Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
[COLOR="red"]Kadri Gürsel

Obama fırsatçıları


Eski yazılara atıfta bulunmaktan hoşlanmam ama bazen şartlar insanı hoşlanmadığı şeyler yapmaya zorlayabiliyor. Bu kez de “kalınan yerden devam etme” durumu doğduğu için eski bir yazıya atıf yapıyorum.
Barack Obama’nın Demokratik Parti’nin başkan adayı olması vesilesi ile kaleme aldığım, bu köşede 14 Haziran 2008 tarihinde yayımlanmış, “AKP’de Obama aramayın bulamazsınız” başlıklı o yazı, “Obama AKP’nin zıddıdır” ara başlığını takip eden şu paragrafla bitiyordu:
“İktidardaki siyasal İslam partisinde Obama aramak ise beyhudedir. Bunu yapanların, Obama’nın derisinin rengine fazlaca takılıp, Obama ile AKP’ye yakıştırdıklarını sandığım ‘siyah Türklük’ arasında, farkında olarak veya olmayarak bir benzerlik kurduklarını düşünüyorum. Benzerlik son derece yüzeyseldir, çünkü Obama’nın ve AKP’nin temsil ettikleri birbirinin zıddıdır. Obama gibi olmak Milli Görüş takipçilerinin varlık nedenine aykırı olurdu. Çünkü AKP’nin alternatif bir toplum projesi var. Obama ise Amerikan politik sisteminin bir mensubudur.”
Şimdi kaldığım yerden devam ediyorum...
Amerikalılar siyah derili Obama’yı kendilerine başkan seçince gözyaşları bazı gazete köşelerinden sel olup akmaya başladı ya, İslamcı cenahtaki fırsatçılar da bu Obama romantizminden, “Amerika’da pişer, bize de düşer” ümidiyle faydalanma gayretlerine giriştiler.

Obama dalgasında sörf
Kendi liderleri ile Obama arasında özdeşlikler yaratma yoluyla bilinçleri etkileme kurnazlığıdır yaptıkları... Bir başka deyişle, amaçları AKP’yi, Obama dalgasının üzerine bindirip sörf yaptırmak, artık o dalga onu ne kadar taşırsa, partinin irtifa kaybetmiş bulunan popülaritesini bir nebze ayağa kaldırmak için bu yolu da kullanmaktır. Tutarsa tabii...
Bakıyorum da, Obama’yı başkanlığa taşıyan slogan olan “Değişim”i de kendilerine mal etmeye çalışıyorlar.
AKP, politikasını geniş tabanlı bir mutabakata dayalı, ayrımcı değil kucaklayıcı, AB perspektifinde demokratik bir değişim çizgisine oturtabilmiş olsaydı, amenna; şapka çıkarırdık. Ancak AKP, kifayetsiz liderliği, dayandığı dini cemaatler koalisyonunun kendinden olmayanı dışlayan bünyesi ve mutlakçı siyasi kültürü yüzünden olumlu yönde bir değişimi ne toplumsal ne de siyasal düzeyde gerçekleştirmiştir. AKP’nin engeli en başta kendisidir.

Obama’nın rengi simge değil
Siyah Obama’nın Beyaz Saray’a yerleşecek olmasıyla eşi türbanlı olan bir politikacının Çankaya’ya çıkması arasında “değişim” bakımından bir paralellik kurmaya çalışanlara o ilişkinin “ters” olduğunu vurgulamak isterim.
ABD’deki ırkçılık meselesi, Obama’yı Beyaz Saray’a taşıyan siyasi süreç başlamadan çok önce, Martin Luther King gibi, rejim değişikliği talebi siyahları “Amerikan rüyası”na ortak etmekten öteye gitmeyen olumlu bir liderin izlediği mücadele çizgisinin doğrultusunda, psikolojik yönlerine varana kadar çözülmüştü. Obama başka türlü Demokratik Parti’nin başkan adayı olamazdı.
Obama, rejimin kendisine açtığı yoldan, rengiyle ilgili bir kriz, direnç veya imayla karşılaşmadan yürümüştür; bu bir meydan okuma olmamıştır. Çünkü Obama’nın derisinin rengi bir siyasi simge değildir.
Abdullah Gül ise türban sorununun geniş bir demokratik mutabakat zemininde ve AB perspektifini güçlendirecek büyük bir özgürlükler paketi içinde (Çünkü bizim rüyamız da AB’dir) çözülmesini beklemeden veya bu yönde uğraş vermeden, türbanlı eşiyle birlikte Çankaya’ya çıkmayı yeğlemiştir. Gül Çankaya’ya rejimle çatışarak yürümüştür; bu bir meydan okumadır. Çünkü Hayrünnisa Gül’ün türbanı bir siyasi simgedir.
Demek ki “değişim” önce türbanı siyasi simge olmaktan çıkarmakla başlamalıdır.
[COLOR="red"]Metin Münir

Yağmur cezası


OZANKÖY
Sabaha doğru yağmur sesiyle uyandım. Kuru kuyunun yanındaki dutun sararmaya başlayan yapraklarına yağmur taneleri düşüyordu. Burnuma ıslak toprak kokusu geldi ya da geldiğini hayal ettim.
Fizan çölüne oğul yollamış asker annesinin hasretine benzer bir özlemle yağmur bekliyorum aylardır. Birkaç gün önce yağmur beklentisiyle bahçemin dönümlerini sürdürdüm. Toprak gelecek yağmuru daha kana kana içsin, derinlerine çeksin diye. Ama yağmur gelmedi.
Sabahleyin beni uyandıran, yağmur dediğim şey, serpintiden başka bir şey değildi. Başlamasıyla bitmesi bir oldu. Otomobilimin ön camında kuruyan topraklı damlalardan başka bir emare bırakmadı.
Susuzluğa en dayanıklı Akdeniz bitkilerinden biri adaçayıdır. Sekiz, dokuz, hatta on ay yağmursuz yaşayabilir. Belki de ona acımtırak kokusunu ve tadını veren yağmur hasretidir.
Geçen gün bahçede yürürken patikanın sağındaki adaçaylarının kurumuş olduğunu gördüm. Evi aldığımda orada olduklarına göre en az yirmi küsur yaşındaydılar. Yağmur yediklerinde yeniden canlanırlar mı yoksa bir daha kalkmamak üzere mi düştüler, bilmiyorum.
Beşparmaklardaki ormanda bile ağaçlar ölüyor. Kahverengi kahverengi görüyorsunuz onları yeşilliğin içinde. Çamların ve servilerin yeşili solgun, tozlu bir renk almaya başladı.
Yürürken ağaçların arasından aşağıdaki gölette bir damla su kalmamış olduğunu görüyorum.
Ertesi gün gökyüzü masmavi. Bir tek bulut yok. Tişörtle dolaşıyorum. Gidip yüzsek mi diye düşünüyorum.
Keklikler ne içiyor?
“Ayın 12’sinde cemre düşecek” diyor kardeşim.
“Saatli Maarif Takvimi’nden mi öğrendin?”
“Hayır bundan.” Yanında, oturduğu koltuğun üstünde, kalın, siyah kaplı bir not defteri veya ajanda var. İki eliyle kaldırıp bana gösteriyor. “Bunun içinde şey var” diyor, gelecekte ne olacağını gören bir eski zaman peygamberinin bilgiç tebessümüyle. “Sen de varsın.”
Ağzında iki diş kaldı. İkisi de önde. Biri altta, diğeri üstte. Gülünce ilk dişlerini çıkaran bebeklere benziyor.
“Cemreye boş ver, yağmur yağacak mı onu söyle” diyorum.
“Kitap onu yazmıyor” diyor.
“Çöpe at o zaman onu.”
Çiçek ve ağaç satan seranın sahibesi, “Ayda bir su isteyen bitkilerden bir köşe yaptım” diyor. Arkasından yürüyorum. Kaktüs, iris ve Japon gülü ile ekili bir alana götürüyor beni.
Ama ben inatla ve açgözlülükle bol su isteyen çiçekli sarmaşıklar, yakut çiçekli bodur bitkiler, sarı ve pembe çiçek veren zehirli ağaçlar alıyorum. Hayalimde, gökgürültülü eski yağmurların su içirdiği sarmaşıklar pergolalara, bahçe duvarlarına tırmanıyor, boru çiçekleri acı kokularını yatak odama yolluyor.
Bu kışın da geçen kış gibi yağmursuz geçebileceğine inanmak istemiyorum.
“Bu sene yağmurlu geçecekmiş” diyorum arkadaşıma.
Uyduruyorum tabii. Bu inancı destekleyecek bir bilgi ne bende var, ne de, muhtemelen, dünyanın herhangi bir meteoroloğunda. Ama ben inanmak istiyorum. “Martta bahçe yemyeşil olacak” diye atmaya devam ediyorum. “Her taraf kır çiçekleriyle dolacak.”
Ya olmazsa? Ya her şey adaçayı gibi ölürse?
Keklikler susuzlukta kırılıyor olsa bile av mevsimi açıldı. Milli park olan, avcılara kapalı alanlar dahi bu yıl ava açılmış. Pazar günü tüfek sesiyle uyandım. Öğleden sonra bahçede dolaşırken bir fişek buldum.
Acaba kümes hayvanları için de av mevsimi açıldı da haberim mi yok?
Yağmur yağmıyor. Yağmıyor. Yağmıyor.
Bir suç için cezalandırılıyor olabilir miyiz?
AK Parti devletleştiriliyor mu?

ORAL ÇALIŞLAR


PKK’nın Aktütün saldırısından bu yana AK Parti yönetiminde dikkat çekici bir değişim yaşanıyor. 22 Temmuz seçimlerinden önce ‘AKP ne yapar’ sorusunu sorarken, göre şöyle bir değerlendirmede bulunmuştum: AKP’nin önündeki sorun devletleştirilme tehlikesiyle yüz yüze gelmesidir.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Güneydoğu gezileri sırasında yaptığı konuşmalar, pompalı tüfek saldırısı konusundaki değerlendirme, AKP’nin yeni bir yola girdiğine ilişkin mesajlar içeriyordu. “Ben, ya sev ya terk et” demedim diyor. Doğru, ancak ‘istemeyen gitsin’ nasıl yorumlanacak?
Başbakan, “Tek devlet, tek bayrak, tek millet, tek vatan” vurgusu yapıyor ve “Bunu kabul etmeyen gitsin” diyor. Bunu nerede yapıyor, Hakkari’de. Kürtlerin çoğunluğu kendilerini ayrı bir millet olarak düşünüyorlar. Ayrı bir dilleri ve ayrı bir tarihleri olduğu da gerçek.
Kürtlerin çoğunluğu, kendilerini ayrı bir millet olarak tarif ederken, Türkiye’nin birliğini savunuyorlar ve bu ülkede birlikte yaşamaktan yana olduklarını ifade ediyorlar. Diyelim ki, bazı Kürtler de ‘Tek devlet, tek bayrak, tek millet, tek vatan’ sloganını doğru bulmuyorlar, bunun Türk milliyetçiliğini sembolize ettiğini düşünüyorlar. Bunların kendi topraklarını terk edip başka bir ülkeye mi gitmeleri gerekiyor? Bunun da ‘ya sev ya terk et’ mantığına yakın bir mantık olduğu söylenemez mi?
Bütün bu tartışmaların ardından, bu yönelimin ardından Dengir Mir Mehmet Fırat’ın ikinci adamlık görevinden alınarak, onun yerine Abdülkadir Aksu’nun getirilmesi anlamlı değil mi? İlk gün Kılıçdaroğlu güzellemeleriyle geçse de, görünen o ki Dengir Fırat’ın tasfiye edilmesi anlamlı bir siyasi operasyondur.
Bu siyasi operasyonun arkasında Güneydoğu’da değişen AKP siyasetlerinin yattığı anlaşılıyor. Fırat, ortalığını yumuşatmak amaçlı olduğu izlenimi veren bir görüşme yapmıştı. Ahmet Türk ve bazı DTP’li yöneticilerle görüştüğü ortaya çıkmıştı.
Fırat’ın ‘Kürt sorunu’nun çözümünde, demokratik açılımlardan yana olduğu herkes tarafından bilinir. Görünen o ki, Başbakan’ın son dönemde Güneydoğu’ya ilişkin değişen tutumu, bu çatlağın asıl nedeni.
Abdülkadir Aksu bildiğimiz bir siyasetçi. Daha önce de devletin ‘güvenilir’
bürokratıydı. 12 Eylül sonrası dönemin 25 yıldır neredeyse değişmeyen İçişleri Bakanıydı. Hrant Dink cinayetinde de, birçok kritik cinayette de hep aynı koltuktaydı.
Bu görev değişikliği, bir tesadüf değildir. Çok anlamlıdır ve mesaj ortadadır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu değişiklikle nereye doğru yürüyeceklerine ilişkin bir tutum ortaya koymuştur. Bu AK Parti’nin devletleştirilmesi yönünde atılmış dikkat çekici bir adımdır.
Başbakan bu çizgisiyle ve bu tercihleriyle bazı saptamalara göre partisini ‘merkez’e doğru çekmek için ciddi bir tercihte bulunmuştur. Ancak bu ‘merkez’ nedir? İşte sorun burada.
Bu merkez denen yer, ‘statüko’dur. Bu merkez, 25 yıldır ‘Kürt sorunu’nu asayiş sorununa hapsetmek isteyen siyasetin adıdır. Bu ‘merkez’ çözülmesi gereken bütün sorunları ‘olmaz’ diyerek kilitleyen yerin adıdır.
AKP, ‘değişim’ sloganıyla ve ‘demokratikleşme’ vaatleriyle seçmenin desteğini kazandı. O bir ‘çevre’ gücü olduğu yönündeki imajıyla demokrasi isteyen kesimlerden de destek alabildi. 22 Temmuz seçimleri 27 Nisan askeri muhtırasının gölgesinde yapıldığı için AKP ‘mağdur’ görünümüyle önemli bir seçmen desteğini sağladı. ‘Merkez’de olmadığı için toplumun gözünde değişik bir itibarı vardı.
Şimdi AK Parti ve lideri Erdoğan bir eğik düzlem içindedir. Dengir Mir Fırat’ın yerine Abdülkadir Aksu’nun tercih edilmesi, bir yönelimi ifade ediyor. Bunun ne olduğunu anlamak da o kadar zor değildir.
Tabii, bu gelişme AK Parti için bir ‘düşüş’ olduğu gibi, Türkiye için de olumsuz bir yönelimi ifade ediyor.
Türkiye ‘statüko’nun kollarına bu kez de AKP tarafından teslim ediliyor.
Tarih tabii ki bir tekrardan ibaret değil. Kürtlerin kimliklerine ilişkin kültürel talepleri artık geri dönülemez ölçüde meşruluk taşıyor. Bir kez daha inkâr üzerinden siyaset üretmek mümkün görünmüyor. Dünyanın bu kadar büyük bir değişim geçirdiği koşullarda, bir halkın dilini yasaklamanın önüne geçilemeyeceğini göreceğiz.
Ancak bütün bu gerçekliğe rağmen AKP 40 yıldır gördüğümüz iktidar partisi sendromunun benzerini yaşıyor.
Adım adım ‘devletleştiriliyor’...
Umarım, yanılırız...
Şükrü KÜÇÜKŞAHİN

Savaşta bile yapılmadı


SAĞLIK Bakanı Recep Akdağ’dan, önceki hafta sonu Başbakan Tayyip Erdoğan’la beraber gittiği, gazetecilerin bile taşlı saldırıya uğradığı Hakkari gezisiyle ilgili izlenimlerini dinledim.

Gördüklerinden ve duyduklarından o kadar çok etkilenmişti ki telefondaki sesi üzüntüsünün hálá geçmediğini gösteriyordu.

"Oraya büyük bir heyecanla gittim" diyen Akdağ, nedenini şöyle açıkladı:

"Hakkári’de artık hastaların yüzde 90’ı, plazma TV, koltuk, banyo ile donatılmış nitelikli yataklarda tedavi edilecek. Bu Türkiye birinciliği demektir. 2002’de Hakkari’de 20 uzman doktor vardı, bugün sayı 57. Bunları sağlayan yatırımların açılışı için oraya gittik."

HAMİLEYİ AMBULANSTAN İNDİRDİLER

Bu heyecanla gittiği Hakkári’de tanıklık ettiklerine, duyduklarına inanmakta güçlük çeken Akdağ, "Ne sevincim kaldı ne heyecanım" deyip devam etti:

"Daha önce Diyarbakır’da ambulans taşlanmış, durdurulup içindeki hamile anne indirilmişti. Sağlık müdürümüz benzer iki olayın da Hakkari’de olduğunu anlattı. Ambulansın yolunu kesiyorlar, hastaları zorla indiriyorlar. Biri de hamile. Sürücü, ’Hastamız hamile, doğum yapacak’ demesine rağmen, onu tehdit edip, ’indireceksin’ diyorlar. Bu gözü dönmüşlüktür."

Böylesi olayların en acımasız savaşlarda dahi yaşanmadığını, Kızılhaç ve Kızılay araçlarına hiç müdahale edilmediğini vurgulayan Akdağ, yapılanları şiddetle kınarken şu mesajı DTP’ye iletti:

"Çocuklara taş attırmak, ambulans durdurmak demokratik hak mı? Bu olayları bir partimiz tırmandırıyor. Dilerim bu tutumlarını sürdürmezler. Yapılan demokratik de değil, ahlaki de. Söz konusu olan yaşam hakkı."

İÇİ SIZLAMAYAN İNSAN

Konuşmamızda bölgedeki doğum oranının yüksekliğine işaret eden Akdağ, daha önce de ana sağlığı ile ilgili aşı kampanyasının aynı kesimlerce durdurulmak istendiğini anımsattı.

Akdağ, bu konuda da şu bilgileri verdi:

"Aşılama oranı bölgede yüzde 40’ın altındaydı. Aşı kampanyasını başlattık, ’kısırlık yapıyor’ propagandasına başladılar. Başlangıçta etkili de oldular; ama bütün personelimizle uğraştık, didindik yendik bu propagandayı. Bugün yüzde 90 oranı aşıldı; kötü mü oldu yani? Bir şey daha yaptık. Kışın annelerimiz zorlukla karşılaşmasın; çocuklarını kaybetmesin, hayatları tehlikeye girmesin diye önlemler aldık. Hem 112 hizmetlerini daha etkin hale getirdik, hem de paletli ambulanslar aldık."

Bu ambulansların dahi ulaşamadığı köyler olduğunu, bu durumda da anneleri, en az 10 gün öncesinden, kent merkezlerine getirip, valilikler aracılığıyla konaklattıklarını aktaran Akdağ, şu bilgiyi de verdi:

"Evde doğum oranında, diğer bölgeler yüz binde seksen dolayındayken, burada oran 150’ye varıyordu. Bu oran da normale çekildi."

"O evlere polisle girmemiz mi isteniyor, bilemem; ama personelimiz ev ev çalışmaya devam edecek" diyen Akdağ, sözlerini şöyle tamamladı:

"Sağlık personeli orada canını dişine takmış çalışırken, savaşta bile yapılmayanı onlara mübah görülüyorsa, içi sızlamayacak bir insan çıkar mı? İçi sızlamayan varsa işte o zaman vay insanlığın haline!"
Ferai TINÇ

İlerleme raporu neden memnun ediyor



TÜRKİYE ile ilgili ilerleme raporu için "dengeli" sözcüğünün bu kadar kullanılması, ilerleme değil ilerlememe süreci içinde olduğumuzu gösteriyor.

Madem ilerlenmiyor o zaman bu kadar zorlama işler yapmaya ne lüzum var deyip, kestirip atmak geliyor insanın içinden ama kolay değil. Bir kez müzakereler durdu mu yeniden başlamak için çok daha fazla çaba harcamak gerekecek. Bu sadece bizim açımızdan değil, Avrupa için de öyle.

Sade suya tirit raporların ortaya çıkmasının nedeni de bu.

Ama eğer AKP Hükümeti samimiyse, bu raporun dengeli yönünü öne çıkartmayıp, eksiklerin altını kırmızı kalemle çizer ve reformlar için harekete geçerse bu yavaşlama sürecini bile tersine çevirmek mümkün olabilir.

"Denge" yönünü ortaya çıkartıp, bunu AKP hükümetine verilen kredi gibi pazarlamaya kalkıldığında rapora yanıt da dengeli oluyor ve Türkiye, kendi görüşlerinin belgelere yansıtılması fırsatını da kaçırıyor.

Kıbrıs bunun bir örneği. Bölgesel Meseleler ve Uluslararası Yükümlülükler başlığı altında öncelikle ele alınan Kıbrıs konusunda, Türkiye, "çözüm iklimini güçlendirecek somut adımlar atmalıdır" deniyor. Uluslararası kuruluşlarda (NATO) gibi Kıbrıs’ın üyeliğinin engellenmemesi isteniyor. Kıbrıs Cumhuriyeti ile ikili ilişkilerin normalleştirilmesi ve ek protokolün uygulanması da talepler arasında.

Kıbrıs meselesinin ele alındığı paragrafta Avrupa Birliği’nin Kıbrıslı Türklere verdiği, izolasyonların kaldırılması sözünden ise hiç bahis yok.

Bu mesele Ankara’nın verdiği yanıtta da yer almıyor. Resmi yanıta bakıldığında raporun tamamen teknik bir "mutad rapor" olarak değerlendirildiği, olumlu yönlerin ortaya çıkartıldığı görülüyor. İtirazların Komisyona bildirileceği belirtiliyor. Resmi yanıt böyle olabilir ama ne Dışişleri Bakanı Ali Babacan’dan ne de diğer bir hükümet yetkilisinde rapora siyasi bir yanıt geldi. Kıbrıs Hükümeti’nin siyasi değerlendirmesini duyduk.

Siyasi sorunları teknik mesele haline indirerek onlardan kaçınmak AKP açısından anlamlı olabilir ama Türkiye’ye yararı olmaz.

DENGENİN BOZULDUĞU BAŞKA YER

RAPORUN Gümrük Birliği ile ilgili bölümü de ilginç.

Gümrük Birliği başlığı altındaki bölümde ilerleme sağlandığı ama Türkiye’nin hálá korumacılıkta devam ettiği vurgulanıyor. Buna rağmen Türk TIR’larına uygulanan kotaların yarattığı büyük sorundan hiç söz edilmiyor. Kişilerin, malların serbest dolaşımı önündeki engellerin Türkiye’ye etkilerini dikkate almıyor ve İktisadi Kalkınma Vakfı’nın Raporla ilgili değerlendirmede altını çizdiği gibi Avrupa Birliği’nin üçüncü ülkelerle yaptığı anlaşmaların Türk ekonomisine olumsuz etkisine değinmiyor.

Hükümet bu konuda da bir şey demiyor.

Çünkü raporda AKP’nin, parti olarak işine gelen bölümler var. Parti kapatma davasının geniş biçimde yer alması gibi. Ama DTP’nin de kapatılmasına karşı çıkılıyor. Avrupa Birliği ile uyum sağlayabilmek için, örgütlenme ve ifade özgürlüklerinin güvence altına alınması gerektiği vurgulanıyor. Basını özgürlüğünü kısıtlayan yasaların kaldırılması, yolsuzlukla mücadelede gerekli önlemlerin alınması, para aklama konusunda gerekenin yapılmadığı, OECD’nin rüşvete karşı önlemler konvansiyonunun benimsenmediği de söyleniyor raporda.

GÖZDEN KAÇMAMASI GEREKENLER

Yargı bağımsızlığı, kadın hakları, azınlık hakları, dini özgürlükler, cinsel tercih özgürlüğü, Kürtçe yayın ve eğitimde yapılması gereken çok şey olduğunu söylüyor rapor.

Suyun kalitesinde ve doğayı koruma çerçevesinde "küçük ilerlemeler"den söz edilirken hava kirliliğine karşı önlemlerin yetersiz olduğu belirtiliyor.

"Akıl sağlığı konusunda hiç ilerleme görülemedi" deniyor ama "gürültü" ile mücadelede başarı sağlandığı vurgulanıyor.

"Avrupa Birliği vatandaşlık haklarına uyum sağlanamamıştır" diyen rapor, AKP hükümetini, "susturma"da başarılı bulunuyor.
Mehmet Y. YILMAZ

Tayyip Ağabeyiniz sevsin hepinizi!


RECEP Tayyip Erdoğan’dan bir "demokrasi kahramanı" yaratmak isteyen "liberal çevreler" hayal kırıklığına uğramışlar.

Benim tespitim değil, gazetelerde dün böyle yazıyordu.

Aktütün saldırısından sonraki gelişmeler "AKP’nin devletleştirilmesine" neden olmuş!

Dengir Bey’in istifasından sonra yerine Abdülkadir Aksu’nun getirilmesi de bunun bir kanıtı imiş.

Zaten AB hedefi de boşlanmış!

Kendine liberal süsü veren İslamcı Fehmi Koru "Obama gibi geldiler, Bush gibi oldular" diye konuşunca Erdoğan da buna çok kızmış, "sevsinler seni" demiş.

"Belli ki AKP sadece kendisi için demokrasi istiyor"muş!

Moskova dönüşü birikmiş gazetelerde bunları polisiye film heyecanıyla okurken şuna karar verdim:

Eğer reenkarnasyon diye bir şey varsa, ben de bir daha dünyaya geldiğimde liberal olacağım!

Belli ki bu eğlenceli bir faaliyet!

Yıllardır herkesin gözünün önünde olan, herkesin bilip, gördüğü, yazdığı bir şeyi birdenbire keşfetmenin insana nasıl bir haz verdiğini düşünün bir kere!

Mesela uçağınızın JFK Havaalanı’na her inişinde "kara göründü" diye bağırıp, Amerika’yı her seferinde siz keşfetmiş olabilirsiniz!

Ya da hamama her gittiğinizde "evreka" diye (peştamala sarınmayı ihmal etmeden tabii) bağırarak sokağa fırlayabilirsiniz!

Ancak sizi uyarıyorum:

Elbette bazen, tıpkı Recep Tayyip Erdoğan’ın "gerçek bir demokrat çıkmamasında olduğu gibi" hayal kırıklığına uğramak da söz konusu olabilir: Titanik, her seferinde batıyor çünkü!

Koca kulağa karşı kime güvenelim?

TBMM Telekulak Araştırma Komisyonu’nda konuşulanları, MHP milletvekili Hasan Özdemir ile Komisyon Başkanı AKP milletvekili Hakkı Köylü arasındaki tartışmayı dünkü Hürriyet’in manşetinde okumuş olmalısınız.

Özdemir, herkesin bildiği bir şeyi dile getiriyor, telefon dinleme ile ilgili yasaya uyulmadığını, suç yoksa kayıtların süresi içinde imha edilmediğini ve durumun telefonu dinlenen kişiye bildirilmediğini söylüyor.

TBMM Komisyon Başkanı’nın verdiği yanıt: "Savcılar o durumda görevlerini yapmıyorlardır."

Yasaları uygulamakla görevli olanlar, bunu yerine getirmiyorlarsa biz sade vatandaşlar ne yapmalıyız?

Ergenekon davası iddianamesinde, suç iddiası ile ilgisi olmayan telefon konuşmaları kayıtları da vardı, hatırlayacaksınız.

Savcı imha etmesi gereken kayıtları iddianamesine koydu, mahkeme heyeti de bu iddianameyi kabul etti ve yargılamayı yapıyor.

Yasama organı en temel haklarımızdan birini koruyamıyor, yürütme desen ilgilenmiyor bile. Yargı erkinin ise umurunda bile değil!

Bütün bu duruma kimin "dur" diyeceği belli.

Yasama organı işini yapmış ve suç takibini kolaylaştırmak için bir yasa çıkarmış, vatandaşların haklarının nasıl korunacağını da tespit etmiş.

Dinlemeyi yapanlar "yürütme organı olan hükümete" bağlılar. Hükümet buna engel olmuyorsa bilin ki bundan bir fayda ümit ettiği için olmuyor.

Ve bir tane yürekli savcı ortaya çıkıp, bu işi ıcığı cıcığına kadar soruşturmuyor.

Sorum bu: Biz vatandaşlar kime güveneceğiz?

Atatürk’ü saygıyla anıyorum

MUSTAFA Kemal Atatürk’ü ölümünün 70. yılında bir kez daha saygıyla anıyorum.

Son günlerdeki tartışmalara bakıp da havanda su dövmeye ne kadar yatkın bir ulus olduğumuzu görünce de doğrusunu isterseniz canım sıkılıyor.

Tarihsel kişilikleri ve tarihsel olayları, yaşandığı dönemin şartlarında değerlendirmek gerekir.

Bugün baktığımızda "kan içici emperyalist bir canavar" gibi göreceğimiz Büyük İskender, kendi zamanının önemli ve ilerici bir hükümdarıydı.

Sayısız örnek bulabiliriz bununla ilgili.

Mustafa Kemal Atatürk için biraz daha da fazlası geçerli.

Bugünün eksikli demokrasisinden Atatürk ve arkadaşlarının kurduğu Cumhuriyet’i sorumlu tutanlar, sadece o dönemin değil, bugünün koşullarına da bakarak ne kadar önemli bir iş yaptığını görebilirler.

Uzağa gitmeye gerek yok. "Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan" herhangi bir Kuzey Afrika ya da Arap ülkesinde üç-dört hafta geçirmeleri yeterli olur bunun için.

Türkiye, öyle büyük bir devrimsel dönüşüm geçirmemiş olsaydı en iyi ihtimalle bugünün Fas’ından, Mısır’ından, Suriye’sinden farklı bir yer olmayacaktı. Piyangodan Suudi rejimi gibi bir rejim çıkmış olması da olasıydı tabii.

Sadece bu nedenle bile Atatürk, saygı ile anılmayı hak ediyor.
Ahmet HAKAN


Madem askerle kanka oldunuz


MADEM Başbakan Tayyip Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ kanka vaziyetine geldi...

Madem Isparta Eğridir’de birlikte komando eğitimine takılıyorlar...

Madem birbirlerine "Ergenekon" üzerinden sıcak ya da soğuk şakalar yapıyorlar...

Madem Kürt sorunu konusunda ortak bir hassasiyet geliştirdiler...

Madem bir araya gelince "şu DTP’liler de iyice azıttı birader" falan diyerek ortak bir duyarlılığı dile getiriyorlar...

Madem Başbuğ, Erdoğan’ın "tek bayrak / tek millet / tek vatan" şeklindeki sloganına bayılıyor...

Madem beraber yürüyorlar bu yollarda...

Madem artık yağan yağmurda beraber ıslanıyorlar...

O zaman...

Başbakan Erdoğan, aradaki samimiyete binaen, General İlker Başbuğ’dan küçük bir ricada bulunabilir...

General’e diyebilir ki:

"Sayın Genelkurmay Başkanım... Geçen gün Manisa 1. Piyade Er Eğitim Tugayı’nda askere giden evlatlarının yemin törenine katılmak isteyen 40 yaşın üstündeki anneler tören alanına alınırken, 40 yaşın altındaki başörtülü anneler, kışla kapısından geri çevrildiler... Çocukları şehit olduğunda, cenaze törenlerinde ’40 yaş altı / 40 yaş üstü’ demeden baş tacı yaptığımız bu anneleri şimdi itip kakmamız hiç münasip kaçmıyor... Bir zahmet şu işe bir el atsanız... Hem böylece ’40 yaşın üstündeki türbanlı kadın zararsızdır / 40 yaşın altındaki türbanlı kadın ise zararlıdır’ garabeti de daha fazla yaygınlık kazanmadan son bulur."

* * *

Buradan yemin billah ederek söz veriyorum:

Eğer Başbakan Erdoğan, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a böyle bir ricada bulunma cesaretini ve kararlılığını gösterebilirse...

Ben de kendisini...

Bu sütundan...

Benzetilmek istediği kahramanlara...

Yani Yavuz Sultan Selim’e, Kanuni Sultan Süleyman’a, cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e, Osman Gazi’ye benzeteceğim...

Hatta ve hatta bunlarla yetinmeyip...

Napolyon’a, Büyük İskender’e, Aslan Yürekli Richard’a, Selehaddin-i Eyyubi’ye, James Bond’a, Spartaküs’e, Anthony Quinn’e, Polat Alemdar’a, Malkoçoğlu’na benzeterek yücelteceğim...

Hadi bakalım: Gayret bizden, başarı Allah’tan...

Yetti gayri

MUSTAFA Artık yeter... "Yönetmen"in kederli ve kaygılı yüz ifadesiyle ağır haksızlıklara maruz kalmış edası yeter... "Yerden yere vuranlar"ın saklamaya bile gerek duymadıkları kişiye tapınma kültürünü abarttıkça abartmaları yeter... "Göklere çıkaranlar"ın övgüde sınır tanımamaları yeter... Bir anlamı olur mu bilmiyorum ama yine de söyleyeceğim: Artık içinde "Mustafa" geçen herhangi bir yazıyı ya da röportajı okuyamıyor ve hızla geçiyorum... İçinde "Mustafa" geçen herhangi bir ekran atışmasında da hemen kanal değiştiriyorum...

OBAMA Artık yeter... Derisinin renginden bıktım... Maskesinin renginden bıktım... Kenyalı geçmişinden bıktım... Birleşmiş Milletler gibi sülalesinden bıktım... "Beyaz Saray / Siyah adam" esprisinden bıktım... "Beyazlaşmaya çalışan siyah" vurgusundan bıktım... 10 yaşındaki kızının köpek sevgisinden de bıktım, seçim günü ölen bin yaşındaki anneannesinden de bıktım... Hakkında epik ve destansı yazılar yazan "İçimizdeki Obamacılar"dan da bıktım, kendilerini şimdiden azılı "Obama düşmanlığı"na vurarak safını seçenlerden de...

İstersen Çölaşan’ın olurum senin Melih

MELİH Gökçek, dünkü Vatan’da, "Ahmet Hakan sizin yeni Emin Çölaşan’ınız olur mu?" sorusuna, "Ahmet eski arkadaşımdı... Şimdi silahşor oldu... Değişti..." diye cevap vermiş ama benim kendisinin "yeni Çölaşan’ı" olup olmadığımla ilgili bir şey söylememiş...

Anımsatmak isterim ki:

Şu ana kadar bilhassa "Melih Gökçek düşmanlığı"na vurmadım kendimi...

Ama ne yalan söyleyeyim:

Melih Gökçek, "Böyle vakit geçmiyor... Can sıkıntısından geberiyorum... İlle de bir düşman isterim... Ahmet Hakan da bunun için uygundur" falan derse...

Ben hazırım...

İsterse yeni Çölaşan’ı olurum kendisinin...

Ama uyarayım:

Benim mücadele yöntemim biraz farklı olur...

Öyle isminin başına "İ" koyarak falan yapmam bu işi...

Kendisine "dinci politikacı" muamelesi de çekmem...

Matematiksel yöntemleri denerim...

"Gık" diyemeyeceği şeyler söylerim...

Kısacası...

Keyifli olmaz kendisi için... Muzip oğlan çocuğu gülümsemesi, yüzünde donar kalır... Ama yine de tercih kendisinindir...

Ben hazırım... Bir haber vermesi yeter...