Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
[COLOR="red"]Enis BERBEROĞLU

DTP’den PKK’ya 88 kez terör örgütü tescili


ANKARA GÜNEYDOĞU (Kürt) sorununda gün geçmiyor ki "U dönüşü" yaşanmasın, ezber bozan yeni söylem duyulmasın...

Örneğin, medyada Dengir Mir Mehmet Fırat’ın gidişi tartışılıyor... Oysa bana sorarsanız asıl önemlisi Abdülkadir Aksu’nun dönüşüdür.

Abdülkadir Bey’i Gaziantep Valiliği günlerinden tanırım. O yüzden iddialıyım: Aksu’nun partide ikinci adamlığa yükselişi, Tayyip Erdoğan’ın savaş düzenine geçiş işaretidir. Artık Güneydoğu ve DTP için eski günler geride kalacak, yeni dönem başlayacak.

* * *

Madem bozulan ezberden ve değişimden söz açtık, Nevruz Raporu’na değinmeden olmaz.

Malum bu yılki Nevruz’da olaylar çıktı, ölümler yaşandı. Araştırması Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’na düştü.

Dört partiden dört vekil, alt komisyon kurdu: AKP’den Abdurrahman Kurt, CHP’den Çetin Soysal, MHP’den Mehmet Ekici ve DTP’den Akın Birdal, Zafer Üskül başkanlığında rapor hazırladı.

Rapor kamuoyunda daha çok Apo’ya hangi sıfatın takıldığı yönüyle tartışıldı. Oysa raporda;

PKK ve DTP’nin Nevruz’u bahane ederek olay çıkarttığı,

Eylemlerin suç unsuru taşıdığı,

Güvenlik güçlerinin müdahalesinin meşru sayıldığı,

Sadece kolu kırılan bir çocukla, ölümlerin etkin soruşturulması gerektiği yer aldı.

148 sayfalık raporda, PKK için; 88 kez terör örgütü, 20 kez bölücü örgüt, 12 kez ayrılıkçı örgüt ve 2 kez PKK terör örgütü ifadesi kullanıldı. Ve bu rapora diğer vekillerle birlikte DTP’li Akın Birdal da imza koydu.

Benim için ve bu toplumun kahir ekseriyeti açısından PKK terör örgütüdür. Akın Birdal’ın attığı imza bu nedenle önemlidir...

Ama daha önemlisi, bu imzaya uygun politika izlenmesidir.

Yanlış şeytana taş

ULAŞTIRMA Bakanı Binali Yıldırım’ın tarihi Antalya konuşmasını dün Hürriyet’in manşetinde herhalde okudunuz.

Gazete, Bakan’ın polis ve jandarma ile ilgili rüşvet ihbarı sayılabilecek sözlerini başlığa taşıdı.

Ben petrol fiyatlarıyla ilgili ifadesini tartışmaya açmak istiyorum. Bakan diyor ki: "Petrol fiyatı 140 dolar iken de, 70 dolara inmişken de benzin fiyatı aynı, oysa yarı yarıya olmalı..."

Diyelim ki doğru, ama Bakan Bey devam ediyor: "Rekabet Kurulu bakıyor, yakında petrol dağıtıcı şirketlere ceza gelirse şaşırmayın."

Şimdi bu lafın neresini düzelteyim, gerçekten bilmiyorum. Ama yine de deneyeyim:

1) Petrol dağıtıcı şirketler, isimlerinden belli sadece dağıtıcı, yani üretici değil.

2) Akaryakıt ürünlerini rafineriden alarak istasyonlarda tüketiciye satıyorlar.

3) Rafineri fiyatları düşmeden onların da fiyatlarını geri çekmeleri mümkün değil.

4) Rafineriler yüksek maliyetli stok nedeniyle çıkış fiyatını aşağı çekemiyor.

5) O yüzden pompadaki fiyat da ne yazık ki düşmüyor.

6) İthalat tabii ki mümkün, ama yüzde 30 kur artışı nedeniyle daha düşük fiyat zor.

Ulaştırma Bakanı ya bu gerçeklerin farkında olmadığı için yanlış hesap yapıyor...

Veya hükümetinin sıkça başvurduğu yöntemle, hayali şeytan yaratıp taşlıyor.
Çetin Altan

Şeytanın gör dediği


Bektaşi babasına sormuşlar: - Kenyalı bir aileden gelip, ABD Başkanlığı’na seçilmiş siyahi Barack Obama ile eşinin, Washington’daki Beyaz Saray’a yerleşmeye hazırlanması hakkında ne düşünüyorsun?
* * *
Baba erenler:
- Nasreddin Hoca’nın fıkrasını düşünüyorum, demiş; göle yoğurt mayası atarken, “Ya bir de tutarsa” demesini...
* * *
Ve eklemiş:
- Göle atılan yoğurt mayasının tutması gibi bir şey, siyahi Barack Obama’nın ABD Başkanı olması; şu farkla ki, o maya beyaz değil, siyahmış.
* * *
Eski Osmanlı sarayından da, bir siyahi fıkra:
Hava sıcak mı sıcak; siyahi ve hadım edilmiş Kızlarağası, İncili Çavuş’a:
- Gel buraya da, beni biraz yelpazele, demiş.
* * *
İncili Çavuş da, eline kocaman bir yelpaze alıp, Kızlarağası’nın ter içindeki yüzünü serinletmeye başlamış.
* * *
O sırada, saraydaki içoğlanlarından biri görmüş İncili Çavuş’u:
- Ne yapıyorsun öyle, ey İncili Çavuş, diye; çimdikli bir soruyla gülerek bakmış İncili Çavuş’un yüzüne.
* * *
İncili Çavuş da, dilini tutamamış:
- Marsık kızdırıyorum, demiş.
* * *
Ve saraydaki Afrikalı Kızlarağası’nın, İncili Çavuş’a oturttuğu söz:
- Kızarsam yakarım.
* * *
Afrikalıları küçümseyen ve onlarla dalga geçen binlerce fıkra vardır. İşte onlardan da, bir tane örnek:
Kongo’nun küçük kentlerinden birinde, zenci bir polis düzenliyormuş trafiğin akışını.
* * *
Kongo’yu turist olarak, açık arabasıyla gezmeye gelen genç Amerikalı bir kadını, zenci trafik polisi durdurmuş:
- Benim rengim ne, lütfen söyler misiniz, demiş.
* * *
Turist Amerikalı kadın:
- Siz siyahsınız, demiş.
- Hayır misis, beni arkamdan ellerim havada gördüğünüz zaman, ben kırmızıyım. Beni profilden, ellerim yana açılmış gördüğünüz zaman da, ben yeşilim.
* * *
Vaktiyle de ortaya çıkan küresel ekonomik bir krizi, kendi seçim kampanyası için bir fırsat olarak gören bir muhalefet lideri:
- Hayat pahalılığı arttıkça artıyor; işsizlik bir yandan, yoksulluk bir yandan yaygınlaştıkça yaygınlaşıyor, diye nutuklar söylüyormuş.
* * *
Bir gün bir telefon gelmiş kendisine:
- Dün söylediğiniz nutuk, tam salak bir demagogun söyleyeceği sözlerdi. Ben ve eşim, ayda 3-5 liraya krallar gibi yaşıyoruz. Mutlu olmak için hiçbir şeyimiz eksik değil. Üstelik çok da mütevazı bir ortamda yaşıyoruz.
* * *
Muhalefet lideri:
- Söylediklerinizin gerçek olması imkânsız, demiş; bir mucize göstermeniz gerekir böyle bir krizin dışında kalmak için.
* * *
Telefondaki ses:
- Hemen anlatayım, demiş; basit, hem de çok basit.
* * *
Muhalefet lideri:
- Biraz daha yüksek sesle konuşur musunuz, demiş; sesinizi iyi duyamıyorum.
* * *
Telefondaki ses:
- Daha yüksek sesle konuşmam mümkün değil, demiş; ben kırmızı bir balığım bir akvaryumda.
* * *
Böyle bir konuşmayı öğrenen iktidar sözcüleri de, oylarını artırmak için hemen akvaryum balıklarının peşlerine düşmüşler.
* * *
Av. Taner Aktop dostumdan da bir fıkra:
Bir yolunu bulup, hemen yeni zenginlerden biri oluveren bir sonradan görme; dayalı döşeli, lüks mü lüks bir büroya yerleşmiş; sekreter olarak da 3 tane genç kız almış yanına.
* * *

3 sekreter genç kız, sonradan görme patronlarına oynadıkları oyunları anlatıyorlarmış.
Biri:
- Ben, diyormuş; özel telefon defterindeki numaralardan bazılarını ya sildim, ya değiştirdim.
* * *
İkincisi:
- Ben de, demiş; çekmecesindeki prezervatifleri deldim.
* * *
3’üncü genç kız ise, prezervatiflerin delinmiş olduğunu duyar duymaz bayılmış!
* * *
Sonradan görmenin 3’üncü sekreteri, hiç değilse biliyormuş gebe kalırsa, kimden gebe kaldığını.
Ankara’nın siyasal tarihinde ise, kimin kimden gebe kaldığını bir tek bilen yoktur.
* * *
Orhan Veli’den bir şiirle bitirelim yazıyı:

Değil
Bilmem ki nasıl anlatsam;
Nasıl, nasıl size derdimi.
Bir dert ki yürekler acısı,
Bir dert ki düşman başına.
Gönül yarası desem...
Değil!
Ekmek parası desem...
Değil!
Bir dert ki...

Dayanılır şey değil!
Serpil Yılmaz

Akaryakıtta indirim olabilir mi?


Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın, S.S. Tüm Motorlu Taşıyıcılar Kooperatifleri Başkanlığı'nın Antalya'da düzenlediği esnaf toplantısındaki konuşması, akaryakıt sektöründe yüzde 60'ları vergi olan "fiyat kombinasyonu" tartışmasını alevlendiriyor.

Ön araştırmaydı
Yıldırım, ayın toplantısında akaryakıt dağıtım şirketlerine dönerek, "Rekabet Kurumu petrol fiyatlarında haksız kazanç olduğunu, serbest piyasa şartlarının işlemediğini tespit etti. Çok yakında petrol dağıtıcı firmalara çok ciddi ceza gelirse şaşırmayın" uyarısında bulunuyordu.
Yıldırım'a ilk yanıt Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Petrol ve Petrol Ürünleri Sanayicileri Meclis Başkanı Canan Ediboğlu'ndan geldi:
"Rekabet Kurulu'nun, akaryakıt şirketlerine ceza vermesi söz konusu değil."
Rekabet Kurulu'nun, "Ön Araştırma Raporu"nun görüşülmesi sonucunda 24 Temmuz tarihinde aldığı "söz konusu" kararda; yalnızca fiyatlandırmaya ilişkin bilgi ve belgelerden hareketle 4054 sayılı Kanun’un ihlal edildiği kanaatine ulaşılamayacağı ve bu nedenle soruşturmaya gerek olmadığı sonucuna varıldığı ifade ediliyordu.
Doğalgaz piyasasının yüzde 93'ünü elinde bulunduran BOTAŞ, Temmuz/Ekim döneminde doğalgaza yüzde 83'e varan oranda zam yaparken, özel sektör benzinin pompa fiyatını aynı dönemde yüzde 16 oranında düşürüyor.
Doğalgazın fiyat oluşumunu çok dinledik; akaryakıta da bir bakalım.
2008 yılı Temmuz-Ekim ayı sonuna kadar, uluslararası hampetrol ve petrol ürünleri piyasasındaki hareketler paralelinde, Tüpraş, benzin fiyatlarında 10 kez indirim yaptı.
Kurşunsuz benzin rafineri satış fiyatı dolar bazında yüzde 46 oranında düşürüldü.
Ancak, pompa fiyatlarını oluşturan vergi (ÖTV ve KDV) gibi diğer unsurlar bu dönemde sabit kaldığından ve dolar kurlarındaki değişimden dolayı, "rafineri satış fiyatlarındaki" bu indirimlerin, benzin pompa fiyatlarına TL bazında yansıması yüzde 16 seviyesinde kaldı.

Pompaya etkisi yüzde 12
Benzin pompa fiyatı içinde, rafineri payı yaklaşık dörtte bir seviyesinde. Dolayısıyla, ürün fiyatları paralelinde Tüpraş’ın indiriminin aynı oranlarda pompa fiyatlarına yansıması matematiksel olarak mümkün değil.
Geriye kalan unsurlarda değişim olmadığı sürece, ürün fiyatının yüzde 50 düzeyinde düşmesinin pompa fiyatına etkisi yaklaşık yüzde 12 seviyesinde olur.
Ayrıca, 3.13 TL/litre seviyesinde seyreden İstanbul ili benzin pompa fiyatının içindeki ÖTV ve toplam KDV payı 1.97 TL/litredir.
Bugün itibariyle rafineriler benzini bedavaya verse, dağıtım şirketleri ve bayiler de bedava hizmet sunsa bile ÖTV ve KDV nedeniyle, pompa fiyatının 1.97 TL/litrenin altına düşmesi mümkün değildir.
Dünyada hampetrol ve ürün fiyatlarının, hem de döviz kurlarının çok büyük oranlarda iniş çıkışlar göstermesi nedeniyle, sadece günlük hampetrol ve pompa fiyatlarına bakılarak yüzeysel yorumlar yapılması yanıltıcı olabilir.
Yüzde 70'e yakını vergi olan akaryakıt fiyatı içinde, "değişken" kabul edeceğimiz yüzde 10-15'lik bölüm içinde kâr marjının fazlaca esnekliği bulunmuyor.
İşlenmiş ürün maliyeti, ulaşım, rafineri çıkışı, arz-talep dengesi, döviz kuru etkisi gibi çarpanlarla ortaya çıkan fiyat, sürdürülebilir bir rekabet ortamı hedefini de gözetmek zorunda kalıyor.
Eğer fiyatlar istenilen düzeyde inmiyorsa, önce devlet harekete geçecek. Ne de olsa akaryakıt sektörünün en büyük ortağı devlet.
İşte Meclis, işte Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK); yasaları çıkarır, düzenler ve uygulanmasını sağlar.
Hükümet petrol fiyatı düşerken nasıl ki doğalgaza yüzde 22.5 oranında zam yapıyorsa, aynı saiklerle hareket ederek akaryakıtta da indirime "kilitlenebilir!"; bu duruma kamyoncu da sevinir, petrolcü de...

Döviz kuru etkisi
Dünya petrol piyasaları ABD doları üzerinden işlem görüyor. Örneğin 1 varil hampetrolün, uluslararası piyasalardaki değerini 100 dolar olarak alalım ve o dönem için döviz kurunu 1.2 YTL/Dolar kabul edelim. Bu durumda 1 varil hampetrole 120 YTL ödenmesi gerekir. Bir başka durumda hampetrol fiyatlarının yüzde 50 azalarak 50 dolara düştüğünü varsaydığımızda, döviz kuru artmakta ise, örneğin 1.6 YTL olduğunda bir varil ham petrol için ödenen bedel 80 YTL olur.
Uluslararası piyasada yüzde 50 düşen hampetrol fiyatlarına rağmen, döviz kuru etkisi nedeniyle bir varil hampetrol için ödenen bedel 120 dolardan 80 dolara inmiş, yani yüzde 33 azalmış oldu.
Ece Temelkuran

Sembol ve 30 yıl


“Bir sembol olarak da bilinen Abdullah Çatlı ve onun şahsında bir kuşağı anıyoruz. Şahsi çıkarlarını milletin çıkarlarına feda eden bir kuşağın, devletin yönetiminin felç olduğu, yargı ve hukukunun işlemediği bir dönemde bu millet ve devlet için ne yapabiliriz düşüncesindeydik.”
BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, birkaç gün önce bu sözleri Abdullah Çatlı’nın mezarı başında sarf etti. Dualar okundu ve ‘sembol’ bir kez daha taçlandırıldı. Yazıcıoğlu haklı, böyle ‘sembolleri’ her dem taze tutmak lazım. Haklı, ‘devlet için, millet için’ çok işler yapmışlardı.
Bunlardan bir tanesi tam 30 yıl önceydi. Kariyerlerine hızlı bir giriş yapıyor ve Bahçelievler 15. Sokak’ta, Türkiye İşçi Partisi üyesi 7 genci kâh boğarak kâh kafalarına kurşun sıkarak öldürüyorlardı. Bakınız, bu kahramanlıklarını kankaları Haluk Kırcı nasıl anlatıyor:
“Kapı açılır açılmaz içeri girdik. Hepsini yere yatırdık. Ne yapacağımız konusunda talimat almak için Abdullah’a birini gönderdik.
Abdullah eter ve pamuk vermiş, ‘Hepsini teker teker bayıltıp öldürelim’ demiş. Dışarı çıkıp, arabada bekleyen Abdullah’la konuştum. ‘Evde öldürmek zor olacak. İkişer ikişer götürüp öldürelim dedim. ‘Olur’ dedi.
İki kişiyi Büyük Reis’in arabasına bindirip Eskişehir yoluna götürdük. Müsait bir yer bulup ikisini de yere yatırıp kafalarına ateş ettik. Geri döndük. Böyle zor olacağını anlayınca Abdullah, ‘Tek tek boğalım bunları’ dedi. Bir tanesini zorla boğdum, diğer dördünü bu şekilde öldürmek de zor olacaktı.
Arkadaşları gönderdim. Sonra da sedirin üzerinde bulunan dört kişiye yakın mesafeden ateş ederek mermilerin hepsini boşalttım. Silahı da götürüp Abdullah’a verdim.”
(l7 Kasım 1980, Haluk Kırcı’nın Ankara Sıkıyönetim Savcılığı’na verdiği ifadeden.)
‘Gecenin Kapıları’
Muhsin Yazıcıoğlu haklı; böyle yiğitleri her yıl mezarının başında anmak, kahramanlıklarını kuşaktan kuşağa aktarmak gerek.
Fakat enteresandır, Yazıcıoğlu o mezarın başına gittiği gün, bir işaret gibi, dumanı üstünde bir kitap geçti elime. Gecenin Kapıları. Yazarı Ozan Özgür. Yordam Kitap’tan ekim ayında çıkmış. Yani 9 Ekim 1978’deki Bahçelievler Katliamı’ndan tam 30 yıl sonra. Sanki 7 gençten selam gibi.

Teşkilattan iki kanka Kitap, katliamı katillerin gözünden, içinden anlatıyor. Teşkilattan iki kanka, katliamın hemen öncesinde şöyle konuşuyorlar aralarında:
- Abdullah başka şeylere oynuyormuş. Farklı farklı ekipler kuruyor, teşkilata değil, doğrudan kendine bağlıyor, dedi. Hemen tüm işlere, tıpkı Maraş mevzusunda olduğu gibi, bilinen, polisçe aranan adamları koşuyor, diğerlerini saklı tutuyor diye de ekledi. Ya Muhsin’in koltukta gözü var diyor...
- Sallamış. Değil koltuk kavgası, yedikleri ayrı gitmez bir kere.
- Lafın dibini dinlemiyorsun ki. Ya Muhsin’in koltukta gözü var diyor yahut daha büyük bir teşkilata adam devşiriyor. İkinci ihtimal daha güçlüymüş. Gladyo mu, gladyatör mü ne, öyle bir milletlerarası...
- Balataları sıyırmış.
- Ya doğruysa?

Abdullah’ı unutturmam!
Her şey doğruydu. ‘Devlet için, millet için’ çocukları katlediyor, karşılığında beynelmilel kariyerler inşa ediyorlardı. Şimdi onlar o kanlı mezarlara koşuyorlar hâlâ. Biz o 7 TİP’li genci anıyoruz. Adlarını hatırlayınız:
ODTÜ Elektrik Bölümü öğrencisi Serdar Alten, Ankara Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi öğrencisi Hürcan Gürses, AİTİA Gazetecilik öğrencisi Efraim Ezgin, HÜ İstatistik Bölümü öğrencisi Latif Can ve Osman Nuri Uzunlar, Faruk Erzan ve Salih Gevence.
Ve evet Muhsin Bey, biz de Abdullah Çatlı’yı unutmuyoruz! Unutturmanıza da izin vermiyoruz!
Müsterih olun, siz ne zaman kahramanlık yalanı uydursanız, hatta unutmak bile isteseniz, biz böyle yazılarla hakikati hatırlatıyor olacağız.
Evet evet, asıl biz size Abdullah’ı hiç unutturmayacağız.
[COLOR="red"]Derya Sazak

Aleviler


Ankara’da bugün Alevi Bektaşi Federasyonu’nun, ‘Ayrımcılığa Karşı Eşit Yurttaşlık Hakkı’ sloganıyla başlattığı yürüyüşün son etabı olan miting var.
Adalet Ağaoğlu, Yaşar Kemal, Vedat Türkali, Fazıl Say gibi adların da yer aldığı, 150’den fazla yazar, gazeteci, sanatçı, akademisyen ve hukukçu mitinge destek veriyor.
Alevilerin eşit yurttaşlık, zorunlu din dersinin kaldırılması, Diyanet’in kaldırılması taleplerine destek niteliğindeki çağrı metninde, ‘tek dil, din, ırk’ anlayışından vazgeçilmesi ve çoğulculuğa dayanan yeni bir anayasa hazırlanması isteniyor:
“Özgürlükten, eşitlikten, çoğulcu bir toplumsal yapıdan, gerçek bir laiklikten, toplumsal barıştan yana, ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık hakkını savunan bizler,
Çağlar boyu inkâr edilen, horlanan, dışlanan, katliam ve sürgünlerle yok edilmeye çalışılan Aleviliğe yönelik asimilasyoncu uygulama ve anlayışa son verilmesini;
Gerek AİHM ve gerekse Danıştay tarafından zorunlu din dersine ilişkin verilen yargı kararlarının derhal uygulanmasını, 12 Eylül diktatörlüğünün toplumumuza zorla kabul ettirdiği ‘zorunlu din dersleri’ uygulamasına derhal son verilmesini;
Laikliğin evrensel anlamına uygun olarak devletin elini dinden çekmesini, tüm inançlar ve ibadet mekânları karşısında eşit bir mesafede durmasını, bu kapsamda Sünni Diyanet İşleri Başkanlığı’nın anayasal bir kurum olmaktan ve genel idare yapısından çıkarılmasını;
Alevi köylerine zorla cami yapılması ve imam atamalarına son verilmesini, el konulmuş Alevi inanç yerlerinin ve diğer değerlerinin Alevilere geri verilmesini;
İnancı, kökeni, dili, dini, ırkı ve cinsiyeti ne olursa olsun tüm yurttaşlarımızın ayrımcılığa uğramadan temel hak ve özgürlüklere sahip olmaları için ‘eşit yurttaşlık’ ilkesinin yaşama geçirilmesini;
Günümüzde geçerliliğini yitirmiş ‘tek dil’, ‘tek din’ ve ‘tek ırk’ anlayışlarından vazgeçilerek çok kültürlülüğün ve çeşitliliğin zenginliğimiz olduğunun kabul edilmesini;
Farklılıklarımızla bir arada yaşamanın toplumsal barışı getireceğine inanarak, uluslararası belgeler ve yargı kararlarına, insan haklarına ve temel özgürlüklere dayalı eşitlikçi, özgürlükçü ve çoğulculuğu temel alan yeni sivil ve demokratik bir anayasanın oluşturulmasını;
Bu anlamda Alevi Bektaşi Federasyonu’nun ‘Ayrımcılığa Karşı Eşit Yurttaşlık Hakkı’ sloganıyla ülke çapında başlatacağı ‘Büyük Alevi Yürüyüşü’ ve 9 Kasım 2008’de Ankara’da yapacağı mitingi destekliyor, mitingde olacağımızı ifade ediyor ve tüm duyarlı yurttaşları mitinge bekliyoruz.”
Alevilerin Büyük Yürüyüşü, Martin Luther King’in 1964’te Washington DC’deki eylemini çağrıştırıyor.
AB reform sürecinde AKP iktidarının direndiği alanlardan biri de Alevilerin hakları.
Ankara’da Obama rüzgârı esiyor.
Fikret Bila

Atatürk'ün gözünde kadının yeri


Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünün 70. yıldönümü. O'nu sadece anmaya değil anlamaya daha çok ihtiyacımız var. Bu sadece Türkiye ve Türk toplumu için değil, İslam dünyası için de büyük bir ihtiyaçtır.
Türkiye'yi "Ilımlı İslam" modeline dönüştürüp bunu da İslam ülkelerine örnek diye gösterme girişimlerine tanık olduğumuz günümüzde, Atatürk'ü anlama ihtiyacı çok daha büyüktür.
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ün başarıya ulaştırdığı Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı bir devrime dönüştüren kuşkusuz, hilafeti ve saltanatı kaldırıp laik bir rejim kurmasıdır.(x)

Kadının işlevi
Atatürk'ün bu devriminin temel direği Türk kadınını çarşaftan çıkarıp toplum yaşamına sokması ve erkeklerle eşit koşullara kavuşturmasıdır. Türkiye'yi çağdaş, demokratik, laik bir ülke yapan bu devrimdir.
Türkiye'yi çağdaş bir ülke yapan kadının yeridir. Laikliğe ve demokrasiye ulaşamamış İslam ülkelerinde kadının yerine bakınca, bu gerçek çok daha iyi görülür.
Bu ülkelere demokrasi ve özgürlük getireceğini vaat ederek işgal edenlerin kendi çıkarları dışında getirecekleri bir şey yoktur. Onlara, örnek olsun diye "Ilımlı İslam" modeline dönüştürülmüş bir Türkiye'yi değil, Atatürk'ü ve laik Türkiye'yi göstermek gerekir.
Bu ülkelerin laikliğe ve demokrasiye ulaşmaları başka ülkelerin çıkarları için değil, o toplumların çıkarları için olmazsa olmaz bir hedef olmalıdır. Bunu da ancak yine o toplumların iç dinamikleri gerçekleştirebilir. Bunun itici gücü hiç kuşku yok ki kadınlardır. İslam ülkelerinde kadın zincirlerinden kurtulmadıkça, laikliğe ve demokrasiye ulaşmaları mümkün değildir.
Bu gerçeği gören ve yaşama geçiren Atatürk'tür. Laiklik ve demokrasi için aranan yol, Büyük Atatürk'ün açtığı bu yoldur. İslam ülkelerinde kıpırdamaya başlayan kadınlara rehberlik edecek olan Atatürk'ün yaklaşık yüz yıl önce gördüğü kadının yeri ve işlevidir.

Kadının yeri
Atatürk, daha cumhuriyeti ilan etmeden kadının yeri ve işlevi konusundaki görüşlerini yansıtmaya başlamıştı.
"Ankara'da öğretmenler kongresi toplamıştı. Kongreye kadınlar da katılmış ancak erkeklerden ayrı bir yere oturtulmuşlardı. Kongreye kadınların da katıldığını gören hocalar, şikâyet etmek için Gazi'ye gittiler. Gazi, öğretmenler derneği başkanını çağırdı: Ne yapmışsınız bu öğretmenler toplantısında? Utanmıyor musunuz? Ayıp! Hocalar sevinçten yerlerinde duramıyorlardı. Gazi devam etti: Toplantıya kadın öğretmenleri de çağırmışsınız. Peki onları niye erkeklerden ayrı oturttunuz? Kendinize mi güveniniz yok yoksa bu hanımların namusundan mı şüphe ediyorsunuz? Bir daha kadınların ayrı tutulduğunu duymayayım."(xx)

Mümkün müdür?
Ve Atatürk, devrimin temel direği olan kadının işlevi konusundaki düşüncesini Kastamonu'da daha açık biçimde söyledi:
"Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirle bağlı kaldıkça öbür yarısı göklere yükselebilsin? Şüphe yok; ilerici adımlar, dediğim gibi iki cins tarafından, birlikte, arkadaşça atılmalı, yenilik ve ilerleme düzeyinde aşamalar birlikte geçilmelidir. Böyle olursa devrim başarıya ulaşır."(xxx)
Mustafa Kemal Atatürk'ün, balolarda boy göstererek, kadınlarla dans ederek, seçme seçilme hakkı, erkeklerle aynı okullarda okuma, aynı meslekleri edinme olanağı sağlayarak yaptığı devrim, verdiği ders budur.
(x) Taner Timur, Türk Devrimi ve Sonrası, s. 290
(xx) Lord Kinross, Atatürk, s. 488
(xxx) Kinross, s. 499
[COLOR="red"]Hasan Pulur

Gazetecilik öğrencilerine bir ders...


TAM gazetecilik okullarında, “haber” dersinde öğrencilere anlatılacak örnek bir olay...
İzmir’de geçen yıl, polisin dur ihtarına uymadığı iddiasıyla bir üniversite öğrencisi öldürüldü: Baran Tursun...
Aile perişan, siz olsanız nasıl olurdunuz, özene bezene yetiştirip üniversite çağına kadar büyüttüğünüz oğlunuz bir hiç uğruna ölüyor.
Delikanlıyı vurup öldürdüğü iddiasıyla bir polis hakkında dava açılıyor, o da ilk duruşmada tahliye oluyor, tutuksuz yargılanacak.
* * *
AİLE ayağa kalkıyor, çalmadık kapı bırakmıyorlar ve infial içinde ağızlarına geleni söylüyorlar; “Sahte raporla tahliye edildi” diyorlar, “Adalete güvenmiyoruz” diyorlar...
Dememeleri gerek ama, evladını kaybeden bir babanın, bir ananın isyanıdır, feryadıdır.
* * *
AMA savcılık böyle düşünmez, “Bu söylenenler suçtur!” deyip ölen çocuğun anası, babası, yakınları hakkında, meşhur 301. madde gereğince dava açacaktır.
Yalnız, 301. madde, eski 301. madde değildir, dava açmak Adalet Bakanı’nın iznine bağlıdır.
Adalet Bakanı, Mehmet Ali Şahin de bu izni vermez ve dava açılamaz.
* * *
OYSA bazı gazetelerde bir haber çıkar.
“Adalet Bakanı dava açılmasına izin verdi” diye...
CHP Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Sevigen, mal bulmuş mağribi gibi olayın üzerine atlar, aileyi yanına alır, basın toplantısı düzenler; Adalet Bakanı’na verir veriştirir, hem Tursun ailesini hem de Antalya’da aynı şekilde polis tarafından öldürülen Gemik ailesinin acısını savunur, hatta Adalet Bakanı adına onlardan özür diler.
Oysa olay tam tersidir, Bakan izin vermemiştir.
Bakan da gece televizyona çıkar, olayı anlatır, Sevigen’e teessüf eder.
* * *
OLAY bitti mi?
Durun dahası var...
Gazetedeki ilk haberi okuyan bir meslektaşımız, köşesinde ateş püskürür, kaleminden kan damlamaktadır...
“Adalet Bakanı insanlığı unuttu” diye başlık atıp yazısını noktalar:
“Bir babanın isyanını devlete karşı hareket gibi görüp, ona 301’den dava açılmasına izin vermek adalet anlayışına sığmıyor.
Adalet Bakanı Sayın Mehmet Ali Şahin, size yazıklar olsun!
İnsanlık öldü mü be Sayın Bakan?
Bu şimdi adalet mi Sayın Bakan?
Adalet, hepimiz için değil mi be Sayın Bakan?”
* * *
YA şimdi “Sayın Bakan” da kalkıp “Gazeteciliğin bu mu Sayın yazar?” derse...
Evet, tam haber dersinde örnek gösterilecek bir olay...
Haberi ilk yazanın hatası büyük...
Haber kaynağı ya onu kandırdı ya da yanılttı.
Köşe yazarı da, bu yanlış habere kandı, “Be Sayın Bakan!” nakaratlı yazıyı yazdı, yazısını yazı işlerine bırakıp gitti. Yazı işleri de, birkaç sayfa ileride haberin doğrusu varken, herhalde yazarının yazısını okumadığı için olacak, çelişkiyi görmedi.
* * *
BU, olayın gazetecilik yanı...
Ya siyasetçi yanı?
CHP yöneticileri tam eshab-ı keyf uykusundalar.
Genel Sekreteri telefonunu açık bırakır, sonra “telefonumu dinliyorlar” diye gürültü koparır...
Yardımcısının marifetini de yukarıda okudunuz.
Allah rahmet eylesin, sevgili meslektaşımız Metin Toker, bunların benzerlerine “Allahlık!” derdi.