Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Ayşe ARMAN

Dua etsin ki, Mazhar kafa atmamış


Geçenlerde Yılmaz Özdil’le röportaj yaptım.

Ve ona şöyle bir soru sordum:

"Adamın biri, karınıza uzun uzun baktı diyelim, ne yaparsınız?"

Cevap şöyle geldi:

"Ne yapacağım? Ben Buckhingham Sarayı’nda büyümedim, tabii ki o arkadaşa uzun uzun girişirim!"

Evet haklısınız okuyunca insanı gülümseten bir yanıt ama ne yalan söyleyeyim Yılmaz Özdil’i çok sevmeme rağmen- ben biraz geri ve ilkel bulmuştum.

Girişen, kafa atan bir adam...

İçin için de kendi sevgilimle gurur duymuştum.

"O da Buchingham Sarayı’nda büyümedi, ama asla böyle yapmaz..."

Girişmek ve kafa atmak dışında yapacak başka bir şey olmalıydı böyle durumlarda.

* * *

Bu sabah kahvaltı sofrasında sevgilime, "Okudun mu gazetede?" dedim, "Cem Mumcu, Mazhar’a canlı yanında,’Karınıza uzaktan uzağa áşığım ben’ demiş."

"Evet, okudum" dedi.

"Sana biri böyle bir şey söylese ne yaparsın?" dedim.

"Kimin söylediğine bağlı..." dedi.

İçim rahatladı, "İşte budur!" dedim, "Benim sevgilim, kocam, hayat arkadaşım dünyanın en medeni, en gelişmiş insanı."

Ama erken davranmışım çünkü ekledi:

"Cem Mumcu gibi bir psikiyatr söylerse kafa atarım!"

Nasıl yani oldum...

O kadar şaşırdım ki...

Az kalsın sandalyeden düşecektim...

"Mazhar, Biricik uğruna bütün gemilerini yaktı" dedi, "Onunla birlikte olabilmek için bir sürü şeyi göze aldı. Onun için o çok çok değerli, hatta kutsal. Ona her konuda laf edebilirsin ama karısıyla ilgili asla. Espri bile yapamazsın. Bunu anlamak için psikyatr olmak gerekmiyor. Cem Mumcu psikaytr ve böyle bir espri yapabiliyor. Bence hatalı. Dua etsin ki, Mazhar kafa atmamış!.."

Eşref Armağan

"Mutlaka görmelisin" dedi.

"Neyi?" dedim.

"Discovery’de yayınlanmış olan bu belgeseli" dedi.

Ve aşağıdaki linki gönderdi.

http://www.mytopclip.com/play.php?vid=882

Gözünüzü seveyim, özellikle gözünüzü diyorum- girin ve izleyin çünkü görmeyen bir ressamın hikáyesi bu.

Ben çarpıldım.

İnanılmaz heyecanlandım.

Müthiş! Müthiş!

Belgeseli de öyle güzel çekmişler ki, olağanüstü bir kurgu, neden böyle işler yapılamıyor Türkiye’de? Neden elin yabancısı geliyor ve Ankaralı Eşref Armağan’ın hikáyesini böyle güzel çekebiliyor da biz beceremiyoruz?

Gazetelere haber olmuş Eşref Armağan ama hep geçiştirilmiş, normal bir haber gibi verilmiş.

Oysa, benim son zamanlarda gördüğüm en olağanüstü şey.

Eşref Armağan, çok çarpıcı resimler yapıyor. İnsanın aklını uçuran da şu: Soyut değil bu resimler. Evet anladınız, göller, dağlar, panaromik manzaralar, insanlar, kuşlar, böcekler, kelebekler çiziyor. İyi de nasıl oluyor bu?

Aklında o görüntüler varsa, gözlerin kapalı bile olsa çizersin ama Eşref Armağan hiçbir zaman onları görmemiş ki.

Doğuştan görme özürlü.

Tamam elleriyle dokunuyor, parmaklarıyla inceliyor; boyut, gölge, renk gibi temel öğeleri etrafındaki insanlara sorarak öğreniyor.

Ama yine de...

O resimleri nasıl yapabiliyor?

Perspektifler nasıl oluyor da şaşmıyor?

Soru şu:

"Beyin, akılda olmayan görüntüleri nasıl kuruyor?"

Biz burada ondan habersiz yaşarken, o Amerika’ya davet ediliyor, Harvard’da MR’ı çekiliyor, bir sürü testten geçiriliyor, beyninin nasıl çalıştığı araştırılıyor, bir sürü şeyi resmetmesi isteniyor. Ve sonuç çok çok acayip: Her nasılsa, Eşref Armağan’ın görsel korteksi resim yaparken canlanıyor. Yani diğer görme engellilerin aksine, Armağan’ın beyninin görsel hafıza bölümü tıpkı gören birininki gibi çalışıyor. Bu da beyinle ilgili bilmediğimiz bir sürü bilgiye ışık tutacak gibi görünüyor.

Lütfen beni kırmayın ve şu filmi izleyin, etkileneceğinizden eminim.

Kadınlar duruma el koyuyor

Pelin Tüzün’den bir mail aldım. Şöyle yazmış, "Üyesi olduğum ’annecocuk.com’ sitesi, son zamanlarda iyice artan ve çözümsüzlüğü sebebiyle iyice çirkinleşen çocuk tacizleri

konusunda bir kampanya başlattı. http://kampanya.annecocuk.com/ Amacımız biz endişeli annelerin sesini mümkün olduğunca duyurmak ve çocuk tacizleri konusunda yasalarımızda gerekli düzenlemelerin bir an evvel yapılmasını sağlamak. Kampanyamızı daha geniş kitlelere duyurmak istiyoruz. Bize yardım edin.

- Seve seve Pelin, her türlü desteği veririm, umarım bir sonuca ulaşırsınız, ulaşırız. Ne kadar çok kadın, ne kadar çok anne bir araya gelirsek o kadar iyi. Sana bir şey söyleyeyim mi, bu ülkede ne varsa kadınlarda var zaten, hadi minik bir kar tanesi olarak başlayayım, bakalım yavaş yavaş güçlü bir çığ’a dönüşebilecek miyiz?
Yılmaz ÖZDİL

Zonguld’ak


Maden ocağına 3 bin kişi alınacak.

37 bin 119 kişi başvurdu.

Önce, kalas filan taşıttılar.

Kazma sallattılar.

Kürek kürettiler.

Ki, vücutları sağlam mı...

Ona baktılar.

16 bin 305 kişi elendi bu sayede!

Yaşları, 20-25.

Gencecik insanlar...

Şimdiden çürük.

20 bin 814 kişi kaldı geriye.

Bin küsuru üniversite mezunu.

Sayısal Loto çekilen kürelerden koydular ortaya, çevirmeye başladılar, numarası çıkan işe girecek. 30 gün, 300 metre derinlik, can pazarı, grizu, akciğer kanseri.

Maaş bin 175 lira.

*

Kim geçti bu haberi?

Doğan Haber Ajansı’nın Zonguldak muhabiri, Durmuş Sevindik...

Her gün binlerce kişinin işten atıldığı, ekonomisi "durmuş" ülkemde "sevindiğimiz" tek haberin imzası bu.

*

Hani diyor ya, tuzu kuru yalakalar, "Bardağa dolu tarafından da bakmak lazım" diye... Öyle baktığında sevindirici bir tarafı daha var gerçekten.

*

Bankacılar işten atılırken...

Tekstilciler işten atılırken...

Otomotivciler işten atılırken...

Seramikçiler işten atılırken...

Medyacılar işten atılırken...

Kepenkler kapanırken...

Madene niye işçi alınıyor orada?

*

Kömür lazım, kömür...

Zonguld’ak yani.
[COLOR="red"]Hadi ULUENGİN

Ayaklar baş olurken


DAĞ fare doğurdu diyemeyeceğim, çünkü ortada zaten gerçek anlamda bir dağ yoktu.

Velev ki zirvesinde dünyanın en kaymak tabakasını buluştursun, yine de yoktu!

Anladınız, hafta sonu Washington’da gerçekleşen ve Türkiye’nin de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından temsil edildiği "G-20" doruk toplantısını kastediyorum.

***

EVET, ABD başkentindeki oturumdan fazla "dişe dokunur" bir şey çıkmadı.

Zira, çok derin ve vahim bir buhran yaşayan dünya ekonomisini "hale yola sokmak" amacıyla kızağa konulmuş olan bu zirvede, liderler ancak genel hatları saptamakla yetindiler.

Krizi aşmak için eşgüdümlü davranılması; piyasalara kısmen müdahele edilmesi ve "atılımda olan ülkeler"in daha çok söz hakkına sahip olması gibi "ilke kararları" aldılar.

Somut tedbirleri ise daha sonraya, muhtemelen 2009 baharına bıraktılar.

***

ASLINA bakarsanız, "G-20" nihayetinde yayınlanan ortak bildirinin böylesine yuvarlak ve muğlak ifadelerle noktalanması hiçbir şekilde sürpriz oluşturmuyor.

Çünkü, cumartesi günü ve tam zirve öncesinde belirttiğim gibi, ağır aksak ve kör topal olsa dahi dünya ekonomisinde hálá motor rol oynayan ABD şu an bir geçiş dönemi yaşıyor.

Yani, Barack Obama’nın başkanlığı resmen devralacağı 20 Ocak tarihine dek, Bush yönetiminin elini taşın altına sokmak istemesini son derece doğal karşılamak gerekiyor.

Ancak yine de, zirvenin boşa atılmış bir kuru sıkı mermi olduğunu söyleyemeyiz.

***

SÖYLEYEMEYİZ, çünkü Birleşik Devletler başkentinde gerçekleşen oturum, zaten hanidir görünmekte ve yaşanmakta olan bir olguyu modern tarihte ilk kez resmen tescil etti.

O da şu ki, "çevre" artık "merkez"le aşık atmaktadır!

En azından, nefesini ensesinde hissettirecek ölçüde, onu yakından izlemektedir.

Ve de, bizzat aynı "merkez" bunu kabullenmektedir. İster istemez onaylamaktadır.

Başka bir deyişle, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu ve yukarıda "atılımda olan ülkeler" diye tanımlanan o "çevre" veya diğer tabirle "periferik" devletler, ABD - AB - Japonya eksenli klasik "merkez" devletler tarafından çok ciddi biçimde káale alınır oldular.

Háttá, "krizden çıkış için ortak davranmaları" istenecek kadar ön plana geçtiler.

Zaten aslında, "zenginler klubü" durumundaki "G-8"den sonra bir de genişletilmiş bir "G-20"yi yaratmak ihtiyacının doğması dahi, bunun en somut göstergesini oluşturuyordu.

***

ÖYLE, zira en önce, küreselleşme dinamiğinden dolayı dünya ekonomisi sonsuz biçimde içiçe geçmiş durumdadır. Kimin eli kimin cebinde, artık belli değildir.

Örneğin, Çin ABD’ye oluk oluk borç vererek Amerikan kamu borcunu finanse ediyor.

Türkiye de AB’de fabrikaları kapanan otomobilleri üreterek yine o AB’ye satıyor.

Sonra, yine o küreselleşme sayesinde, daha düne kadar "atılımda olan" değil mahçup bir "kalkınmakta olan" deyimiyle tanımlanan ülkeler, bugün gerçekten atılıma geçtiler.

Tekrar Çin ve Hint; artı, Kore’den Güney Afrika’ya bir dizi "periferik devlet", eskiden "merkez devletler"in tekelinde olan yüksek teknolojilerde dahi onlara rakip çıkıyor.

Ve işte, "G-20" zirvesi bu olguyu ilk kez böylesine açık açık ve böylesine dobra dobra tescil ettiği içindir ki de, "sol"daki Brezilya’dan "sağ"daki Endonezya’ya, Washington’a gitmiş olan "çevre ülke liderleri" oturumu "tarihi" diye nitelemekten çekinmediler.

***

EVET, söz konusu zirve aldığı kararlarla değil, yaptığı tesbitlerle "tarih"e geçti.

"Merkez"in kaymakta ve "ayaklar"ın tedricen "baş" olmakta olduğunu saptadı.

Bunun "en baş"taki bir ABD başkentinde gerçekleşmesi de ayrı bir tecelli oluşturdu.
[COLOR="red"]Yonca TOKBAŞ

Eeeh esas sen baydın!


Herşeye tahammül edebiliyorum ama...



Normalde herkesi ilgilendiren, ama olay mahali bizim ülkemiz olduğundan, bizi daha da çok ilgilendiren bir konuda ısrarcı olunca,



Her gün o konuyu bastıra bastıra yazıp üzerine gidince,



İlgili konudan sıkılan, içi şişen, “Bu konu baydı artık!” diyen insanlar yok mu...



İşte en çok onlara dayanamıyorum, gıcık oluyorum ve onlar yüzünden bu halde olduğumuzu düşünüp iyice küplere biniyorum nokta!



Cinsel taciz ve yolsuzluk gibi hassas ve acilen çözüm bekleyen konularda inatla birşeyler yapmak için biz burada yırtınırken, birileri konuyu alaya almıyor mu hele...



Hakikaten aklı kıt ve dengesi bozuk insanların sayısının, tahminimizden fazla olduğu kanısına varıyorum.



Düşünebiliyor musunuz,



Çocuk istismarı konusunda arka arkaya yazı okuyunca sıkılan insanlar var!



Kadınlara yapılan haksızlıkları yazınca: “Hep aynı şeyler!” diyen kadınlar var!



Yolsuzluk, din istismarı gibi konuları yazınca da; “Bu konu artık baydı! Ne var? Daha öncekiler de yaptı, ha bir eksik ha bir fazla, ne fark eder?” diyebilenler var.



Ve daha daha ilginci,



Ben bütün bunlara rağmen hala daha moralimi bozmuyorum ya mesela, kesin bende de anormallik var!



Bir kere önce şunu netleştirelim:



Biiir...



Hırsızlığın azı çoğu olmaz.



Çaldıysan hırsızsındır,



Çalmadıysan değilsindir.



Bu kadar.



Senden öncekilerin yaptığı hata, sana yataklık edemez.



Her ikinizin yaptığı da kabul edilemez.



Kabul eden aptaldır, hatalıdır, suçludur.



Eğer hırsızlığın azı çoğu ve kişisine göre torpilli olanı vardıysa, açlıktan bakkaldan ekmek çalan adamı niye tutukluyoruz?



Kapkaççılık küçük boyutlu bir suçsa, o zaman hep beraber kapkaççı olalım, var mı böyle birşey?



İkiii...



Tecavüzün ucundan acığı yok!



Bir insana tecavüz edildiyse edilmiştir.



Tecavüzün neresi hafifletici olabilir?



Önden veya arkadan tecavüz edilmiş olması mı, “Yaşı küçük, nasıl olsa büyüyünce hatırlamaz!” düşüncesi ile yapılmış olması mı?



Üüüç...



Kanuna karşı gelmek, ihlal etmek suçtur.



Kanun varsa, hoşunuza gitmese de kanundur.



Kanunlar var da uygulanmayacaklarsa...



Ormanda hayvanlarla yaşamak, sanırım en doğrusudur!



Yonca

“kaya”
[COLOR="red"]Cengiz ÇANDAR

“Siyah Alman” ya da “Yeşil Obama”...


Barack Hussein Obama’dan altı yaş daha genç. Beyaz, beyaz olmasına cilt rengi Obama’ya hiç benzemiyor olsa da, o da “Almanya’nın siyahı” sayılabilir pekala. Çünkü, vatandaşlık esası uzak olmayan bir geçmişe dek “ırk’a, “Germen ırkı”na mensubiyete dayandırılmış olan Almanya’da doğmuş büyümüş bir Türk.


Barack Obama’nın babası, annesiyle nasıl Hawaii’de üniversite eğitimi sırasında tanışmış bir Kenyalı ise, Cem Özdemir’in hem annesi, hem babası Tokat’tan Almanya’ya çalışmak amacıyla göçmüş, “Gastarbeiter” yani “konuk işçi” denilen, Almanlara nisbetle “iki kara derili Türk”.

Bu “Almanlara nisbetle kara derili Türkler”in sayısı Almanya’da şu sıra 2.6 milyon olarak hesaplanıyor ve Almanya nüfusunun yüzde 3’ünü oluşturuyorlar. Nereden bakılsa, bir “göçmen azınlık” topluluğu.

Bunların artık 660 bini 1972 yılından bu yana vatandaşlık elde etmişler ve artık Almanya vatandaşı. Almanya seçimlerinde hesaba alınmaya başlayan bir kitle. Aralarında seçmen yaşına ulaşmış olanlar 2005 seçimlerinde yüzde 75 oranında Sosyal Demokratlara oy vermiş. Yüzde 9.2’si ise Yeşillere. Şansölye Angela Merkel’in Hristiyan Demokratları Türkiye kökenli Alman seçmeninin yüzde 5’inin oyunu elde etmiş.

Bu topluluğun içinden biri, Tokatlı bir “Gastarbeiter” ailesinin çocuğu olarak Almanya’nın güneyinde dünyaya gözlerini açmış, kökenindeki kimliğin bilincini hiç yitirmeden Almanya’da büyümüş, eğitim görmüş ve bir “Alman” ya da “Almanya vatandaşı” olarak –ve böyle olsa da- kökeninden gelenlerin hiç düşünülemeyen bir biçimde, onlarında hiç düşünmedikleri biçimde dünyanın en önemli ülkelerinden birinin toplumsal ve siyasal hayatı içinde yükselerek, ülkenin en önemli siyasi partilerinden birinin başına geçmiş. Hem de Yeşiller Partisi’nin Erfurt’taki kurultayında delegelerin yaklaşık yüzde 80’inin desteğiyle!

Cem Özdemir’in kişisel serüveni de, Obama’yı andırırcasına, heyecan ve umut verici. Aynı şekilde, siyah Obama’nın 2008 yılında Amerika Başkanı seçilmesi Amerika Birleşik Devletleri’nin değişim yeteneğini nasıl, ne anlamda yansıtıyorsa, Cem Özdemir’in Alman Yeşiller Partisi’nin Eş Genel Başkanlığı’na seçilmesi de, Almanya’nın gelişme ve dönüşme yeteneğini yansıtıyor.

Alman Yeşilleri, Cem Özdemir’i başlarına getirerek, Obama’yı seçen Amerikan halkına bir “Transatlantik cevap” verdiler...



*** *** ***



Barack Obama ile ilgili okuduğum bir yazıda, Chicago’da “İtalyan mutfağının Ferrari’si” diye ün yapan Spiaggia adlı bir İtalyan lokantasının müdavimi olduğunu öğrendim. Bu nedenle lokantanın baş aşçısı yeni Amerikan Başkanı’nın “İyi İtalyan kültürüne verdiği değer”den ötürü Chicago’nun İtalyan asıllılarının Obama’ya güçlü bir destek sağladıklarını belirtiyor ve onu “İtalyan toplumunun gururu” olarak niteliyor.

Siyahlar, Hispanikler, Müslüman Amerikalılar, Yahudi Amerikalılar, hatta ırkçılık ayıbından sıyrılmak isteyen Beyazlar, bu arada Amerika’nın Doğu Kıyısı eliti, Hollywood ahalisi, liberaller, merkezciler, Bush Amerika’sına tepkili İngilizler, Almanlar, herkes Obama’ya destek veriyor ve ona yönelik büyük beklentiler içindeler.

Elbette ki, Obama’nın birbirinden çok farklı, çok geniş bir yelpazeye yayılmış insanları, toplulukları, ülkeleri, devletleri aynı oranda tatmin edebilmesi mümkün değil.

Kendi kişisel sicili “orta-sol” sayılan yeni Amerikan Başkanı’nın Ocak 2009’dan başlayarak Clinton dönemi Demokrat yönetimlerin daha ziyade “merkezci” politikalarını uygulayacağını tahmin eden çok kişi var.

Göreceğiz.

Cem Özdemir’in eşi Arjantinlidir. Biz Türkler kadar, Arjantinlilerin de “aileden biri”nin Almanya’nın en önemli partilerinden birinin başına geçmesinden “mutluluk” ve “gurur” duymaları mümkündür.

Bir seferinde Washington’da birlikte katıldığımız bir toplantıdan sonra nerede yemeğe gideceğimiz bayağı bir tartışma konusu olmuştu. Cem, “eş durumu”ndan ötürü, Güney Amerika mutfağına eğilimliydi ve sonunda bir Meksika lokantasında karar kılındı. Bilseler, Almanya’daki Meksikalılar da bundan böyle Cem Özdemir’den gurur duyar, güçlü destek sağlarlar.

Belki de biliyorlardır.

Cem Özdemir’e yönelik de çeşitli ve çelişik köşelerden beklentiler oluşacak. Zira, Almanya’da Eylül 2009’da seçim var ve Yeşiller’in Hristiyan Demokrat bir hükümette bile koalisyon ortağı olabilmeleri pekala söz konusu.

Almanya’da hiçbir partinin tek başına hükümet kurması genelde mümkün olmuyor. Yeşiller, Sosyal Demokratlar’ın geleneksel koalisyon ortağı ama bu mutlak bir zorunluluk değil.

Alman Yeşilleri, önlerinde parlamento yolu ve iktidar paylaşımı açılalı beri “Köktenciler” ve “Realos” adıyla anılan “gerçekçi” ya da “pragmatistler” arasında bölünmüş vaziyette. Partinin bugünü ve geleceğine damgasını vuran önemli liderleri (eski Dışişleri Bakanı) Joschka Fischer ile birlikte “Realos” öne çıktı ve “Köktenciler” hayli marjinalize oldu.

Cem Özdemir’in, partinin diğer eş genel başkanı Claudia Roth ile birlikte Joschka Fischer’in çizgisinin devamı olduğu biliniyor.

Buysa, yani Özdemir-Roth ikilisinin Joschka Fischer hattında Yeşiller’in dümenin bulunması, Türkiye için çok çok iyi haber. Türkiye’nin ulusalcı-milliyetçi zihniyeti açısından çok kötü haber.



*** *** ***



Yeşiller, Almanya’da Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğinin en ilkeli ve sağlam duruşlu yandaşları. Yeşiller’in Cem Özdemir-Claudia Roth liderliğinde Alman siyaset sahnesinde oynayacakları önemli rol, hele bir de hükümete katılmaları, Türkiye’nin AB ufukları bakımından büyük imkanlar sunacak nitelikte.

Oynayacakları rol, bir yandan Avrupa’daki Türkiye karşıtlarının oyun alanını daraltacak; diğer yandan Türkiye’deki AB karşıtlarının elini zayıflatacak. En önemlisi, Tayyip Erdoğan hükümetinin AB konusunda ayak sürümesini zorlaştıracak.

Tayyip Erdoğan, geçen hafta Washington’da Brookings konuşmasında Obama yandaşlarına AB’yi şikayet etmişti. Ama, 2009’da Obama Amerika’sı bir yandan, Cem Özdemir-Claudia Roth önderliğinde Yeşiller’in Almanya-AB siyasetinde öne çıkmaları diğer yandan, Türkiye’de demokratikleşmeyi savsaklamak giderek zorlaşacak. Kimin kime şikayet edileceğine ilişkin “adresler” karışacak.

Cem Özdemir’in bir “siyah Türk” ya da bir “yeşil Obama” olarak Almanya siyasetinin en önemli mevzilerinden birine yükselmesi, bizleri “ırki” ya da “etnik” gerekçelerden ötürü değil, Türkiye’de “demokrasinin selameti” açısından çok sevindirdi ve heyecanlandırdı.

Bu da bizlerin Cem Özdemir’den beklentisi.

Tanıdığımız Cem Özdemir, bu beklentinin altından kalkabilecek niteliklere ve yeteneklere sahip...
[COLOR="red"]Mehmet Ali BİRAND

Almanya, Aydın Doğan’ı alkışladı


Hiç abartmıyorum, Pazartesi akşamı Almanya, devletiyle, özel söktörüyle, medyasıyla Aydın Doğan’ı alkışladı. Türkiye’nin Başbakanı onu istediği kadar hor görsün, Berlin Doğan’ı övdü. Şimdiye kadar hiçbir Türk özel teşebbüs sahibine nasip olmayacak derecede onu yücelltti ve Ankara’ya ilginç bir mesaj yolladı.


Çok uzun yıllar Avrupa sahnesinde Türkiye’yi izledim. Türk bakanların ve Başbakanların karşı karşıya kaldıkları -zaman zaman küçültücü, zaman zaman sempatik- muameleleri gördüm. Ancak emin olun, Pazartesi akşamı Berlin’in kremasını oluşturan 1000 kişinin önünde Aydın Doğan’a verilen ödül gibi bir törene tanıklık etmedim.



Kimler yoktu ki...



1000 kişilik elit bir grup vardı.



Alman siyasetini oluşturan tüm partilerin üst düzey temsilcileri... Medyanın tüm genel yönetmenleri...TV’lerin en tepedeki yöneticileri ve iş dünyasının en etkili isimleri.



Tekerlekli sandalyesindeki İçişleri bakanı Dr. Schauble etrafındakilere son gelişmeleri anlatıyor... Alman otomobil sanayinin halen tepesindeki isimler krizden kurtulup kurtulamayacaklarının hesabını yapıyorlar... Törene Alman başbakanı Merkel’in gelip gelmeyeceği fısıldanıyor.



Bütün bu pırıltılı insanların ortasında da, yüzlerce fotoğrafçı ve kameramanın “Mr.Doğan... Mr. Doğan buraya bakın...” diye bas bas bağırarak star muamelesi yaptıkları Aydın Doğan vardı. Gece onun onuruna düzenlenmişti. Herkes oraya Altın Victoria ödül töreni için gelmişlerdi.



Bu ödülü alan Aydın Doğan gibi görünüyordu. Ancak aslında ödül bir anlamda Türkiye’ye veriliyordu.



Almanya Başbakanı Merkel, törenin ortalarında salona geldi. Dikkat ettim yanında sözcüsü, sekreteri ve bir tek koruması vardı. Sessizce salona girdi. Ne alkış, ne gürültü, ne de o geldi diye ayağa kalkan alkışlayıcılar grubuna rastladım. Demek ki toplantılara böylesine kibarca gelinebiliyormuş.



Konuşmasında, Aydın Doğan’ı yere göğe koyamadı.



Neden biliyor musunuz?



Türk işçilerinin Almanya’ya uyum sağlayabilmesi için elinden geleni yaptığından dolayı... “Aydın Doğan Almanya için önemli bir insandır....” dedi.



İçişleri bakanı Dr. Schauble, daha da ileri gitti Aydın Doğan’ın Türk-Alman ilişkilerine büyük katkısının ayrıntılarını anlattı.



Pazartesi gecesi gerçekten çok önemliydi.



Almanya’da Türkiye’nin ağırlığına belki bazıları sinirlenecektir, ancak Doğan grubu, özellikle de Hürriyet’in etkinliği ortaya kondu.



Kimseler kompleks duymasın. Ertuğrul Özkök ile Bild genel yayın yönetmeni Kai Diekmann’ın bu alanda yaptıkları anlatılınca alkışlar daha da yükseldi. O gece bu iki genel yayın yönetmeni adeta omuzlarda taşındı. Zira kimselerin gerçekleşeceğine inanamadıklarını yapmışlardı. İki toplumu kışkırtıp tiraj peşinde koşmak yerine, zoru seçmişler ve kavga yerine dostluğu önermişlerdi.



Aydın bey çok mutluydu.



Etrafına sadece ailesini ve ailesine en yakın kişileri almıştı. Gerçekten de istediğiniz kadar şirket edinin, Pazartesi gecesi gibi bir gece yaşayamazsanız, bu parıltıyı, bu alkışı ve bu ödülü alamazsanız.



Başbakan Merkel, hem konuşmasında, hem de program sonrasındaki davette tam birbuçuk saat kaldı. Aydın Doğan ile uzun uzun Türkiye’deki gelişmeleri konuştu. Başbakanı sordu. Bazıları belki çok şaşıracaklardır ancak, Aydın bey ısrarla konuşmasında iktidarı eleştirecek hiçbirşey söylemedi.



Buradaki töreni izlerken, başta liderleri başta olmak üzere bazı AKP’lilerin Doğan gurubuna hücumunu hatırlayıp ülkem adına üzüldüm



Davet sonrasında tahmin edebileceğiniz gibi ben, Arzuhan Yalçındağ ve Vuslat Sabancı Merkel’i kuşattık ve terletinceye kadar Avrupa Birliğini tartıştık. Hele Arzuhan Yalçındağ Alman başbakanını açıkça sorguya çekti. Merkel birçok şeyi yazılmamak kaydıyla anlattığı için burada size aktaramayacağım. Ancak şu kadarını söyleyeyim AKP iktidarına eski sevecenliği kalmamış. Erdoğan’dan uzaklaştığı ve Türk hükümetinin AB konusundaki ısrarcılığından vazgeçmesinden memnunmuş gibi bir izlenim verdi



Aydın Doğan geceki konuşmasında Merkel’in gözlerinin içine bakarak “Türkiye’yi AB yolunda engellemeyin. Biz size yük değil, zenginlik getireceğiz” demişti. Merkel’de bize Türkiye’nin tam üyeliğine karşı olmadığını ancak, hemen gerçekleşecek bir üyeliğin Avrupa’yı sarsacağını tekrarladı.



Nasıl anlatayım bilemiyorum. Amerika’daki G-20’ler toplantısından ayağının tozuyla gelmiş olan Merkel’in kriz konusundaki tahminlerini mi, Sarkozy ve Bush ile yaptığı görüşmelerin onu nasıl etkilediğini anlatışını mı yazayım, bilemiyorum...



Özetlemem gerekirse Pazartesi gecesi Aydın Doğan ve Özkök’ün yönetimindeki Hürriyet Türkiye’nin gururuydu. O pırıltılar içinde koltuğumun altındaki dinci gazetelerin Aydın Doğan’a saldırılarıyla dolu manşetleri gözüme takıldı. Kendi kendime “ Ne kadar hoyrat bir toplumuz” diye fısıldadım. Sonra döndüm ve gecenin sonunda mutluluktan gözleri parlayan Sema-Aydın Doğan çiftine baktım.



Taktir edilmenin mutluluğu her ikisinin de gözlerinden okunuyordu.



Galiba gecinin özetini Berlin’deki Büyükelçimiz Ahmet Acet yaptı: “Bu gece Türkiye adına Almanya’yı fethettiniz, teşekkür ederim” dedi.
Ahmet HAKAN

Camiaya açılan Baykal’a 8 taktik


BİR - Çarşaflı kadınlar için "mutaassıp" demişsiniz... Bence bir daha demeyin, alınganlık gösterebilirler... Çünkü "mutaassıp" demek, "taassup içinde olan / körü körüne inat ve ısrar eden" demektir...

İKİ - Çarşaf açılımından pek hazzetmeyen milletvekilleriniz Necla Arat ve Nur Serter hanımefendiler için, parti genel merkezinde bir "ikna odası" kurabilirsiniz... Her iki milletvekiliyle de her sabah yarım saat, "onlar da bizim vatandaşımız" konulu ikna çalışmasının yararlı olacağı kanısındayım...

ÜÇ - Sizi "Türbanın üniversitelerde serbest bırakılmaması için Anayasa Mahkemesi’ne başvuran siz değil miydiniz?" diye eleştirenlere, sadece ve sadece "Gömlek değiştirdim" diye yanıt verebilirsiniz... Sanırım seslerini ufaktan keseceklerdir...

DÖRT - Ergun Babahan haklı... Partinize almaya layık bulduğunuz insanların, üniversitelere de girmeye layık olduklarını savununuz... Yumuşak karnınız sertleşecek, samimiyetiniz artacaktır...

BEŞ - Size "yapma Baykal" diyen dava arkadaşlarınıza, seçim geceleri yaşadığınız kábuslardan söz edin... "Ben artık her seçim beş gün evine kapanan lider olmak istemiyorum" deyiniz... Sanırım ne demek istediğinizi anlayacaklardır...

ALTI - Bugünlerde okunacak kitaplar: Emine Şenlikoğlu’dan "Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar"... Ahmet Günbay Yıldız’dan "Yanık Buğdaylar"... Bugünlerde izlenecek filmler: Mesut Uçakan’dan "Yalnız Değilsiniz"... Yücel Çakmaklı’dan "Minyeli Abdullah"...

YEDİ - Camiadan bir topluluğun yanına geldiğinizde, "Selamünaleyküm" derseniz sizinle kaynaşmaları çok kolay olur... Hele bir de yanlarından ayrılırken "Selamünaleyküm" derseniz, olayı bitirirsiniz...

SEKİZ - Derhal Üsküdar’da "Cihat Apartmanı"nda yemekli bir toplantı düzenleyin... Abdurrahman Dilipak, Mehmet Şevket Eygi ve Ali Bulaç gibi isimleri davet ettirin... Kayseri Ticaret Odası Başkanı Mustafa Boydak’ı da unutmayın... Mönüde gül şerbeti ve kebap olsun... Medyada "Cihat Apartmanı Olayı" diye gürültülü bir mavra başlatılmasını sağlayın... Müthiş bir gol atmış olursunuz...

Kayıtlara böyle geçsin

YAZDIĞIM bir "Obama" yazısında...

Malcolm X’ten ilham alarak...

"Bu Obama ev zencisidir" demiştim...

Dün "akıp gitmekte olan bir yığın haberin arasında" bir de ne göreyim?

"El Kaide" adlı belalı örgütün iki numaralı ismi Eyman Zevahiri de, Obama hakkında aynı ****foru kullanmasın mı?

Ve bu haber "Flaş... Flaş... El Kaide’nin iki numaralı ismi Obama için ’ev zencisi’ dedi" şeklinde cümle aleme iletilmesin mi?

Düşünün:

Bir numara: Usame Bin Ladin...

İki numara: Eyman Zevahiri...

Madem durum bu kadar kritiktir...

O zaman bir açıklık getirmem farz olmuştur:

Kısacası dost / düşman herkes bilsin ki...

Eyman Zevahiri denilen, "canlı yayında kafa kesmeye cevaz veren" bu sapık adamla...

"Obama" hakkında aynı ****foru kullanmak dışında hiçbir ortak yönümüz yoktur...

Lütfen CIA ya da FBI kayıtlarına böyle geçsin...

Düzeltiyorum

BİR: Azerbaycan’da küllerinden yeniden doğan şarkıcımız Çelik’in, Bakü’ye kapağı atmasının gerekçesini "galiba askerlik meselesindenmiş" diye yazmıştım... Çelik, Bakü’den bir mesaj göndermiş bana... Diyor ki: "Biliyorum, sen benden hoşlanmazsın, ben senden... Ama yazdığın doğru değil... Ben askerliğimi 2 bin yılında Çanakkale’de yapmıştım." Çelik’ten özür diliyor ve kendisine karşı "hoşlanmak" ya da "hoşlanmamak" diye nitelendirebilecek bir duygu taşımadığımı bildirmek istiyorum...

İKİ: Küçük cemaati üzerinde bir "Haydar Aliyev" etkisi yapan Haydar Baş’ın, "Prof." ve "Dr." unvanlarını Bakü Devlet Üniversitesi’nden "rüşvet" karşılığı almış olabileceğini hafiften ima etmiştim... Hamdolsun, küçük cemaatinin hedef tahtası haline geldim... Belki de en iyisi şöyle yazarak durumu bir parça düzeltmek: "Bakü Devlet Üniversitesi, Nursuna’nın diploma aldığı Amerikan üniversitelerine en az beş çeker"... Oldu mu "Haydari" cemaati? Anlaştık mı?