Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Yılmaz ÖZDİL

Çarşaf


Deniyor ki...

"Çarşaflı CHP’li olur mu?"

*

Açalım şu çarşafı biraz...

*

Çarşaflı kadın, bu ülkenin malının-mülkünün yabancıya satılmasını; bankasının Yunan’a, telefonunun İngiliz’e, limanının İsrailli’ye verilmesini ister mi? Türbanlı kadın, bu ülkenin, dünyanın en yüksek faizini verip, inek gibi sağılmasını ister mi? Başörtülü kadın, bu ülkenin, Avrupa Birliği’nden emir almasını ister mi? Çarşaflı kadın, conilerin tankıyla-topuyla gelip, bu ülkeye yerleşmesini ister mi? Türbanlı kadın, Mehmetçik’in Kıbrıs’tan çekilmesini, KKTC’nin kepenklerini kapatmasını ister mi? Başörtülü kadın, hazinemize çöreklenen IMF komiserinin önünde ceket iliklemek ister mi?

*

İstemezse eğer...

Çarşaflı, türbanlı, başörtülü kadına, (ve onların eşlerine), asıl şunu sormak lazım o zaman: "Niye AKP’lisin?"

*

Basiretsiz politikalar yüzünden...

Şehitlerimizin ardından dökülen gözyaşının türbanlısı-türbansızı var mı?

*

Kamusal alanın çağdışı kıyafete açılması başka konudur, özel hayat başka konudur... İster başını açar, ister masa örtüsü giyer... Abdüllatif Şener, niye AKP’den ayrıldıysa, çarşaflı kadının CHP’ye üye olması ondandır.

*

Çünkü...

Senin çocuğun işsiz gezecek, senin sırtından geçinenler, seni "tapulu malı" zannedenler, parmağına kuru soğan büyüklüğünde pırlanta takacak... Yok öyle!

*

Deniz Baykal, ’’hepimizin Türkiye’si’’ için çok doğru bir adım attı... Atatürkçü kadrolar, "tarikatçı yobaz"larla mücadele ederken, "laik yobaz"lara karşı durma cesaretini de gösterebilmeli.
Oktay EKŞİ

Kritik sorular


ERGENEKON soruşturması sırasında bizleri, "Neden yazmıyorsun?", "Yoksa sen de Ergenekoncu musun?" türü soru ve saldırı yağmuruna tutanlara, "Soruşturma gizlidir. Hem gizliliği ihlal etmek hem de yargıyı etkileyici yayın yapmak suçtur. O yüzden biz objektif habercilik dışında yayın yapmayız" diyor fakat anlatamıyorduk.

Dünkü Cumhuriyet Gazetesi yazdı:

CHP Manisa Milletvekili Şahin Mengü, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in yanıtlaması istemiyle bir soru önergesi vermiş. Ama sorarken bazı iddialar da ortaya atmış. Örneğin, "Ergenekon soruşturmasının sekizinci dalga" diye bilinen gözaltına alma uygulamasının başladığı gece "Adalet Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Kahraman’ın İstanbul’a gelerek üç gün kalıp kalmadığını" sormuş. Müsteşarın İstanbul’a gelişi ile o sırada verilen tutuklama kararları arasında bir bağ olabileceğini ihsas etmiş. Ve bakana:

"Müsteşarınız aracılığıyla soruşturmaya müdahale ettiğiniz doğru mudur?" diye sormuş.

Dünya yüzünde bu soruya, "Evet doğrudur" yanıtı verecek bir Adalet Bakanı yoktur. Bunu Şahin Mengü de bilir. Ama yine de Bakan’ın vereceği yanıtın ne kadar doyurucu olduğu önemlidir.

Mengü’nün bir tek "Hayır" kelimesiyle yanıtlanamayacak sorularına gelince:

"İstanbul Ticaret Mahkemelerinin bulunduğu Levent Adliyesi’nin üst katında, Ergenekon soruşturması iddianamesini hazırlamak için özel bir birim kurulmuş mudur?

Burada iddianame yazım çalışmalarına katılan sivil uzmanlar var mıdır?

Var ise kimlerdir?

Bunlara iş karşılığında ne kadar para ödenmiştir veya ödenecektir?

Ergenekon soruşturması iddianame çalışmalarına Emniyet Genel Müdürlüğü’nce görevlendirilmiş kaç görevli katılmıştır?

Emniyet Genel Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı, İstihbarat Daire Başkanı, Rize Emniyet Müdürü, Karabük İl Emniyet Müdürü’nün bu çalışmalara katıldıkları doğru mudur?" diyor.

Mengü’nün sorduklarından kaçının birebir gerçeği yansıttığını bilmiyoruz. Ama bunlardan sadece bazılarının, örneğin "İddianamenin yazımına (görevli savcı dışında) birtakım sivillerin de karıştığı ve bunun için özel bir birim kurulduğu" iddiaları eğer doğru ise, ortada hem adil yargılanma hakkını hem de soruşturmanın gizliliğini ihlal eden bir durum var demektir.

Özellikle Emniyet Genel Müdürlüğü’nde görevli kişilerin eli iddianame yazma işine girdiyse polis, kanıt toplamakla sınırlı görevinin dışına çıkıp, kanıtları değerlendirmeye de yetkili kılınmış olur ki, kanımızca bu, iddianameyi ciddi şekilde sakatlar.

En önemlisi de "yargıyı etkileme" amaçlı birtakım çabaların gösterildiği iddiasıdır.

Böyle bir duruma izin vermemesi gereken Adalet Bakanı üstelik onun içinde rol sahibi ise, durum daha da vahim bir hal alır.

Bize, "Soruşturmaya neden burnunu sokmuyorsun?" diye saldıranlar umarız adaleti etki altına almama konusundaki duyarlığımızın sebeplerini nihayet anlamışlardır.
Kanat ATKAYA

Talisker’in çiğnenen onuru ne olacak?


YENİ Hayat Hadisesi pek bulaşılacak bir mesele değil. Neresinden tutsanız utandırıyor insanı. Hani yanınızda birini azarlarlar, siz utanırsınız ya öyle bir utanma.

Bu ibretlik hadisenin tek iyi yanı, konuyu medya cephesinde tartışanların birbirlerine taktıkları isimleri komedi figürlerinden seçmeleri: Borat, Recep İvedik, Burhan Altıntop.

Bütün bunlar olup biterken ortada "Talisker" diye birinin de bulunduğunu düşünmüş olabilirsiniz.

Talisker’den konu açıldığında "isli viski" de deniyor.

Bu bağlantıyı kuranlar Talisker’in Afganistan asıllı bir ajan olmadığını anlıyor.

* * *

Talisker, Türkiye’nin gündemine yıllar önce memleketimize gelen bir viski uzmanı sayesinde girmişti. Türk gazeteciler tarafından "Kebapla viski içilir mi? Hangi viski içilir?" şeklinde sıkıştırılan uzman "Talisker uygundur... Baharatlı yiyeceklere uyar..." diyerek kurtulmuştu.

Talisker, İskoçya’nın Skye Adası’nın medar-ı iftiharıdır.

Yüzde 45 alkol oranına sahip bir klasik malt viskidir.

Ünlü bir viski yazarı olan Wallace Milroy’a göre: "Damakta infilak eder..."

* * *

O fiyatı ödeyeceksem (bana pahalı gelir!) tercihim Lagavulin olur fakat zevk meselesi.

Her iyi malt gibi buz konmadan, "bir gül yaprağının taşıyacağı çiy damlası kadar su ile" aroması coşturularak içilmelidir.

Emre Aköz bunu bildiğini yazdı. Bence de bilir. Talisker’i bol su, bol buzla mundar ettiğini kabul etmesi, bunu itiraf etmesi güzel.

Fakat Talisker’in bir itibarı var. Saygısızlık etmek istemem fakat tartışmada adı geçen çoğu kişiden daha fazla itibarı vardır gözümde.

* * *

Talisker Ağbi’nin gönlünü almak için Kaktüs Kahvesi’nde bir kadeh parlatıp hesaba yazdıracağım.

Emre Aköz de Beyoğlu’na çıktığında, Kaktüs’e uğradığında o kadehi ödeyecek.

Başka türlü affetmem mümkün değil.

(NOT: Konuyla ilgilenenlere, bu yazıda başvurduğum Mehmet Yalçın ve Teoman Hünal’ın klasik kitabı A’dan Z’ye Viski’yi öneririm... Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp!)

"Olmayana Vurgu" yapmayın, kaşım titriyor

HERKESİN gündemi ekonomi. İşini kaybetmeyende bile, "Bir sonraki ay maaşını alıp alamayacağı" endişesi var.

"Ekonomi moraldir" derler, sık sık çarşı-pazar dolaşan biri olarak şunu söyleyeyim: Ekonomisiziz!

Herkesin ekonomisi bozuk, "ekonomikman" çökmüş, ekonomisinden düşen bin parça!

Bu durumda minik bir uyarı yapmak boynumun borcu.

Haber bültenlerinde ekonomik gelişmelerle (gelişme?) ilgili haberlerde kullanılacak görüntüler bellidir.

Üretim haberiyse haddehane görüntüsü gelir; kor demirler vesaire...

Maaş haberiyse banka kuyruğu, vergi haberiyse dairede halkla göğüs göğüse mücadele veren memur...

Konu direkt olarak para, mangır, kapik, arpa ise çil paralar gelir ekrana.

Yeşil dolarlar: Benjaminler, Lincolnler, Hamiltonlar...

Euro banknotları eşliğinde Avrupa Mimarisi gezisi: Gotik, Barok, Rönesans...

* * *

Fakat 2010 ortasına kadar etkili olacağı Ferit Şahenk gibi nispeten iyimser isimler tarafından zikredilen bu kriz ortamına para görüntüsü pek iyi gelmiyor.

Ekranda akıp duran banknotlar sinirden kaşımı titretiyor.

Televizyon kanallarının "olmayana vurgu" tarzı resim seçiciliği ruhumda isyan dalgalanmalarına yol açıyor.

Parayla saadet olmaz fakat insanın gözüne bu kadar para da sokulmaz be kardeşim!

Zaten millet parasızlıktan sürünüyor, sen ekrana saniyede 100 bin dolar getiriyorsun.

Hoş onlar da ne yapacak ki?

"Sünnetçi vitrini" fıkrası gibi, para göstermeyecek de ne gösterecek para haberinde!

Alternatif görüntü "Actually..." diye lafa başlayan Mehmet Şahin’in parlayan dişleri veya Kemal Unakıtan’ın insanı titreten espri anlayışından bir örnek!

Korkarım yakında "Yeşillere morlara yarim, yeşillere morlara/ Haydi banka soymaya! Hoydaaa banka soymaya" şeklinde balatayı sıyıranların sayısında artış olacak.

Bu kadar yüklenmeyin moralime, zaten altüst olmuşum...
[COLOR="red"]Yılmaz ÖZDİL

Çarşafsızlar...


Bakıyorum okur maillerine...

Vay anam vay!

Sert esiyor rüzgár...

Ama narin başak değiliz; eğilelim.

Kırılmaya razıyız.

*

Çarşaflılar değildir tehlike...

*

İktidar belediyesinden ihaleyi kapacaksın, kıçının kılları ağarmış, ihaleden tokatladığın paralarla Reina’ya gideceksin, İstanbul rüyasına kapılıp oraya gelmiş evladın yaşındaki varoş kızlarına üç-beş kuruş iliştirip, bacaklarını sıkıştıracaksın, Reina’dan çıkıp, iktidara yalakalık olsun diye iftar vereceksin, sonra da "CHP takiye yapıyor" diyeceksin... Hadi len!

*

Damadın şirketine verilen devlet kredisiyle satın alınan gazetede komiklik yapacaksın, eşini Amerikalardan getirip Anadolu halkının kurtarıcısı olarak milletvekili seçtireceksin, evinde parti verip viski içireceksin, panna cotta yedireceksin... "Biz kimsesizlerin kimiyiz" diyen Başbakan’a panna cotta’yı afiyetle yedirirsin ama, türbanlıya bu komik durumu daha ne kadar yedirirsin?

*

"Ben imam hatip mezunuyum" diye medyaya dalan, parayı bulduktan sonra, kandilde şarap kadehi tokuşturanlardan alacak Atatürkçülük dersimiz yok bizim!

*

29 Ekim’lerde 9 Eylül’lerde, gırtlağını yırtarcasına "çıııktık aaaçıık alınlaaa" diye bağıranların, AKP’li belediyelerin halkla ilişkilerini yürüttüğünü de biliyoruz; CHP rüzgárı eserken kahraman Atatürk belgeseli yapanların, AKP rüzgárı eserken Atatürk’e giydirdiğini de görüyoruz.

*

Çarşaflılar değildir tehlike...

*

Bakın, kahrından beyin kanaması geçirdi, felç oldu, GATA’da yatıyor Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı... Kaç kişi gitti ziyaretine? "Onlar kapı kapı dolaşıyor" diye ağlıyorsun, reiki yaparak mı iktidara geleceğini sanıyorsun? Çık Etiler’deki, Bağdat Caddesi’ndeki kavanozundan da, bak biraz etrafına, Sarıgazi’den Sultanbeyli’den haberin var mı senin? Misak-ı Milli dediğin, tenis kortundan mı ibarettir?

*

Ve, son olarak...

"CHP’ye oy veriyordum ama, türbanlılara rozet taktılar, artık CHP’ye oy vermeyeceğim" diyene, önerim şu: "AKP’ye ver."
[COLOR="red"]Ferai TINÇ

Irak işgali sona ererken


IRAK ile ABD arasında varılan anlaşma ile yirmi yıla yakın bir süredir savaş ortamında yaşayan Irak’ta işgal sona ererken, Türkiye için de yepyeni bir dönem başlıyor.

Bir süredir zaten değişen Irak’a Kürtler üzerinden bakma yaklaşımının yerine bölgede ABD’nin en yakın müttefiki, stratejik ortağı Irak ile sağlam ilişkiler kurma konusu gündemimize girecek.

Bu değişikliği sadece Türk uçakları kuzey Irak dağlarını bombalayacak mı bombalayamayacak mı noktasına indirgemenin, gelişmeleri at gözlüğü ile izlemekten farkı yok. Ya da, PKK’lının elini sıkan Sincari üçlü toplantıya girdi mi girmedi mi boyutuna kilitlenmek anlamsız.

***

ANLAŞMANIN resmi olmayan İngilizce çevirisini okudum. Bu arada Amerikan hükümetinin anlaşmayı Kongre üyelerine hala açıklamadığını, Irak’ta parlamento onayına sunulurken ABD’de Kongre’nin düşüncesinin alınmadığını da hatırlatmak isterim. Bu, anlaşmada ayrıntıların önemini gösterir ki, eğer onaylanırsa daha çok tartışılacak demektir.

Amerikan güçleri, "Irak topraklarından, hava ve deniz sahasından 31 Aralık 2011 tarihine kadar çekilecek."

İşgal askeri anlamda sona erecek. Hatta bazı araştırmacılar, bu anlaşmanın Obama’nın Irak’ta bırakmak istediği 30 bin askere bile izin vermediği görüşünde.

Öyleyse ABD Irak’ı terk mi ediyor? Hayır. ABD Irak’ı yalnız bırakmıyor.

Soğuk Savaş döneminde bölgede Rusya ile boy olçüşmek zorunda kalan ABD, artık Irak’ın bir numaralı müttefiki.

***

ANLAŞMANIN "Güvenlik tehditlerine karşı caydırıcılık" başlıklı 27’inci maddesinde şöyle deniyor:

"Irak’a yönelik ya da egemenliğini, siyasi istikrarını, toprak, deniz, hava sahalarının bütünlüğünü ihlal eden bir saldırganlık karşısında ya da demokratik sistemini, seçilmiş kuruluşlarını hedef alan iç ve dış tehditlerde, Irak Hükümeti’nin talebi üzerine iki taraf stratejik görüşmelere başlayacaklar. Ve ABD bu tehdidi caydırmak için, diplomatik, ekonomik, askeri veya gerekli diğer önlemleri alacaktır."

Bu ABD’nin Irak’ın içinde olacağı demektir. Irak hükümeti, görülebilir bir gelecekte özellikle ekonomik sorunlarının çözümü için ABD’nin güçlü desteğine ihtiyaç duyacak.

Eğer bu anlaşma imzalanmasaydı 31 Aralık 2008’de ABD Irak’tan çekilmek zorunda kalacak ama yeni Irak hükümeti Saddam’dan devraldığı uluslararası sorunlar ile yüzyüze tek başına kalacaktı. Şimdi bunlardan kurtulacak.

Türkiye’nin, Yumurtalık hattından kaynaklanan kayıpları da bu çerçevede düşünmekte yarar var.

Bu anlaşma onaylanır ya da onaylanmaz ama Irak’ta yeni bir dönem başlıyor. Hem de iç barışın tam olarak sağlanamadığı, şiddetin tamamen ortadan kaldırılamadığı bir ortamda. Şimdi, bu kırılganlığı yönetebilecek, güvenlik dahil her konuda işbirliğini öne çıkartacak komşuluk dönemi var önümüzde.

SOKRAT’IN EVİ MAHZUN KALDI

Günlük telaş arasında bazen birilerinin sesini kaybettiğinizi fark etmiyorsunuz. Gündüz Aktan’dan uzun zamandır haber almadığımı anımsadığımdan birkaç gün sonra ölüm haberini duydum. Bozcaada komşum, evinin eski sahibini kapısına astığı "Sokrat’ın evi" yazılı bir tabelayla unutturmayan Gündüz Bey’i, gazeteci olarak Atina Büyükelçiliği döneminden beri tanırdım. Radikal Gazetesi’nden ayrıldığı zaman eksikliğini çok hissetmiştim. Her konudaki görüşlerini paylaşmasam da onun düşünce oluşturma yönteminden ve derin bilgisinden her zaman çok yararlanır, öğrenirdim. Gündüz Aktan’ın eksikliğini herkes ama en çok da Bozcaada dostları duyacak.
[COLOR="red"]Bekir COŞKUN

Kadın sevdasının esiri...


ASLINDA kadınlar, erkeklerden daha akıllıdır.

Hiçbir erkek onca çeşit yemeğin; su, tuz, sebze, baharat oranlarını aklında tutamaz.

Ve kadınlar daha yeteneklidir.

Bir kadın aynı anda televizyon seyredebilir, fasulyelerini kırabilir, çocuğu ayağı ile sallayabilir, misafir komşu ile sohbet edebilir ve kafasının içinde akıl almaz planlar kurabilir.

Erkek yapamaz...

Yapamadığı için dört kişi birden televizyona çıkıp, topun direklerin arasından nasıl geçtiğini saatlerce tartışırlar da, yine de kimse bir şey anlamaz.

*

Ve kadın daha dürüsttür.

Hiçbir kadın kendi çıkarı için kocasını öyle-böyle giyindirip, onu öne sürüp kullanmaz...

Ama erkek?..

CHP’ye katılan çarşaflı kadınları oraya elbette siyasi çıkarı olan bir erkek götürdü. Tıpkı öbür erkeklerin, kadınlarının başındaki örtüyü gösterip bu dönemde milletvekili ya da bakan olmaları, bürokraside koltuk kapmaları, ihale almaları, binbir çeşit avanta ve çıkar sağlamaları gibi...

Ben biliyorum; kadının örtüsünün iktidar olmakta kullanılmasına kızan Baykal, çarşaflıyı görünce buna bayıldı... Çünkü o da bir erkek...

*

Pekiiiiiyyy... Erkekten daha akıllı, daha zeki ve yetenekliyse kadın, böyle kullanılmaya niye izin verir?.. Sevdasındandır...

Kadının en baskın duygusudur; sevdası...

Önce sevgilisi, sonra yol arkadaşı gibi görmeye başladığı erkeğine sevdasından, bile bile razı olur kadın... Onun başarısında biraz da olsa pay sahibi olmak, seven kadını "akıllı-zeki-kişilikli olmaktan" daha çok mutlu eder.

Çünkü sevda böyle bir şeydir...

Ömrü boyunca edindiği tüm ahlaki değerleri bir yana atıp, en mahrem yerlerini bile erkeğinin önüne seren kadının sevdası her şeyin üzerindedir.

Ve erkek bunu bilir...

İşte; kimileri utanmadan, sıkılmadan bunu kullanır. Türk siyasetini neredeyse yönlendiren bu kara çarşafların, bu türbanların, bu sıkmabaşların altında aslında bu yatar:

Erkeğin utanmazlığı...

Kadının sevdası...
[COLOR="red"]Ertuğrul ÖZKÖK


Gay'e parti rozeti takar mısınız


DÜN bütün gün toplantıda olmasaydım, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a şu soruyu soracaktım:

"Bir gay’in yakasına da parti rozeti takar mıydınız?"

Aynı soruyu başka kimlikler için de sorabilirim.

Mesela:

"Genelev kadınları CHP’ye katılmak isteseler, tören yapıp rozet takar mısınız?"

Veya:

"Kürtlere kültürel kimlik, hatta federasyon hakkı isteyen kişileri partiye kabul eder misiniz?"

* * *

Bu soruları hince bulup Baykal’a çakmak için sorduğumu zannedebilirsiniz.

Aynı şekilde çarşaf savunucuları da, kendilerinin gay’lerle veya travestilerle aynı kefeye konulmasından rahatsız olabilirler.

Hayır, amacım asla hinlik değil.

Baykal’a çakmak değil, tam aksine son açılımlarına bütün kalbimle destek verdiğimi anlatmak için soruyorum.

Baykal son zamanlarda çok doğru işler yapıyor.

Partisini, yıllardır içine kapandığı gettodan çıkarıp oy tabanını genişletecek adımlar atıyor.

Böylece, AKP’nin, bütün yanlışlarına rağmen kendi eviymiş gibi kullandığı bir siyasi mahallede, "Ben de varım" diyor.

Bu politikayı mutlaka desteklemek gerekir.

Yan masaya su kadehini kaldırmayı bile zül gören bir Başbakan’ın karşısına bu mahallede çıkmak, siyasetin normalleşmesi açısından son derece önemli.

* * *

Bu konuya biraz geç girdim.

Bugüne kadar yazılanları dikkatle okudum.

Eleştirilerin çoğu klasik, yeni hiçbir şey getirmeyen dar çerçeveli bildik yaklaşımlardı.

Mesela, Baykal’a şu soruyu kimse sormadı:

"Siz çarşaflı kadınları partiye alıyorsunuz. Dini sembollerle ilgili siyasetiniz de değişecek mi?"

Bildiğim, takip ettiğim kadarıyla, CHP’nin bu politikalarında bir değişiklik yok.

Kurultayda da olacağını sanmıyorum.

Buna rağmen türbanlı, çarşaflı kadınlar partiye geliyor, oy vereceğini söylüyorsa, bunun kime zararı var?

Gay’ler CHP’ye oy verdiği takdirde, gay evliliğine izin vereceğim diyor mu?

Hayır...

Federasyon isteyen Kürtler geldiği takdirde, federasyon tezini kabul ediyor mu?

Hayır...

Öyleyse toplumun her kesiminden insan CHP’ye gelirse kime zararı olur?

* * *

Ama ben daha ileri gideceğim.

CHP, tabanını genişlettikçe, toplumsal projesini de liberalleştirmeli, demokratikleştirmeli.

Mesela, benim gönlüm, üniversitede türban konusunu mutlaka CHP’nin çözmesini arzu ediyor.

Çünkü hukuki çözüm ancak bu yolla, bütün toplumun meşru çözümü haline gelebilir.

Deniz Baykal’ı yıllardır tanıyorum.

Birçok AKP’liden daha samimi inançlı bir insan olduğuna tanığım.

Ama inancını hiçbir zaman siyasetinin emrine sokmadı.

Yani, son adımlarının sadece siyasi açılımla izah edilmesini de haksızlık olarak görüyorum.

CHP doğru yoldadır ve bu yolda cesaretle yürümelidir.

* * *

Tabii orada bu açılımı görünce, gözüm ister istemez AKP’ye kayıyor.

Acaba onlar da "Öteki" mahallelere doğru bir açılımı düşünmezler mi?

Bütün toplumun partisi olmak gibi bir arzuları yok mudur?

Sakın bana, "Biz zaten bütün toplumun partisiyiz" demesinler.

Hayır değiller.

Ben kendi payıma, AKP’nin benim mahalleme uğradığını düşünmüyorum.

Hissetmiyorum, hissettirilmiyor.

Baştaki bütün gayretime rağmen, o güveni ne yazık ki alamadım.

Şimdi Baykal’dan sonra aynı soruyu Başbakan Erdoğan’a da soruyorum:

"Bir gay gelse, yakasına parti rozeti takar mıydınız?"