Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Ferai TINÇ

Dengeli rapor


YAĞMURA rağmen, Stephanplatz kalabalık. Avusturyalı arkadaşım memnun değil durumdan.

Baharatlı el yapımı çikolatalardan, vanilyalı Ahmad çayına, en sert kahvelerden beluga mercimeğine kadar bir gurme cenneti olan markette girdiğimizde, "Cuma akşamı bu saatte buraya iğne atsan düşmezdi" diyor kaygıyla.

Derin Avrupa, kriz karşısında don kesmiş. Bütün konuşmaların merkezinde kriz var. Ama yeni üyeler, keşfe devam ediyor.

Viyana’da Slav tınılar sokakları dolduruyor. Dün "balconato" müzik festivali nedeniyle balkonlardan yayılan şarkılar, aryalar sokakları doldurdu. Klasik, pop, caz, swing.

Bu durumda insan hemen Türkiye’yi düşünüyor. Arkadaşım, "O zaman türküler de söylenecek balkonlardan" diyecek oluyor. Mutlaka öyle mi olması gerekiyor?

Kültür farkından mı, kültürsüzlükten mi geliyor böyle bir soru?

Türkiye’de de çok başarılı tenorlar, sopranolar, cazcılar yok mu? Sadece türkü mü Türkiye’nin kültür diye katacağı Avrupa’ya? Saçma. Napoli şarkılarıyla aryalar nasıl Avrupa kültürü ise, türkülerle aryalar da öyle. Her şeyin yeri ayrı. Türkiye Avrupa kültürüne türküleriyle katkıda bulunmayacak sadece, evrensel kalıplardaki iddiasını da taşıyacak.

Buna inansak öyle olacak da, kimin umurunda.

Komisyonun ilerleme raporuna ve ona verilen yanıta bakınca da bu umursamazlık fark ediliyor.

HİÇBİR ŞEY SÖYLEMEME CAMBAZLIĞI

Avrupa Komisyonu’nun raporunu inceledim. Strateji belgesini de. Hırvatistan ile kalmıyor, Sırbistan’a da somut, tarihini de vererek üyelik perspektifini gösteriyor.

Türkiye için ne söylediği sorulduğunda "Dengeli bir rapor!" deniyor. Sadece Brüksel değil, Ankara da öyle söylüyor.

Neden bu kadar dengeli olduğunu bize, Brüksel’e gidip "ne oluyor bizim Türkiye’nin durumu" diye soranlara, ekim başında söylediler.

"Dengeyi tutturamazsak, Avrupa’nn genişleme süreci tıkanır. Türkiye karşıtları bunu bekliyorlar, müzakerelerin devamına gerek olmadığını söyleyebilirler. Süreç kopar" dediler.

Raporda, Cumhurbaşkanı Gül, "reformları yapın" talimatıyla işleri yoluna sokan bir deus ex machina. O olmasa, Komisyon, Türkiye’de reform filan yapılmadığını, işlerin arap saçına döndüğünü söylemek durumunda kalacak. AKP hükümetinin reform yapmadığını söylerken dengeyi Cumhurbaşkanı ile kuruyor.

"Cumhurbaşkanı, siyasi aktörlerle sivil toplum arasında uzlaştırıcı rol oynadı" diyor rapor, sanki politikacılar bir yanda, halk bir yanda, birbirlerine girmişler gibi. Oysa bölünmüşlük ve birbirine girmişlik çok daha girift.

Bir de raporda, "Cumhurbaşkanı’nın hükümetle iyi ilişki kurduğu" cümlesi var. Sanki, bu cumhurbaşkanını başka hükümet seçtirmiş gibi.

Ondan sonra gelen cümle ise bir şaheser: "Dış politikada aktif bir rol oynadı, dışarıya çok seyahati oldu." Buradan hareketle de Ermenistan ziyaretinden söz ediliyor. Sanki bu dışa açılma o kadar geniş oldu ki, Ermenistan’a da uzandı gibi.

Siyasi kriterler açısından incelendiğinde olumlu olarak görülen buysa eğer, rapor sınavda boş vermemek için kağıt doldurma çabasını yansıtıyor demektir.

DENİZ FENERİ ADİ SUÇ

İlerleme raporu, Deniz Feneri’nden, Almanya’da üç kişinin sıradan yolsuzluk davası gibi söz ediyor. "Halktan yardım parası topladılar ve topladıkları paraları Türkiye’de bazı merkezlere gönderdiler"den başka ayrıntı yok.

İnsan hakları ve azınlık haklarının korunması konulu başlığının altına bakıldığında bu yıl ihlallerin arttığı anlaşılıyor. Ama rapor bunları sadece Türkiye’nin uluslararası bazı anlaşmaları hala imzalamamış olmasına bağlıyor.

Raporda denge gözetilmeyen konular da var, onlara yarın değineceğim.
[COLOR="red"]Cüneyt ÜLSEVER

Eski dostlara ne oluyor?


ŞAHSİ kanıma göre, Recep Tayyip Erdoğan’ın sağ kolu Dengir Mir Mehmet Fırat ile yollarını ayırması, AKP’de bir dönüm noktasıdır.

Bu yol ayrımında belki Kılıçdaroğlu’nun iddiaları da rol oynamıştır, hatta Fırat’ın sağlık sorunlarına da paye vermek gerekebilir, ama bana göre esas mesele "Kürt meselesi"nde ulaştıkları yol ayrımıdır.

Ben Recep Tayyip Erdoğan’ın 2004 yılının sonundan beri radikal söylemlerden vazgeçtiğini, iç müşteri olarak Milli Görüş’ten AKP’ye transfer olan grubu hoşnut tutmayı ana politika olarak benimsediğini yazıyorum.

Erdoğan bu uğurda AB trenini savsaklamaya başlamış, Alevileri bir çırpıda satıvermişti!

Ancak, TSK’nın siyasete bulaşmasına karşı koyduğu tavır onu hálá statükocu çizgiden, bir nebze de olsa, uzak tutuyordu. Hatta, 27 Nisan muhtırasına karşı tepkisi onu 22 Temmuz’da zafere taşıyan faktörlerden birisi oldu.

Ayrıca, ünlü Dolmabahçe mutabakatından sonra eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın iktidara karşı büründüğü derin sessizlik, Büyükanıt aleyhine bir sürü dedikoduya yol açtı. Ancak, nedeni ne olursa olsun, Büyükanıt’ın iktidara karşı pasif-muhalefete karşı şahin duruşu da tarihe Erdoğan’ın siyasi başarısı olarak yazıldı.

Ancak, dengeler İlker Başbuğ’un Genelkurmay Başkanı olmasıyla altüst oldu.

* * *

Aktütün saldırısından sonra TSK’nın zaafları medyada tartışılmaya başlandığı ilk dönemde hükümet, TSK’ya karşı geliştirilen eleştirilere tamamen sessiz kaldı. Hatta bazı resimlerin ve istihbarat bilgilerinin Taraf Gazetesi’nde yayınlanmasından sonra Cemil Çiçek, BBG benzetmesini imalı bir şekilde TSK’ya çevirdi.

Sonra bir gün birdenbire İlker Başbuğ esti-gürledi ve emrindeki askeri azarlar gibi medyayı azarladı. Esas hedefinde de Taraf Gazetesi vardı.

İşte o günün ardından, TSK’ya yöneltilen eleştiriler karşısında sessiz kalmış Başbakan da çok ağır sözlerle Taraf Gazetesi’ne saldırdı. Yürüttüğü anti-militer politikalarla kendini hükümetin açık müttefiki ilan etmiş bir gazeteye yapılan bu vefasızlık, herhalde ileride AKP tarihi yazıldığında yerini alacaktır. Taraf gibi doğal müttefik bir gazete bile Başbakan’a "Paşasının Başbakanı" demek zorunda kaldı.

* * *

Sanki TSK ile AKP arasında o gün yeni bir mutabakat yapıldı ve Başbakan, "Kürt meselesi"nde bildik statükocu tavrı takınmaya başladı. Artık yeni şahinimiz Recep Tayyip Erdoğan olmuştu. Sert söylemleri, yaklaşmakta olan yerel seçimlerde Güneydoğu’yu adeta gözden çıkardığını gösteriyor.

"Ya sev ya terk et" mealli sözleri kadar pompalı tüfekle DTP’li göstericilere yapılan saldırıya neredeyse hak vermesi, bu uğurda hukuk da tanımadığını, hatta ülkenin güvenlik güçlerinin görevini unuttuğunu da gösteriyor.

Bu ani tavır değişimi, bazı eski liberal-yeni AKP’li yazarları da rahatsız etmiş olmalı ki onlardan da Başbakan’a itirazlar yükselmeye başladı.

* * *

Taraflar nasıl ifade etmeye çalışırlarsa çalışsınlar Başbakan’ın Güneydoğu’da şahin politikaları benimsemesi, en yakın yol arkadaşı ile yollarının ayrıldığını gösteriyor.

Fırat’ın yerine Abdülkadir Aksu’nun getirilmesi de Erdoğan’ın Fırat ile yollarını neden ayırdığını net bir şekilde anlatmaktadır.

Erdoğan, son İçişleri Bakanlığı sırasında hakkında çeşitli iddialar çıkan Aksu ile de yollarını 22 Temmuz’da ayırmıştı. Şimdi tekrar birleştirdi.

Kürt asıllı Abdülkadir Aksu’nun seveni de sevmeyeni de var, ama onu hem TSK’nın, hem de statükonun kendisine oldukça yakın bulduğunu hepimiz biliriz!
Yalçın BAYER

Say ile AKP ilişkisini ısıtan piyano festivali


DİKKATE değer bir olaydır...

Birçok belediye başkanı, saz ve sözle adını duyurmuş olabilir... Ama sahnede ilk kez bir piyano çalan belediye başkanı görüyor Türkiye... Başka birisi daha önce varsa bilemeyiz. Sahnede elleri titriyor; heyecanı da dorukta bu ’sanatçı’nın... Sahnedeki isim Menderes Türel. Yer Antalya Atatürk Kültür Merkezi büyük salonu.

Sanat yönetmenliğini Fazıl Say’ın yaptığı 9. Uluslararası Antalya Piyano Festivali’nin önceki akşamki açılışında Bach’ın fa minör piyango konçertosunu seslendiren Menderes Türel, konçertoyu bir kez durup tekrarlasa da, 8 dakika piyano başında kaldı. Çok heyecanlı olduğu gözlenen Türel, "Bir hata yaptım. Aslında hatasız çalıyordum ama heyecanıma verin. Ellerim titredi" dedi.

CESARET SAY’DAN DESTEK AYKAL’DAN

Gürer Aykal yönetimindeki Antalya Devlet Opera Balesi Orkestra ve Korosu’nun Fazıl Say’a eşlik ettiği açılış konserinde ’misafir piyanist’ olarak sahneye çıkan Türel, Atatürk ve Fatih’in sanat ve sanatçılar hakkındaki sözlerinden vurgulamalar yaptı. Hayatı, sanatın, estetiğin ve üretimin güzel kıldığına inandığını söyleyen Türel, 1981’de ara verdiği piyanosunun başına yeniden Fazıl Say’ın önerisiyle geçmiş. Gürel Aykal da cesaretlendirmiş.

Eşi ve oğlu da teşvik etmişler. Bunun için 8 aylık bir çalışma yapmış, küçük yaşlarda piyano ve armoni dersleri aldığı hocası Besim Akkuş ile de bir araya gelmiş; Say ve Aykal’la beş kez çalışma yapmış. "Siyasetin iddiası, hırsı ve hedeflerini ancak sanatın bilgeliği ve hüneri insani kılabilir" derken, Atatürk’ün şu sözünü de aktarmayı ihmal etmedi:

"Herkes milletvekili olur, başbakan, cumhurbaşkanı olur, sanatçı olamaz."

Açılışı kimler mi izledi?

Antalya Milletvekili ve Adalet Bakanı M. Ali Şahin, Vali Alaattin Yüksel ve Antalyalı sanatseverler... Konuk gazeteci ve müzik yazarlarından görebildiklerimiz arasında Güneri Cıvaoğlu, Hıncal Uluç, Nazlı Ilıcak, Ergun Babahan, Mustafa Karaalioğlu, Rıdvan Akar, Yazgülü Aldoğan, Dursun Gündoğdu, Ünal Ersöz, Bülent Ecevit, Evin İlyasoğlu, Kemal Küçük, Şefik Kahramankaptan, Egemen Berköz, Serhan Bali vardı.

Ve siyasetçileri sorarsanız... Davetli oldukları -Başbakan mutlaka olmalı- halde Ankara’dan Bakan Şahin’in dışında 2 milletvekili, AKP İl Başkanı Hüseyin Samani, belediye meclis üyeleri, kadın kolları başkanı ile Kepez Belediye Başkanı bulunuyordu.

Önce ülkenin durumunu beğenmediğini belirterek, "Kızımı alıp gideceğim" sözleriyle AKP’nin tepkisini çekmiş, son olarak ’Nazım Oratoryosu’nun Frankfurt Kitap Fuarı’nda seslendirilmesinden vazgeçilerek ’Yunus Emre Oratoryosu’nun programa alınması Fazıl Say’ı oldukça üzmüştü. SKY TV’de Enver Aysever’in programına konuk olan Say, Bakan Günay için "Artık hiçbirine güvenmiyorum" demişti.

Öte yandan AKP’nin vitrinde tuttuğu ve yeniden aday gösterilmesi beklenen Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel ile Say’ın dostlukları bu festivali uluslararası alana taşımıştı. Dünyanın en önemli beş piyano festivalinden biri olarak nitelenen etkinliğin bu yönüyle AKP-Say ve özellikle Bakan Günay ile Fazıl Say arasındaki ’soğuyan’ ilişkiyi ısıtmada bir işe yarayıp yaramadığı da ayrı bir merak konusu oldu.

Fazıl Say gibi bir sanatçının sanatsal performansını koruyabilmesi için bu tür ’siyasi gerginlikler’den uzak kalması gerekmiyor mu?

Menderes Türel’in Antalya’daki projeleri ise bir başka yazı konusu.

Piyanoya hücum

7 Kasım’dan 23 Kasım’a kadar sürecek festivalde dünyaca ünlü piyano virtüözleri içinde Fransız Lise de La Salle, Sırp Ivo Pogorelich, Çinli Sa Chen ve Rus Vladimir Spivakov yönetimindeki Moskova Virtüözleri eşliğinde çalacak olan Alexander Gindin göze çarpıyor. 9 etkinliğin yer aldığı festivalin bütün biletleri her yıl olduğu gibi önceden bitmiş; 50’ye yakın turist de var bunlar arasında.

Beş yıldır Büyükşehir Belediyesi’nin desteğini alan festivalin ilk gününden itibaren yükünü çeken organizatör ve aynı zamanda Fazıl Say’ın menajeri Kadir Dursun’u da unutmamak gerek. Dursun, festivalin gelecek yılki 10’uncu yılını, Fazıl Say’ın Nazım Hikmet Oratoryosu ile açacaklarını, Azeri cazcı Aziza Mustafa Zadeh’ten İspanyol Michale Camilo’ya uzanan ve bir gecede 5 şef ve 4 ünlü piyanistin de sahneye çıkacağı çok değişik programlar hazırladıklarını da söyledi.

(Fazıl Say bu akşam CRR’de. 10 Kasım’daki İzmir konseri için şimdiden 10 bin bilet satılmış. Bu arada festivalin etkisiyle Antalya’da piyano satışlarında bir artış gözlendiğini de belirtelim.)

Anıtkabir’e hangi yüzle gidecekler

ANKARA’nın siyasetçilerine bir hatırlatma... Atamızın 70. ölüm yıldönümü nedeniyle Anıtkabir’e doğru ilerlerken, bu koca 70 yıl içerisinde gelmiş geçmiş siyaset adamları olarak deftere acaba neler yazacaklar? Gerçekten merak konusu olmalıdır.

Eğer aklınız varsa yol yakınken dönün, şu ana kadar Ata’mıza yakışan ve onun yolunda ilerleyen bir lider veya liderlere henüz rastlayamadık. Tek yaptığımız bayrak sallamak ve şarkılarını dinlemek oldu.

Dünyanın birçok ülkesi Ata’mızdan dersler çıkardı. Bizlere emanet ettiği ülkemize bakın ne hallere düştük, tam 70 yıl oldu aynı tas aynı hamam, gerisi yalan.

Alavere dalavere bizde, ilerleyin Anıtkabir’e ama hangi yüzle, ülkemiz hem sınırötesi, hem içerisi barut fıçısı gibi...

Her tür olayların yaşandığı ülkemizde açlık sınırındaki vatandaşlar arttığı gibi borçlanan vatandaşlar pis işlere bulaşıyor, yuvalar dağılıyor, ya hapis yatılıyor ya da mezar boylanıyor. Fuhuş aldı başını gidiyor. Vatandaş, devlet kapılarını zorluyor; biraz kömür, biraz gıda, biraz para diye feryat ededursun sizler hangi yüzle Anıtkabir’e giriş yapıp yine ne yalan uyduracaksanız bilemem. Günaha girersiniz bence, doğruları yazın da Ata’mızın kemikleri sızlamasın. Yürüyün beyler yürüyün, yürümeye elbet var gücünüz, ne de olsa sabah kahvaltınız pastırmalı ve kavurmalıdır, giyim kuşamınız ipektir.

Basın ordusu elbet sizleri Anıtkabir kapısında bekliyor, ama unutmayın Ata’mızın ruhu sizleri izliyor, dinliyor. Bir de bana müsaade etseler de Ata’mızın defterine neler yazacağım neler. Beyler benim bu yazımı iyi okumadan yola çıkmayın ve Anıtkabir’e tam girerken, bu yazıyı hatırlayın, ona göre hareket edin ve doğruları yazın, sizleri takdir edelim.

Necip YOZGATLI

GÜNÜN SÖZÜ

"11 Eylül 2001’den sonra zenciler, beyaz... Üçüncü dünya ülkelerinin halkları ile Müslümanlar zenci oldu."

(Sinan Göksel)
[COLOR="red"]Yılmaz ÖZDİL

10 Kasım


Lastik gibi uzatmayı sevmem...


Ama, yanlarına da bırakamayız.

*

Hálá diyorlar ki:

"Atatürk diktatördü."

Vahdettin neydi peki?

Demokrat Parti Genel Başkanı mı?

*

"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyen diktatörü, dünyanın neresinde gördünüz Allah’ın geri zekálıları?

*

Bak, dinle... 3-4 sene önce...

atv Haber’i yönetirken, Osmanlı soyundan değerli arkadaşım Neslişah Evliyazade’den rica ettim, kırmadı, aracı oldu, Osman Ertuğrul’u canlı yayına çıkardım... Kimdir o? Abdülhamid’in torunu... Saltanat devam etseydi, "Dördüncü Osman" veya "Birinci Ertuğrul" adıyla "padişah" olacaktı.

*

(Bundan sonrasını, şöyle hafif burnunuz tıkanmış gibi, gırtlaktan gelen buğulu bir ses tonuyla okursanız, romantik belgesel tadında olur, tavsiye ederim.)

*

Çıktı, geldi Osman Ertuğrul.

Yanında, zarif eşi, Zeynep Osman.

Oturdular.

Hoş geldin beşgittin filan, "Ne içersiniz" dedik, "Çay" dedi. Ayıptır söylemesi, bu kardeşinizin padişaha çay ısmarlamışlığı vardır yani... Hatta, sohbet uzayınca pek keyiflendi, bir çay daha istedi, "Haber merkezinin bütçesini İngiliz Hazinesi karşılamıyor, kusura bakma" diyemedik, "Padişaha demli bir çay daha getirin" dedik.

Neyse...

Sohbet bitti, haber saati geldi.

*

(Canlı yayına çıkardığımız insan, Abdülhamid’in torunu, haliyle, şehzade Burhanettin Efendi’nin oğlu... Annesi, şehzadeden ayrıldıktan sonra, Atatürk’ün ilk kabinesinde yer alan Maliyeci Cavit Bey’le evlenmiş... Cavit Bey kim? İzmir suikastına adı karıştığı için, idam edilen Cavit Bey... Üvey babası Atatürk’ü ortadan kaldırayım derken, asılmış yani... Üstelik, biraz önce de belirttiğim gibi, Osman Ertuğrul, saltanat devam etseydi bugünkü padişahımız efendimiz olacaktı.)

*

Ne dedi biliyor musunuz?

"Ailemiz için çok kötü oldu ama, Türkiye kazandı... Ben Türk olarak doğdum, Türk olarak öleceğim... Atatürk, Türk halkı için çok iyi bir liderdi. Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı, İstanbul olmazdı."

*

Dikkat isterim...

Saltanat devam etseydi, Fatih Sultan Mehmed’in tahtında oturacak olan kişi, dedi ki, "Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı, İstanbul olmazdı."

*

İşte böyle...

Esnaf gazeteci olmadığımız için, bunu yayınlamayalım, sponsor bulalım, belgesel yapalım, sonra da yanında çalıştığımız patrona satalım filan demedik...

Beleş yayınladık.

Yarın, 10 Kasım...

E bugün de nostalji yapalım dedik.
[COLOR="red"]Ahmet HAKAN

Güldün komşuna geldi başına


GEÇENLERDE...

İktidar yanlısı olarak tanıyıp bellediğimiz Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru, en azılı muarızların bile yapmaktan imtina edeceği türden bir saptama yapmıştı...

Söylediği şöyle bir şeydi:

"Bu AKP’liler Obama gibi geldiler / Bush gibi oldular."

Saptamayı işittiğim anda "Eyvah! Paparayı yiyecek" demiştim...

Haklıymışım...

Başbakan Tayyip Erdoğan, dün partisinin İstanbul ilçe kongrelerinden birinde Fehmi Koru’ya ayarın kralını verdi...

Söylediği şuydu:

"Güya biz iktidara gelirken Obama gibi gelmişiz, şimdi Bush olmuşuz. Sevsinler seni. Yazıklar olsun. Biz ne Obama’yız, ne Bush’uz. Biz biziz."

Ayarı Fehmi Koru aldı ama tasası da beni sardı:

"Fehmi Koru nasıl kurtulur?" diye sayıklamaya başladım...

Ama ne yalan söyleyeyim...

Bir karara varamadım... Çıkar yol bulamadım...

* * *

Önce dedim ki:

Bayrak açsın... İsyan etsin... Sert yapsın... Çıkıp, "Ey Başbakan! Ben istediğimi söylerim... Ben biat medyasının bir neferi değilim" desin... Ya da... "Biraz tahammüllü ol yahu" falan diyerek üst perdeden laflar etsin...

Ancak...

Birdenbire aklıma Fehmi Koru’nun Doğan Grubu’na verdiği öğütler gelmesin mi?

Ne diyordu Doğan Grubu’na Fehmi Koru?

"Başbakan çok güçlü" diyordu... "Karşılık vermeyin" diyordu... "Teslim olun" diyordu... "Gazetelerinizin başındaki elemanları gönderin, yerlerine cici çocukları getirin" diyordu...

Bu türden yazıların mürekkebi bile kurumamışken...

Şimdi Fehmi Koru’nun sert yapması inandırıcı olur muydu?

"Sert yapma" seçeneğinin üstünü işte bu nedenle çizdim...

* * *

Sonra şöyle bir formül üzerinde durdum:

Madem bir "iktidar gücü", Fehmi Koru’ya dirsek atıyor...

O halde neden Fehmi Koru, "başka bir iktidar gücü"ne yaklaşmasın...

Yani... Madem Başbakan Erdoğan, Fehmi Koru’yu defterden siliyor...

O halde neden Fehmi Koru, Çankaya Köşkü’nün defterine adını daha da kalın harflerle yazdırmasın?

Neden Tayyip Erdoğan’ın yerine Abdullah Gül’ü ikame etmesin?

Önce "harika bir fikir" gibi gelen bu formülün de işlemeyeceğini kısa bir sürede fark ettim...

Çünkü...

Tayyip Erdoğan’la arası açılan biri, ne zaman Abdullah Gül’le ilgili iyi şeyler karalasa...

İktidara yakın kanadın kalemleri, "Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül dünya ahret kardeştir / Buna inanmayan kalleştir" diye haykırıyorlar...

"Fitneci" diyorlar... "Aralarını açmaya çalışıyor" diyorlar... "Avucunuzu yalarsınız" diyorlar...

Fehmi Koru’nun bu türden yaklaşımlarla baş etmesi imkánsızdır...

* * *

Çaresizlik içinde Fehmi Koru’ya sesleniyorum:

Ah Fehmi Koru ah!

Keşke, "Gülme komşuna / Gelir başına" şeklindeki atalar sözüne vakti zamanında kulak verseydin de...

Kurtuluşun için formül arayan benim gibileri, böyle elleri böğründe bırakmasaydın...

Kalbim Sıhhiye’de

BUGÜN Ankara’da Sıhhiye Meydanı’nda "Alevi Mitingi" var...

Sonuna kadar destekliyorum bu mitingi...

Eşber Abi’nin teklifiyle "Alevilere Özgürlük" bildirisine de "Ya Allah" diyerek bastım imzamı...

Müptezel Vakit Gazetesi, benim attığım bu imzayı haber yapmış...

Emekli müftü babamı da işin içine karıştırarak, bana "Babandan utan" diye seslenmişler...

"Alevilere özgürlük" istediğim için "dini bütün" babamdan utanacakmışım...

En iyisi bu rezillere şöyle seslenmek...

"Benim babam, kız çocuğu tacizsine kol kanat germeyi alçaklık, bir inanç grubunun özgürlüğünü savunmayı ise onur kabul eder..."

Dengir Bey’e övgü

HERKES diyor ki:

Sağlık sorunu işin bahanesidir...

Esas mesele Başbakan’ın "Ya sev ya terk et" benzeri cümleler kurmasıdır...

Esas mesele Başbakan’ın, "Vatandaş daha ne kadar sabretsin" demesidir...

Dengir Bey, Erdoğan’ın son günlerde Kürt sorunu konusunda "devletçi" bir tutum almasından rahatsızlık duydu... Görevini bırakışı bu yüzdendir...

Eğer gerçek buysa...

Geçmişte Dengir Bey’i en ağır bir şekilde eleştirmiş bir gazeteci olarak...

Şimdi övebilirim...

Çünkü ilkeleri ve siyasi yaklaşımı gereği, iktidar partisinin "iki numaralı" koltuğunu terk etmek, her babayiğidin yapacağı iş değildir...
]Ertuğrul ÖZKÖK[/color]

Anlamazdın, anlamazdın


GEÇEN akşam Çağan Irmak’ın "Issız Adam" filmini seyrettim.Çok sevdim.

Bugün o filmi neden çok sevdiğimi anlatacağım.

* * *

Üstü açık Mustang araba her önümden geçtiğinde, aklıma Brigitte Bardot gelirdi.

Üzerinde kapri bir pantolon, başında eşarp, ayağında düz ayakkabılar...

1960’lı yılların ortalarıydı.

Alain Delon’un "Üç Arkadaş" ve "Batan Güneş" filmini henüz seyretmiştik.

Espadril ayakkabıları ilk defa o filmde görmüştük.

Düşük kemerli pantolon giyiyor ve yaldızlı parlak ince kemerler takıyorduk.

Bize tuhaf tuhaf bakmaları umurumuzda bile değildi.

İzmir’de kendimize suni ve küçük bir dünya kurmuştuk.

Alsancak, bizim ütopyamızdı.

Bedenimiz kenar mahallelere aitti, ruhumuzsa, mühendisliğini kendi yaptığımız bu hayal semtte volta atıyordu.

* * *

İlk Mustang arabayı, Alsancak’ta gördüm.

Hafızam beni yanıltmıyorsa, o yıllarda İzmir’in en gözde gençlerinden biri olan Enis Berki’ye aitti.

Yanında, hep sarı saçlı genç bir kadın otururdu.

Üstü açık araba önümüzden geçerken, başına bağladığı eşarp arkaya doğru uçuşur ve bizler onları hayranlıkla seyrederdik.

Hayran olduğumuz şey neydi? Genç ve yakışıklı adamın yanındaki sarışın kadın mı?

Yoksa Mustang araba mı?

Yoksa hepsi mi?

Büyük bir ihtimalle, kurmak istediğimiz ütopya mahallesini en iyi anlatan film sahnesi bu olduğu için.

Enis Berki’nin yanındaki sarışın kadın Ayla Dikmen’di.

Geçen akşam, Çağan Irmak’ın filmini seyrederken, yine o kadın karşıma çıktı.

Sesiyle ve unutmaya başladığım o muhteşem şarkısıyla?

"Anlamazdın, anlamazdın

Kadere de inanmazdın?"

* * *

Issız Adam’ı çok sevdim.

Çünkü tıpkı benim gibi, kendine, sadece kendine ait bir şehir ve bir semt kurmuş.

Orada insanlar, New York’un "Village"inde yaşıyor.

Çirkin olan her şey mahalleden kovulmuş.

İnsanlar güzel, mekánlar harikulade.

Görüntüler sanki, bu çirkin dünyamıza hiç ait değil.

Para sıkıntısı yok, ekonomik kriz mahallenin girişinde kalmış.

Bu mahalle halktan kopuk, ama insanlardan hiç kopuk değil.

İnsana ait her şey yaşıyor bu mahallede.

Mahallenin anadili genç, esprili; hayatla alay ediyor, gırgır mı gırgır.

Kıyafetler de genç, modern insanların kurduğu küçük mekánlardaki sevişmeler de.

Ve eski Türk pop müziği şarkıları.

Ayla Dikmen’in "Anlamazdın, anlamazdın"ı.

Bu mahalle sakinleri bana çok akraba.

Yaşça küçükler, ama hepsi akranım.

Onları tek tek tanıyorum.

* * *

Yıllar önce İzmir’imde işte böyle muhteşem bir ütopya mahallesi yaratmıştım.

Kendimi o mahalleye kapattım ve bir daha hiç çıkmadım.

Nereye gitsem o mahalleyi hep yanımda taşıdım.

Başka mahallelerde olup bitenleri dışarıdan, bir yabancı gibi seyrettim.

Şuradan buradan kopuksun dediler, hiç umurumda olmadı.

"Benim mahallem burası, benim halkım bu, hepsini kendim yarattım, bu mahallede yaratan da benim, kulu da" dedim, yürüdüm gittim.

Benim mahallemin evleri güzel, kızlarının hepsi Brigitte Bardot’a benziyor.

Oğlanlarının hepsi espadril giyiyor.

Benim mahallemin her evinden güzel şarkılar geliyor.

Benim mahallem, ıssız adamların, onlara áşık kıpır kıpır, küçümseyen kadınların, aniden ayrılmaların, sonra buluşup ağlamaların mutena semti.

Benim mahallem, bu fani dünyanın katı ve acımasız gerçeklerinden kopuk.

O yüzden başımızı kapıdan çıkarmadan, bütün hayatımız boyunca buralarda yaşıyoruz.

* * *

O gece kimimiz biraz, kimimiz bayağı ağladık.

Mustang arabanın içindeki o sarışın kadını tekrar gördük.

Her saniye kuaförden çıkmış sarı saçları ve ağır makyajının altında hüzünlü bir yüzün yaşadığını orada fark ettik.

Film bitti ama hepimiz hálá onun şarkısını dinliyoruz.

"Anlamazdın, anlamazdın?"

İçimden bir ses diyor ki, Türkiye bu şarkıyı yeniden dinleyecek.

Mustang’ın içindeki o sarışın kadını tekrar hatırlayacağız.

Ve arkasından, "Onu çok iyi biliriz" diye sesleneceğiz.

Ütopya mahalleleri, filmini ve müziğini şimdi buldu.

Bu defa ıskalamamak lazım.
[COLOR="red"]Oktay EKŞİ

Savcı suç işlerse


ANAYASA Mahkemesi Başkanvekili’nin "İki aydır takip altındayım" dediği, emekli bir Yüksek Yargıç’ın hukuka aykırı olarak dinlendiği için devleti tazminat ödemeye mahkûm ettirdiği, Genelkurmay Başkanı dahil en üst düzeydeki yetkililerin makam telefonlarının dinlendiği bir ülkede kendinizi ne kadar güvende hissedebilirsiniz?

Bu dediklerimiz Türkiye’de aynen var ve bunun adı kısaca "devlet terörü"dür.

Bu devlet terörü son olarak TBMM’nin kurduğu Telekulak Araştırma Komisyonu’nda gündeme gelmiş.

Elazığ MHP Milletvekili Hasan Özdemir, Komisyon Başkanı AKP Milletvekili Hakkı Köylü’ye, bireyleri dinleme yetkisini kullananların düpedüz suç işlediklerini anımsatmış.

Arkadaşlarımız bu tartışma sırasında Ceza Muhakemesi Yasası’nın 137’nci maddesinin gündeme geldiğini bildiriyorlar.

Nitekim Özdemir, telefonu dinlenen ama suç işlemediği için hakkında dava açılmasına gerek olmadığına karar verilen kişiye, o tarihten itibaren 15 gün içinde "Şu tarihler arasında, şu nedenle sizin telefonlarınız dinlendi ama suç unsuruna rastlanmadı. Sizin kayda alınan telefon konuşmalarınız da şu tarihte imha edildi" anlamında bilgi verilmesi gerektiği halde kimseye böyle bir bilgi verilmediğini söylemiş.

Başkan Hakkı Köylü bu iddiaya itiraz etmemiş.

Hoş etmeye kalksa hem ayıp hem de çok tuhaf olurdu. Çünkü konuyla ilgili 5397 sayılı yasa, ileri sürülen suçla ilgili bir bulguya rastlanmadığı zaman "Dinlemenin içeriğine ilişkin kayıtlar en geç on gün içinde yok edilir; durum bir tutanakla tespit olunur ve bu tutanak denetimde ibraz edilmek üzere muhafaza edilir" diyor.

Oysa "imha edilmek" bir yana, "yandaş" gazetelere bu tür konuşmalar servis yapıldı.

Aynı konuyla ilgili asıl önemli hüküm 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasası’nda var. Onun 137’nci maddesi açık açık, "Tespit ve dinlemeye ilişkin kayıtların yok edilmesi halinde soruşturma evresinin bitiminden itibaren, en geç on beş gün içinde, Cumhuriyet Başsavcılığı, tedbirin nedeni, kapsamı, süresi ve sonucu hakkında ilgilisine yazılı olarak bilgi verir" demiş.

Av. Turgut Kazan, burada geçen "ilgilisi" deyiminin sadece "dinlenen" kişiyi değil, konuşmada adı geçenleri de kapsadığını söyledi. Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından onların da haberdar edilmelerinin "yasal zorunluluk" olduğunu belirtti.

Peki ama sayalım ki savcı bu görevi yerine getirmedi. Öyle ya, Ergenekon davası iddianamesinde böyle -hatta özel yaşam sırlarının ortaya döküldüğü- konuşmalar var. Üstelik haklarında dava da açılmadı. Kişilik hakları saldırıya uğramış olan bu insanlar haklarını nerede arayacaklar?

Yukarıda sözünü ettiğimiz 5397 sayılı yasa, bu durumdaki "Bilgi ve kayıtların saklanmasında ve korunmasında gizlilik ilkesi geçerlidir. Bu fıkra hükümlerine aykırı hareket edenler hakkında, görev sırasında veya görevden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır" hükmünü koymuş.

Savcıların savcılar hakkında soruşturma açma yetkisi olmadığına göre, bu ihlallerin soruşturmasını kim başlatacak? Bir bilen var mı?