Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Hadi ULUENGİN

ABD’nin yeri (III)


[FONT="Times New Roman"][COLOR="DarkSlateGray"]ŞÜPHESİZ ki bugünkü ABD, dün rizikosuna değindiğim ve dünyadan tecrit olmayı seçerek kendi içine kapanmış, "izolasyonist" bir Birleşik Devletler manzarası yansıtmıyor. Aksine, selef Bush, önceki gece Beyaz Saray’a kırk dördüncü kiracı olarak gelen halef Barack Obama’ya, gırtlağına kadar o dünya işlerine batmış bir "ultra süper güç" bıraktı. Daha doğrusu, bırakıyor.

Zira yeni Washington lideri başkanlık görevini 20 Ocak tarihinden itibaren üstlenecek. Bu önemli nüansa mim koyalım, aşağıda tekrar değineceğim.

* * *

KUŞKU yok, böylesine töhmetli bir miras devralan siyahi önderin ABD’yi "terhis etmesi"; yani onun yerküre sathındaki angajmanlarına derhal son vermesi mümkün değildir.

İsterse en ateşli "izolasyonizm şampiyonu" olsun, maddeten mümkün değildir.

Nitekim de, Obama bunun bilincinde olduğu içindir ki, Irak maceraperestliğine karşı çıkmasına rağmen seçim kampanyası sırasında konuyu işlerken daima, Amerikan askerlerinin bu ülkeyi ancak on altı ay gibi "makûl bir süre" ertesinde terk edeceğini açıkladı. Afganistan’a ise zaten böyle bir niyet taşımıyor.

Yeni Beyaz Saray lideri baştan beri, "El Kaide" ve fasilesinden teröristlere karşı "saha mücadelesi"ni sürdürmeye kararlı olduğunu söyledi ve söylüyor.

Artı, Avrupalıların da "ellerini hamura bulamasını" istemeye kararlı gözüküyor.

Dolayısıyla da, zenci önderi desteklemelerine rağmen bu talebin o Avrupalılarla bir "irkilme" yaratması ve "beklentilere gölge düşüren" ilk nokta olması ihtimali yükseliyor.

* * *

ÖTE yandan, Obama’nın Rus yayılmacılığına göz yumacağı ve Putin - Medvedev ikilisinin aba altından sopa gösteren tehditleri önünde yelken mayna edeceği de düşünülemez.

Böylesine bir çizgi "tecritçilik"ten başlayarak, giderek teslimiyetçiliğe dönüşür.

O halde, yine çok muhtemeldir ki, Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliği tekrar gündeme geldiğinde bu sorun, böyle bir perspektife serin yaklaşan Batı Avrupa başkentleriyle Barack Obama’lı bir Washington arasındaki ikinci "pürüz noktası"nı oluşturacaktır.

Başka bir deyişle, siyahi senatörün Beyaz Saray’a yerleşmesiyle birlikte ABD, yerküre için çok rizikolu olan o geleneksel "izolasyonizm" siyasetlerine dönmeyecektir. Yeni Dünya’yla Yaşlı Kıta arasındaki çalkantılı ilişkiler de sütliman olmayacaktır.

Dolayısıyla, Beyaz Saray’daki değişimle gelecek esas olumlu nokta, Bush gibi "tek tabanca" davranmayacak yeni Başkan’ın hem dünyayı daha çok "kále alacak"; hem de çevre ve ekonomi gibi konularda daha duyarlı tutum takınacak olmasında odaklanacaktır.

* * *

DİĞER taraftan, gündemden düşmüş gibi görünüyor olsa dahi İran sorunu askıdadır.

Barack Obama’nın bu denkleme ilişkin yaklaşımı ise henüz muğlaktır.

Oysa, aynı İran sorunu "W" rumuzlu George Bush da bir saplantıya dönüşmüştür.

Ve, o Bush’un giderayak bir "azizlik" (!) yapması ihtimali hálá mevcuttur.

Şöyle ki, yukarıda belirttiğim gibi, yeni Başkan göreve resmen 20 Ocak tarihinden itibaren başlayacaktır. İki buçuk ay süreyle fiili bir "iktidar boşluğu" yaşanacaktır.

İşte bu kritik dönemde de, ABD’nin İsrail’le birlikte veya Bush’tan zımni destek almış o İsrail’in tek başına, Farsi nükleer tesislere karşı harekáta girişmesi ihtimali yabana atılamaz.

Çünkü, ne Tel Aviv görünür gelecekte daha "uygun" bir zamanlama; ne de Cumhuriyetçi "şahinler" başka bir "mollaların hesabını görmek" fırsatı yakalayabilirler.

Umalım ki yukarıdaki felaket senaryosu gerçekleşmesin ve "gırtlağına kadar batmış" bir "ultra süper güç" bırakan Teksaslı kovboy bir de tam giderayak, ABD tarihinde bir dönüm noktası oluşturan ve zaten kara tenli olan halefinin bu kez de ufkunu karartmasın.
Rahmi TURAN

Namus ve şerefleri nerede?


[FONT="Times New Roman"][COLOR="DarkSlateGray"]HANİ "Çivisi çıkmış" diye bir deyim vardır ya... Bu söz, tam "yaşadığımız günlerin Türkiyesi"ni anlatıyor.

Televizyonlarda izlediğimiz görüntüler iç karartıcı, hüzün verici!

Türkiye’nin en büyük kenti İstanbul’un sokaklarında araçlar yakılıyor, polisle PKK taraftarları arasında çatışmalar çıkıyor, birtakım şerefsizler tarafından aldatılmış çocuklar, gençler, devletin polisiyle "taşlı, molotofkokteylli düello" yapıyorlar. Vitrinler parçalanıyor, otomobiller yakılıyor!

Güneydoğu’da daha da azgınlaşıyorlar. Diyarbakır, Van, Yüksekova ve Hakkári sokaklarında dehşet manzaraları yaşanıyor. Kimler teşvik ediyor bu eylemleri?

"Milletvekili" sıfatı taşıyarak Meclis’e giren PKK’nın taşeronları! Hemen hemen tüm olayların arkasında DTP milletvekilleri var. Bunlar, İmralı’daki mahkûmun talimatıyla çocukları, gençleri tahrik ediyor, topluma nifak tohumları ekip gruplar arası kavga çıkartmaya çalışıyor! Amaçları kardeşi kardeşe düşürerek ülkeyi bölmek!

* * *

Bölücü milletvekilleri o kadar cüretkár ki, ülkenin Başbakan’ına bile "Van’a, Hakkári’ye gelme, olay çıkar!" diye onu tehdit etme küstahlığını gösterebiliyorlar!

Kimin milletvekili bu adamlar? Maaşlarını bu devletten alıyorlar, bu ülkenin ekmeğini yiyorlar, sonra da devletin altını oymaya kalkıyorlar!

"Namusları ve şerefleri üzerine" ettikleri milletvekili yemini nerede?

Bunların şerefleri ve namusları bu kadar mı?

Milletvekili olabilmek için, "Vatanın ve milletin bütünlüğünü koruyacağız" diye Meclis kürsüsünde ant içiyorlar, sonra da her haltı yiyorlar!

DTP milletvekilleri, Başbakan’a, Güneydoğu’ya gelmemesini ihtar ediyor, aksi halde halkı sokağa dökeceklerini söylüyorlar.

Başbakan gidiyor, onlar da gerçekten dedikleri hainliği yapıyorlar. Çoluk çocuk sokaklarda gruplar oluşturup polislere taş yağdırıyor, otomobilleri yakıyorlar.

Oysa akıllı olsalar, Öcalan’a İmralı’da kötü muamele edildiği iddiasıyla yapılan protestoların yasal ve demokratik sınırlar içinde kalmasını sağlamaya çalışırlardı.

Gerilimi azaltmak yerine, olayları büyütmeyi, insanların hayatlarını tehlikeye atmayı tercih ettiler, özgürlük ve demokratik hak sınırlarını çoktan aştılar!

Vatandaşların yakılan otomobillerinin paralarını bu adamlara ödettirmeli!

* * *

Başbakan Erdoğan’ın Hakkári’de söylediği şu sözlere aynen katılıyorum:

"Tek millet dedik, tek bayrak dedik, tek vatan dedik, tek devlet dedik. Buna kim karşı çıkabilir? Buna karşı çıkabilenin bu ülkede yeri yok. Buyursun, istediği yere gitsin! Dünyanın neresine gidersen git, her ülkede bu böyledir. Başka türlü olamaz! Devlet yol yapıyor, bunlar engellemeye kalkıyorlar. Şemdinli’de bombalanma sebebiyle yıkılmış olan evlerin, dükkánların yapılmasını engellemeye çalışıyorlar. Müteahhitler tehdit alıyor. Nifak tohumları ekmek isteyenlere fırsat verilmemeli!"

Başbakan doğru söylüyor. Peki, kimler istiyor nifak tohumları ekmek?

PKK’lı teröristler ve onların hizmetindeki DTP’liler!

Adamların gerginlik yaratmadıkları gün yok! Bu gerginlik politikasından, kendilerine pay düşeceğini umuyor, devletin altını oymaya çalışıyorlar. Ülkeyi 25 ayrı bölgeye ayırıp, her bölgeye ayrı bir bayrak verme fikri de bunların... Hep sertliği, çatışmayı teşvik edip ülkeye zarar veriyorlar. Biz de onları saf saf "kardeş" diye bağrımıza basıyoruz! Yeter artık!

DTP’lilerin akılsız tutumu, Güneydoğu halkı için daha çok acı, daha çok yoksulluk, daha çok ıstırap demek! Bunlar, oylarını aldıkları Güneydoğu insanına ihanet ediyorlar!
Derya Sazak

Obama devrimi


[FONT="Times New Roman"][COLOR="Purple"]11 Eylül saldırısı ertesinde Le Monde gazetesi "Bugün hepimiz Amerikalıyız!" diye çıkmıştı.
Bush yönetimi, New York'ta İkiz Kuleler'e çarpan uçakların enkazı altındaki binlerce insan ve o kurbanların aileleriyle, küresel ölçekte kurulan "empati"yi Neocon'ların dünya hegemonyası için kullandı. Kitle imha silahları yalanına dayandırdığı Irak işgali nedeniyle 5 yılda 1 milyon kişi yaşamından, en az o kadarı da yerinden yurdundan oldu. Sefalete sürüklendi.
4 Kasım 2008'de bu kez ABD başkanlık seçimleri için ekrana kilitlendik. Ve seçim sanki Türkiye'de oluyormuşçasına televizyon başında sabahladık. Saat 06'ya doğru Washington'dan gelen telefondaki korna sesleri "Obama'nın zaferi"ni haber veriyordu.
Demokrat aday Barak Obama, ABD tarihi açısından "devrim" niteliğindeki bir değişimi gerçekleştirerek ülkenin ilk siyah başkanı olmuştu. Oyumuzun rengini pazar günü TRT 1'deki Politik Açılım'da belli etmiştik. Fuat Keyman, 1973-77 seçimlerinde Ecevit'i bir "umut" olarak iktidara taşıyan "Karaoğlan" rüzgârındaki "sol" vizyonla ABD'yi sarsan Obama arasındaki benzerliği dile getirmişti.
Sol ne zamandır halkın içinden genç, idealist, "düzen"i değiştirecek bir lider çıkaramadığı, seçim kazanamadığı için ve artık "Bush'un uğursuz dönemi son bulsun" diye dün çoğumuz Barack Obama'nın seçimi kazanmasını istedik. Gün ışırken Şikago'da yaptığı konuşmayı dinledik.
21. yüzyılın Roma'sı ABD imparatorluğunda Spartakus'un tarihte yapamadığını Obama'nın başarmasını heyecanla izledik. Alkışladık.
Amerika'ya "köle" olarak getirilen siyahlar, 2008 seçimlerinde Beyaz Saray'a bir başkan göndermeyi başardılar. Kuşkusuz Obama, beyazların da oyuyla seçildi.
Bush'un dünyayı karartan ve son küresel ekonomik krizle insanlığı biraz daha yoksullaştıran çatışmacı politikalarından sonra Obama gibi "mazlum" orta-alt sınıfları temsil eden barışçı, özgürlükçü, demokrat bir başkanın Beyaz Saray'da oturuyor olması dünyanın hayrına olacaktır.
Obama'ya bu yolu, ırk ayrımcılığına karşı "Bir rüyam var" diye yola çıkan, ancak 1968 yılında "suikasta" kurban giden Martin Luther King'ler açtı. Obama'nın "beyaz" annesi de Kenyalı babasıyla evliliği göze alacak denli radikal olmalıydı.
1960'larda beyazlarla aynı otobüste yolculuk edemeyen, otellerde oda verilmeyen, isimleriyle hitap edilmeyen siyahların "ırk ayrımcılığına karşı mücadelesi" ABD'deki ilerici akımlarla birleşmiş ve Vietnam Savaşı'nı sona erdiren gösterilerle doruğa ulaşmıştı.
Obama, Harvard mezunu bir "siyah" olarak eşi ve kızlarıyla Beyaz Saray'a gidiyor.
Bugün daha iyimser bir dünyaya uyandık.
Türkiye'de demokratların, "sokakların dili"ni bilen, farklılıkları, sivil hakları, dürüstlüğü temsil eden bir "Obama" çıkaracakları günler gelecek mi?
"Darısı başımıza" diyoruz.

Hasan Pulur

Sayın Bakan 30 yıl önce olsaydı...


[FONT="Times New Roman"][COLOR="Purple"]DEVLET Bakanı Nimet Çubukçu haklı, tabii 20-30 yıl önce olsaydı.
Kadın, İngiliz hanedanındanmış, Kraliçe’nin eski geliniymiş, Türkiye’ye gelip özürlü ve muhtaç çocukların kaldığı yurtlarda fotoğraflar çekmiş, görüntüler yürekler acısı...
Devlet Bakanı Nimet Çubukçu ateş püskürüyor, “O kim oluyor da bizim yurtlara izinsiz giriyor? Gizli çekilen bu görüntüleri yayımlayamazlar” diyor.
* * *
DEDİK ya, Sayın Bakan, 20-30 yıl önce olsaydı haklıydı, “Kim oluyor bu Avrupalılar, bizim iç işlerimize karışıyor?” deseydiniz, belki bizim gibi bazı münafıklara rağmen, herkes sizden yana olurdu, aferin, bravonun bini bir para...
Dedik ya, bizim gibi münafıklar yine bir kulp takarlardı:
“Sayın Bakanım, önemli olan fotoğraf çekilmesi değil, çocukların hali... Biz kendi çocuklarımıza sahip olmazsak, elin Avrupalısına niye kızıyoruz?”
* * *
AMA şimdi, artık Avrupalı oluyoruz, onlardan gizli kapaklı neyimiz kaldı? Avrupa’ya uyacağız, diye uyum yasaları çıkarmadık mı?
Yine de yaranamadık ama, sizin gibilerin çıkışları hoş karşılanmıyor, Başbakanımız zina maddesinde bile ısrar edemedi, “ulemanın görüşü”ne uymadı.
Dedik ya, 30 yıl önce olsaydı...
Biz o zaman da derdik ki, çocuklarımızı o halde bırakmayalım.
Yine de aynı şeyi söylüyoruz...
* * *
SİZİ İngiltere’de böyle bir yurda sokmamışlar.
Girseydiniz, gizlice fotoğraf çektirip Türkiye’ye getirseydiniz, bakalım yayımlayacak hangi yalakanın gazetesini, televizyonunu bulurdunuz?
Bizim Dışişleri devreye girmiş, bu fotoğraflar yayımlanmasın diye...
* * *
KEŞKE Sayın Bakan, vaktiniz olsa da Prof. Erol Manisalı’nın “Batı’nın Yeni Türkiye Politikası” adlı kitabına bakabilseydiniz. (Cumhuriyet Kitapları)
Batı’nın görmek istediği Türkiye nasıl bir Türkiye’ymiş biliyor musunuz?
- Ayrıltılmış ve bölünmüş bir Türkiye
- Amerika ve Avrupa’ya bağlanarak denetim altına alınmış Türkiye
- Konumu değiştirilmiş Silahlı Kuvvetleri olan bir Türkiye
- Kıbrıs’tan uzak bir Türkiye
Ve hepsinden önemlisi:
“Türkiye Cumhuriyeti” yerine “Ilımlı İslam Cumhuriyeti”...
* * *
DİYECEKSİNİZ bu kadar kolay mı?
“Türk Telekom’u Arap şirketine, Kuşadası Limanı’nı İsrail şirketine, İzmir Limanı’nı Çin şirketine, araç muayenesini Alman şirketine, Başak Sigorta’yı Fransız şirketine, Adabank’ı Kuveyt şirketine, İETT Garajı’nı Dubaili şirkete, Avea’yı Lübnan şirketine, Petkim’i Ermeni şirketine, rakıyı Amerika şirketine, Finansbank’ı Yunan şirketine, Oyakbank’ı Hollanda şirketine, Denizbank’ı Belçika şirketine, Türkiye Finans’ı Kuveyt şirketine, TEB’i Fransız şirketine, MNG Bank’ı Lübnan şirketine, Alternatif Bank’ı Yunan şirketine, Dışbank’ı Hollanda şirketine, Şekerbank’ı Kazak şirketine, Yapı Kredi’yi İtalyan şirketine, Enerji-SA’yı Avusturya şirketine, Garanti’yi Amerikan şirketine, Eczacıbaşı İlaç’ı Çek şirketine, İzocam’ı Fransız şirketine, TGRT’yi Amerikan şirketine, Demirdöküm’ü Alman şirketine, Döktaş’ı Fransız şirketine, Süper FM’i Kanada şirketine, Migros’u İngiliz şirketine” satmak kadar kolay olmasa da...
* * *
Lakin “Türkiye, yönetimi, Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülkedir” diye bilen işbirlikçi yalakalar oldukça...
"Mustafa" filmi hakkında herşey
Fikri Akyüz



Bu ülke ki, kuruyemiş dükkanının camında "İthal Antep fıstığı geldi" diye yazılan bir ülkedir.


Böyle bir ülkede, bir reklam filmi çekildiğinde güzelim yerli kargalarımız yerine "ithal kargalara" rol verilmesi elbette kaçınılmaz olacaktır.
Belki görmüşsünüzdür; İş Bankası'nın bir iştiraki olan Anadolu Hayat Emeklilik bir reklam filmi çekmiş.. Tıpkı Can Dündar'ın "Mustafa" filminde olduğu gibi, "Küçük Mustafa"nın yani "Büyük Atatürk"ün Selanik'te karga kovalama sahnesinin canlandırıldığı bu reklam filminde "eğitimli bir karga" da rol alıyormuş.
Tabii, karga sesli bazı sanatçılardan daha iyi rol kesen bu sanatçı karganın hangi eğitimi aldığını açıkçası merak ettim. İçimden "Acaba.." dedim:
"Bu karga böylesine hassasiyeti mucip bir reklam filminde oynamak için bizim yerli gafil kargaların aksine, Atatürkçülükle mücehhez kılındı mı? İnkılap Tarihi dersinden çakmış mıdır? Emin Oktay'ın kitabındaki bibliyografyada mümtaz bir yer işgal ettiğinin farkında mıdır?" Bilmiyorum, emekli olacağım yaşta da bileceğimi zannetmiyorum, hatta Anadolu Hayat Emeklilik kapsamında olsam da bilebileceğimi zannetmiyorum.


Evet, Türk İnkılap Tarihi'ndeki mümtaz ve müstesna yeri her Türk hatta Türkiye'de okuyan her ırk mensubu tarafından bilinen bu karga gerçekten mühim bir kuştur. Üstelik "kuş beyinli" olarak nitelendirilmeyecek kadar "zeki" bir kuştur! Kaldı ki, kendisini kovalayan "Küçük Mustafa" gibi gerçek manada devrimci olan birini "istismar" ederek yükselen bazı insanlardan daha zeki bir kuştur. Bakın dünkü Zaman'da, dünkü zamanda yaşayan "modernler" ile bugünkü zamanda yaşayan "çağdaşlar" arasındaki farkı Herkül Millas ne de güzel fark etmiş..


Diyor ki Millas: "Gittiği Batı'nın renkli kentlerini ('şehir' bu cümleye pek yakışmıyor), lüks otelin balkonuna çıktığında gördüğü bir barok katedralin çekiciliğini, şarabını nasıl uygun ısıda içtiğini anlatırken (hayranlık ve eziklik içimde aynı anda depreşir) çağdaş olduğuna kuşkumuz kalmıyor.
Bu çağdaşlık doğal olarak laiklikle kol koladır. Şaraptan belli oluyor zaten. Ama dine de modern bir biçimde açıktır, Mimar Sinan'ın hayranıdır ve müezzin sesi ninesini anımsatır, örneğin.." Devam ediyor Millas: "Oysa 'eski' olumlu kimseler farklı bir biçimde bilgili, olgun idiler. Kendi iyi yanlarını kendileri dile getirmezler, başkaları onlar hakkında iyi konuşurdu. Haktan yana laf etmezler, haksızlığa uğrayanın yanında dururlardı.
Egoları şişkin değildi demek bile gelmiyor içimden, egoları yoktu sanki. Olgundular kısacası, ve bu olgunluğu sergilemeyi olgunsuzluk sayarlardı.." Evet, bu karga meselesi ile Millas'ın yazdıkları arasında o kadar büyük bir bağlantı var ki.. Bu bağlantı şöyle var: Güya çağdaş olan bir takım kompleksli kişiler "kara kafalı karga" üzerinden bir ****for oluşturarak Atatürk'ü "Osmanlı gericiliğini kovan" bir lider olarak lanse etmektedir. Elbette Osmanlı'da gericilik de vardı, tıpkı 2008'de Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşanmakta olan "ilerici gericilik" gibi..


Oysa gericilik ve ilericilik hakkında ileri geri konuşmanın, konuşana statü payesi kazandırdığı bir hayli "ileri" memleketiz biz! Örneğin, Peygamberimizin Hayatı isimli bir kitabı öğrencisine tavsiye eden bir öğretmenin hayatını kaydırmak tam anlamıyla bir gericiliktir.
Türbeye gidip sadece dua etmek yerine kalkıp bir de tel örgüye "çaput" bağlamak ya da Anıtkabir defterine "Atam, bir güneş gibi doğup gel de bizi bu yobaz hükümetten kurtar" demek de bir gericiliktir.
Keza, inanca dayalı ritüellerini camide değil de cemevinde uygulamak isteyen bir Alevi'ye "Sen cemevine ibadethane diyemezsin" diye dayatmada bulunmak da gericiliktir.
Şuna da eminim ki Selanik halen bizim topraklarımız dahilinde olsaydı bu kişilerin yapacakları ilk icraat ne olurdu, biliyor musunuz? Ben söyleyeyim: "Mustafa"nın karga kovaladığı tarlaya kutsiyet atfedip, bu topraklar üzerinde "bir güzel Cumhuriyet mitingi" tertip etmek olurdu! Atatürk'ün en büyük devrimi olan Cumhuriyetimizi bugün kutluyoruz, bu anlamda saltanat yerine Cumhuriyet'e sahip olduğumuz için çok mutluyum.
Ama üzüldüğüm nokta, insanı "dellendiren" bu akılsızlıkların bu güzel rejimde de devam ediyor oluşu.. Örneğin, geçen hafta Star gazetesinin Pazar ekinde yazdığı bir yazıyla keşfettiğim Prof. İskender Öksüz bir başka yazısında meseleyi bakın ne de şahane "tefrik etmiş": Atatürk: Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.. Atatürkçü: Estağfurullah efendim, siz varken ilim ve fennin lafı mı olur?!
Ahmet HAKAN

Bir ev zencisi: Obama


MALCOLM X’i bilir misiniz?

Amerika’nın en deli fişek zencisiydi Malcolm X...

Hitabeti bir öfke sanatı olarak değil, kurşun sıkma sanatı olarak kullanırdı...

"Amerikan rüyası" demez, "Amerikan kábusu" derdi...

"Beyaz adam"la asla uzlaşmaz, uzlaşan zencilere de öfke duyardı...

Harlem sokaklarındaki zenci çocukların adamıydı...

Georgia’da pamuk tarlalarında çalıştırılan yoksul zencilerin adamıydı...

New York’ta zencilerin yaptıkları ilk gururlu ve delikanlı eylemi o örgütlemişti...

Günlerden bir gün...

Liderinin karıya kıza sarkan aşağılık bir adam olduğunu fark etti...

"Yapsa da liderimizdir" falan diyerek alçalmadı...

Fırlatıp attı adamı, bütün ilişkisini kesti...

Sonra?

Mekke’ye gitti, "hacı" oldu...

Ve sene 1964...

Bir konferans sırasında 16 kurşunla can verdi...

Amerika’nın bütün zencilerinin kalbine gömüldü...

Öldüğünde meteliksizdi...

* * *

Malcolm X, beyazlarla uzlaşmaya giren zencilerden nefret ederdi...

Bir televizyon programında, kendisini "Çok sertsin... Çok öfkelisin..." diye eleştiren "uzlaşmacı zenci"ye şu unutulmaz cevabı vermişti:

"İki çeşit zenci vardır: Tarla zencisi, ev zencisi...

Ev zencisi, efendisinin gönüllü hizmetçisidir...

Efendisini o kadar benimser ki, efendisi hasta olsa ’Hasta mıyız patron?’ diye sorar...

Efendisinin evinde yangın çıksa, söndürmek için ilk ev zencisi koşar... Efendisinin artıklarını yer, eski elbiselerini giyer...

Tarla zencisi ise efendisine hizmette gönülsüzdür...

Efendisine karşı hep öfkelidir...

Kaytarmaya bayılır...

Bulduğu ilk fırsatta kaçar...

Ben tam bir tarla zencisiyim."

* * *

1964 yılında "tarla zencisi" Malcolm X’i 16 kurşunla delik deşik edip yere seren Amerika, 2008 yılında "ev zencisi" Obama’yı "başkan" yaptı...

Ne dersiniz?

Ne kadar sevinsek az mı?

En fanatik Obamacılar

CENGİZ ÇANDAR
Obama seçilince o kadar sevindi ki, "Çandaroğulları sülalesi"nden geldiğini bilmesek, "Galiba kökeninde Detroit’li bir zenci sülale var" diyeceğiz... Durum şudur: Bir zamanlar Ayetullah Humeyni ile Turgut Özal için yazdığı "şiir gibi", "destan gibi" yazıları şimdi Obama için yazıyor...

HASAN CELAL GÜZEL
28 Şubat’tan sonra "Türkiye’nin Martin Luther King"i olmak için epey çaba sarf eden, hatta bu uğurda Ayaş Cezaevi’nde hapis yatan Güzel, Obama’ya tam destek vererek Martin Luther’e selam sarkıtıyor...

İLTER TÜRKMEN
Geçen salı CNN Türk’te Tarafsız Bölge’de şakayla karışık "en fanatik Obamacı" olduğunu kabul etti... O kadar fanatikti ki, "McCain’in hiç mi iyi tarafı yok?" sorusuna, yine şakayla karışık "Var, karısı çok güzel" yanıtını verdi... Kendisini diğer fanatik Obamacılardan ayıran özelliği ise şu: Fanatizmiyle dalga geçebiliyor...

MEHMET ALTAN
Obama’nın "değişim" sloganına kendisini o kadar kaptırmış ki, "Ne değişimi?" ya da "Obama gelse ne değişecek?" diye mızıkçılık yapanlara, "İkinci Cumhuriyet de neymiş?" diyenlere karşı kullandığı öfkeli üslubu kullanıyor...

YASEMİN ÇONGAR
Obama’nın seçilmesine o kadar sevinmiş ki, "Bugün 23 Nisan / Neşe doluyor insan" tadında, yani "Başkan seçildi Obama / Sevinçten ağladı zenciler bu duruma / Zenci analar ağladı / Zenci bebeler ağladı" havasında bir makale attırmış...

Emine Hanım ne der bu işe

"HÜSEYİN Üzmez hadisesi" hakkında...

Edepsizin edepsizliğinden zerre kadar korkmadan...

Yeni Şafak okkalı bir şey söyledi... Diyanet İşleri Başkanı tavrını koydu... "Bir Vakit yazarı" isyan etti... "Dindar kadınlar" tutum aldı...

Ne güzel değil mi?

Şimdi benim bir rüyam var:

Diyorum ki: Emine Erdoğan Hanım çıksa, iki çift laf "kız çocuğu tacizcisi"ne, iki çift laf da bu iğrençliğe sahip çıkan Vakit Gazetesi’ne söylese...

"Başbakan eşi" olarak değil, "kız çocuğu annesi" olarak bunu yapsa...

Çok güzel olmaz mı?

Ama uyarırım: Böyle bir çıkış yapmak için, son zamanlarda dengeyi iyice kaybedip zıvanadan çıkan Vakit’teki edepsizlerin hışmına uğrama tehlikesini göze almak gerekir...
Mehmet Ali BİRAND

Obama ile, Ermeni şokuna hazır olun…


Obama’nın Başkan seçilmesi, Türkiye’ye genelde olumlu yansıyacak. Bunun tek istisnası Ermeni sorunu olacaktır. Bu konuda hazırlıklı olmakta ve şoku yumuşatacak adımlara şimdiden hazırlanmakta çok yarar var.


Obama’nın Başkanlık yarışını kazanması bir depremdir. Şimdi de artçı depremler gelecek. Büyük olasılıkla, Başkanlık süresince de devam edecek.

Amerika müthiş bir demokrasi testinden geçecek. Beyaz ırkın üstünlüğüne inanmış bir toplumun, siyah bir Başkan’a nasıl tahammül edeceği, onu nasıl hazmedeceği herkesin merak konusu.

Şu anki manzaraya bakarsak, Amerika’nın geçmişiyle barışma yolunda en önemli adımı attığı sonucuna varıyoruz. Ancak, biraz bekleyelim. Zira genlerinde zenci düşmanlığı olan, her siyah renkliyi kendinden küçük ve bir köle gibi gören, önemli bir kesimin tepkisini beklemeliyiz.

Obama’nın Türkiye ile ilişkilere etkisine bakarsak, manzara bazı kötümserlerin aksine, pekte fena değil. Ancak tek istisnası var.

O da Ermeni sorunu...

Her Cumhuriyetçi iktidar, seçim kampanyası sırasında Ermeni oylarına göz kırpar ve Ermeni lobisinin soykırım iddialarının destekleneceğini açıklar. Ancak, iktidara geldikten sonra tutumlarını esnekleştirirler. Türkiye’yi gözetirler ve soykırım tasarısının kongreden geçişini engellerler. Bunun en önemli ve son örneği Clinton yönetimi döneminde yaşandı.

Ancak bu defa durum biraz daha farklı.

Obama’nın etrafındaki ekip, Ermenilere verilen sözün tutulacağını söylüyorlar. Yeni Başkan’ın verilen sözler konusundaki duyarlığına, ayrıca Ermenileri “ezilmiş bir toplum” olarak gördüğüne dikkat çekiyorlar ve Ankara’ya yolladıkları mesaj “Hazırlıklı olun” şekline dönüyor.

Ankara’ya iki konuda hazırlıklı olması öneriliyor.

Bunlardan biri, Ermenistan ile ilişkilerde yeni adımlar atılması. Sınır kapısının açılmasından tutun, Erivan ile ilişkileri sıkılaştırmayı hedefleyen yeni girişimlerin düşünülmesi gereği vurgulanıyor.

Böyle bir olasılıkta, önümüzdeki nisan ayında kongreye yeniden yollanacak olan soykırım tasarısının tekrar ertelenebileceği belirtiliyor.

Ankara’ya yollanan “hazırlıklı olun” mesajının ikinci nedeni, soykırım tasarısının kongreden geçme olasılığının artışı.

Türkiye son yıllarda hep direkten dönüyor. Tasarı ucu ucuna durduruluyor. Her defasında Ankara ile Washington ilişkileri geriliyor. Karşılıklı tehditler savruluyor. Bu mücadele her iki tarafı da yoruyor ve yıpratıyor.

İşte buna da hazırlıklı olmak şart.

Eğer Washington ile ilişkilerimizi her yıl böylesine koparma noktasına gelmesini istemiyorsak veya tasarı geçtiği taktirde, İncirliği kapama noktasına kadar gidebilecek bir kriz sürecine girmek istemiyorsak, şimdiden hazırlıklarımızı yapmalıyız.

TÜRKİYE, OBAMA’SINI BULABİLECEK Mİ?

Obama’nın seçilmesi, yazarlarımıza, Türkiye’yi yakından izleyen gözlemcilere hep aynı soruları sordurmaya başladı: Acaba, Türkiye, kendi Obama’sını bulabilecek mi?”

Herkesin kabul ettiği nokta, Türkiye’nin de bir Obama’ya ihtiyaç duyduğu. Geçmişiyle barışmış bir Türkiye, herkesin umudu. Ancak bu olasılık o kadar uzak ki, insan karamsarlığa bürünüyor.

Tayyip Erdoğan, bu toplumun önemli bir kesimi tarafından, Türkiye’nin Obama’sı olarak görülüyordu. Tabuları yıkan, alışılmış uygulamaları değiştiren, resmi ideolojinin dışına çıkan bir liderdi. Cesur adımlar attı. Özellikle de, hem Kürt kökenli vatandaşlar, hem de yıllar boyunca kendilerini ezilmiş, itilmiş-kakılmış gören dindar kesinlerle devleti barıştırmak için kolları sıvamıştı. Ancak, bu durum uzun sürmedi. Bir bölümü kendi siyasi hataları, diğer bir bölümü de kemikleşmiş kesimlerin büyük direnişi nedeniyle hava değişti.

Obama gibi yola çıkan Erdoğan, bugün eski klasik liderlerden birinin konumuna girdi. Devletle uzlaştı, cesur adımlardan vazgeçti. Sinirli, eleştirenleri fırçalayan bir Orta Doğu siyasetçisine dönüştü.

Peki, bundan sonra ne olacak?

Hala bir Obama arayışı içindeyiz.

Kürt vatandaşlarımızla barışabilmek için, gereken adımları atabilecek...

Kıbrıs’ta gerçekçi davranabilecek...

Ermenilerle yeni bir iletişim kurup, tarihi bir suçlamayı aşabilecek...

Dindar kesimle laik kesimin , ortak değerlerde uzlaşmasını sağlayabilecek...

Türk toplumunu bölen sorunların üstesinden gelebilecek...

Ne dersiniz?

Türkiye, kendi Obama’sını bulabilecek mi?