kadar basit.

*

(Yanında 40 bin kişi çalıştıran Rahmi Koç da TOBB’a üye, tek tabanca çalışan marangoz Ahmet efendi de... Başbakan’ın sorun halletme mantığına göre, kendilerinden beklenen fedakárlık eşit!)

*

Aslına bakarsanız, TOBB’a bu kadar yüklenmemek lazım... Herkesin elini taşın altına koyması gerekiyor... Mesela, TESK’in 2.5 milyon üyesi var! Ziraat Odaları Birliği’nin, 4 milyon... E 1 milyon da Fenerbahçe’nin üyesi var... Ne etti?

8 milyon 800 bin işçi.

*

Bırak işsizliği...

İşçi ithal etsek yeridir yani.

*

(Dikkat ederseniz, TÜSİAD’ı saymıyorum bile. Alt tarafı, 566 üyesi var!)

*

İşsizlere gelince...

Her şeyi Başbakan’dan beklemeyin kardeşim... Bakın, geçenlerde gene bi toplantıda ağlıyorlardı, "İş yok, batıyoruz" filan diye, Başbakanımız aynen şöyle dedi: "Ben Erzurum’dan, Kars’tan karkas et getirip, sucuk yapıp satmış adamım... Bu işleri bilirim. Sen de öyle yap."

*

Sen de öyle yap.
[COLOR="red"]Bekir COŞKUN

Sucukçu...


BAŞBAKAN, özel sektör ile yaptığı toplantıda, bir eski mesleğini de açıkladı:

Sucukçuluk...

Et sektörünün durumu konuşulurken, bir et tüccarının yakınması üzerine "Bu işleri bilirim, eti doğudan getireceksin... Ben Erzurum’dan, Kars’tan karkas et getirip sucuk yaparak satmış adamım..." dedi.

Deneyim başka oluyor...

Bu durumda bir inek ya da öküz gördüğünde, ondan ne kadar sucuk çıkacağını bildiğinden de eminim.

Öyle herkes anlamaz.

Diyelim ki Baykal...

MKYK üyelerinin ona iki saat hangisinin inek hangisinin öküz olduğunu anlatmaları gerekebilir. Sonra da öküzün süt verimliliğini artırmanın niye mümkün olamayacağını...

Ama Başbakan öyle değil.

Bir bakışta onlardan ne kadar sucuk çıkacağını biliyordur, bu işi yapmış birisi olarak...

*

Kömür işine niye bunca önem verdiğini de şimdi daha iyi anlıyoruz...

Çünkü sucukçunun bilinçaltında her zaman bir mangal vardır...

Oradan kömüre...

Oradan da mangalda sucuğa...

*

Bu yeni ipucu şu anlama geliyor:

Türkiye’nin Tayyip Erdoğan’dan kurtulması demek ki sandığımızdan da zordur.

Sebebi; sucukçuların üstün pazarlama yeteneğidir.

Ve Türklerin sucuğun içinde ne olduğunu bilmemeleri (ya da bilmeleri) durumunda bile sucuğa bayılmalarıdır.

(.........)

Misal; Anadolu’da eşek kalmadı...

Zaman zaman (markalı sucukçuları tenzih ediyorum) kamyonlara doldurulmuş eşekler parti parti yakalanırken, yakalanmayanlar ne oldu, kim bilir hangi partide gittiler...

O yıllardaki zabıta kayıtlarını merak ediyor insan.

Hangi yıllar?...

Başbakan’ın "sucukçu" olduğu yıllar...

Sen git Kars’tan, Erzurum’dan karkas et getir, sucuk yap, İstanbul’da sat...

Anlıyoruz...

İyi ki eşek değiliz...
[COLOR="red"]Mehmet Y. YILMAZ

Sigaramın dumanı!


BU köşenin düzenli okuyucuları, kapalı alanlarda sigara içme yasağını şiddetle desteklediğimi hatırlayacaklardır.

Arkadaşlarım, "Bunu nasıl yazabiliyorsun" diye soruyorlardı, "Hem fosur fosur sigara içiyorsun, hem de sigara yasağını savunuyorsun!"

Sebebi çok basit Sigaranın içmeyenler açısından zararlarını biliyorum. Sigara içen, bilerek kendisine zarar veriyor ancak onun kendine zarar verme isteği başkasını etkilememeli diye düşündüm hep.

Türkiye’de "yarım yasakların" uygulanamayacağını bildiğim için de katı ve kesin bir yasaktan yana oldum.

Geçtiğimiz hafta Madrid’e, sigara yasağı ile uygulamayı yerinde görmek üzere davet edildim.

Görüşlerim çok değişmedi. Bir salonun yarısını "sigara içilmez" diye ayırıp, gerisinde sigara içme serbestisi tanımak bana Nasreddin Hoca’nın türbesi ile ilgili fıkrayı hatırlatıyor.

Madrid’de gördüğüm bir tek örnek beni etkiledi. Aynı mekán içinde, ciddi bir bölme ve havalandırma düzeniyle ayrılmış iki alan var.

İsteyen içiyor, içmek istemeyen de sigara dumanına maruz kalmıyor.

Türkiye’deki lokanta ve bar işletmecileri, turistik bir ülkede sigara içme yasağının katı olarak uygulanmasının zararlı olacağını düşünüyorlar. Bilmiyorum, belki de öyledir.

Ancak Madrid’deki uygulama başkalarının varlığına ve haklarına saygı duyarak, bireysel hakların serbestçe kullanılması konusunda gerçekten ilginç bir tablo çiziyor.

Sanıyorum demokrasi dediğimiz şey de esasen bundan başka bir şey değil.

Sigara içme yasağı tam olarak uygulanmaya başlanmadan önce İspanyol deneyimini milletvekillerimizin de görmesinde ve yasaya bir de bu gözle bakmalarında yarar var!

Çarşı, her şeye karşı, ben de yeni çarşıya karşıyım!

BEŞİKTAŞ çarşısına uzun süredir gitmemiştim. Burası İstanbul için gerçekten çok özel bir yerdir. Sadece insanları, dükkánları ile değil. Orada bir tarih vardır ve Kara Kartalların yuvasıdır ki dünyanın önde gelen kentlerinin çoğunda böyle bir yer bulmak mümkün değildir.

Arkadaşlarımla geçen gün Beşiktaş çarşısındaki meyhanelerden birinde, Ahtapot’ta buluşmaya karar verdik.

Barbaros’ta otomobilden indim ve çarşının içine daldım. Daha önce belki yüzlerce kez gittiğim yeri bulana kadar göbeğim çatladı.

O meydanın özelliği balıkçılardı. Batılıların "unique selling position" dedikleri, o yerin tekilliğini vurgulayan bir durum yani.

Kırmızı, yuvarlak tablalarda kuzu gibi yatan çinekoplar, lüferler. Harman gibi istif edilmiş hamsiler. Kenarlarda yemyeşil kıvırcıklar, rokalar. Sapsarı limonlar. Kırmızıları göz alan domatesler, turplar. Tepelerinde insanın içine neşe veren, gri gökyüzünü bir bayram yerine çeviren yüzlerce mumluk ampuller.

Şimdi hiçbiri yok! Başka bir yere gelmemi zannetmeme yol açan da bu oldu zaten.

O güzelim balıkçılar yok edilmiş, yerine "be-te-be" ile kaplanmış yeni bir çarşı yapılıyor. Bir tür anıtkabir yani, çarşının ruhu için yapılmış bir anıt kabir! İçimin nasıl acıdığını anlatmama bu köşe yetmez, bir gün meyhanede karşılaşırsak sizlere de anlatırım.

Bir kentin tarihine bu kadar ihanet etmesinin bizde yüzlerce örneği var, bu da onlardan biri. Belki de en önemlisi.

Gelecek seçimi de kazanacağına inandığım Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal’a bir teklifim var: Burayı eski haline getirelim.

Benim orta yaşlı arkadaşlarım, bunun maliyeti neyse ödemeye de hazırız. Beşiktaş çarşısını bize geri verin. Çocuklarımız, torunlarımız da o şahane yeri görme ve yaşama olanağı bulsunlar.

Merak ediyorum. "Her şeye karşı olan Çarşı" bugüne kadar buna nasıl sesini çıkarmadı?

Versin Tanrı istemeden!

ISSIZ Adam filmi, müzikleriyle içimdeki "45’lik canavarını" uyandırdı.

Artık 45’lik dinleyebileceğim bir pikabım yok ama i-podum aynı işi görüyor.

Ayla Dikmen’in "Anlamazdım" şarkısı, Issız Adam ile birlikte yeniden hayatımıza girdi.

Dün baktım, filmdeki müzikleri içeren bir CD de piyasaya çıkmış.

Günümüzün şarkılarıyla kıyaslandıklarında benim gençliğimin şarkıları çok naif kalıyor.

Mesela Ayla Algan’ın bir şarkısı dilime takıldı bu aralar: "Ah demeden, vah demeden, versin Tanrı istemeden!"

Başına beklemediği bir aşk gelmiş genç bir kadının "çığlığı" bu.

Geçmişte bir besteye Türkçe söz yazma deneyimi yaşamış bir insan olarak o şarkıların sözlerindeki çelişkileri yadırgamıyorum. Ayla Algan’ın bu şarkısında, kız hem başına gelen bir aşktan yakınıyor hem de "Tanrı istemeden versin" diye de yalvarıyor!

Özellikle rahmetli Fecri Ebcioğlu’nun yazdığı sözlerde var bu tür durumlar.

En romantik şarkı bile bir bakıyorsunuz absürd bir cümleyle bağlanıyor.

Düşündüm, bunun tek bir suçlusu var: TRT Denetim Kurulu!

Prozodi hatası, detonasyon filan diye besteci ve şarkı sözü yazarlarını o kadar terörize ettiler ki, şarkı sözlerinin anlamı, denetim kurallarına uyma kaygısının altında ezilip yok oldu.

Bir gün yine bu konuya döneriz.

O zamana kadar Ayla Dikmen’i, Ayla Algan’ı, Lale Belkıs’ı tekrar tekrar dinleyin siz de.

O eski masumiyet günlerinin hatıralarının, burnunuzun direğini sızlatmasına hazırsanız tabii.
Oktay EKŞİ

Onlarda böyle


BİZİM gazetelerde de çıktı. ABD’nin yeni seçilen Başkanı Barack Obama, devletin en itibarlı ve önemli makamlarından biri -belki de birincisi- sayılan Dışişleri Bakanlığı’na, başkanlık yarışındaki rakibesi Hillary Clinton’ı getiriyor.

Daha doğrusu Obama ile Clinton’ların bu konuda mutabık kaldıkları yazıldı.

Buraya kadar olayda anormal bir taraf yok. Hatta kendileri açısından sadece buraya kadar değil, bundan sonrası için de kimsenin bir "anormallikten" söz etmesi beklenmiyor. Çünkü Hillary R.Clinton saygın bir senatör olarak biliniyor.

O nedenle bizi Bayan Clinton’ın Dışişleri Bakanı olması değil, bu makama gelmeden öncesine ilişkin süreç ilgilendiriyor. Daha doğrusu bu süreci aktarmak istiyoruz:

Bizim yönümüzden ilk önemli ders, rakibini sıfırlamak yani yok saymak yerine onu değerlendirmek noktasında başlıyor.

İlgi gösterince öğrendik ki Amerikan demokrasisinde bu bir "ilk" değilmiş. Hatta "bir gelenektir" denecek kadar çok sayıda örnek yaşanmış. Geleneği 1825’te başkan seçilen John Quincy Adams başlatmış. Adams, rakibi Hendy Clay’i Dışişleri Bakanı yapmış. Gerçi siyasi düşmanları bu tayinin ikisi arasında rekabet değil aslında "danışıklı dövüş" olduğunu ortaya koyduğunu ileri sürmüşler. Ama onlar aldırış etmemiş. Nitekim daha sonraki başkanlar Millard Fillmore, Franklin Pierce ve James Buchanan da rakiplerini Dışişleri Bakanlığı’na tayin etmişler. Abraham Lincoln daha ileri gitmiş, eski rakiplerinden dördünü kabinesine almış.

Bayan Clinton’ın tayinine gelince:

Clinton’larla Obama’nın kampı arasında mutabakat sağlanmadan önce karşılarına eski Başkan Bill Clinton’ın yabancı ülkelere gidip para karşılığı konuşmalar yapıyor ve yardım kampanyaları için başka ülkelerden para topluyor olması meselesi çıkmış.

Bill Clinton meğer kendisinden önceki birçok başkanın yaptığı kendi adını yaşatmak ve "Bill Clinton nasıl bir başkandı?" konusunda araştırma yapmak isteyenlere kolaylık sağlamak için bir vakıf kurmuşmuş. Bu amaçla Suudi Arabistan Kraliyet ailesinden, Fas Kralı’ndan, Birleşik Arap Emirlikleri’nden, Kuveyt ve Katar Emirlerinden yüklüce bağış almış. Ayrıca milyarder işadamı Ronald Burkle’e 2002 yılından beri danışmanlık yapıyormuş. Bu nedenle şimdiye kadar 12 milyon 600 bin dolar almış.

Obama kampı Hilary Clinton’ın Dışişleri Bakanı olabilmesi için tüm bu çıkar ilişkilerine son verilmesi gerektiğini söylemişler. Bill Clinton da eşinin bu göreve getirilmesi halinde tüm bunlardan vazgeçmeyi taahhüt etmiş.

Öyle ya, eşinin bağış aldığı bir ülkenin Devlet Başkanı yahut Dışişleri Bakanı ile görüşen bir ABD Dışişleri Bakanı, yeterince rahat ve bağımsız olabilir mi?

Görüyorsunuz, ABD’de önemli bir devlet görevine gelmeden önce sizin geçmişinizi, halihazır durumunuzu tek tek masanın üstüne koyuyorlar. Siz de hepsinin hesabını veriyorsunuz.

Öyle, "Annem vefat edince yastığının altından 550 bin Alman Markı, 350 Cumhuriyet Altını, 200 bin ABD Doları çıktı" yahut "148 kilo altını maaşımla biriktirdim" masallarına kimse yüz vermiyor.
Doğan HIZLAN

Beni çeken evlerin içidir


AHŞAP evler, eski İstanbul’un temsilcisidirler. Penceredeki kafesler, cumbalar, kararmış tahtalar, beyaza boyanmış, içinde yaşanmış geçen yılları saklayan evler.

Bugün çok az sokakta ahşap evlere rastlayabilirsiniz. Taştan, kişiliksiz gökdelenler, siteler, bir şehrin öyküsünü anlatan bu tanıkları yok ettiler. Fatih’in, Balat’ın içlerine bir yolculuk yaptığınızda, onlara rastlayabilirsiniz. Unutulmuş eski bir dostunuzla karşılaşır gibi.

Pera Müzesi’ndeki Ahşap İstanbul Sergisi, eski İstanbul’u bilenleri anı kovanının içine çekiyor.

Yeni kuşağa bu evler, yalnız mimarlık tarihinden bir kesiti sunmuyor, eski İstanbul yaşamından da izdüşümler sunuyor.

Ev içlerini hayal etmek, burada yaşayanlar üzerine öyküler, romanlar kurgulamak...

İstanbul’un büyük yangınlarında kaç ahşap ev yanmıştır.

Kaç mimarlık örneği bugün rölövede yaşamaktadır?

Serginin kapsamlı kitabında, Suna, İnan ve İpek Kıraç imzalı Kaybolmuş Bir İstanbul’un Tanığı Olarak Ahşap Konut Mimarlığı başlıklı yazıda yer alan, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan bir alıntıyı okumanızı isterim:

"İstanbul’un asıl iç manzarasını, şahnişinleri, cumba ve çıkmalarıyla, saçak ve sayvanlarıyla, bir kadife gibi yumuşak çizgileri ve süsleriyle, çok renkli olan bu sivil mimari yapardı."

Sergi; İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ile 1960’lardan itibaren konuyu araştırmış olan İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün ortak çalışmasıyla gerçekleşmiş.

Yalnız sergiyi gezerken değil, kitabı okurken de, sanki eski İstanbul sokaklarında dolaştım, yalıların önünden geçtim.

* * *

AHŞAP İSTANBUL’un ardından bir başka kitabın sayfalarına daldım.

Çağdaş Konut Mimarisinden Detaylar, Virginia McLeod yazmış bu kitabı da.

Önsöz’ün ilk cümlesi diğer sayfalara yöneltti beni.

"Özel evler, mimarlıkta ve insan kültürü tarihinde önemli bir konuma sahiptir."

Yazıda belirtildiğine göre, ev mimarisi, birtakım radikal değişikliklere uğramış.

Mimari yolculuk kilometrelerce sürüyor, derya deniz aşıyorsunuz, kimi zaman alçakgönüllü bir ovada konaklıyorsunuz, kimi zaman bir tepede doğaya meydan okuyorsunuz, kimi minimalist bir heykel gibi, kimi dışarıdan taş yığını olarak görünüyor.

Ama kendi kendinize bir oyun kurabilirsiniz. Burada nasıl biri yaşar?

Mimara anlattığı gerçekleşebilmiş midir? Dünya görüşü, mesajı ya mimarla uyuşmuyorsa...

İspanya’dan Japonya’ya, Ekvador’a uzayan bir çağdaş mimarlık gösterisi.

Ben evlerin dışından çok içini merak ederim.

Behçet Necatigil’in Evler şiirinin ilk bölümü, yazımızı süsleyecek, çünkü orada neden evlerin içini sevdiğimin özeti var:

"İnsanlar yüzyıllar yılı evler yaptılar.

İrili ufaklı, birbirinden farklı,

Ahşap evler, kágir evler yaptılar.

Doğup ölenleri oldu, gelip gidenleri oldu,

Evlerin içi devir devir değişti

Evlerin dışı pencere, duvar."

Yararlandığım kaynaklar:

Ahşap İstanbul - Konut Mimarisinden Örnekler, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

Çağdaş Konut Mimarisinden Detaylar / Virginia McLeod / Çeviri: Tuğçe Selin Tağmat, YEM Yayınları
[COLOR="red"]Bekir COŞKUN

Bilezik...


KUCAĞINDA küçük bir köpek vardı.

Veteriner Tıp Merkezi’nin önünde dolanıp durdu bir süre.

Arada bir köpeğini okşuyor, hasta köpeği tüm acılarına rağmen o okşadıkça başını kaldırıp sahibini koklayarak öpüyordu.

Ve içeri girdiler.

Adam Karabük’te bir apartman görevlisiydi, adı; Oktay Özkul.

Köpeği Colly’nin çok hasta olduğunu anlattı, köpeği başını kaldırıp "Neler oluyor?.." der gibi onları dinledi.

Sevgili Veteriner Hekim Ateş, köpeği muayene etti. Kafasında tümör vardı ve ciddi bir ameliyat gerekiyordu.

Üstelik hemen...

Köpeğin sahibi o an elini cebine soktu, bir bilezik çıkarttı. "Bu karımın tek bileziği, çabuk gelelim diye bozdurmaya vakit bulamadım, bunu verebilir miyim?.." dedi.

Hekim Ateş’in gözleri doldu.

Adam ağladı...

Ve küçük köpek ameliyat edilmek üzere içeri alındı.

*

Van’daki vahşete, Şanlıurfa’da dört ayağı insan tarafından kesilmiş kediye, her an yurdun dört bir yanından gelen kötü-dehşet verici haberlere takılmışken...

Bir anda küçük köpeğini tedavi ettirmek için karısının tek bileziğini alıp koşan Karabük’ten Oktay’ın boynuna sarıldım, taa uzaktan uzaktan...

Onun yüce bir insan olduğunu düşündüm.

Ona, "Sen insanlığın yüz akısın" dedim, duysa da duymasa da...

Onu yüzünü görmeden sevdim...

Onunla aynı ulustan olmaktan, aynı topraklarda yaşamaktan, onunla vatandaşlığı paylaşmaktan gurur duydum...

*

Yazının tam burasında VTM’yi aradım:

Colly’nin durumu iyi. Ameliyat çok iyi geçmiş, kafası sargılar içinde öyle oturuyormuş.

Gözü kapıda...

Çünkü ben bunları bilirim; canları çok yansa da onların akılları sevdikleri insandadır, öyle beklerler...

VTM bileziği almadı, tüm masrafları karşıladı.

Belki yakında Colly, sahibinin kucağında evine dönecek.

Kolunda tek bilezik, ama yüreğinde hazineler taşıyan annesinin... Belki apartman görevlisi, ama insanlığın en yüce mertebesinde beylerbeyi olan babasının yanına...