Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
[COLOR="red"]Cengiz ÇANDAR

Barzani ile işbirliğinin zayıf halkası…


Pişmiş aşa ya da daha doğru bir deyimle pişmekte olan aşa su katmak istemem ama Türkiye’nin yönetici eliti, “ zihinsel bagajları”ndan kurtulamadıkça, Irak Kürtleriyle yakınlaşma politikası tek başına PKK konusuna da, Kürt sorununun tatmin edici bir düzeyde sınırlanmasında derde deva olamaz.


“Pişmiş aş” ya da “pişmekte olan aş”tan kasıt, Ankara ile Irak Kürt yönetimi arasında giderek ısınan ve yakınlaşmakta olan ilişkiler. Uzun süredir, Ankara, Erbil’e karşı “soğuk” ve “uzak” duruyordu. Bu tutumdan vazgeçerek, Erbil ile ilişkilerin ısındırılması ve yakınlaşma adımlarının atılması kararlaştırıldı. Özellikle, PKK’nın Aktütün saldırısından sonra bile bu “yakınlaşma politikası”na halel gelmemesi için özen gösterildi.

“Mesaj”, Irak Kürt tarafından da alınmış olmalı ki, Mesut Barzani, üç hafta önce Washington’da iken, “en dikenli” konularda kendisine sorulan sorulara ustaca ve Ankara tarafından olumlu karşılanacak türden cevaplar verdi.

Taraflar arasında “yakınlaşma eksersizi” PKK çevreleri tarafından kaygıyla ve hatta kaygının ötesinde tepkiyle karşılanıyor. Bunu, PKK’ya yakın ya da örgütün görüşlerini yansıtan internet sitelerinde Irak Kürt yönetimine yönelik sert ve ağır eleştirilerde görmek mümkün.

Son olarak, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın son ve ani Bağdat ziyaretinde, Türkiye-Irak-ABD üçlüsü arasında PKK’ya karşı koymak amacıyla bir “üçlü komite”nin oluşturulması kararlaştırıldı. Irak tarafında Başbakan Nuri el-Maliki ile ABD’nin Irak Büyükelçisi Ryan Crocker’un bu konuda yükümlülük altına girmesi, bugüne dek söz konusu “üçlü” arasında sağlanan en önemli ve en üst düzeyde mutabakat sayılabilir.

Bundan da önemlisi, Irak heyetinin içinde Erbil’deki Kürt yönetiminden yetkililerin ve bu arada Irak Kürtlerinin güvenlik alanında bir numaralı ismi olan, Kürt yönetiminin İçişleri Bakanı Kerim Sincari’nin de yer almış olması.

“Post-Amerikan Irak” döneminin yaklaşması üzerine, Iraklı tüm “aktörler” ile bölge güçleri şimdiden mevzilenmeye başlıyorlar. Dolayısıyla, Ankara-Erbil yakınlaşma sürecini, sadece PKK konusuyla irtibatlı görmemek ve daha geniş bir çerçeveden değerlendirmek gerekiyor.

Iraklı Kürtler, İran ile Iraklı Şiiler, Arap dünyası ile Sünniler arasında var olan ilişkinin bir benzerini Türkiye ile kurma ihtiyacını duyuyorlar. Türkiye de, giderek, Bağdat’taki merkezi hükümetle sınırlanacak bir ilişkinin Kuzey Irak ve Türkiye’nin Güneydoğu’sunda yüz yüze bulunduğu güvenlik sorununu çözmeye yetmeyeceğinin farkına varıyor. Ayrıca, “post-Amerikan Irak” sonrası bir “gelecek projeksiyonu” için Ankara’nın Erbil ile yakınlaşmaya özellikle ihtiyacı olacağı kavranıyor.

“Pişmiş” ya da “pişmekte olan aş” bu.

*** *** ***

“İş”in ne olduğu ve ne noktada seyrettiğini Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün önceki gün Malatya’da yaptığı açıklamada seçilen sözcükler ve açıklamanın genel yaklaşımından da anlamak mümkün. Cumhurbaşkanı şöyle dedi:

“Irak’la… çok önemli noktalara gelinmiştir. Aynı şekilde Irak’ın kuzeyinde bildiğiniz gibi yerel, ayrı bir yönetim vardır. Irak Anayasası’nın içerisinde, Irak’ın bütünlüğü içerisinde, bir federal yapı içerisinde, ama orada bir bölgesel yönetim vardır. O bölgesel yönetim de terörle mücadele konusunda üstüne düşenleri yapma zorunluluğunu hissetmeye başlamıştır. Bütün bunlar konuşulmaktadır ve onlar da bu terör belâsının bir gün kendilerinin de başına belâ olduğunu görmeye başlamışlardır. Bu coğrafyada hepimiz birbirimizin kardeşleriyiz. Irak’taki Kürtler, Türkmenler Türkiye’nin akrabalarıdır… Önümüzdeki dönemde terörle mücadelede yeni bir boyutun ortaya çıkacağına inanıyorum.”

Bu sözler, Ankara’dan bugüne dek pek sezilmeyen ölçüde “ileri” bir yaklaşımı ifade ediyor ve dahası yakın gelecekte ilişkilerin nasıl şekilleneceğine ilişkin de ipuçları veriyor.

Gelgelelim, “Kürt sorunu” ile ilgili olarak atılan her adımda karşılaşıldığı gibi, Ankara’nın Erbil ile yakınlaşma çabasında da “zihinsel bagaj” kendisini gösteriyor. Abdullah Gül, diğer Ankara yetkililerinden daha ilerde, “Irak’ın kuzeyinde yerel, ayrı bir yönetim”den, “federal yapı içinde bir bölgesel yönetim”den söz ediyor. Diğer Ankara yetkililerinden daha ileride, zira genellikle benimsenen tanım “yerel yönetim”dir.

Ama kimse, merkezi Erbil’de olan yönetimin adını Irak Anayasası’nda yazıldığı ve dünyanın her yerinde kullandığı gibi telâffuz edemiyor. O yönetimin bir adı var: Kürdistan Bölge Yönetimi. İngilizce baş harfleriyle “KRG” diye kullanılıyor. Kürdistan değil Kürt Bölge Hükümeti denilse de olur. Ancak, Türkiye’nin yönetici iradesi, Iraklı Kürtlerden ve onların Irak anayasal sistemi içindeki yönetimlerinden söz ederken bile ısrarla “Kürt” sözcüğünü kullanmaktan kaçınarak, ilişkiler nereye dek, ne hızla, nasıl ilerleyebilir?

*** *** ***

Bu “ayrıntı” gibi gelebilecek, aslında hiçte ayrıntı olmayan husus, yani “Kürt” sözcüğünün telâffuzundaki “resmi Türk sıkıntısı”, Ankara ile Erbil arasında ilişkilerin olumlu bir yönde seyretmesinde olumsuz bir rol oynama potansiyeli taşıması bir yana, bizzat Türkiye’nin içine izdüşümü bakımından önemli.

Bu “tıkanıklık” ve bu “resmi Türk sıkıntısı”nı Türkiye’nin milyonlarca Kürt vatandaşı, kendi kimliklerinin geleneksel “inkârı”nın bir yansıması olarak anlıyorlar. Anlamaya da devam edecekler.

Bu “psikoloji” ile Türkiye’nin “Kürt sorunu”nu nasıl “çözüm rotası”na sokabileceğiz?

Mesut Barzani’nin sıfatını bile kabullenmeden kendisiyle sürdürülmek istenen bir “yakınlaşma çabası”, bunu “torpillemek” isteyenler için bir “zayıf halka” olarak görülecek.

Türkiye’nin Kürtleri ise, kimliklerinin “inkârı”nın değişmediği gibi algılayacakları bir politik çizgiye ne ölçüde destek olabilirler?

Türkiye’nin güvenlik sorununun üstesinden gelebilmesi için, Barzani’nin desteğinden –ki, bu elde edilebilirse olumludur- daha da önemlisi kendi Kürtlerinin desteğini elde etmesi…
[COLOR="red"]Yonca TOKBAŞ

İnsana değer verilmeyen bir yerde hayvana değer verilmesini beklemek


Büyük hata!





İnsana değer vermeyi öğrenir ve öğretebilirsek,



Olan yasaları uygulamayı, olan haklarımızı kullanmayı başarabilirsek,



Hakkımızı aramayı bilirsek...



Gerisi de gelecek.



Yonca

“Az-öz”



Teşekkür ve rica:



Dünkü http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/1039...azarid=232 yazıma verdiğiniz inanılmaz destek için teşekkürler. Devam! Yılmak ve işin ucunu bırakmak yok.



“Cinsel istismar” konusunda bilgi ve belge topluyorum.



Yardımınıza ihtiyacım var.



Eğer bana bu konuda, dünyanın neresinden olursa olsun, kayda değer bilgi, uygulama, yasa örneği ve somut öneriler gönderebilirseniz, en kısa zamanda hepimize konu hakkında bilgilendirici bir sunum yapmayı düşünüyorum.
AHMET HAKAN ın yazısı

Dört maddede avanta kömür


BİR: Kömür dağıtımını hayırseverlik motive etmiyor...

Öyle olsa seçime az bir süre kala kömür TIR’ları, en agresif bir şekilde varoş mahallelerine dalar mıydı?

Öyle olsa seçime az bir süre kala bu abanma hali ortaya çıkar mıydı?

"Kömür torbalarının seçmen davranışında oynadığı rol" konusunda bir tereddüt oluşsa, kaz gelecek yerden tavuğu esirgememesiyle maruf Melih Gökçek Beyefendi, bu işe zırnık yatırım yapar mıydı?

Demek ki neymiş?

Motivasyonun kaynağı hayırseverlik değil, seçmen kafalama imiş...

* * *

İKİ: ]Kömüre giden para milletin parasıdır...

Şu rakamlara dikkat lütfen:

5 yılda 8 milyon aileye kömür dağıtılmış... Bu 6 milyon ton kömür demekmiş... Maliyeti ise 1.1 milyar YTL tutuyormuş...

O zaman soralım:

Başbakan Erdoğan, kişisel servetiyle mi alıp dağıtıyor bu kömürleri?

Melih Gökçek, oğullarının açtığı "araba yıkama servisleri"nden gelen paralarla mı tedarik ediyor kömürü?

Ne gezer?

Halktan topladıkları vergilerle alıyorlar kömürü...

BOTAŞ’a taktıkları borçlarla alıyorlar kömürü...

Bu durumda soralım:

"Kömür dağıtan Tayyip Erdoğan" ile "kömür dağıtamayan Deniz Baykal" arasındaki oy farkının hesabını kim verecek?

Bu haksız rekabet değilse nedir?

Madem pek hayırseverler...

Kişisel servetlerinden yapsınlar yardımı...

Hadi diyelim ki mal canın yongasıdır, bu yüzden pamuk eller ceplere gidemiyor...

O zaman duble yol müteahhitlerini harekete geçirsinler...

* * *

ÜÇ: ]Yardım edilsin edilmesine ama...

Bazıları diyor ki:

"Fakire yardım edeceğine fakirliği ortadan kaldır."

Tamam, bu görüşü fazla idealist bulalım...

Tamam, "fakirlik ortadan kalkıncaya kadar fakirin durumu ne olacak" meselesine de kafayı takalım...

Tamam, ekonomi düzelene kadar yoksula yardımı öngörelim...

Ama bugün yapılan, bunu aşan bir durum değil mi?

Fakirlikten yararlanarak, fakirin oyunu kapmaya çalışmak ile fakirin derdine içtenlikle çare olmak arasında ince bir fark yok mu?

Gazetelerin birinci sayfalarını süsleyen kömür kamyonu fotoğrafları, bu ince farkın çok kaba bir şekilde aşıldığını ortaya koymuyor mu?

* * *

DÖRT: ]Halkımız masum değil...

Tamam, halkımızın bir kısmının göbeğini kaşımak gibi bir özelliği olduğunu "siyaseten doğruculuk" adına ifade etmeyelim...

Halkımıza kıymayalım...

Halkımızın "bir çuval kömüre oy satmayacağı"nı haykırıp duralım...

Ama şunu da unutmayalım:

Halkımız Cem Uzan denilen bir adamın beleş verdiği "döner / ayran"a karşılık olarak, o mübarek oyunun yüzde 7.5’ini vermişti...

Cem Uzan parasız kalıp döner ayran dağıtamayacak hale gelince de...

Oyundan zırnık koklatmamıştı...

Demek ki neymiş?

Avanta, en azından seçmenin bir kısmının oy vermesinde etkili olabiliyormuş...

Yüzde 47’nin tarifi

Bana göre...

"Yüzde 47" dediğimiz büyük oy miktarı...

Şu türden bir "sihirli" karışımın eseridir:

Bir ölçek "Kasımpaşalılık / delikanlılık" alınır...

İki ölçek "geçmişte iş başında olanların olayı ellerine yüzlerine bulaştırması" ilave edilir...

Bu ikisi hafifçe çalkalanır...

Ardından...

Üç ölçek "mağduriyet acısı" eklenir...

Ortaya çıkan karışım "AB sosu" ile kısık ateşte 3 yıl pişirilir...

Üstüne bolca "türban / çarşaf tozu" serpiştirilerek...

Servise hazır hale getirilir...

"Kömür yardımı" ise...

Bu enfes yemeğin iştah açıcısıdır...

Yemeğin müziği ise şudur: "Duble yollarla donattık ana yurdu dört baştan."

Ne diyelim? Afiyet olsun...
Kısır döngüyü nasıl kıracaksınız?

Tanıdığım, bildiğim en “Has” CHP’li rahmetli dedemdi.
Atatürk’e de aşıktı, onun partisine de.
Emanet gibi görürdü partiyi.
Bütün çocuklarını CHP’li yapmıştı.
1954 seçimlerinde rahmetli babaannem dedemi sinir etmek için Demokrat Parti’ye oy vermiş.
O günden sonra 25 yıl babaannemle konuşmamıştı.
“Ne yaptı kadın sana” dediğimizde “Daha ne yapacaktı” derdi.
1970’lerde CHP iktidar olduğunda, Adalet Partili müteahitlerin paraları ödenip, bizim aile şirketine bir türlü istihkak verilmezdi ama rahmetli ona bile kızmaz “Vardır bir bildikleri. Biz yabancı değiliz. Namerde borçlu kalmak istemiyorlar da ondan böyle yapıyorlar” derdi.
Dediğim gibi tanıdığım en “Has” CHP’liydi.
Damarını kesseniz altı ok akardı.
Keke yaşasaydı da, ona sorabilseydim CHP’nin “Çarşaf açılımı” hakkında ne düşündüğünü.
Ama ne yazık ki, hayatta değil.
Tek çare aklımıza sormak.
Akıl dediğin etki altında kalmamalı.
Etki altında kalacak olsak, yağmur gibi gelen maillere, bağırıp çağıranlara bakıp Baykal’a “Ne halt ettin” dememiz gerekir.
Ama diyemem.
Siz de demeyin. En azından önce bir düşünün ne diyecekseniz sonra diyin.
Kendinizi muhafazakar, inançlı, dine ya da örfe bağlılıktan kapanan, kapatılan, kapanmak zorunda hisseden bir kadının ya da onunla aynı duyarlıkları paylaan kocası yerine koyun.
Evet dininize bağlısınız, kapalısınız ama Cumhuriyet değerleri ile bir sorununuz yok.
Atatürk’e ve onun devrimlerine diş bilemiyorsunuz.
Bu devrimlerden rövanş almak gibi bir duyguyu tanımıyorsunuz bile.
Başkalarının yaşam tarzıyla da bir sorununuz yok. Herkesin sizin gibi olmasını istemiyorsunuz. Hatta belki siz kapalısınız ama kızınız değil.
Ailenizde açık da var, kapalı da. İnançlı da var, az inançlı da, inançsız da.
Türkiye’den memnunsunuz.
Bu ülkenin Cumhuriyet’le, demokrasiyle ne kadar büyük bir mesafe katettiğini görecek kadar gözünüz var.
Fakat yolsuzluktan yana değilsiniz.
Çevrenizde durduk yerde zenginleşenleri görüp rahatsız oluyorsunuz.
Din adına yapılan haksızlıkları, hırsızlıkları içinize sindiremiyorsunuz.
Deniz Feneri’nin farkındasınız.
Hüseyin Üzmez’e gösterilen hoşgörü ve verilen desteği ahlaksızca buluyorsunuz.
Siyasi düşüncenizi bir torba kömür, bir paket gıdayla takas etmeye de meyliniz yok.
Böyle bir durumda ne yapacaksınız?
Bütün bunlara tepki göstermek, bütün bunların demokratik rövanşını almak isteseniz bile birileri size “Haydi başka kapıya” dese hoşunuza gider mi?
İslami bir yaşam biçimine sahip olmak, AKP’ye mahkum olmak mıdır!
Bu dini siyasallaştırmak değil midir!
AKP’nin ve benzer partilerin yıllardır yapmaya çalıştığı bu değil midir!
Muhafazakarlar AKP’ye oy verecek, AKP Türkiye’yi daha da muhafazakarlaştıracak.
Bu kısır döngünün neyle sonuçlanacağını görmüyor musunuz!
Hakikaten görmüyor musunuz!
Ne diyeyim ben size.


POAŞ Tüpraş’ı hedef gösterdi

Biz yazdıkça akaryakıt fiyatları gıdım gıdım da olsa iniyor.
Dün yine minik bir indirim yapıldı.
Ancak yeterli değil.
Hem de hiç.
Benzin fiyatlarının 17 kuruş daha inmesi gerektiğini yazdım geçenlerde.
Okurlardan itiraz geldi.
Haklılar.
Aslında daha da inmeli.
Ama inemiyor.
Bunun en büyük sorumlusu TÜPRAŞ.
TÜPRAŞ’ın elinde yüksek fiyattan aldığı akaryakıt var.
Şimdi ucuz akaryakıt alıp, bu eski pahalı olanla paçallıyor ve bir miktar indirim yapıyor.
Anlayacağınız hepimiz TÜPRAŞ’ın pahalı fiyattan yaptığı alımların faturasını ödüyoruz.
TÜPRAŞ yönetiminin hatasının faturasını.
Oysa bugün Akdeniz çanağı fiyatından doğrudan işlenmiş ürün gelse fiyat çok daha fazla inecek.
Zaten akaryakıt dağıtım firmaları böyle yapıyor.
Malı TÜPRAŞ’tan almıyor kendileri ithal ediyorlar.
Ucuza ithal ediyorlar.
Ancak TÜPRAŞ indirim yapamadığı için, akaryakıt dağıtım firmaları da indirim yapmıyor ve fahiş karlar elde ediyorlar.
Bunu dönem sonunda bu firmaların karlı açıklandığı zaman hep birlikte göreceğiz zaten.
Dün bu konuda görüşüne başvurduğumuz POAŞ Genel Müdürü “Kabahat bizde değil. Tüketici gidip TÜPRAŞ’ın önünde gösteri yapsın” diyordu.
Tabii onlar da TÜPRAŞ’ı hedef göstererek, kendi rafinerilerine izin almaya çalışıyorlar. Çünkü biliyoruz ki, POAŞ ve benzerleri ucuz aldıkları malı TÜPRAŞ fiyatından satıyorlar.
Olan bize oluyor.
Dünyanın en pahalı akaryakıtını, şimdi daha da pahalı alıyoruz.
Zengin ülkeyiz ya. Ondan

Cevap yok artık
Okurlar soruyor “Emre Aköz’e cevap vermeyecek misin?” diye.
Anlamadım.
Nesine cevap verecekmişim?
Bana Borat demesine mi?
İlk o demedi ki!
İlk diyen Mehmet Yakup Yılmaz.
Sabah’a transfer olup, üç gün sonra “Bana Borat’ın bıraktığı köşeyi verirseniz geri dönerim” diyen adam.
Borat’ın köşesini kapmak için kırk takla atacaksın, sonra Borat’a laf sokacaksın.
Gülerler adama.
Emre Aköz’ün onun kadar bile kıymeti harbiyesi yok.
Alay etmeye çalışıyor ama orada da özgün değil. Yakup’tan alıntı yapıyor.
Herhalde alkol beyin hücrelerinde tahribat yapmış, yaratıcı olamıyor.
O da bana Borat diyor.
İyi hoş ben Borat’ım.
Peki Borat o gazetenin başındayken o neydi?
Murat mı? Turat mı?
Bir de utanmadan bana yalancı demiş.
Yazdığım her şeyi doğruladıktan sonra.
Yazdıklarım yalanlanıyormuş.
Doğru yalanlanıyor.
Ama bazen üç gün bazen beş gün, bazen de bir ay sonra yazdığım her şey doğru çıkmıyor mu?
Peki bu durumda ben mi yalancı oluyorum, beni yalanlayanlar mı?
Bu yüzden ben bu adamlara artık cevap mevap vermiyorum.
Yerlerini bilsinler diye.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?
Havlayan köpeğe havlayan adamın köpekten daha komik duruma düşeceğini anladığımız zaman

FATİH ALTAYLI...
Alevi dersleri


Salı gecesi NTV Ankara stüdyosunun konuk odasında önemli bir buluşma gerçekleşti. “Neden”e konuk olacak Radikal yazarı Oral Çalışlar ile AKP milletvekili, Alevi yazar Reha Çamuroğlu oturuyorlardı.
Sonra Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız geldi. Balkız, bir süre önce Çamuroğlu’nu “düşkün” ilan etmişti. Ama dostça kucaklaştılar; programda da olgunca tartıştılar.
Ardından, Diyanet’ten Sorumlu Devlet Bakanı Said Yazıcıoğlu geldi. O da samimi sohbete katıldı. Ve bu havada başlayan tartışma, son dönemin en yapıcı, en olumlu programlarından birini yarattı.

Yazıcıoğlu’ndan özeleştiri
“Neden”deki ılımlı tavrıyla bu sonucu hazırlayanlardan biri, kuşkusuz Bakan Yazıcıoğlu idi.
Yazıcıoğlu, sadece bir siyasetçi değil, Sorbonne’da doktora yapmış bir ilahiyat profesörü... Dolayısıyla sözlerini akademik olarak da ciddiye almak gerekiyor.
Özal tarafından Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirildiğinde henüz 38 yaşındaydı. 5 yıl kaldığı bu görevde köy imamlarına yüksek öğrenim imkânı sağlamasıyla hatırlanıyor.
Yazıcıoğlu, Alevi mitingindeki talepleri “uç fikirler” olarak nitelemişti. Programda bu sözünü “kastı aşan bir ifade” diyerek düzeltti.
“Din kültürü ve ahlak bilgisi” derslerinde “ibadet eğitimi” verildiği eleştirilerini dinledi ve “tarihi bir özeleştiri” yaptı:
“Bu kadar yoğun şikâyet varsa, burada bir sorun görünüyor demektir. Burada din kültürü ve ahlak bilgisi verilecek. Din dersi mahiyetinde olmayacak. Ama zaman içerisinde belki bir kısım uygulamalar o tarafa kaymış olabilir. İşte nasıl namaz kılınıyor, ibadetler nasıl yapılıyor; bunu öğrenmek isteyen için bu da lazım, ama buna ilgi duymayan için ne yapılabilir, onun da üzerinde durulması lazım. Burada amaç dışına çıkılmışsa, ki zaman zaman çıkılmış da olabiliyor, o zaman dönüp müfredata yeniden bakmak, Alevi düşünürlerle oturmak lazım. Nasıl yer almasını öngörüyorlarsa o şekilde bir düzenleme yapılabilir, yapılmalıdır.”
“Madımak Oteli müzeye dönüştürülerek bir jest yapılamaz mı?” sorumu “Kesinlikle haklısınız” diye cevapladı: “O binanın mutlaka satın alınarak kütüphane ya da ne gerekiyorsa yapılması lazım. Mutlaka bunu halledeceğiz. Bu da önemli bir yumuşama vesilesi olur.”
Yazıcıoğlu, cemevlerinin ibadethane sayılması talebi konusunda ise şu özeleştiriyi yaptı: “Demek ki, ’Allah’ımız bir, Peygamber’imiz bir, işte camilerimiz, buyurun. Başka ne istiyorsunuz’ şeklindeki klasik anlayış sorunu çözmüyor. Biz, dinlerarası diyalog süreci başlattığımız halde, kendi insanımızla bunları rahat bir şekilde konuşamadık şimdiye kadar... Bu işi biraz daha somutlaştırıcı, sistematik istikamette götüremedik. Ama her şeyin bir vakti oluyor. Bu safhadan itibaren oturup konuşacağız.”
Bakan Yazıcıoğlu programın sonunda “Ümit ediyorum ki buradaki tartışmadan da olumlu sonuçlar çıkacak ve bu da çözümü büyük oranda kolaylaştıracaktır” dedi.

Dersler
Ve dün, hükümetin “Alevi açılımı” için düğmeye bastığı haberi geldi.
Bu açılım tatminkâr olur mu, Alevilerin tüm talepleri karşılık bulur mu, Diyanet’in yapısı böyle kaldıkça soruna kalıcı çare bulunur mu? Bu konuda erken bir iyimserliğe kapılmamak gerekir.
Ama iktidar ve muhalefet partisinin birbirinin tabanlarına doğru açılım hamleleri yaptıkları şu günlerde, CHP’nin “çarşaf açılımı”nın hazırlıksız ve üstünkörü görüntüsüne karşın AKP’nin “Alevi açılımı”nın önemsenmesi gerektiğine inanıyorum.
Buradan demokrasi adına alınacak önemli dersler var:
- Bir defa süreci canlandıran, Alevilerin büyük ses getiren, barışçı mitingi oldu. Bu, bir demokratik baskı oluşturdu. Aleviler, farklılıklarını da koruyarak, her alanda haklarını cesurca, kararlılıkla ve barışçı yöntemlerle savunarak sonuç alma noktasına geldiler. Bunu, haklar mücadelesi açısından önemli bir kazanım saymak gerekir.
- İkincisi; “Hain” “Düşkün” türü suçlamalara kulak asmadan diyalog kapısını açık tutmanın yararı görüldü.
- Üçüncüsü, iktidardan gelecek ılımlı bir yaklaşımın, asırlık buzları bile eritebileceği anlaşıldı.
- Nihayet, Devlet Bahçeli de seçim öncesi Sünni tabana göz kırparak kolayından oy avcılığı yapmak yerine Alevi açılımı konusunda hükümetin elini güçlendiren bir yaklaşım izleyerek önemli bir katkı yaptı.
Dileriz süreç, umulan sonucu verir.
Not: “Alevi açılımı”nın tartışıldığı “Neden”in bir özeti, bugün 10.15’te NTV’de yayımlanacak.


CAN DÜNDAR
Çocuk yap sucuk sat


Adı "Turkey" olan ülkemin insanları, krizde ne yapacağız diye "hindi" gibi düşünürken, Başbakan "Hindi"stan’a gitti.

*

(Yeri gelmişken yazayım, Abdullah Gül’ü ısrarla George Clooney’e benzetiyorlar ama, bence Brad Pitt’e daha yakın... Başbakanımız ise, tıpkı Raj Kapoor.)

*

[/BNeyse...

Yükseldikçe oksijen azalır.

Bizimkinin zihni açılıyor...

Uçaktaki TOBB Başkanı’nı göstermiş ve [B]"Bunun 1 milyon 300 bin üyesi var, her üyesi 1 kişiyi işe alsa, 1 milyon 300 bin işsiz kurtulur"
demiş.

*

Hadise bu kadar basit.

*

(Yanında 40 bin kişi çalıştıran Rahmi Koç da TOBB’a üye, tek tabanca çalışan marangoz Ahmet efendi de... Başbakan’ın sorun halletme mantığına göre, kendilerinden beklenen fedakárlık eşit!)

*

Aslına bakarsanız, TOBB’a bu kadar yüklenmemek lazım... Herkesin elini taşın altına koyması gerekiyor... Mesela, TESK’in 2.5 milyon üyesi var! Ziraat Odaları Birliği’nin, 4 milyon... E 1 milyon da Fenerbahçe’nin üyesi var... Ne etti?

8 milyon 800 bin işçi.

*

Bırak işsizliği...

İşçi ithal etsek yeridir yani.

*

(Dikkat ederseniz, TÜSİAD’ı saymıyorum bile. Alt tarafı, 566 üyesi var!)

*

İşsizlere gelince...

Her şeyi Başbakan’dan beklemeyin kardeşim... Bakın, geçenlerde gene bi toplantıda ağlıyorlardı, "İş yok, batıyoruz" filan diye, Başbakanımız aynen şöyle dedi: "Ben Erzurum’dan, Kars’tan karkas et getirip, sucuk yapıp satmış adamım... Bu işleri bilirim. Sen de öyle yap."

*

Sen de öyle yap.

[Resim: 9.gif]Yılmaz Özdil
Oktay EKŞİ

Butto’nun izinde


BU tartışma Türkiye için yararlı oldu. Birbirimizi anlama noktasına geliyoruz. Çünkü, kafamızda bazı kıyafetlerin dinsel bir simge olduğu algısı var. Bu tartışmadan, baskıcı ve karşısındakini dışlayan hatta faşizme kayan bir laiklik anlayışı yerine; gerçek laik, demokratik bir anlayışın ortaya çıkmasını umut ediyorum."

Yukarıdaki sözleri CHP Genel Başkanı Deniz Baykal dün söyledi.

Bu tartışmanın Türkiye için yararlı olacağı doğru da, ondan "Baskıcı ve karşısındakini dışlayan hatta faşizme kayan bir laiklik anlayışı" mı yoksa "gerçek laik, demokratik bir anlayış" mı doğacak o pek belli değil.

Belki de biz onu veya ötekini beklerken tamamen başka bir şey yani, "laikliği koruyamaz hale gelmiş bir Türkiye" çıkacak.

Örneğin Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 10’uncu ve 42’nci maddelerini değiştiren yeni bir yasanın Anayasa’ya aykırı olup olmadığı konusu karşısına geldiği zaman;

"Anayasa’nın değişmez maddeleri başka, bunlar başka! Yasa koyucu belli usullere uyarak Anayasa’yı değiştirdiyse, bize laf düşmez" diyecek.

Başta -belki de Tayyip Erdoğan’dan daha da heyecanlı bir şekilde- Deniz Baykal olmak üzere pek çok politikacımız, "Üniversite öğrencilerinin türbanlı olarak öğretim kurumlarına girmesi, onların şahsi tercihleridir. Buna kimse karışamaz" görüşünü savunacak.

Türkiye yıllardır çözemediği bir problemi çözdüğünü sanmanın bayramını yaşayacak.

Tamam da... "Türban bir siyasi simgedir. Bunu kamusal alanlarda, özellikle okullarda kullanmakta ısrar edenler aslında şeriat özlemcilerinin siyasi emellerine hizmet ediyorlar. Onunla kalmayıp öteki öğrenciler üzerinde de baskı kurmak istiyorlar. O nedenle gerçek özgürlükçü yaklaşım, bu baskıya izin vermemeyi gerektirir" diyenler bugüne kadar kendilerini mi yoksa başkalarını mı aldatıyorlardı, sorusuna kim ne yanıt verecek?

Bu ödünü ötekiler izleyince, yani "Üniversiteden mezun olan türbanlı bir kız öğrenci kaymakam olunca neden türbanını çıkartsın?" denince ne olacak?

Kamu görevlilerinin de türbanla veya çarşafla işe gelmelerine ve o kıyafetle çalışmalarına sıra gelince Deniz Baykal, "Yooo! O kadar değil! Biz Atatürk devrimlerine bağlı bir partiyiz. Kamu kurumlarında çarşafla görev yapılmasına karşıyız" diyerek engel olabilecek mi?

Deniz Baykal bu son "çarşaf" olayında kendi sözlerindeki kadar "samimi" de olabilir, "seçim" yatırımı olarak bu ödünü verebilir de... Bizce iki halde de sonuç değişmez:

Sonuç dediğimiz, "laiklikten bir kere ödün verince onu ötekilerin izlemesine kimsenin engel olamayacağı" gerçeğidir.

Bu dediklerimiz doğru mu değil mi merak edenler hem bizim yakın çağ siyasi tarihimize hem de -kendisi de laik bir kişi olan- Zülfikar Ali Butto’nun açtığı taviz yolundan giden Pakistan’ın bugün geldiği noktaya baksınlar.

"Bir defadan bir şey olmaz" mı diyorsunuz?

Olur mu olmaz mı, bekleyin, görürsünüz.