Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
[COLOR="black"]Oktay EKŞİ

Maskeyi indirin


BİZİM siyasiler yabancı bir gazeteci görünce bülbül kesiliyorlar. O zaman ne fren biliyorlar ne de ölçü.

Son olarak Demokratik Toplum Partisi (DTP) Genel Başkanı Ahmet Türk de Der Spiegel Dergisi’ne, "Şiddete başvuran tek PKK değil" demiş.

"Türk devleti de bunu yapıyor"muş.

Baştan Ahmet Türk’e bir soru yöneltelim de, söze sonra devam edelim:

Sayın Türk, siz silahlı kalkışma içinde bulunan hangi örgüt biliyorsunuz ki orada devlet, eylemcilere karşı silah kullanmasın?

DTP Genel Başkanı’nın da, parti üyelerinin ve yandaşlarının da bilmesi gereken basit bir gerçek var:

PKK, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına karşı suç işleyen bir örgüttür. Suç işleyen örgütü gereken önlemle -eğer silah gerekiyorsa onunla- yola getirmek devletin görevidir. Bu görevi yapan devlete "şiddet kullanıyor" denmez. Yasaların emrini yerine getiriyor denir. Devlet eğer o görevi yerine getirmezse, işte o takdirde eleştirilir.

Türk ve arkadaşları, görüntüyü tersine çevirip sanki PKK sulh ve sükûn örgütü imiş de ona karşı devletin güçleri gereksiz yere şiddet kullanıyormuş gibi göstermeye çalışmaktan artık vazgeçsinler. Çünkü gerçeğin tam tersini savunmak artık komik bile olmuyor. Bu bir.

İkincisi, Ahmet Türk ve arkadaşları "şiddetten yana" değillerse, yıllardır binlerce masum sivili katleden PKK’nın (dikkat ediniz güvenlik güçlerine karşı işledikleri suçlardan söz etmiyoruz) bu eylemlerinin "yasadışı birer şiddet eylemi" olduğunu söylemekten niçin kaçınıyorlar?

Öyle sanıyoruz ki Ahmet Türk ve partisi artık yüzlerindeki maskeyi indirmek zorundadır:

Bir demeç verecek, "Türkiye’nin birliğini artık tartışmıyoruz" (22 Temmuz 2008 Hürriyet) diyeceksiniz, ardından partinin "DTP’nin Kürt Sorununa İlişkin Demokratik Çözüm Projesi" isimli resmi politika belgesinde, açıkça Türkiye’nin birliğini hedef alacak şekilde Türkiye’yi 20-25 "İdari Bölge"ye ayırmayı önereceksiniz. Bu bölgeleri ilk bakışta çok demokratik bir çözüm gibi görünen modelle, yani "Bölge Meclisleri" eliyle yönetecek, -federal sistemi benimsemiş devletlerde olduğu gibi- Dışişleri, Maliye, Savunma konuları dışında her şeyi, örneğin eğitimi ve bir ölçüde güvenlik ile adalet hizmetlerini dahi o bölge yönetimine bırakacaksınız.

Sonra, "Bu yapı federalizmi ya da etnisiteye dayalı özerkliği ifade etmez" dediğiniz için biz de size inanacağız.

Sayın Türk’ün başında bulunduğu partinin niyeti o kadar bellidir ki, Anayasamız değiştirilir de idari yapı onların istediği şekle dönüşürse, ulusal kimliğimizden "Türk ulusu" diye söz etmeyecekmişiz. Biz hepimiz "Türkiye ulusu" olacakmışız.

Ahmet Türk ve arkadaşları "Türk" üst kimliğinden niye bu kadar rahatsız oluyorlar?

Sonra "Türkçe"nin "resmi dil" olmasını, sadece káğıtta kalacak formüllerle önermişler. Yani resmi dil orada kalsın ama biz her işlemi ve her işi başka dille yapalım demişler.

Keza insanlar artık "kendi (etnik) kimliği ile" siyaset yapmalıymış.

İyi de bu ülkeyi parçalamak için geride daha kaç adım kalıyor, bir de onu söyleseydiniz ya...
Doğan HIZLAN

Yıllıklar’da siyasetten modaya kadar tarihimiz


İSMAİL BAKAR’ın hazırladığı, Sadberk Hanım Müzesi Kütüphanesi YILLIKLAR Sálnámeler, Nevsáller ve Takvimler, dünden bugüne birçok konuyu anlayabilmemiz için çok önemli bilgileri, fotoğrafları, istatistikleri ihtiva ediyor.

Nedir Devlet Sálnámeleri?

"Belirli bir yılda veya dönemde, devletlerin, vilayetlerin, belli kuruluşların düzenlerini, görev bölünüşlerini, çalışanların derecelerini, sınıflarını, rütbelerini, nişanlarını, madalyalarını, hatta adlarını içeren, kısacası devleti belirli bir noktaya kadar ayrıntılarıyla kamuoyuna sunan periyodik yayınlardır."

Önsöz’de Ömer M.Koç, kitabın önemini şöyle açıklıyor:

"Rahmetli Sevgi halam, yazma eser toplamaya 1983 yılında başlamıştı. Bu tutkusunun yanında başka bir merakı daha vardı; sálnáme koleksiyonculuğu. Büyük bir beğeni ve özenle topladığı sálnámeleri müze ihtisas kütüphanesi koleksiyonuna kazandırdığı zaman çok mutlu olurdu.

Sadberk Hanım Müzesi İhtisas Kütüphanesi Koleksiyonu içindeki yıllıklar, özellikle nadir eser niteliğindeki sálnámeler ayrı bir önem taşımaktadır. Çok farklı konuları bir düzen içerisinde sunup çeşitli kategorilere ayıran Sálnáme, Nevsál ve Takvim gibi önemli yıllıklar, çoğunluğu imparatorluk döneminde hazırlandığı için adeta Osmanlı İmparatorluğu’nun belleğini teşkil etmektedir."

* * *

KİTABIN sınıflamasını yazarsam, ilgili, meraklı okura bir rehber sunmuş olacağım.

Devlet Sálnámeleri, Viláyet Sálnámeleri, Resmi Kurum ve Kuruluşlara Ait Sálnámeler, Özel Konulu veya Kişi ve Kuruluşlara Ait Nevsáller, Takvimler.

Bölgelere, şehirlere ait bilgiyi, oranın önemli kişilerini bu yıllıklarda bulabilirsiniz.

Tarih yazacaklar için bu kaynaklar birinci derecede önem taşıyor.

Hiç kuşkusuz, yıllıklar, bizde bazı türlerin gelişmesini, neden gereksinim duyduğumuzu da açıklıyor. Öncelikle Osmanlı İmparatorluğu’na dair kaynak olan yıllıklar, daha sonraki dönemin de bazı bilgilerini bize iletiyor.

O yıllarda Anadolu nasıldı, orada yaşayan insanların günlük yaşamında neler öne geçmişti?

Kosova ve Üsküp’teki camiler, Sivas’taki Terzi Okulu Öğrencileri’nin toplu fotoğrafı...

Dikiş makinelerinin başında çalışırken bir fotoğrafları...

Zanaatımıza, eğitimimize, sanayimize dair bir belge.

Bebek’te ağ ile us

kumru çekimi. İstanbullu olanların unuttukları uskumruya bugün rastlanmıyor. Adler daktilo makinelerinin reklamı.

Edebiyatçılar hakkında bilgi ve fotoğrafları.

1928 Kürk ve Ayakkabı Modası.

Çok kullanılan deyişle, yüzyılların resimli tarihi diyebiliriz YILLIKLAR’a.

* * *

YILLIKLAR kitabını okurken, Ratip Tahir Burak’ın Köprüde Sağanak ile Köprü Başında Bahar Çiçekleri’ne bakmadan geçmeyin.



Aphrodisias’tan Roma Portreleri (13.10.2008) yazım üzerine Geyre Vakfı’ndan bir düzeltme aldım:

"Afrodisias müzesine ek olarak inşa edilmiş olan Sebastien Rölyefleri Sevgi Gönül salonu, projesinden inşaatına, kabartmaların restorasyonu ve yerleştirilmesinden müzenin çevre düzenlenmesine kadar tamamen Geyre Vakfı tarafından yaptırılmıştır. Sebastien Salonu kimsenin katkısı olmaksızın Geyre Vakfı tarafından yapılmıştır."
Bekir COŞKUN

Depremde düşen ilk tuğla...


FEHMİ, sen kalk Tayyip Erdoğan’ın gelişini Obama’ya, şimdiki halini ise dağıtarak gitmekte olan Bush’a benzet.

İşte; Başbakan "Sevsinler seni, yazıklar olsun sana..." diyerek çok kızdı...

İyi mi?..

Bir daha uçağına da almayacak Fehmi’yi...

Bunu Fehmi de anladı ki, baktım TRT’ye çıkmış, "Fazlaca AK Partili bir tutum içinde böyle bir değerlendirme yapmışım" diyerek düzeltiyor.

(.........)

Yazarın yazdığı yazıdan ürkmesi, enteresan bir duygudur.

Yazar kendi kendiyle karşılaşmakta, kendi yazdığı yazıdan korkarken, içinden bir ses devamlı, "Ne halt ettin Fehmi..." demektedir.

Ki ben o duyguyu bilirim.

Durup dururken insanın işaret parmağı havaya kalkar, herkes başka bir şey konuşurken o, "Yani ben fazlaca şey duygusu içinde demek istedim ki..." diye başlar.

Sabit bir noktaya bakar yazar...

Çevresindeki tüm diğer haberlerden, olaylardan, gelişmelerden, olupbitenden soyutlanmıştır.

Söylenenleri duymaz...

Duysa anlam veremez...

Bir uçak gelir gözünün önüne arada bir.

Kendini uçağın içindeki döner koltukta otururken düşünürken tombik yanaklarda beliren gülücük bir anda kaybolur...

Çünkü bu kez kendisi yerden bakmaktadır, uçak ise havada...

O an "Gulk..." biçiminde sesler çıkartır.

Gözleri masanın köşesine sabitlenir...

Küçük kabak dolması biçimindeki işaret parmağı işte o an havaya kalkar ve yazar, "Yani ben demek istedim ki, fazlaca Ak Partili bir tutum içinde yapmışım demek ki..." der.

*

Olsun...

Yine de anlıyoruz ki; Fehmi Koru "Fazlaca Ak Partili bir tutum içinde" olduğu halde dahi anladı:

Bu arkadaşların neye benzediğini....

Ya da hiçbir şeye benzemediklerini...

İşte; bu gibi durumlarda, depremde düşen ilk tuğlaya benzer iktidarın yazarı...

Kendi patırtısından korksa da, deprem başlamıştır artık.

Kimse tutamaz...
Ertuğrul ÖZKÖK

Mustafa hakkında heyet raporu


TELEFON çaldığında Lig TV’de Erman Toroğlu ile Şansal Büyüka’yı seyrediyordum.

Tam Erman Toroğlu’nun, topu eliyle alan Galatasaraylı futbolcuyu "pazı dolması" diyerek eleştirdiği andı.

Arayan çok yakınım, çok sevdiğim yaşlı bir kişiydi.

"Oğlum, ne oluyor bu memlekete" diye söze başladı.

Sesi ağlamaklıydı.

Can Dündar’ın "Mustafa" filmine çok üzülmüştü.

"Atatürk hakkında bunlar söylenir mi? Ne olur bir şeyler yapın" diyerek beni de eleştiriyordu.

Kulağım onda, gözüm Erman Toroğlu’nun geriye sardırdığı pozisyonlarda.

"Siz filmi seyrettiniz mi?" diye sordum.

Hayır seyretmemiş.

Bazı şehirlerde çocukların toplu halde bu filmi seyretmeye götürülmesine çok içerliyordu.

Onu sakinleştirmek, rahatlatmak için, "Ben filmi seyrettim. Öyle korkulacak bir şey yok" demeye kalktım.

Eleştirilerden ben de nasibimi aldım.

Tam o sırada Erman Toroğlu ve Şansal Büyüka da aynı filme saydırmaya başladılar.

Her ikisi de üzerinde Atatürk resmi olan kravatları izleyicilere gösteriyordu.

Telefonda yakınım, ekranda onlar...

Fenerbahçe’nin 4-1’lik galibiyet kutlamaları benim için o an bitti.

Yine de maçtan küçük bir dedikodu vermeden geçemeyeceğim.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da maçtaydı.

Baykal Galatasaraylıdır.

Maçtan sonra yanındaki Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal’a şu değerlendirmeyi yapmış:

"Siyasi olarak çok iyi geçen bir günün tek hasarı bu oldu..."

* * *

Geçen çarşamba akşamı, "Heyet" halinde, Kanyon’da "Mustafa" filmini seyretmeye gittik.

Heyet şu kişilerden oluşuyordu:

Gazetelerimizin sahibi Aydın Doğan.

Ben.

Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin.

Posta Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Rıfat Ababay.

Ve Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan.

Bizi filme gitmeye Rıfat Ababay ikna etti.

Şimdi size bu ağır ekibin "heyet raporunu" veriyorum.

Filmin başında "Gladyatör" filminden esinlenildiği havası veren bir sahne var.

Mustafa ve annesi, buğday tarlasında ileriye doğru bakıyor.

Bu sahneyi neden anlatıyorum.

O akşam çok yorgundum.

Filmin bu sahnesinden sonra dalmışım.

Allah’tan Rıfat Ababay yanımda oturuyordu.

Biraz sonra, dirseğiyle bana dokunarak, "Abi bak bu sahne olağanüstü güzel" dedi.

Rıfat çok nazik bir çocuktur.

"Uyan abi" demenin en zarif yolunu böyle buldu herhalde.

Neyse, ondan sonraki kısmı dikkatle izledim.

* * *

Kanaatim nedir?

Turkcell’in, sponsorluktan vazgeçmesini gerektirecek bir şey görmedim.

Atatürk’e gönülden bağlı insanların bu kadar fevri tepki göstermelerine neden olacak bir şey de görmedim.

Ya dinciler?..

Onların öfkesini çekecek bir şey de görmedim.

Yani bu konularda Can Dündar’a büyük haksızlık yapıldığı inancındayım.

Can, başarılı ve gayretli bir çocuktur.

Bazı çevrelerde çekememezliklere yol açmasının da anlaşılabilir insani bir boyutunun bulunduğunu düşünüyorum.

* * *

Senin görüşün ne diyeceksiniz?

Bana göre öyle çok çok başarılı olmayan, hatta sıradan bir dokümanter denilebilir.

Sinema filmi olarak yapılmasının biraz abartılı olduğu kanaatindeyim.

Yani bu filmin hak ettiği yer, öyle büyük değil, daha dar çerçeveli bir televizyon kanalıdır.

Bana göre "Sarı Zeybek" de, "Fikriye" de bundan çok daha başarılı belgesellerdi.

Bir de şunu itiraf edeyim.

Bu kadar uzun bir filmde Can Dündar’ın iniş çıkışları olmayan sesi, bendeki gibi sakinleştirici bir etkiye yol açabiliyor.

Filmde hiç mi ilginç şey yoktu.

Vardı elbette.

Peki bunlar, Atatürk’ü tanrılar katından, ölümlüler dünyasına indirdi mi diye sorarsanız, benim cevabım şu olurdu:

"Atatürk benim gözümde hep insandı. Onu kendimde de gördüğüm ve sevdiğim zaafları ile gözümde büyüttüm.

Hálá orada hiç dokunulmadan aynı yerinde duruyor."
Mehmet Y. YILMAZ

Bir ’sevgi insanı’ olarak Tayyip Erdoğan


BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’ın dünkü gazetelere yansıyan "söylev ve demeçleri", ilginç bir portre ortaya koyuyor.

Kendisini "makam düşkünlüğü" ile suçlayanlara yanıtı, daha önce birçok kere kullandığı "sevsinler seni" diye tamamladı.

Bunu herkese karşı kullanabiliyor. Dün internette eski konuşmalarını taradım, altı kez değişik kişilere verdiği yanıtlarda bunu kullanmış. Sayı daha çok olabilir, çünkü sabrım bütün konuşmalarını okumaya yetmedi doğrusunu isterseniz.

En çok da "biz yaratılanı, yaratandan ötürü sevdik" cümlesini kullanıyor. Özellikle meydan nutuklarında çok kullandığı bir cümle bu!

"Sevgi" sözcüğünün hem olumsuz hem de olumlu anlamda bu kadar çok kullanılıyor olması, çocukluktaki ne tür etkilenmelere karşılık geliyor, psikologlar daha iyi bilirler.

Benim sınırlı bilgim, bunun çocukluktan kalma bir sevgi açlığından kaynaklanabileceğini söylüyor. Ruşen Çakır’ın yıllar önce Milliyet’te yayımlanan "Kasımpaşalı" isimli yazı dizisinde bunun ipuçları var.

Ama artık kendisi yetişkin bir insan! Bir ailesi, kendisini seven arkadaşları, bir anlamda "tapan" taraftarları var.Bütün bunları bu yüzden aşmış olması gerekirdi diye düşündüm.

Ya da bir diğer ihtimal: Bazen bir yerden bir şey duyuyor, hoşuna gidince onu sıklıkla kullanmaya başlıyor da olabilir.

Her iki durum da bir Başbakan için olumlu bir özellik sayılmamalı.

Gezelim, eğlenelim sosyalleşelim!

İÇİŞLERİ Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü’nün düzenlediği "sosyal diyalog" toplantısına bir işçi sendikasının "sponsor" olduğunu dün Hürriyet’in manşetinde okumuş olmalısınız.

Toplantının davetlileri arasında İçişleri Bakanı Beşir Atalay da var. (Gitmeyi düşünüyor muydu, elbette bilemiyoruz.)

Toplantıya davetli olanlar 12 vali, bazı üst düzey bürokratlar ve 79 İl Özel İdaresi Meclis Başkanı ve eşleri olarak sıralanıyor. 300 kişiye yakın bir toplantı.

Toplantının neden Girne’de düzenlendiğini anlayabilmek o kadar kolay değil. "Yavru vatan" da kongre turizminden nasibini alsın diye düşünülmüş olabilir ki gerçekten "yüce gönüllü" bir davranış.

Yol-İş Başkanı, toplantıya neden sponsor olduklarını açıklarken, "Köylere, vatandaşlara hizmet götüren birim amirleriyle birlikte olacağız" diyor.

Bundan şunu çıkarıyorum: Yol-İş’in örgütlü olduğu iş kolunda, yönetici konumunda olan bazı kamu görevlileri de orada olacaklar ve parasını işçiler ödeyecek. Garip bir çıkar ilişkisine dönüşmüyor mu?

Toplantının adının "sosyal diyalog" olması da zaten amacın "gezelim, yiyelim, içelim, arkadaş olalım" olduğunu düşündürtüyor.

Bunu yapmak için özel idarelerin bütçelerinde para yok mu ki, işçiden toplanan aidatlara ihtiyaç duyuluyor?

Krizin etkileri bu sahillere de geliyor

BAŞBAKAN farkında mı bilmiyorum ama eminim ki ekonomiyle ilgilenen bakanlar ve onların bürokratlarının bu konuda bir fikirleri vardır.

Türkiye’de ciddi bir ekonomik daralma var ve bunu aşmak için hükümet hiçbir şey yapmıyor.

Alışverişin neredeyse durma noktasına geldiği görülüyor.

Küresel finansal krizden doğrudan etkilenmedik belki ama esintileri yavaş yavaş bu sahillere de ulaşmaya başladı. Birçok işletme, günlük işlerini sürdürebilmek için bile kredi bulmakta zorlanıyor. Önlerini görmekte zorlanan bankaların kredi vermekte gönülsüz oldukları, bunun da otomobil satışından tutun, işçi ücretlerinin ödenmesine kadar bir dizi sıkıntıyı yarattığını görmek gerek.

Başbakan’ın gözü ise şu sıralarda belediye seçimlerinden başka bir şey görmüyor.

"Seçimlerde bulguru, makarnayı, kömürü dağıtırım, oyumu alır, keyfime bakarım" diye düşünüyor olabilir ama bu tutum, Türkiye’yi dünyadakinden çok daha farklı bir durgunluk ve kriz içine sokabilir. Hükümetin krizi aşma planlarından biri de vergi borçlarına yeni bir af getirmek ve para toplamak gibi görünüyor.

Vergisini düzenli ödeyenlerin dolaylı yoldan cezalandırılması demek bu!

Bu kriz ortamında dürüst şirketleri biraz rahatlatmak için, örneğin son beş sene vergisini, sigortasını düzenli olarak ödeyenlere bir kolaylık sağlamak ise akıllarına gelmiyor.

Çalıştırdıkları işçilerin ücretlerini bile ödemekte sıkıntıya düşen şirketlere, belli bir süre için nefes alma olanağı sağlamak, herhalde seçimler için kömür dağıtmaktan daha çok oy getirir ama bunu bile göremiyorlar.

Evet, bunları yapmak belki enflasyonu yukarı doğru itecektir ama bugünün sorunu enflasyonu düşürmek değil, ekonomik canlılığı ayakta tutmaktır.
Yalçın DOĞAN

O haberi cebinde unutacak


İNGİLİZ asker Afganistan’da bir çocuğu öldürüyor. Terör örgütü Taliban ile savaşırken.

İngiliz yargıç çocuğun ölümüne yol açan o asker, askerin komutanı ve Savunma Bakanı hakkında soruşturma açıyor. Çocuğun ölümüne sebep oldukları gerekçesiyle. Kullanılan silahtan, verilen emirden, askeri taktiğe kadar uzanan bir soruşturma zinciri.

Hukukun üstünlüğüne ilişkin çarpıcı bir haber.

Mehmet Altan bu haberin bir kopyasını geçen akşam yenilen özel yemekte Tayyip Erdoğan’a veriyor. Başka ülkelerde demokrasinin nasıl işlemekte olduğunu gösteren örnek olmak üzere.

Erdoğan haberle ilgileniyor ve kopyayı cebine koyuyor. Mehmet Altan’ın uyarısı yerinde ama, bence Erdoğan o kopyayı cebinde unutacak. Çünkü:

Erdoğan yorgun ve bitkin ve bu saatten sonra yeni bir şey yaratması çok güç.

YALNIZ BİR ADAM

Türkiye’nin toplumsal bir rüyası yok. Erdoğan, Türkiye’ye böyle bir rüya sunmaktan çok uzak. Tersine, kabus sunmakla meşgul. Tayyip Erdoğan:

- Sadece doğal destekçilerinin değil, farklı sebeplerle destek verenlerin de umutlarını boşa çıkartıyor. Belli bir görüşe mahkum oluyor. O görüş katı bir ideolojinin ürünü.

- Erdoğan kendisini eleştirenleri tümüyle dışlıyor. Karşı fikre tahammülü kalmıyor. Yakın çevresinde hiç kimse farklı bir düşünce dile getiremiyor.

- Sinirli üslup herkesle ilişkilerini bozuyor. Hızla yalnızlaşıyor.

- İç ve dış politikada ciddi hatalar birbirini izliyor. İçerde örneğin, Güneydoğu’da milliyetçi politikaya dönüyor. Kürt sorununda çözüm için, dönüp dolaşıp Barzani’ye bel bağlıyor.

- Ekonomik krizi kötü yönetiyor.

BERBAT BİR ÇEVRE

Daha farklı alanlarda, daha başka şeyler söylemek mümkün. Ama, bu kötü gidişte önemli bir etken var:

Yakın çevresi berbat. Cahil, yeteneksiz, kompleksli, dünyayı anlamaktan uzak, kendine güvensiz. O çevre, onu yanlış bilgilendiriyor.

Artık bürokratik bir iktidar var. Nefesi Türkiye’yi yönetmeye yetmeyen yalnız adamın dramı, gerçekte ve ne yazık ki, hepimizin dramı.

NTV’de ölüm yıldönümü

DÜN 10 Kasım. Atatürk’ün ölümünün 70. yılı.

Atatürk’ü anma törenlerini verirken, bazı TV’ler ölüm yıldönümü deyimini kullanıyor. Yanlış. Yıldönümü mutlu bir anmayı vurgulamak için kullanılan bir deyim. Oysa, ölümü anmak mutlu bir olay değil.

Dilbilgisi hatası. Özellikle NTV’ye hatırlatmakta yarar var.

Konuşmak yerine piyano çalmak

PİYANONUN tuşlarında parmaklarını gezdiren heyecanlı adamı dışardan görenler, onun politikadan geçen biri olduğuna güç inanır.

Geçen cuma akşamı. Antalya 9. Piyano Festivali açılışı. Piyanodaki genç adam Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel. Festivalde klasik açış konuşması yapmak yerine, 27 yıllık amatör uğraşını sahneye taşıyor. Şef Gürer Aykal yönetiminde Bach’ın fa minör piyano konçertosunu çalıyor. Türk politikacısı için çok farklı bir festival açılışı.

Menderes Türel belediye başkanı olsa bile, sanatçı kimliği ağır basıyor. Kendi deyimiyle, "hayatı, sanatın, estetiğin ve üretimin güzel kıldığına" inanıyor.

Kusursuz organizasyon eşliğinde, festival açılışı tam şölen. Fazıl Say resitali ile. Her zamanki gibi, Fazıl Say’ın büyüleyen konseri insanı sihirli dünyalara taşıyor. Aşkla bütünleşen bir aleme.

Teşekkürler Menderes Türel.
Özdemir İNCE

Devrim-Karşı devrim


BAZI kurnaz tilkiler, "Demokrasiyi ’karşı devrim’ diye görmenin demokratikleşmeyi zorlaştıracağı açıktır. Tarihimiz bunun örnekleriyle dolu" (Taha Akyol, Milliyet, 31 Ekim 2008) diye yazıyorlar. Kesinlikle gerçek dışı, gerçekleri saptırıcı bir iddia!

* * *

Türkiye’de sayıları milyonları aşan bir kesim, 14 Mayıs 1950 genel seçimiyle başlayan Demokrat Parti iktidarını bir "Karşı Devrim"in başlangıcı saymaktadır. Bu insanlar, Demokrat Parti’nin kimi uygulamalarının, günümüz Anayasa’sının 174. maddesi tarafından korunan Devrim Yasaları’na ters düştüğü kanısındadır.

Nelerdir bu Devrim Yasaları, göz çıkartmaz, bir kez daha yazalım:

1. 3 Mart 1924 tarihli ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu.

2. 25 Kasım 1925 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisásı Hakkında Kanun.

3. 30 Kasım 1925 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun.

4. 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’yle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikáh esası ile aynı kanunun 110’uncu maddesi hükmü.

5. 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın (rakamların) Kabulü Hakkında Kanun.

6. 1 Kasım 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun.

7. 26 Kasım 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun.

8. 3 Aralık 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun.

* * *

Bu 8 devrim yasası yürürlükte mi? Yürürlükte! Üstelik Anayasa’nın 174. maddesi tarafından korunmakta: "Anayasa’nın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasa’nın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin Anayasa’ya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz."

Benim kendi adıma "Karşı Devrim" saydığım eylemler, Anayasa’nın 174. maddesinin içinde sıralanan Devrim Yasaları’na karşı yapılan girişimlerdir. Bu açıdan bakınca Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP, Milli Görüş partileri ve AKP ve benzerleri, karşı devrimci partiler olarak tanımlanabilir.

* * *

14 Mayıs 1950’de seçim kazanan Demokrat Parti’nin adı demokrasi değil: Demirkırasi!

Demokrat Parti’nin köylücü politikasına, çarpık da olsa sanayileşme çabalarına kimse karşı çıkmıyor. Ancak DP’nin 1950-1960 yılları arasındaki yönetiminin demokrasi ile uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Bu kaç kez kanıtlandı. İstenirse aynı şeyi gene yapılır.

Demokrat Parti, Türkiye’ye gerçekten bir şey getirmiştir, ama onun adı demokrasi değil ancak demokratur olabilir. "Demokratur" yani dikta salçasıyla sulanmış bir sözde demokrasi! (Yarın devam edeceğim.)