Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
[COLOR="red"]Hadi ULUENGİN

G-20’den ne çıkar


BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılımıyla dün Washington’da başlayan ve dünyanın en büyük yirmi ekonomisini bir araya getirdiği için "G-20" olarak adlandırılan zirve toplantısından dişe dokunur bir şey çıkacak mı?

Doğrusu, pek ihtimal vermiyorum.

Küresel krizden dolayı "bıçağın kemiye dayanmasına" rağmen, yine de vermiyorum.

***

ÇÜNKÜ en önce, "patron" durumundaki ABD şu an bir geçiş dönemindedir.

Başka bir deyişle, Barack Obama’nın görevi George W. Bush’tan resmen devralacağı 20 Ocak tarihine; háttá, yeni yönetimim az biraz "oturaklaşmaya" başlayacağı bahar aylarına kadar, Washington’un mali ve iktisadi politikaları net bir berraklık kazanamaz.

Nitekim, kendisini temsil ettirmek için biri Cumhuriyetçi, diğeri Demokrat iki ayrı şahsiyet seçen aynı Obama, toplantıya katılmayacaktır.

Kaldı ki, selef Bush dün yaptığı konuşmada "yükselmekte olan ülkeler daha çok söz sahibi olabilmeli" diyerek az biraz alttan alsa dahi, esas olarak eski tutumunu tekrarlamıştır.

"Yegáne çare"nin hálá, her türlü devlet müdahelesinden uzak serbest piyasa ekonomisi olduğunu tekrar vurgulamıştır.

Oysa, müstakbel Beyaz Saray kiracısının hem bu ultra-liberal yaklaşıma mesafeli baktığı, hem de Avrupa’ya yakın durmak istediği bir sır değildir.

***

O Avrupa ki, aslında kendisi de henüz dört başı mamur bir siyaset saptayamamıştır.

Kabul, dönem başkanı sıfatıyla Washington’da AB adına konuşacak olan Fransız lider Nicolas Sarkozy daha müdahaleci ve daha iradeci mali politikaların avukatlığını yapacaktır.

İngiltere dahil, Yaşlı Kıta şimdilik "bütünleştiği" izlenimini vermektedir.

Ama buna rağmen, Brüksel’in de krize reçete olacak sunacağı net bir planı yoktur.

Dolayısıyla, ABD başkentine uçmadan önce dün aynı Sarkozy’yle Nice’de buluşan Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev’in "G-20 zirvesinde Avrupa’yla ortak telden çalacağız" demesi, daha ziyade Birleşik Devletler’in "damarına basmak" için söylenmiş bir sözdür.

***

ÖYLE, çünkü söz konusu Rusya aynı zamanda, Çin ve Brezilya’yla birlikte hareket edeceğini açıklamaktadır.

Oysa örneğin o Brezilya, "G-20" doruk toplantısında ana noktayı oluşturacak olan ve IMF ve Dünya Bankası’nın yeniden yapılandırılmasını öngören maddede, Yaşlı Kıta’nın asla kabullenemeyeceği bir formülü savunarak, AB’nin bura organlarında tek oyla yetinmesini istemektedir.

Moskova’nın hem birini, hem diğerini sahiplenmesi mantıken mümkün değildir.

600 milyar dolar gibi muazzam bir rakkamla "krizden çıkış" programı sunmuş olan ve ABD’nin kamu borcunu finanse eden Çin ise bütün belágatine rağmen, bu aşamada esas olarak "bekle - gör" diplomasisi uygulamak eğilimindedir.

Biraz "Noel baba" gibi davranan Japonya’nın tam zirve arifesinde IMF’nin emrine 100 milyar dolar tahsis etmesi de hiç şüphesiz olumlu bir gelişmedir ama, böyle bir tahsisatın iktisadi buhrandan en çok etkilenen ülkelere yeterli olması imkansızdır.

Çünkü yaşanan küresel kriz kö-k-l-ü-d-ü-r ve çarelerin de aynı ölçüde k-ö-k-l-ü; yani söz konusu IMF başta, 2. Dünya Savaşı ertesinden miras uluslararası finans kurumlarını radikal biçimde dönüştürecek bir içerikte olması gerekmektedir.

Ve, yanılıyor olmayı temenni ederim ama, yukarıda sıraladığım nedenlerden dolayı, bugün başlayan "G-20" zirvesinin o "kök"e inebilmesi çok, ama pek çok zor görünmektedir.
Son Alevi-Bektaşi eylemi canlı oldu, mitinge kimine göre 50, kimine göre 100 bin kişi katılmıştı...

Alevi-Bektaşi toplumu eninde sonunda toparlanıyor mu?..

Alevi inancının tüm dinler dünyasında eşi menendi yok...

Neden?..

Çünkü hiçbir dinde ‘enel hak’ ilkesi yok...

Alevilik, İslam kapsamında oluşup gelişse bile, inanç diyalektiği bakımından özgün bir felsefeyi dile getiriyor...

Alevi şeriatçı değildir, camiye değil, cemevine gider, dinci-İslamcı siyasete karşıdır, Nakşi-Sünni AKP iktidarına destek olamaz, laik Cumhuriyet düzeni dışında soluk alamaz...

Ama nice açıkgöz çokbilmiş politikacı ya da medyacı hem Amerikanofil İslamcı AKP iktidarına yamanıyor, hem de Alevileri kandırmaya çalışıyor...

Oyun içinde oyun oynanıyor...

Aleviler bölünmüşlüğe sürükleniyor...

*

Aleviler Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda ve laik Cumhuriyetin kuruluşunda Mustafa Kemal Atatürk ile birlikteydiler...

Bugün Türkiye, İslam coğrafyasında tek laik demokratik ülke...

Aleviliğin Atatürkçü demokratik devrimde katkısı çok büyüktür...

Bugün de ‘Dinci-İslamcı-Nakşi-Sünni’ Amerikan modeline karşı, Aleviler önemli güvencedir...

Ancak Aleviler kendi içlerinde bölük pörçükleştikçe etkilerini yitirecekler, varoluşları bile tehlikeye girecek...

Oysa Anadolu’ya yeryüzünde özgünlüğünü sağlayanlar Alevilerdir...

*

Mevleviler Alevilere göre çok az sayıda olmalarına karşın Mevlana’nın kenti Konya âbâd oldu...

Bir de yoksul Hacıbektaş’ın haline bakın...

Avrupa’daki ve Anadolu’daki Alevi-Bektaşi toplumları el ele verebilse, Hacıbektaş pırıl pırıl bir merkeze dönüşebilir...

Alevilerle Bektaşiler birbirleriyle uğraşacaklarına bütünleşseler hem Nakşi-Sünni-İslamcı-Amerikanofil iktidarın soluğunu keserler, hem laik Cumhuriyet Atatürk’e layık bir çağdaş devlete dönüşür...

*

Alevi ve Bektaşiliğin güler yüzü mizah, şiir ve fıkra diliyle dünyada bir eşi daha bulunmayan özgün bir kültür yaratmıştır...

‘Şahkulu 2008 Takvimi’nde birkaç gün önce okuduğum fıkra ile yazıyı noktalayayım...

Dersim olaylarında yakalanan isyancıları jandarma içeri atarmış, yeterli cezaevi olmadığından tutukevi gibi kullanılan bir camiye tıkmak istedikleri Alevi ise direniyormuş:

- Girmem de girmem...

Dipçikleyip içeri sokmuşlar...

Alevi ellerini havaya kaldırıp seslenmiş:

- Ya İmam Hüseyin halimi görüyorsun, ben girmek istemiyorum, ama, zorla sokuyorlar...

Böylesine özgün kültürü olan Anadolu’da yüz bin cami inşa edilmişken cemevlerine karşı çıkmak ‘gaflet’ ve ‘dalalet’ten başka şey değildir...

İLHAN SELÇUK
CUMHURİYET - 12 Kasım 2008
Mehmet Y. YILMAZ

Cumhurbaşkanlığı şeffaf olmalı



CUMHURBAŞKANLIĞI bir "kurumsal kimlik çalışması" başlatmış. Bugüne kadar bunun yapılmamış olduğunu okuduğumda şaşırdığımı söylemeliyim.

Elbette, Cumhurbaşkanlığı’nın Anayasa, yasalar ve devlet protokolü ile tarif edilmiş bir "kurumsal kimliği" var ama sadece bunların yeterli olmayacağı da bir gerçek.

Cumhurbaşkanlığı ambleminin kartvizitlerde nasıl kullanılacağından tutun da, Köşk’teki bardakların, tabakların üzerine nasıl işleneceğine kadar bir dizi "günlük yaşama ilişkin konunun" da tarif edilmiş olması gerekiyor.

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri’nin açıklamalarından öğreniyoruz ki bugüne kadar böyle bir ihtiyaç duyulmamış. Büyük olasılıkla sadece "geleneklerin" belirlediği bir yol izlenmiş. Bu vesileyle Cumhurbaşkanlığı amblemi de yenilenecekmiş.

Çalışmaların pratik sonucu şu olacak: Cumhurbaşkanlığı’na ait her şey yenileriyle değiştirilecek.

Antetli káğıtlar, kartvizitler, dosyalardan tutun da, peçetelere, bardaklara, fincanlara, yemek takımlarına kadar her şey.

Bunun böyle bir kriz ortamında gereksiz olduğu söylenebilir. Bilemiyorum. "Bu işe dünyanın parası harcanacak, hiçbir şey yapılmasın" gibi bir düşünceye sahip değilim. Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlık makamının kurumsal imajını korumak için harcayacak parası elbette her zaman vardır, olmalıdır.

Ben şöyle bir uyarının daha doğru olacağına inanıyorum: Her ne yapılacaksa, şeffaflık içinde hareket edilerek yapılmalı.

Halk zamanında bilgilendirilmeli, harcanacak her kuruşun hesabı açık olarak ortada olmalı.

Böyle yapılmazsa "kurumsal imaj yaratıyoruz" denilirken, hepimizin saygı duyması gereken bir kurumun imajı yerle bir edilebilir.

Cumhurbaşkanı hediyeleri ne yapıyor?

CUMHURBAŞKANLIĞI Genel Sekreter Yardımcısı Emin Kuz, Cumhurbaşkanı’na verilen hediyeler ile ilgili olarak Melih Aşık’a bir açıklama yollamış. Açıklamayı cumartesi günkü Milliyet’te okudum.

Emin Kuz’un söylediklerine iki itirazım var:

1- Genel Sekreter Yardımcısı "Hediyelerin kayda geçirilmesi ve muhafazası konusunda herhangi bir yazılı düzenleme bulunmamaktadır" diyor.

Rüşvet ve yolsuzluklarla mücadele için çıkarılan kanun ve bununla ilgili yönetmelik, kamu görevlilerinin kabul edebilecekleri hediyelerin üst sınırının ne olduğunu, değer tespitinin nasıl yapılacağını ve buna göre hediyelerin nasıl kayda alınacağını açıkça tarif ediyor.

Kuz Bey şu soruyu da yanıtlarsa iyi olacak: Cumhurbaşkanı, kanunların üzerinde midir? Cumhurbaşkanı dokunulmazlığı ve sorumsuzluğu bunu da kapsamı içine alıyor mu? Cumhurbaşkanı’nın yasalara uymak konusunda vatandaşlara örnek olması gerekmez mi? Hele de böyle "ahlaki" konularla ilgili olarak!

2- Emin Kuz "Hediyelerin teatisinden sonra makul bir süre geçmeden kamuoyuna duyurulması milletlerarası nezaket kuralları ile bağdaşmayacağından kayda alınan hediyelerin bu safhada kamuoyuna açıklanması uygun bulunmamaktadır" diyor.

Kuz Bey hepimizi saf zannediyor olmalı!

Türkiye’ye yapılan ya da Türkiye’den dışarı yapılan, devlet başkanları düzeyindeki gezilerin yapıldığı günlerdeki gazetelere bir bakın. Kim kime ne hediye verdiyse o günkü gazetelerde yazılı olduğunu hatta bazen fotoğraflarının bile basıldığını göreceksiniz. Mesela İngiltere Kraliçesi geldiğinde alınan verilen hediyeler aynı gün gazeteler yansıdı. En son örneği de İsviçre’den gelen "Lozan Masası" olarak şu anda müzede duruyor.

Açıklama, bir kez daha hiçbir şeyi açıklamıyor. Yine soruyorum: Suudi Kralı’nın hediyeleri ne oldu?

Söz sırası şimdi Erdoğan’da

AKP için "Obama gibi geldiler, Bush gibi oldular" dediği için Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın "sevsinler seni" sözlerine muhatap olan Fehmitahakorukıvanç, ilk günlerdeki tutukluğunu üzerinden atmış görünüyor.

"Tutukluk" dediğim durum da zaten o yanıtı beklemiyor olmanın şaşkınlığından kaynaklandı sanırım. Çünkü o da en az Başbakan kadar ağzı laf yapan biri.

Nitekim dünkü Vatan’da yayımlanan söyleşisinde bunu gördük.

"Başbakan’da bir üslup sorunu olduğu kesin" diyor. Bunu yeni fark etmediğine eminim, çünkü bunu bizler hiç yazmadıysak bugüne kadar 100 kere yazmışızdır. Belli ki "Madem köprüler atıldı, ben de bir iki tane çakayım" diye düşünüyor.

Türkiye’de siyasetin bir türlü rayında gitmemesini Başbakan Erdoğan’ın bu üslup bozukluğuna bağlıyor.

Abdullah Gül başbakan, Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olsaydı daha iyi olurdu diye düşünüyor.

"Tayip Bey, bu üslup ve karizmayla cumhurbaşkanı olsaydı Türkiye normalleşirdi. Gül’ün görev süresi dolduğunda yer değiştireceklerini sanıyorum" diyor.

Öyle bir cümle ki neresini düzelteceğinizi bilemeyeceğiniz bir "deve" gibi!

1- Erdoğan, bu üslupla siyaseti rayına oturtamıyorsa; aynı üslupla nasıl herkesi birleştirici olması gereken bir makamda işleri "rayına" oturtabilecek?

2- Gül’ün görev süresi bittiğinde, AKP’nin Erdoğan’ı cumhurbaşkanı seçebilecek gücü kalacak mı?

Recep Tayyip Erdoğan, kendisine dolaylı olarak da olsa "İyi başbakan olamadı" diyen Fehmitahakorukıvanç’a ne yanıt verecek, çok merak ediyorum.

Söz sırası şimdi Erdoğan’da, heyecanla bekliyorum
Ayşe ARMAN

Dubai’de Tike açılıyor



Şahane Adanalılardan biri de Mehmet Ali Burduroğlu’dur.

Tike Mehmet Ali...

Tike, aldı başını gitti biliyorsunuz, Atina’da var, Tel Aviv’de var - hatta geçen yılın en iyi yabancı lokantası seçildi Tel Aviv’de- önümüzdeki günlerde Kiev’de, Girne’de, Tripoli ve Londra’da açılacak. Mehmet Ali de bu arada sürekli Dubai’ye gelip gidiyor.

Neden mi?

Benden duyun o zaman:

Çünkü Tike, Dubai’de de açılıyor.

Adana kebap da buraya geleceğine göre, ben artık oraya zor gelirim!

Bir tek kafama göre kuaför bulamıyorum burada...

Diba, M.O.S, Erdem Kramer ya da Ebil neden el atmıyor bu işe?

* * *

Mehmet Ali’nin vizyonu kadar hayran olduğum başka bir özelliği de çocuklarıyla ilişkisi...

Şapka çıkarılacak modern babalardan...

Oğlu Kurtuluş, Paris’te okuyor...

Kızı Ebru ise, sıkı tenisçilerden, o kadar ki bu sayede üniversiteyi Amerika’da bursla okudu, sonra New York’ta hotel ve restoran yönetimi master’ı yaptı.

86 doğumlu 22 yaşında pırıl pırıl bir kız. Şimdi ne yapmaya hazırlanıyor dersiniz?

Sırt çantasıyla dünya turuna çıkmaya...

Önce Güney Afrika’yla başlayacak, sonra sırasıyla Afrika, Ortadoğu ve Uzakdoğu. Kaldığı yerlerde tenis hocası olarak çalışacak, hem para kazanacak hem değişik kültürler tanıyacak...

Ebru’nun böyle bir şeye kalkışması ne kadar muhteşemse, Mehmet Ali’nin de bir baba olarak onu desteklemesi bence en az onun kadar muhteşem. İkisini de kutluyorum. Böyle baba-kızların artmasını diliyorum...

HAMİŞ: Bu aralar herkes Dubai’e gidip geliyor. Eren Talu da sürekli burada. Sebebini bir sonraki yazıda anlatırım. Belki de anlatmam. Bir ipucu vereyim: Bizim Şükrü Saraçoğlu’muz var. Bütün rakiplerin kıskandığı bir mağbet. İşte Eren Talu, Galatasaraylıların da böyle bir yere kavuşabilmesi için yoğun çaba sarf ediyor. Şimdilik bu kadar bilgi yeter.

Sen bana küsemezsin ben senin karnından çıktım!

Beni mat etti.

Bunun üzerine söyleyebilecek bir şey kalmadı.

Sofrayı hazırlamışım, yemekler masada, cacığı onun sevdiği gibi yapmışım (salatalıkları kesmemiş, rendelemişim), penne istediği kıvamda, İtalyanlar gibi diri seviyor makarnayı ve tavuk butları gayet iyi pişirmişim.

Ona sesleniyorum:

Alya yemeğeee... Alyaaa... Alyaaa...

Çağırıyorum gelmiyor, çağırıyorum gelmiyor. Bir tane aptal çizgi filmin önünden ayrılmıyor. Sonunda sinir oldum. Çünkü her şey soğudu. Küstüm ben de... "Anne?" diyor cevap vermiyorum, "Anne?" diyor, ses yok. Bir süre izledi durumu, iş uzayınca dayanamadı, "Anne yüzüme bak" dedi, hiç oralı değilim, sonra kolumu tuttu çekti ve

"Sen bana küsemezsin tamam mı? Ben senin karnından çıktım!" dedi.

Yemin ederim, dondum kaldım.

Mat oldum ben, mat!

Sarıldık, ağlaştık, sonra yemekleri ısıttık ve anne- kız karşılıklı bir güzel yedik.

Papatya

Okul, Boğaz’ın en güzel tepelerinden birinde...

Yeşillikler içinde...

De...

Ben -üzerinize afiyet- adres bulma özürlüyüm!

Üç katlı beyaz bir bina arıyorum.

Zahir bir yerde adı yazar diye düşünüyorum: Papatya...

Ama yok...

Nedense çok hoşuma gidiyor...

Herkesin isminin altını fosforlu kalemlerle çizdiği bir dünyada...

Kapıda adı yazmayan bir okul...

Sonunda buluyorum, hiç şatafatı olmayan bir bina, kapıdaki güler yüzlü görevliye, "Toria Hanım’la randevum vardı" diyorum, bir yerlere telefon açıyor ve "Tamam girebilirsiniz" diyor.

Sonra çok sürreal bir şey oluyor, okulun içine kadar bana bir "Golden Retriever" eşlik ediyor, şahane bir köpek, nasıl akıllı, nasıl duygulu. Sınıflara da giriyormuş, özgürce istediği gibi okulun içinde dolaşıyormuş...

Bu, hoşuma giden ikinci şey oluyor.

Ve derken Toria ile tanışıyorum.

Kolay lokma değil, hemen hissediyorsunuz ya çok seversiniz ya ürkersiniz. Net, dürüst ve çok direkt bir İngiliz. Güçlü bir kişilik. Ben bayılıyorum. Ona’da, Papatya’ya da, eğitim anlayışına da. Kızımı vermek isteyeceğim okul, işte böyle bir okul.

Okul gibi olmayan bir okul. Bütün çocukların sabahları gitmek için can atacakları bir okul, ayrılma zamanı gelince kopmak istemeyecekleri bir okul, enerjisi iyi olan bir okul...

Kızlarla erkekler aynı tuvalete giriyorlar. Özgürce bütün duygularını, fikirlerini ifade edebiliyorlar. Kendine güvenli çocuklar olarak yetiştiriyorlar. Ezilmeden, sindirilmeden. Müziğe ve tiyatroya özellikle vurgu yapan bir okul. Bir sahne ve her türlü müzik enstrümanı var Papatya’da. Müthiş de bir piyona hocaları var: Augusta. Her yıl sonu bir tiyatro kiralıyorlar ve bütün çocuklar sahneye çıkıyor. Bu sene de 17 Aralık’ta olacak

şovları...

* * *

10 gün boyunca İstanbul’daydık.

Alya, misafir öğrenci olarak her gün Papatya’ya gitti.

Ve eve nasıl güle oynaya geldi, hani imkan olsa akşamları da orada kalacaktı. Alya’ya, "Nerede okuyorsun sen?" diye sorunca "Dubai’de Repton’da, İstanbul’da Papatya’da" diyor. İki okula da giderken korsan kostümünü yanında götürüyor.

Şimdilerde diyor ki, "Benim 2 evim, 2 yatak odam, 2 okulum var..."

Ama 1 tek sevgilisi varmış: Aslan Cem!

Ben bu yazıyı yazarken, onlar Aslan Cem’le oynuyorlar, şükür kavuşturana, özlemle birbirlerine sarıldılar ve hemen korsancılık oynamaya daldılar...
[COLOR="red"]Ahmet HAKAN

Bayan İvedik



"MAJESTELERİNİN karikatüristi" Salih Memecan’ın eşi AKP Milletvekili Nursuna Memecan’ın "baş müzakereci" olmak için çırpınmasını, "Yok daha neler" diye karşıladım ya...

Fırsatı ganimet bilen Nur Çintay Aköz, Radikal gazetesindeki sütununda topa girmiş...

Bir yandan kocasına "Türk düşünce hayatının Recep İvedik’i" dediğim için benden rövanş almaya çalışmış...

Bir yandan "Başbakanlı yemeğin davetlileri arasında ben de vardım" bilgisini sevinçli bir telaş ile kamuoyuna iletmiş...

Bir yandan da kendisini yemeğe davet eden Memecan ailesini göklere çıkararak borcunu ifa etmiş...

* * *

Nur Çintay, bir "vekilharç kadın", bir "gönüllü nedime" edasıyla Nursuna Memecan’ı baş müzakerecilik makamına layık görmediğim için bana haddimi bildirmiş...

Nur Çintay’a göre...

Nursuna Memecan manyak bir zekaya sahipmiş... Adamı diplomalarıyla dövermiş... İngilizcesi sular seller gibiymiş... Boğaz’ı yüzerek geçmiş... Iowa’yı baştan başa bisikletle dolaşmış... Korkunç çalışkan, çok net, çok sosyal bir kadın imiş...

Buna mukabil...

Ben ise imam okulu mezununun tekiymişim...

Bu kıyaslamayı yaptıktan sonra Nur Çintay, "öldürücü" yumruğunu vuruyor:

"Hiç zavallı bir ’imam-hatipli’ ile bir ’kolejli’ eşit olur mu? Sen kimsin ki diplomalar kraliçesi Nursuna’yı baş müzakerecilik makamına layık görmüyorsun?"

Hani Haldun Taner’in ölümsüz eseri "Keşanlı Ali Destanı"nda, Gülriz Sururi’nin canlandırdığı "oyun kahramanı", "zengin köpeği"ne sulanan "sokak köpeği"ne, "Şamama kiiiim, sen kimsüün / Herkes haddini bilsün / O ki senin küffün mü / O bi küççük hanfendü" diye seslenir ya...

"Bayan İvedik" de bana bu tatta seslenmiş...

* * *

Nur Çintay’a, "Babamın tayin olduğu Anadolu kasabalarında Robert Kolej vardı da gitmedik mi?" tadında, yani İbrahim Tatlıses ezikliğinde bir yanıt vermek yerine...

Anlayacağı dilden bir şeyler söylemek istiyorum:

Ey Bayan İvedik!

Madem kalkış noktan tahsil hayatlarıdır... Benim tahsil hayatım, Tayyip Bey’in tahsil hayatına denktir, Emine Hanım’ın tahsil hayatını ise sanırım döver... Bak, sen ikisinin de sofrasında bulunmaktan çok büyük haz almış, gurur duymuşsun... Diplomalarını ya da diplomasızlıklarını mesele etmemişsin... Buna ne diyeceksin?

Yoksa "Çalışıp çabalayıp iktidara gelmiş siyah Türklere demokrasi adına sahip çıkarız... Ama yerlerini bildikleri müddetçe... Bizim alanımıza girmeye kalkarlar, bize laf ederlerse, imam okulu diplomalarını yüzlerine çarparız" mı diyeceksin?

Yoksa çıkınında gerektiği zamanlarda kullanılacak, "Sen nereden geldin de ünlü Demirağ ailesinin kızını baş müzakereciliğe layık bulmuyorsun?" lafını mı saklıyorsun?

* * *

Gelelim işin en eğlenceli kısmına...

Nur Çintay, "En krema tabaka burada" çığırtkanlığı ve görgüsüzlüğüyle Memecan ailesinin davetine katılanların bir listesini de sunmuş...

Davetlilerden birine "yakışıklı" demiş, birine "çok zengin" demiş, birine "kültürlü" demiş, birine dolaylı yoldan "dik duruşlu" demeye getirmiş...

Peki kimmiş bu "dik duruşlu" adam?

Kim olacak? Kocası Emre Aköz...

Peki ne yapmış da dik durmuş, ilkelerinin adamı olduğunu kanıtlamış Emre Aköz?

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın sofrasında, Erdoğan’ın gözlerinin içine bakarak viskisini çekmiş...

Breh! Breh! Breh!

Ama yok, öyle lahmacun yanında ısmarlanan viskilerden değilmiş içtiği...

Aslan muhalifimiz "isli viski" içmiş...

Görüyor musunuz dik duruşu?

Görüyor musunuz hayat tarzına nasıl da sıkı sahip çıkılıyormuş?

Bu kadar etkili bir siyasi dengeyi Anayasa Mahkemesi bile tutturamadı vallahi...

* * *

Neyse... Bu kadar "mavra" yeter...

Benim diyeceğim şudur:

Burası sular seller gibi İngilizce bilenlerin sayısının az olduğu, kolej bitirmişlerin nadir görüldüğü, kıyıda köşede kalmış tapon bir ülke midir?

Hamdolsun, bu meziyetlere sahip binlerce insanımız var...

Hal böyle iken...

Nursuna Hanım’ın ayırt edici vasfı nedir ki, "baş müzakerecilik" gibi çok önemli bir makama "hop" diye göz dikiyor?

Hadi Nursuna Hanım böyle bir hevese kapıldı diyelim...

Peki buna karşı biz bir şey söyleyemeyecek miyiz?

"Söyleyemezsin" demek, "vekilharç" tavrıdır, "nedime" yaklaşımıdır...

Haklarını yemeyelim, Nur Çintay gibiler de bu nedimelik işini iyi kıvırıyorlar...

İnşallah tez vakit "küçükhanım" Nursuna’nın nedimeliğinden, "büyükhanım" Emine Hanım’ın nedimeliğine terfi eder...

Zaten yaptığı Emine Hanım güzellemesiyle bu yolda olduğunu kanıtlıyor...

Ne diyelim? Allah ailecek yollarını açık etsin...
Hulki CEVİZOĞLU

BİLİNÇ OLMAYINCA...


AKP iktidarı ve yaptıkları ortada iken, `Konuşmayayım, yazmayayım` diyorum.


Olmuyor.


Olmayan ne?. Şu.


`CHP`yi eleştirmenin zamanı değil, iyi niyetli eleştiri bile zarar verebilir` deniyor. Doğru.


Peki ama biz, hata ve yanlışları halının altına mı süpürmeliyiz?


Yoksa, halının altına hata yapanları mı süpürmek doğru?..


KARA ÇARŞAFLA HALK AVCILIĞI!..


22 Temmuz(2007) genel seçimleri öncesinde de aynı çıkmaz içine girdi, pek çok Atatürkçü.


Küçük de olsa, AKP`ye karşı birleşilmesi gereken adres CHP`dir diye düşünülüyordu. O yüzden, Baykal`ın hatalarını ve iktidar istememesini görmezden gelme eğilimi öne çıktı.


Sonuç ortada.


Bunca haksızlık, hukuksuzluk ve yolsuzluklara karşın Deniz Baykal önderliğindeki CHP, bırakın iktidar olmayı, iktidara ucundan bile tutunamadı.


(Atatürkçülerin, milliyetçilerin, ulusalcıların birliği ayrı konu.)


Sözün başında dedim ki, `Olmuyor.`


İşte yine yazıyorum.


Deniz Baykal, tepeden tırnağa çarşaflı iki kişiyi CHP`ye kabul etti ve kendi elleriyle CHP`nin `Altı ok` rozetini taktı!..


Gazeteler haberi şöyle verdi: `İstanbul`da Bakırköy`den sonra Sultangazi`de de başörtülü bir grup kadın törenle CHP`ye katıldı.`


Görüntülere baktığınızda başörtüsü ya da türban değil, tepeden tırnağa çarşaflı iki kadını görüyorsunuz.


Peki, CHP`nin Atatürk`ten kalan `Altı ok` unun içinde neler var?


Laiklik ve devrimcilik var.


Cumhuriyet`in temelinde kılık kıyafet devrimi de yok mu?..


Var.


Öyleyse, Atatürk`ün partisinin başındaki Sayın Baykal`ın, `kara çarşaflı iki hanıma CHP rozetini takıp, partiye üye yapmasını` nasıl değerlendirmeli?


O Baykal ki, her zaman kendisine büyük destek veren (Şu anda Ergenekon tutuklusu olan) gazeteci Tuncay Özkan`ı bile partisine almamıştı.(Unutmayalım, Özkan`ın televizyonu Kanaltürk`ten hiç kimseyi de, bırakın milletvekili adayı yapmayı, partiye üye dahi yapmamıştı. Tarih bunları yazmadan ben yazıyorum.)


Eleştirimi (aslında şaşkınlığımı) fazla uzatmak istemiyorum.


Deniz Baykal, yerel seçim öncesi `kara çarşafla halk avcılığı` mı yaptığını sanıyor?.. Moda deyimle `kara çarşaflı PR` mı bu?..


Öyleyse avucunu yalar. Sayın Baykal`a kim akıl veriyorsa, bu görüntü ile kendi tabanını genişletip, `dev kararsızların` oyunu mu alacağını sanıyor?


Ne boş hayal!..


BİZİ BİZ YAPAN`BİLİNÇTİR`


Bir gerçeği hatırlatayım. Bizi biz yapan `bilinçtir.`


Yoksa, oturduğumuz makamlar ya da üzerimizdeki unvanlar değil.


Öyle olsaydı, maharet(yetenek, beceri) kavukta olurdu!..


Bunun taze bir örneğini de Almanya`dan vermek istiyorum.


Alman Yeşiller Partisi`nin eş başkanlığına Türk kökenli Cem Özdemir seçildi. Bunun bir `ilk` olduğu söylenip duruyor. Ama, Özdemir`in kendisi, `Türk kökenim önemli değil` diyor!..


Görüyorsunuz ki, Türk olmak da, doğuşla bağlantılı olduğu kadar bir `bilinç` işi. Bilinçten yoksun olursanız, üzerinizde hiçbir sıfat kalmaz.


Nasıl ki, Kürt ayrılıkçı partisi DTP`nin genel başkanı Ahmet Türk`ün `Türklükle ilgisi olmaması` gibi. O da bunu normal karşılıyor.


Dedim ya, `bizi biz yapan bilinçtir.`


Bilinç yoksa, Atatürkçüyüm deseniz de boş, Türk`üm deseniz de boş.


Doğa ise boşluk kaldırmıyor.
Oktay EKŞİ

İsterseniz sevinin


BUSH yönetiminin 5 senedir süren Irak işgalinin hukuki sonu belli oldu:

Irak hükümetinin onayladığı anlaşmaya göre Amerikan askerleri en geç 2011 yılının son günü Irak’tan çekileceklermiş.

ABD’ye en az 1 trilyon dolar ile 4 bin kadar askere patlayan bir ders bu!

Sadece ABD’ye patlasa neyse, bu ders tüm dünyaya da bir ekonomik krize mal oldu.

Ama bizi ABD’nin değil Türkiye’nin çıkarları ilgilendirdiği için, Washington ile Bağdat arasındaki anlaşmanın -bilinen hükümlerinin elverdiği ölçüde- Türkiye açısından nasıl göründüğüne değinmek istiyoruz:

Arkadaşımız Uğur Ergan anlaşmanın bizi kısa zamanda en çok ilgilendirecek kısmını dün Ankara’dan verdiği haberde duyurdu:

Irak’ın kuzeyindeki PKK kamplarını bombalayan hava kuvvetlerimiz, yılbaşından itibaren ABD ile değil Bağdat’la işbirliği yapmaya mecbur olacak. Çünkü ABD, Irak hava sahasının kontrolünü 1 Ocak’tan itibaren Irak’a devredecek.

Yani Irak’ta bulunan ABD kuvvetleri, Irak topraklarındaki PKK hareketliliği hakkında bizim Genelkurmay’a bilgi verse bile, Bağdat’tan onay almadıkça, jetlerimiz PKK’ya karşı operasyon düzenleyemeyecek.

Sonuçta bu anlaşmanın ilk ve en önemli mağduru biz olacağız. Taa ki -hiç de muhtemel görünmeyen- yeni bir formülle bu engel aşılabilsin.

Kaldı ki Türkiye’nin önündeki engellerden en önemlisi, ABD’nin zoruyla son günlerde Türkiye’ye gülücükler gönderen Mesud Barzani’dir. O nedenle ipin ucu Bağdat’ın değil Barzani’nin elindedir.

Barzani yönünden PKK değil, Kerkük’ün bir "Kürt şehri" olduğunu özellikle Türkiye’ye kabul ettirmek önemlidir. O nedenle Barzani’nin Türkiye’yi "Kerkük’ten siz vazgeçin, PKK’dan biz vazgeçelim" noktasına itmek için elinden geleni yapacağı bellidir.

Bu durumdan da anlaşılacağı gibi Türkiye’nin stratejik çıkarlarının, "stratejik müttefikimiz" (!?) ABD yönünden hiçbir önemi yoktur.

Daha açık söylemek gerekirse ABD bu tutumuyla Türkiye’yi Barzani’nin insafına terk etmiş olmaktadır.

Anlaşmanın yine bizi ilgilendiren öteki bir hükmüne göre, "ABD, Irak topraklarını bu ülkenin komşusu olan bir ülkeye zarar verecek herhangi bir harekát için kullanmayacak"tır.

Kısaca demek isteniyor ki, "George Bush’un Irak’taki ABD güçlerini kullanarak İran’a saldırması artık söz konusu değildir."

İyi de... Orada Irak topraklarını kullanarak komşu ülkeye saldıran başka bir güç var. Bundan zarar gören ülkeye yani Türkiye’ye karşı Washington’un ve Bağdat’ın ahlaki ve hukuki bir sorumluluğu yok mu? O konuda ne diyorsunuz?

Gerçek şu ki hiçbir şey demedikleri gibi demeyi de düşünmüyorlar.

Son nokta şu:

Amerikan askerleri 2011 sonunda çekilince biz Irak’la (ve Barzani ile) baş başa kalacağız diye düşünen varsa, o da yanlış. ABD aslında Irak’tan değil Türkiye’den çekilip Irak’ın kuzeyine yani orada yaptığı askeri üslere yerleşiyor. Bunun ne demek olduğu anlaşılıyor mu?