Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
[COLOR="red"]Rauf TAMER

İrade fakirliği


Şerafettin Elçi, durumu Fatih Altaylı’ya bir cümleyle özetledi:


- DTP, kendi siyasi iradesini İmralı’daki zat’a devretmiştir.

İşte bütün mesele.

Buna ekleyecek bir lâf var mı?

Eh, belki var.

Ben de 14 aydır diyorum ki:

- Kürt sorunu’nun çözümünde en büyük engel DTP’dir.

***

Programda bir de üçüncü kişi bulunuyor.

Atıp tutuyor.

Kürt kimliği’nden falan bahsediyor.

Halbuki o ve arkadaşları 80 öncesi henüz öğrenciyken, Kürt Kimliği’ni öne çıkaran tek politikacı vardı: Şerafettin Elçi.

Şimdi nerede duruyor idiyse yine oradaydı.

Öyle ki, hiç alışmadığımız o duruş karşısında ben çok şaşırmış ve Elçi için bir iki sert yazı yazmıştım.

Tabii kendimi mahkemede buldum. Ve tazminat ödedim.

Köprünün altından çok sular geçmiş.

Elçi’nin o gün yadırgadığım tavrına şimdi saygı duyuyorum.

Ama bir dakika: PKK terörü yoktu.

Eğer olsaydı, belki Elçi de üslubuna dikkat ederdi. Bilemem.

***

Fatih’in karşısında oturan öbür bey, bugünkü kan gölünü hesaba katmadan bulutlarda uçuyordu.

Tam bir fantezi.

Bir ara köşeye sıkıştı. Kendisine “Terörü şimdi kına, burada kına, hadi bakalım” denince halk rahatsız olur diye bir masal uydurdu.

Ankette öyle çıkmış.

Halk’ın yüzde 67’si “sakın kınama” diyormuş. Hangi yörenin halkıysa bu... Lâfı kaydırdı gitti.

Bizim evdeki misafirler saçını başını yoldu: Ulan hangi 67 bu?

Elbette... Siyasi iradeni PKK’ya kaptırırsan çözüm ortadan kalkar, sadece ölüm kalır.

Yazık değil mi fidan gibi çocuklara? Türk veya Kürt... Yazık değil mi?

***

Söyler misin bey?

Kaç bin kişi daha ölmeli?

50 bin?

Hayır, yetmez. 100 bin, öyle mi?

O da belli değil.

Sonunda siz bu terörü kınayacaksınız ama Kürt Sorunu’nu çözmek için kimsede tâkad kalmayacak.

Yüzgöz olduk bey.

Bir “kutsal dava” böyle çözülmez. “Sosyal haklar, kültürel haklar.” Öf... Bırakın bu ezberi. Siyaset üretin. Kafayı kullanın. Aksi halde devrettiğiniz siyasi irade, ta İmralı’dan Kuzey Irak’a kadar yağma edilecektir. Bugünleri çok ararsınız.
[COLOR="red"]Yılmaz ÖZDİL

Deniz Fenerci’yi Başbakanlık uçağına da alın


Namusuyla haber yapan ’’7’’ gazeteciye yasak getiren Başbakanlık, Kanal ’’7’’ ile içli dışlı olan, vicdan hortumcusu Deniz Fenerci’ye sürekli basın kartı vermiş!

Şimdi siz bu haberi okuyunca, basın kartı denilen zamazingoyu önemli bi şey zannedebilirsiniz... Değildir.

*

İzmir’de mesleğe başladığımda çakal bir polis muhabiri vardı. Polisi dinlediğimiz telsizle giderdi pazara... Telsiziyle şöyle sallaya sallaya işaret ederek, "Şu domates kaça?" filan diye sorardı. Pazarcı da, "Herhalde sivil zabıta" diye düşünerek, domatesi kabağı beleşten verirdi... Basın kartı budur!

*

Belediye otobüsüne avanta binmekten başka işe yaramaz. Eskiden vapura da avanta biniliyordu, artık binilmiyor. Uganda dahil, dünyanın hiçbir ülkesinde geçmez. Bizim gibi dandik ülkelerde gösterirsin, adam sanırlar. Hepsi bu.

*

Yalakaların olmadığı dönemlerde böyle değildi. Denk getirirse, "babasını bile haber yapmaktan çekinmeyen" ağabeylerimiz beyaz gömlek giyer, sarı basın kartını da gömlek cebine koyardı, dışardan bakıldığında görülsün diye... Manevi önemi vardı. Şimdi yok. Ahali, tenhada kıstırsam da, ağzını burnunu kırsam diye gazeteci kolluyor sokakta.

*

Bugün için, dünyanın en lüzumsuz kurumudur Başbakanlık Basın Yayın Enformasyon Müdürlüğü... Bana sorarsanız, kapatılması gereken KİT’lerin başında gelir. Zaten aslına bakarsanız, tek kart vardır, tek kart... Gazetelerin insan kaynakları müdürlüğünün verdiği kart...

Ki, o kart cebinde olmazsa, istersen Pulitzer’in olsun, binaya giremezsin!

*

Ve, sakın ola ki, "kart"ı olduğu halde Başbakanlığa sokulmayan gazeteci arkadaşlar üzülmesin... Bakın mesela, CHP Milletvekili Atilla Kart...

Adı üstünde ama, o bile giremiyor!

*

Peki nedir?

*

Başbakanlığa girmesi yasaklanan, Akşam Gazetesi muhabiri Ali Ekber Ertürk, dolandırıcıya sürekli basın kartı verildiğini "ampul" gibi astı mı manşete? Astı...

Budur.
[COLOR="red"]Bekir COŞKUN

Gazeteciler...


KİMİ gazeteci arkadaşlarımızı Başbakanlığa sokmama kararı aldılar ve medya kızdı.

Siz de gitmeyin...

Onurlu ve saygın bir meslekse gazetecilik, tüm gazeteciler terk edin orayı...

Editörler, başyazarlar, yazarlar, haber müdürleri, şefler...

Başbakan’la ilgili hiçbir haberi koymayın gazetelerinize, televizyonlarınıza...

Diyelim ki Başbakan ABD’de Obama’ya akıl verdi, "Dikel, dik dur, dikine dikine diklen" diye akıl mı verdi?.. Hiçbir medyada yer almasın bu... Ya da Türkiye’ye mi döndü, kimse yayınlamasın, herkes onu ABD’de kaldı bilsin ve bırakın o evde, "Ben geldim, bu noktada niye gelmemiş gibiyim?" diye zıplasın...

*

Aslında bildiğiniz gibi değil; zavallı bir mesleğin mensuplarıyız biz.

Yuvasız kuşlar gibiyizdir, evlerimizde huzur-mutluluk olmaz...

Çocuklarımız babasız-annesiz gibidir... Eşlerimiz yalnız... Yuvalar yıkarız bu meslek uğruna...

Sevgililerimizi terk ederiz, peşine düştüğümüz tek sütunluk bir haber için...

Sofralarımızda oturamayız, otursak bile aslında oradaki biz değilizdir. Kim bilir hangi haberin-yorumun peşine takılıp gitmişizdir, bir endişeli ses "Yemeğini bitirmedin..." diyene dek...

Rüyalarımız farklıdır, korkarak uyanırız geceleri, kan ter içinde...

Çoğumuz kalp hastasıyız...

En çok öldürülen mesleğin mensuplarıyız bizler...

Vururlar bizi...

*

Ama bizi en çok bu yüce mesleğin içine yuvarlandığı girdap öldürür.

Başbakanlığın kimi arkadaşlarımızı oraya sokmamasına yorumcu-yazar-editör abileri tepki gösteriyorlar. Dün olduğu gibi yarın da Başbakan’a yamana yamana...

Altı yıldır işlenen bir günahın, günahkárları olarak...

Türk toplumundan gerçekleri gizlemenin, kirin-pasın üzerini örtmenin, iktidara şirin gözükmenin hafifliğinin sonucu değil midir; babalarının malıymış gibi gazetecileri Başbakanlık’tan kovuyorlar.

Bari şimdi...

Gitmeyin peşlerinden, dönüp bakmayın, yok sayın onları... Sayfalarda ve ekranlarda yer vermeyin...

Yapabilir misiniz?..

Yapamazsınız...
[COLOR="red"]Yalçın DOĞAN

Obama ekibinin bize bir sorusu var


KOCAMAN bir kitap, ansiklopedi boyutunda, neredeyse üç, dört kilo geliyor. Parlak kağıda basılmış, bol fotoğraflı.

1850’lerden başlayarak, Kürtlerin macerasını, kitaptaki deyimle, Kürdistan’ı anlatıyor. Bol fotoğraf, bol tarih, bol bugün ve belki de yarının beklentisi.

Bu kitaptan her yerde yok. Ama, bir yer var ki, bulunduğu kütüphane gerçekten çok dikkat çekiyor.

Bu kitap Dünya Bankası kütüphanesinde. Dünya Bankası mı?

Amerika’da ve bu arada Avrupa’nın pek çok başkentinde Kürtlere dönük ilgi, her zamankinden daha fazla. Avrupa’da da herhangi bir kitapçıda, artık Kürt kitapları bölümü var. Ama Kürt tarihi, ama PKK.

DERSİNİ ÇALIŞ

Kürt kitabının olduğu yerde, ister istemez PKK soruları var.

Amerika’daki sivil toplum örgütleri, onların deyimiyle, düşünce kuruluşları ve buna ek olarak Amerikan bürokrasisi, görüştüğü her Türk’e aynı soruyu yöneltiyor:

"Haydi, PKK’yı yendiniz, şimdi Kürtlerle ilgili olarak ne yapacaksınız?"

Bu sorunun yanıtını bilen var mı? Türkiye’yi yönetenler bu soruya aklı başında, düzgün, olabilirliği yüksek bir karşılık verebiliyor mu? Hayır.

Aynı soruyu şimdi kim soruyor? Bundan sonra bizi asıl ilgilendirecek olan bu. Kim soruyor?

Obama’nın çevresi, Obama’nın ekibi.

Bunun anlamı şu. Başkanlık koltuğuna fiilen oturduktan sonra, Obama Kürt sorunu ile yakından ilgilenecek.

Amerikan resmi ideolojisi PKK’yı bir terör örgütü olarak kabul ettiğine göre, Obama da, bu görüşten yola çıkacak. Sonra? Sonra bize soracak, siz şimdi ne yapacaksınız, diye. Evet, ne yapacaksınız? Var mı bir projeniz, bir politikanız, alternatifler içeren bir dosyanız?

Obama’ya, "Dik dur, kimseyle kavga etme" mesajları göndermek yerine, Tayyip Erdoğan Kürtlere dönük nasıl bir politika izleyeceği konusunda dersini çalışırsa, sanki çok daha iyi olacak.

ÖNCELİKLER

Obama ekibinden Türkiye’ye ya da şimdilik resmi olmayan kanaldan, Türklere, bu yönde soru gelmesinin nedeni var.

Başkanlık koltuğuna oturduğunda Obama’nın içerdeki önceliği ekonomi. Ekonomik krizin aşılması.

Dış politikada ise, Obama’nın önceliği Irak. Irak denilince, oradan asker çekmek, Irak’ın kendi iç sorunlarını çözmek, asker çektikten sonra bölgedeki Amerikan varlığının niteliği gibi sorular. Bunlar Amerika’nın doğrudan kendi politikasını ilgilendiriyor.

Ama, Irak denilince, bir yandan da, Kürt sorunu. Kürt sorunu denilince, PKK terörü ve Türkiye’nin Kürt sorununa bakışı.

Bu durumda, Obama ile Ankara arasında görüş alış verişinin eskisinden daha yoğun olabileceğini tahmin etmek mümkün. Ve o alış verişin askeri istihbarat paylaşımı ile sınırlı kalmayacağı şimdiden belli.

O alışveriş sırasında, sırt sıvazlamak, garip spor esprileri yapmak, dil bilmeden söylenenlere gülümsemeyle karşılık vermek, hele de masaya resmen oturulduğunda, klasik söylemleri dile getirmek, Obama ve ekibini tatmin edecek gibi görünmüyor.

Çare, o önemli soruya, Türkleri ve Kürtleri tatmin edecek yanıt bulmaktan geçiyor. Var mı bir yanıtınız? Yoksa, size yanıtı onlar hazırlar.
[COLOR="red"]Yalçın BAYER

AB, AKP’nin sendikacılığını Brüksel’de masaya yatırıyor


BUGÜNE kadar ülkemizin her şeyine karışan AB’nin işçi sendikalarının güçlenmesi ve AKP’nin Hak-İş Konfederasyonu altında örgütlenecek güdümlü sendikalar yaratmak için sendikal özgürlüklere müdahalesi konusunda hiçbir uyarıda bulunmaması dikkat çekiyor.

Bu durumdan rahatsız olan 8 milyon üyeli Avrupa Hizmet İşçileri Sendikası (UNI-EUROPA), 17 Kasım’da AB’nin Genişlemeden Sorumlu Bakanı Oli Rehn’e bilgi vermek üzere, AKP’nin yürüttüğü sendikacılık anlayışını ve bir türlü çıkarılmayan sendikalar yasalar ile ilgili görüşlerini dinlemek üzere Maltepe Üniversitesi İş Hukuku Kürsüsü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Engin Ünsal’ı Brüksel’e davet etti.

Engin Ünsal, 17 Kasım’da Oli Rehn ile yapacağı toplantıda bir bildiri sunarak AKP hükümetinin milletvekilleri ve bürokratları ile tarım ve ormancılık iş kolunda, belediyelerde ve Çaykur Genel Müdürlüğü’nde Türk-İş’e üye sendikaların üyesi işçilere Tek Gıda İş, Belediye İş ve Orman İş Sendikaları’ndan istifa ederek Hak-İş’e bağlı sendikalara üye olmaları, olmazlarsa işlerine son verileceği yolundaki siyasal baskı ve tehditlerini belgeleri ile anlatacak ve ayrıca 2821- 2822 sayılı sendikal yasalarda sendikaların güçlenmesinin önündeki engellerin neler olduğunu ve güçlü sendikaların var olabilmesi için yapılması gereken değişiklikleri gündeme getirecek... Engin Ünsal ayrıca özgür, bağımsız ve güçlü işçi sendikaları olmadan Türkiye’de demokrasinin rayına oturamayacağını ve bunun sağlanması için AKP iktidarının elini sendikalardan çekmesini, AKP politikalarına endeksli güdümlü sendikalar yaratmaktan vazgeçmesi için AB’nin aracılığını ve katkısını isteyecek.

Ünsal eski bir sendikacı... Brüksel’deki sunumu ve getireceği eleştiriler mutlaka yankı uyandıracaktır.

Böyle bir girişimin AB nezdinde bir ilk olduğuna dikkat çekelim.

Görüntüleri Cidde’de yaşayan Türk çekmiş

ANKARA ve İstanbul’da çocuk rehabilitasyon merkezlerine kılık değiştirerek giren ve gizli kamera çekimlerini İngiltere’de yayınlayan, Prens Andrew’un eski eşi Sarah Ferguson bu işi nasıl gerçekleştirdi? Türkiye’de kendisine kim altyapı hizmeti verdi.

Bir dostumuz kulağımıza bir isim fısıldıyor: Kameraman Ömer Faruk Aksu... 25 yıldan beri, bir Arap kadınla evli olduğu için Cidde’de yaşıyor. Arada sırada Türkiye ve İngiltere’ye gelip gidiyor.

Peki bu olay için kime kızalım?

Öğretmenlere ayıp ettiler

MEB Kamu Görevlileri Etik Kurulu’nun, 24 Kasım Öğretmenler Günü dolayısıyla öğretmenlere pahalı hediye alma yasağı getiren yazısı eğitimciler arasında büyük tepki yarattı. Onuru inciten ve öğretmenlik mesleğini ayaklar altına alan bu yazı öğretmenlere imza karşılığı duyurulacak bir de...

Bağımsız Eğitimciler Sendikası Genel Başkanı Gürkan Avcı bu yazıyı imzalamayacaklarını belirterek "Biz bunu önce ’1 Nisan Şakası’ olarak algılamıştık fakat daha sonra çirkin bir 24 Kasım Öğretmenler Günü hediyesi olarak kabul etmek zorunda kaldık" diyor ve şöyle devam ediyor:

"Onca yolsuzluk ve rüşvet vakası varken Başbakanlık Etik Kurulu’nun afişe olmuş yüzlerce siyasetçiyi, bürokratı ve işadamını görmezden gelerek öğretmenleri hedef tahtasına koyması ve son derece masum ve samimi duygularla bazı öğrenciler tarafından alınan ve büyük bölümü 1 ila 5 YTL maliyeti olan çiçek, kitap ve kalemden oluşan ’Öğretmenler Günü’ hediyesini diline dolayarak, yolsuzluklar ile ilgili gündem değiştirmeye çalışması, büyük rüşvet olaylarının üstünün örtülmesine hizmet etmesi anlaşılır gibi değildir.

Etik sözleşmesini ilkönce siyasetçilerin, bürokratların ve işadamlarının imzalaması gerekir; sıra en son öğretmenlere gelmelidir.

Öğretmenler Günü’ne günler kala öğretmenlerin ’rüşvet’ gibi hediye aldığını ve müdahalenin zorunluluk haline geldiğini ima eden bu resmi yazıya konu olacak kuşkular var ise gerek ceza kanunlarında gerekse MEB kanun, yönetmeliklerinde ilgili maddeler bulunmakta, gerekli cezalar verilmekte ve gereği de yapılmaktadır. Bu nedenle, bu yanlış uygulamayı kınıyor ve derhal geri çekilmesini istiyoruz."

Avcı’nın söyledikleri öğretmenler açısından ne kadar acı değil mi?

Biliyor musunuz

CHP Meclis Grup Başkanvekili Atilla Kart ile İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de, Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’nin Denetim Kurulu üyesi sıfatıyla görev üstlenen Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala hakkında; TCK’nın 155/2 ve 257/1. maddelerine muhalefet suretiyle güveni ve görevi kötüye kullandığı, kamuya açıklanmamış bilgileri kendisine veya 3. kişilere çıkar sağlamak amacıyla kullanmak suretiyle içeriden öğrenenlerin ticareti yoluyla Sermaye Piyasası Kanunu’nun 47/A maddesine muhalefet ettiği, ticari faaliyette bulunmak suretiyle 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’na muhalefet ettiği gerekçesiyle; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunduklarını... GREENPEACE’ın, Tarım Bakanlığı’na, önümüzdeki hafta Fas’ta başlayacak olan 16. Uluslararası Atlantik Orkinoslarını Koruma Komisyonu (ICCAT) toplantısında ’Aşırı avlanan korsanları değil, Akdeniz’i koruması ve mavi yüzgeçli orkinos avcılığının bölgesel olarak durdurulması’ çağrısında bulunduğunu... AKP’nin, gazeteci Tuncay Mollaveisoğlu’nun yeni çıkan ’Görünmez Holding’ (Siyah-Beyaz) kitabı hakkında, partinin kişilik haklarına saldırı olduğu; Başbakan Erdoğan’ın da, serveti ile ilgili şüphe yaratılmaya çalışıldığı gerekçeleriyle savcılığa suç duyurusunda bulunduklarını...

GÜNÜN SÖZÜ

"Tanrı, iradesini hákim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hákim kılmak için Allah’ı kullanırlar."

(Giordano Bruno- İtalyan filozof, gökbilimci, rahip, okültist. 1548-1600)

YÖNETMENLİĞİNİ Názım Hikmet Kültür Merkezi’nden Çağrı Kınıkoğlu’nun ve Küba Sinema Sanatı ve Endüstrisi Enstitüsü’nden (ICAIC) Gloria Rolando’nun üstlendiği Názım Hikmet’in Küba seyahati ile ilgili film, bugün 20.30’da Beyoğlu’ndaki İtalyan Kültür Merkezi’nde, çarşamba günü de Kadıköy Názım Hikmet Kültür Merkezi’nde sinemaseverlerle buluşacak.
[COLOR="red"]Özdemir İNCE


Milli irade mavalı


DEFTERLER, dosyalar, káğıtlar arasında "Milli İrade" araştırması yaparken Ali Haydar Fırat imzalı "Milli İrade Fetişizmi" başlıklı bir yazı buldum. Ali Haydar Fırat, Gazi Üniversitesi Gazetecilik Bölümü Doktora Öğrencisi.

Bu yazı ile benim "Jacoben Milli İrade" (Hürriyet, 14.04.08) yazımın başlığı bitişik durumda duruyor. Ali Haydar Fırat’ın "Milletvekillerine Konuşma Yasağı ve Milli İrade Fetişizmi" başlıklı yazısı Radikal’in 18 Nisan 2008 internet baskısında yayınlanmış. Benim yazımdan iki gün sonra.

Bu yazımda Ali Haydar Fırat’ın yazısından yararlanacağım için bunca ayrıntıya girdim.

* * *

Ali Haydar Fırat, sağ cenahın politikasında "Yeter Söz Milletindir!" (1950) sloganından itibaren egemen olan bir istismar alanına işaret etmektedir: "Yeter! Söz Milletindir sloganıyla başlayan ve bugün AKP’ye uzanan süreç, ’milli irade’nin serüveni, aslında bir yerde Cumhuriyet’e karşı gizli bir anlatının iktidarını anlatmaktadır. DP’den AKP’ye kadar bütün sağ, muhafazakár ve İslamcı partiler kendilerini ’gerçek’ halkın/milletin temsilcileri olarak görürken, karşılarındakileri de milletin iradesini zorla elinden alan bir azınlık olarak görmektedir. Fakat bu iktidarlar demokrasiyi seçim ve iktidar ikiliğine sıkıştırdıkları için, Cumhuriyet’i, sivil toplum örgütlerini, muhalefeti, sistemin işleyiş kurumlarını demokrasinin parçası olarak görmezler. Bu yapıların demokrasilerde söz söyleyebileceğini kabul etmezler. Bu sorunlu yaklaşım ve karşıtlık AKP iktidarı sürecinde yeniden kuruldu. Ama çok daha sert ve katı biçimde. Başbakan her ne kadar bunu bir öfke sanatı olarak yorumlasa da muhalefete karşı çok ciddi bir tahammül sorunu olduğu ortadadır. Ama Başbakan bu öfkesini haklılaştırmak için ’milletin iradesi’ne sığınmaktadır."

* * *

Genç yazarın dikkati hoşuma gitti. Bu ülkenin politikacıları, katmerli gazete yazıcıları "milli irade"den huşu içinde ve hiç kuşku duymadan söz ederken, genç arkadaşımız bu kavramın altındaki totaliter fesat ve hinlikleri gösteriyor.

Böylece, sağcı kafasında, sağın milli iradeyi, solun gayri-milli iradeyi temsil ettiğini (!) de öğreniyoruz kısa yoldan.

Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana dinci ve milliyetçi sağ, gerçeklerin üstüne bir yalancı hamaset çarşafı serdi. Bu çarşaf, kirden ve lekelerden iyice kararmıştır.

Örneğin, solun halkı tanımadığını, halka yukarıdan baktığını ileri sürerler. İşçi, köylü, dar gelirli, yoksul ve ezilen sınıflardan gelen "solcu" insan halkı tanımayacak, buna karşılık ağalar, şeyhler, hocalar-hacılar ve patronlar halkı tanıyacaklar! Haydi oradan!..

* * *

Sağ’ın bütün kavramları, sloganları, şiarları gibi "Milli İrade" de bir maval-martaval dünyasının ürünüdür, o dünyaya gönderir insanı! Demokrat Parti 14 Mayıs 1950 günü "Yeter! Söz Milletindir!" sloganıyla iktidara geldi. Peki, söz milletin oldu mu? Muhalefet ve basın, dili kesilerek susturuldu. Bizzat halka dönüşüp halkı temsil ettiğini sandığı için bir "Demokratör" olarak sadece Adnan Menderes konuştu.

Aynı misal, Başbakan Erdoğan da halka vekáleten (!) "Milli İrade"yi temsil etmektedir. Ama hangi milli irade? Müflis ve ipotek altında olan!..
[COLOR="red"]Tufan TÜRENÇ

Bir müzik emekçisine saygılarımla...


SAHNEDEKİ adamın yıllardan beri özgün müzik için eğilmeden, bükülmeden, ilkelerinden ödün vermeden nasıl amansız bir güçle savaştığını biliyorum.

Saçları beyazlaşmış, yüzündeki çizgiler çoğalmış.

Belli ki zorlu yıllar onu çok yormuş...

Ama başını öne eğdirememiş.

Sahnede onurlu insanların gönül rahatlığı ve kararlılığıyla duruyordu.

Onu gururla, sayg ıyla, hayranlıkla izledim.

Edip Akbayram’ı dinlerken onu sahnede ilk kez izlediğimi fark ettim.

Pop müzik, yoğunluklu bir şekilde ilgi alanıma girmediği için bugüne değin hiçbir konserine gitmemiştim.

İtiraf etmeliyim ki "Minik Kalplerle El Ele Derneği" yararına Ferhat Göçer’le birlikte verdikleri konserde bu eksikliğin ezikliğini yaşadım.

Dilerim Edip Akbayram, beni affeder.

* * *

Dedim ya, pop müzikle fazla haşır neşir olmadığım için de konsere giderken mızmızlanıp durdum.

Ama Edip Akbayram ile Ferhat Göçer sahneye çıkınca, ruh halim olumsuzdan olumluya doğru uçuverdi.

Son yılların en başarılı pop sanatçısı (şan eğitimlidir) Ferhat Göçer’in bu büyük müzik emekçisine gösterdiği saygı, beni ayrıca mutlu etti.

Sahneye çıkan iki sanatçı bir süre birlikte söylediler. Sonra Ferhat Göçer sahneyi Edip Akbayram’a bıraktı.

Edip Akbayram söylemeye başlayınca yılların, onun onurlu kişiliği gibi sesini de hiç ama hiç etkilemediğini anladım.

Gür ve pırıl pırıl sesiyle seslendirdiği Anadolumun o güzelim, o iç yakan türküleri arka arkaya patladıkça salondaki gençler bile etkilendi.

Her türküden sonra çılgınca bir alkış kopuyor, dakikalarca sürüyordu.

Konserin ikinci bölümünde sahneyi Ferhat Göçer aldı.

Romantik parçalarıyla özellikle gençlerin gönlünü fethettiğini anladım.

Çünkü hemen bütün söylediği şarkılara salondaki izleyiciler eşlik ediyordu.

Gerçekten parçaları duygu dolu Ferhat Göçer’in.

Onları duyarak, yaşayarak o kadar güzel okuyor ki...

* * *

Konserin sonunda Edip Akbayram yeniden sahneye geldi ve yine birlikte söylemeye başladılar.

Her türkünün bitiminde salonda alkışlar bir volkan gibi patlıyordu.

İki sanatçının sahnede yarattığı sinerji gerçekten görülmeye değerdi.

Konser tamamlandıktan sonra "Minik Kalplerle El Ele Derneği"nin Başkanı Nesrin Ercan geldi sahneye.

Derneğin amacını şöyle açıkladı: "Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağlı yurtlardaki çocukların yaşam koşullarını iyileştirmek...

Oralarda yaşayan kimsesiz, sevgiye aç çocuklara rahat edecekleri bir ev ortamı hazırlamak, eğitimlerine katkı sağlayacak bilgisayar odaları kurmak..."

İşte bunun için çalışıyor dernek.

Edip Akbayram ile Ferhat Göçer’in katıldıkları konser de işte bu amaçla yapıldı.

Nesrin Ercan, her iki sanatçının bu konseri vermek için tek kuruş almadığını açıkladı, "Bu konserin bize maliyeti sıfırdır" dedi.

Konsere destek veren kişi ve kuruluşlara teşekkür etti.

Büyük bir mutlulukla izlediğim konserden çıktıktan sonra, uzun süre Edip Akbayram’ın üzerimde yarattığı etkiden kurtulamadım.