Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Türbanı doğuranlar - türbanı büyütenler



Darbeci çetelerin ucu nereye varıyor? Bu sorunun yanıtını kim biliyor? Örneğin başbakan ya da cumhurbaşkanı biliyor mu?

Genelkurmay Başkanı inanılmaz bir tez canlılıkla “Türk Silahlı Kuvvetleri suç örgütü değildir. Türk Silahlı Kuvvetleri'nde hata yapan yargı önünde cezasını çeker. Onun için bu tür şeyleri Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilişkilendirmek beyhude çabadır” diye açıklama yaptı.

Neden; Türkiye’de olmayan şeyler mi söylendi?

Veli Küçük için, “JİTEM’i kuran” diye bir kavram kullanılıyor, kurduran, kurulmasına, elemanlarının seçilmesine karar veren merciler yok mu? Çatlı’yla yakın ilişkide olduğu süre içerisinde sayın general görevine yükselerek devam ediyordu. Demek ki “Türk Silahlı Kuvvetleri'nde hata yapan yargı önünde cezasını çeker” demek olup biteni karşılayan bir cümle değil.

Sorular dolaşıyor, bağırıyor!

Ülkemizin sokaklarını kanla boyayanlar, darbe tezgâhlayanlar bu serkeşlerden mi ibaret; sanmıyoruz... Ama ucu nereye dayanıyor; katillerin, rüşvetçilerin, nobranların ilişkileri bizim ülkemizle mi sınırlı?

Bu soruların yanıtlarının aranması gereken bir zaman kesitinde ülkenin gündemine türban diye, eskimiş mi eskimiş, köhnemiş mi köhnemiş bir konuyu fırlatıverdiler.
İşçi önderlerinin, Aydınların, devrimcilerin, Alevilerin, Kürt halkının ve aydınlarının, Musa Anter, Ahmet Taner Kışlalı, Hrant Dink gibi devrimci gazetecilerin katilleri neredeyse türbanla korunacaklar…

Çankaya’ya çıkmış, ülkeyi uluslararası ölçekte temsil etmekte olan bir siyasal simgenin üniversiteye sokuşturulmasından bir gündem olabilir mi?

Oldu.

Cami yap parasını devlet ödesin, namaz kıl parasını devlet ödesin, dinci militan yetiştir parasını devlet ödesin, ama türban üniversiteye girmesin.

Neden?

“Siyasal simge.”

Ötekiler ne?

Anadolu’da yaşmaklı olduğu halde, hafif meşrep görülenler için kullanılan bir deyim var: “Bizim gelin benden kaçar, ağzını kapar kıçını açar.”

Üniversite ülkeden daha mı kutsal, tapınaklar tapınağı mı?

“Üniversitenin paralı olmasını” savlayan YÖK başkanının sözü unutuldu. Unutuldu ülkemizde üniversitenin zaten paralı olduğu gerçeği.

Dikkattttt!

Unuttura unuttura geçirecekler üniversite yasasını.

Sahi bilimsel, demokratik bir eğitim hakkı nasıl olurdu?

Laikliğin zaten olmadığı bir ülkede, “siyasal simge” diye bir şey yaratıp iki ucundan çekerek bir “örtüyü” büyütmekteler. Bu bilerek, seçilerek, planlanarak büyütülmektedir. 12 Eylülcü faşist paşaların mitinglere ellerinde Kur’an’la çıktıkları, dinci gericiliği yükselttikleri bir ülkede, “ordunun dinden, türbandan rahatsız olduğu” yapaylığıyla, çatıştırır gibi yaparak büyütülmektedir. Kürt halkına karşı Hizbullah’ı yaratan, eğiten, besleyen; Kürdü Hizbullah’a öldürten bir kesim, laiklik taslamaktadır.
CHP gibi hayı gitmiş huyu kalmış, deni gitmiş suyu kalmış bir örgüt için, türban tartışmasından daha güzel ne var ki?!

İçinden JİTEM gibi, Şemdinli’deki bombacılar, Veli Küçük çetesi gibi oluşumlar çıkarabilen veya barındıran (bilmiyoruz, kapalı kutu) bir kurum için türban kaymak gibi bir kurtarıcıdır.

İşte ülkemizde politika bu güçler dengesi üzerinden yapılmaktadır.

Türbanı mı konuşacağız? Önce şu rakamlara bakalım.


Türkiye'de ki okul sayısı: 67 bin...
Hastane sayısı: 1220.
Sağlık Ocağı: 6 bin 300...

Peki, ülkemizde diyanetin saptayabildiği kaç cami var? 85 bin...

Her 60 bin kişiye 1 hastane düşerken, 350 kişiye 1 cami düşüyor.

Türkiye'deki hekim sayısı: 77 bin...
Peki ülkemizde devletten maaş alan din görevlisi sayısı kaçtır? 90 bin...
Bunun anlamı şudur: Her 900 kişiye 1 hekim, her 780 kişiye bir din görevlisi düşüyor.
Eğitim-Sen'in verilerine göre Türkiye'nin 200 bin öğretmen açığı var.
Ülkemizdeki kütüphane sayısı: 1435...
Türkiye'nin kaç kentinde devlet tiyatrosu var? 13...
Kaç kentte diyanete kayıtlı kuran kursu var? 81...

(Kasabalarda, ilçelerde kayıtsızların sayısı bilinmiyor)
Kayıtlı kursların toplam sayısı kaç? 3852...

Bütün bakanlıkların bütçelerini vermeyeceğiz. Bazı bakanlıkların şöyle:
Kültür ve Turizm Bakanlığı: 632 trilyon... (Lütfen dikkat, bu hem turizme ayrılan pay demektir, hem de sinema, tiyatro, müzik, kitap vb gibi sanatsal alanlara)
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı: 280 trilyon...
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı: 249 trilyon...
Çevre ve Orman Bakanlığı: 404 trilyon..
Peki, ülkemizde dinsel bakımdan toplumun sadece bir kesimine hizmet versin diye kurulmuş Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bütçesi ne kadar? 1.3 katrilyon...
Bu aynı zamanda 22 üniversitenin toplam bütçesine denktir.

Veriler için Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Sekreteri
Turan Eser’e teşekkür ederiz






Şimdi “laiklik” diye üzerinde tepişilen kavramın bizim ülkemizde gerçekten var olup olmadığını yeniden düşünür müsünüz lütfen!..

Gerçekte, işleyişte yok olan, ülkemizde örneğin Alevi’yi kapsamayan bir kavram kimin laikliği olabilir ki, dahası nerede var olmuş olabilir ki?

Rejimin kaymak tabakasından başka hiç kimseye yar olmamış bir laiklik, rejimin kaymağını yiyenlerin rahatı için diyanete katrilyonlar ödeyen bir ülkenin laikliği...

Yazık ona!

Türban, şu anda cinayet şebekelerine insan avı için vesileler yaratan 301. maddenin ve akıntısının bir kısmının yeniden gözler önüne döküldüğü pisliğin de üstüne örtülmektedir.

Sivas’ta Madımak Oteli yangınını planlayanlar, uygulayanlar meclisteler. Orada ne yapsınlar diye bekliyorsunuz? Ilımlı İslam, mılımlı İslam Amerika’nın dümen suyunda olacaklar…

AKP ve MHP şimdi üniversiteye türbanla girilmesini yasal hale getirmek için uğraşıyorlar. Sizce ekonomisi çökmekte olan, her yanı yağmalanan bir devlet için, sosyal güvenlik yasası gibi kazıklar kazığı bir yasayı halka kakalamak üzere olan bir devlet için, söyler misiniz bana, türban sevilmez de ne yapılır?

Laik misin?

Dinci misin?

Bunların hangisi çıkacak yasadan sonra emekliğinden kesilecek paradan, sağlığına getirilen ambargodan muaf olacak?

Yazık bizlere!

Böl. Olmadı. Yeniden böl. Olmadı. Aynı yerden bir daha böl.

Biz emekçiler, aydınlar, bilim insanları önce laikliği var etmeliyiz. Laikliğin olduğu yerde, tartışılacak konu bilmelisiniz ki, okula türbanla ya da deniz donuyla girilip girilmemesi değil, daha kaliteli, ülkeyi, emekçiyi, bilimi, sanatı gerçekten ilgilendiren meseleler konuşulacaktır.

Çetelerin bir ucu şovenizmin, ırkçılığın içine iteklenen yoksullara dayanıyor, sahi öteki ucu nereye dayanıyor?

Ey ahali bilen var mı?

Türbanı çene altında, nine bahtından bağlayacak olanlar sahi çeteciliği, çeteleri çene altından bağlasak olmaz mı? Biz Kızılbaşlarda ölüleri öyle bağlarlar da!

Barış üstünüzde olsun!


Tevfik TAŞ
Alıntı:

Doç.Dr.Vedat Bulut-turban cevabı

DÖRT DÖRTLÜK BİR CEVAP

Başını örtenler, aklını da örter


DOĞU bölgelerindeki üniversitelerde, türban yasağının kalkması için bazı çevrelerce açılan imza kampanyasına katılmak istemeyen birçok öğretim üyesi baskı altında tutuldu. Bazıları istemeyerek de olsa imza vermek zorunda kaldı. Buna 'üniversite baskısı' deniyor.

İnternet grupları arasında bu konuda ilginç yazılar yer alıyor. Üniversite mezunu türbanlı bir genç kız da, imza vermek istemeyen eski hocalarını kınıyor; "Sizler koca koca adamlar niye destek vermiyorsunuz?" diye hesap soruyor. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Doç. Vedat Bulut, bu öğrenciye nasıl bir yanıt veriyor okuyalım:

"Cesur Zehra Hanım kızım sana soruyorum. 5 yıldır Irak'ta bacıların tecavüze uğruyor. Hz. Ali'nin türbesi ve dahi tüm camileri harap edildi. Kuran ayaklar altında. Filistin'de iniltiler arş-ı alaya yükseldi. Gazze'de her evden ağıtlar yükseliyor. Bacım neredeydin? O ağabeyler, ablalar, kardeşler, bacılar neden gösteriler tertip etmiyor? Neden sokaklara dökülmüyor? E söyle bana bacım. Senin başındaki örtü mü daha kıymetli, yoksa Müslümanların oluk oluk akan kanı mı? Son söz hanım kızım: Çokeşliliğin olduğu, medeni kanun önünde eşit olmadığın, iki kadının bir erkek tanığa eşit olduğu, mirastan kardeşlerinin yarısı kadar pay aldığın bir Türkiye istiyor musun sen? Hayır mı? Tam duyamadım da... Merak etme, gittiğiniz yolun sonu odur. Başına örttüğün bezi eğer gözüne de örtmediysen bunu görürsün. Ama başını örtenler, aklını da örttülerse yapacak bir şey yok. Türk kadınlarının ruhuna El-Fatih'a..."
[Resim: 9.jpg]
Onurlu insanlar...

ÇANKAYA’daki yemeğe kimi emekli büyükelçiler gitmeyeceklerini söylediler ve yemek iptal edildi.

Pazar günü Hürriyet bunu manşetinden duyurdu.

Nedeni; haber önemliydi.

Niye önemli?

Çünkü cumhuriyet aydınlarının tümünün öyle teslimiyet içinde olmadığını gösteriyordu Uğur Ergan’ın manşet haberi.

*

"Seçilmiş Cumhurbaşkanı’nı tanımak ve davetine icabet etmek demokrasi terbiyesi gereğidir"
tezi doğru değil.

Çağdaş demokrasi, dört-beş yılda bir ortaya sandık koymakla olmamalı, olmaz...

Olmuyor...

Demokrasi; etkilerin ve tepkilerin olduğu bir süreçtir.

Yani "Nasıl olsa halk seçti" diyerek iktidarın tüm uygulamalarına "evet" demek demokrasi terbiyesi değildir.

Tam tersine demokrasi terbiyesinden yoksunluktur.

O zaman ne anlamı var; bu itirazların, tepkilerin, yükselen seslerin, tartışmaların?..

*

Dahası:

Özel sohbetlerde oturup Türkiye’nin ufkunun nasıl karardığından yakınıp "ah-vah" etmek... Sonra Çankaya’dan sofra daveti gelince "demokrasi terbiyesi gereği" diyerek ülkemizi karartanların sofrasına koşmak, en azından "dürüstlükle" nasıl bağdaşır?

Nohut-kömür dağıtıp oy almak... Sonra o oylarla parlamentoda çoğunluğu yakalayıp, uzlaşı-muzlaşı demeden devletin tepesine Abdullah Gül’ü oturtmak demokrasi ahlakı, ama onun sofrasına koşmamak demokrasi ahlaksızlığı...

Öyle mi?..

*

Pekiiii...

Hem türbana "hayır" demek, hemde türbanı Çankaya’ya çıkartan Abdullah Gül’e "evet" demek neyin nesi?

Nasıl oluyor?..

Nasıl demokrasi ahlakıdır bu?..

(.......)

İşte bu nedenlerle; o büyükelçiler birer cumhuriyet aydını olarak doğrusunu yaptılar, ikiyüzlü davranıp içlerine sindiremedikleri bir sofraya koşup oturmadılar.

Dürüstçe...

Mertçe...

Bekir Coşkun
Türban!
Ne kadar vahim bir konu değil mi? Hiç işimiz gücümüz kalmamış, ne yapsak ta milleti ayaklandırsak? Konunun neresinden giriş yapsam midemi bulandırıyor.
Bu karara “Evet” diyen hiç kimse, demokrasiyi savunmaya kalkmasın. Ülkenin hali gözler önünde. Yeterince açık. Satılmadık iki karış toprak kaldı, sıra hepimizi birbirimize düşman etmeye kalmıştı, o da başladı Tanrı sonumuzu hayır etsin.
Ben kendi adıma, bu ve buna benzer olayların hepsine karşıyım. Geçmişini bilmeyen geleceğini göremez derler. Ülkenin başında yer alanların zamanında kime hakaret edip içerde yattığını unutmayın lütfen. Bu kadar mı bağışlayıcısınız? Ne kadar kolay unutuyorsunuz her şeyi. O türbanı bile kimin sayesinde taktığınızı bilin ve açtığınız pankartlara o “7.4 yetmedi mi” cümlesini yazarken, cüssenizin içindeki vicdanınızı bir kontrol edin derim ben!
Burası Türkiye Cumhuriyeti. İran rejiminde yaşamak isteyeniniz varsa bir dakika bile beklemeden gitsin. O örümcek beyinleriniz, ikinci sınıf vatandaş olmayı kabul ediyorsa, bu sizin probleminiz. Hay hay, ben hor görmeyi becerebilirim kendi adıma. Bu ne kadar aşağılık bir durumdur ki, açık saçık dediğiniz insanlardan çok daha günahkar bir zihniyeti var beyinlerinizin. Namertliktir bu! Nankörlüktür!
Türbana hayır. İnsanın dini vicdanıdır. Aptallıktır bu resmen. Demek ki; tüm Hrisyanlar cayır cayır yanacak, bizim Türban temsilcileri de öbür tarafta Hurilerle meyva mı soyacak? Öbür taraf diye bir şey varsa tabi.
Çok bekledim konu uzamaz, kapatırlar diye lakin, her sabah sinir harbi içinde uyanır oldum. Artık sokakta gördüğüm her türbanlıya cephe almaya başladım. Eskiden aynı kaldırımda yan yana yürüyebilirdik, şimdi aynı marketten alış-veriş yaparken bile düşüneceğim, o kadar kinleniyorum yani! Demek ki hiç iyiye gitmiyor sevgili Ülkemin hali. Ahh Atam biraz daha ömrün olsaydı, biraz daha başımızda kalabilseydin keşke.
Ben kadınları çok iyi tanıyorum. Ve kendi hemcinsini fazlasıyla sevip savunan biriyimdir. Bu özgürlük kelimesi altında oynatılan oyunun sonunda perdenin nasıl kapanacağını da göremeyecek kadar aptal değilim. Yakında resmi nikahı da kaldırırsınız siz. Nasıl olsa size Yüce Rabbim 4’e kadar müsaade etmiştir.
Kadın kutsaldır! Yani insanoğlu insandır! İnsanı doğuran anadır! İnsanlar arası bir sınıflandırma yapılacaksa kadının yeri birinci sınıftır. Ama kendini ikinci sınıfta görmek isteyen benim kadınım değildir. Tanrıyla Kulları arasına kimse giremez, girmemelidir. Tanrıyla kendi arasına saçının kılını sokacak beyinsiz de beyim kadınım değildir. Hele hele bunu sokaklara döküp savunacak hiç değildir. Kadın zaten özgürlüğünü almıştır. Herkesten daha özgürdür benim kadınım. Çünkü beceriklidir. Her işin üstesinden gelebilen zeki varlıklardır. Erkeğin bir metre arkasından gidecek hiçbir kadın benim kadınım değildir. O siyah peçelerle gözlerine bile perde indirecek aptal takımı, yaşadığı dünyanın nimetlerinden faydalanıp, doğayı, oksijeni bile kendine yasaklayacak kadar kısıtlıyorsa kendini, o kadın bile değildir. Benim kadınım böyle meseleleri aşalı çok oldu. Okudu, savaştı, doğurdu, yetiştirdi, öğretti, erkeğinin yanında oldu, ona destek verdi, ağlanmadı, yardım elini uzattı, gıybet yapmadı, kendine baktı, kurallara uydu ve boynunu bükmedi, ne olursa olsun hep başı dik oldu benim kadınımın. Benim kadınım iki metre bezin içine sinip, etrafı birbirine sokmadı. Tanrının yarattığı bir kul olduğunu unutmayıp, bu dünyayı tanıdı. Bilimde, ilimde, matematikte, sanatta hep “Bende Varım” dedi.
O yüzden Türbana hayır! Türbana yüzlerce defa hayır. Bunu takip edecek olan; şalvara, cübbeye, sakala da şimdiden hayır. İnsanların vicdanları üstüne oyun oynayıp, bundan kar çıkaracak bütün ahlaksızların da Tanrı sonlarını hayır etsin diyorum. Ben mantık insanıyım. Neye inanıp neye inanmadığını meydanlarda ilan eden aptallardan değilim. Benim inancım içimde, paylaştığım o yüce varlıkla beraberdir. Eğer kendini ikinci sınıfa sokacak, geri düşüncelilerin hala savunduğu bir şeyler varsa bana “Öteki Taraf” tan şahit getirsinler.
Yazık ki; Türk-Kürt yetmedi şimdi Türbanlı-Türbansız olarak ayrılıyoruz. Hepinize bay bay o zaman.


Funda Yıldız
"İşte Cumhurbaşkanınız!!!" Emin Çölaşan'dan Abdullah Gül analizi!!!
Devletin başında bulunan, Cumhuriyet rejiminin ilkelerini korumakla yükümlü olan Abdullah Gül isimli bu zat, yakın geçmişte acaba neler söylüyordu?


Şu anda Çankaya'da oturan zat, oraya MHP'nin AKP'ye stepne olmasıyla, yol vermesiyle ve "Dindar Cumhurbaşkanı" kimliği ile çıkmıştı. Rüyasında görse hayra yormayacağı devlet kuşunu da onun başına MHP kondurmuştu. Ancak konumuz bu değil.

Devletin başında bulunan; Cumhuriyet rejiminin ilkelerini korumakla yükümlü olan Abdullah Gül isimli bu zat, yakın geçmişte acaba neler söylüyordu? Cumhuriyet rejiminin ilkeleri, özellikle laiklik, kendisine hangi ölçüde emanet edilebilir? Bu soruların yanıtlarını onun ağzından dinleyelim.

Elimde ‘'Türkiye'nin Milli Bütünlüğü ve Güvenliği'' isimli bir kitap var. Yakın geçmişte düzenlenen bir seminerdeki konuşmalar banttan çözülmüş ve kitap olarak basılmış. Konuşmacılardan biri de Abdullah Gül. Yani bugünkü Cumhurbaşkanı. O günlerde Refah Partisi milletvekili. Necmettin Erbakan hocasının emrinde ve hizmetinde.


NASIL BİR SİSTEM ?
Şimdi bu kitaptan, yani kendisinin sözlerinden alıntılar yapalım. Bakalım Beyefendi ne inciler döktürmekle meşgulmüş:

"Bugün Türkiye'de bir sistem bunalımı var. Kendi bünyesine uygun düşmeyen, kendi değerlerine zıt ve zoraki uygulanmaya çalışılan ve halka zorla diretilen bir sistem." (Yani laik Cumhuriyet rejimi.)

"Halkına zıt, halkı ile barışık olmayan, ona düşman bir sistem bu sistemdir ki...70 senedir böyle bir sistem içerisindeyiz doğrusu..."

"Türkiye'nin bu resmi ideolojisinin tabii karakterleri, bu sistemi kuran tek partinin altı sloganı ile ortaya çıktı. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devrimcilik, devletçilik ve laiklik adı altında. Ama bu milletin halkı bir araya gelip de biz devletçi olalım, laik olalım, milliyetçi olalım diye böyle bir karar vermemişler. Bu ilkeler hep bu halka bir zorlatma şeklinde dayatılmış..."


BU NASIL BENZETME?
Konuşmasının bir yerinde çok ilginç bir keşfini (!) daha anlatıyor:

"Türkiye'nin bir Irak'a, Libya'ya benzeyen çok yanları var. Neden? Aynı TEK ADAM pozisyonu. Bugün gidin Irak'ta, Libya'da, Suriye'de de tek insanın resimleri vardır her yerde. Tek insanların heykelleri vardır". (Atatürk'ten söz ediyor ve Atatürk'ü Saddam, Kaddafi, Esad gibi hırsız soytarılarla, katillerle kıyaslamaya kalkışıyor.)

"Milliyetçilik öyle olmuş ki, Türkçülük şeklinde alınmış ve bu ister istemez aksini de bazı insanların aklına getirmiştir. Mesela ‘NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE' lafını tutup her yere yaza yaza, Türkiye aslında İLKEL bir hale dönmüştür...Bu laflar aslında Türkiye'nin bütün insanları İSLAM KARDEŞLİĞİ altında toplayan bütünlüğünü tehdit eder anlama gelmiştir."

Atatürk'ün sözünü aşağılamaya yeltenen, bunu ilkellik olarak gören, tarih bilgisinden yoksun şahıs şimdi Cumhurbaşkanı! Beyefendi devam ediyor:

"Şimdi ne gariptir ki, seyahat ederseniz Doğu ve Orta Anadolu'ya geldikçe ‘ÖNCE VATAN' yazdığını görürsünüz, batıya gittiğinizde ise hiç rastlamazsınız bunlara. Yani bunlar tek parti devrinden kalan ve zorla, halkın kendi inanç değerleriyle bütünleşmeyen bir dünya sistemini halka zorla kabul ettirmektir." (İnsaf yahu!)


HANGİSİNE İNANALIM
Sonra laiklik ilkesinden dem vurmaya başlıyor!

"Şu da bir gerçek ki, en kalıcı ve birleştirici unsur DİN olmuştur. Ama Türkiye'deki resmi ideoloji tarafından devamlı tehdit altına alınmış. Türkiye'nin bütünlüğünü tehdit eden, en ziyade tahribatı vermiş olan, sistemin ilkelerinden birisi de LAİKLİK ilkesidir. LAİKLİK olayıdır." (Cumhurbaşkanı olurken laikliği koruyacağına namusu üzerine yemin eden zat, geçmişte böyle buyuruyor. Hangisine inanacağız, geçmişteki sözlerine mi, namus yeminine mi?) Devam ediyor:

"Din düşmanlığını esas alan ve hukuk tanımayan uygulama, İslam inancı ve ahlakıyla yoğrulmuş olan halkımızı da tabii dışlamıştır."

Sözlerinin bu bölümünü özellikle askerlerin okuması gerekiyor:

"Dindar olan bir subaya siz eğer kendi ordunuzda hayat hakkı vermiyorsanız, onu çeşitli dolaylı yollarla bunu açıkça söylemeden onu eğer saf dışı ediyorsanız, sanki safra atar gibi, sanki ajan yakalamış gibi onları eğer ayıklıyorsanız, siz o zaman bu ülkenin bütünlüğünü, devamını nasıl temin edersiniz?"

Bay Abdullah Gül, konuşmasında üniversitedeki sıkmabaşlara da değinmeyi ihmal etmiyor:

"Üniversitelerde bugünkü durum. Şimdi siz bunu hangi demokrasiyle, hangi hukuk nizamıyla, hangi insan haklarıyla bağdaştırabilirsiniz? Sadece kılık kıyafetinden dolayı, sadece dini inançlarından dolayı üniversite kapılarından geri çevrilen, diplomaları verilmeyen bir sürü Türkiye'nin genç kızları..."

Bu arkadaş, birkaç yıl önce karısı üniversiteye sıkmabaşla alınmayınca, Türk devletini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde dava edip tazminat istemiş, ancak Mahkeme bu davaları reddetmeye başlayınca, karısı adına açılan davayı geri çektirmek zorunda kalmıştı!

Bakalım, şimdi sıkmabaş konusunda yapılan Anayasa değişikliğine onay verecek mi, vermeyecek mi ?


CUMHURİYET REJİMİ

Türkiye Cumhuriyeti'nin en tepesindeki kişi, Cumhuriyet rejimine bağlı olmak ve ilkelerini korumakla yükümlüdür. Ancak yukarıda sözün ettiğim konuşmasında, İkinci Cumhuriyet'ten ve daha da ötesi, tarihin karanlığına gömülmüş olan Osmanlılıktan söz etmektedir.

"Bu açıdan İkinci Cumhuriyet, yeni Osmanlıcılık kavramlarının ve bu tartışmaların ortaya gelmesini ben çok sağlıklı olarak görüyorum ve geleceğe çok ümitle bakıyorum."

Osmanlıcılıktan söz edebilen, bu kavramların gündeme gelmesinden mutlu olduğunu söyleyen bir Cumhurbaşkanı! Bu şahıs geçmişte söylediklerinin bugün de arkasında ise o makamda oturamaz.

Yok eğer o makama oturmadan önce namus ve şerefi üzerine ettiği yemin geçerli ise, mutlaka bir açıklama yapmalı ve "Hiç kimse endişe etmesin, ben artık değiştim. O sözlerim değil, yeminim geçerlidir" demelidir.

Der mi? Demez, diyemez.

Derse inanır mıyız? İnanmayız. Hiç kimse inanmaz!

Gazeteciler kendisine bu soruları sorabilir mi? Soramaz... Çünkü Abdullah Bey bocalar, sonra medya patronu bozulur, bunu soran gazeteci fırça yer!

İşin şakası yok. Çankaya'daki tablo çok vahim. Beyninde laiklik karşıtlığı, İkinci Cumhuriyet, Osmanlılık gibi kavramları taşıyan, siyasetini ve yaşamını bunlar üzerine oturtan, Atatürk'ün "Ne Mutlu Türküm Diyene" sözünü ilkellik olarak gören biri o makamda –değiştiğini kanıtlayana kadar- oturamaz.

Başta CHP olmak üzere tüm ilgili kurum ve kuruluşlar bu konuyu ve Çankaya'da kimin oturmakta olduğunu dibine kadar irdelemeli, sürekli gündemde tutmalıdır.

Emin Çölaşan
]Türkiye'yi soldan daraltmak

Gece gündüz türban meselesinin tartışılmasında o kadar şaşacak bir şey yok belki ama bunun Türkiye'yi daralttığını söylememek de bir o kadar olanaksız. Özellikle solun bu konudaki yaklaşımı hayal kırıcı oldu ama Attila İlhan'ın meşhur sorusuyla 'hangi sol'?

Sol mu Kemalist mi?
Türkiye'de 1970'lerden itibaren daima iki sol oldu: parlamenter sol ve sosyalist sol . Ayrıca bir de meşru sol-illegal sol vardı. Parlamenter solun tarihi Ortanın Solundan başlayarak Demokratik Soldan
geçerek Sosyal Demokrasiye erişti.
Asıl sorun da o: kendisine bugün sosyal demokrat diyen ve kendisini sol diye takdim eden sol yani CHP bütün bu süreçte yapılabilecek her türlü taktik ve stratejik hatayı yaptı, yapıyor. Bu partiye seçimlerden hemen önce ve sonra kendisine Fransa'da bazı partilerin Gaullist demesi gibi Kemalist demesini ve sosyal demokrat kimliği bırakmasını önerdik fakat kabul ettiremedik.
Oysa gerçek tıpatıp budur.
Sadece Kemalizm ve onun da en arkaik modeli üstünden yapılan bir siyaset bugün CHP'yi ve ideolojisini yönetiyor. Hepsi bundan ibaret ve bu derecede kısır olan bir yaklaşımın türban konusunda da, başka bir konuda da yeni açılımlara imkan vermeyeceği ortada.
CHP basit bir Kemalizme indirdiği siyasetiyle sadece türbana karşı çıkıyor,bununla üst gelir gruplarından, şehirlilerden, orta yaşın üstünden oy alıyor . Hepsi bu ve böyle bir anlayışla iki önemli şeyi gözden kaçırıyor.

Sınıfsal türban
Bir, t ürban bugün sınıfsal bir içeriğe sahiptir .
Doğrudur veya yanlıştır o ayrı mesele fakat türban kırsal alanda veya uzak kentlerde yaşayan, yoksul, herhangi bir yaş grubuna mensup insanın sorunu değil.
Laiklik de öyle. Her ikisi de CHP'ye oy veren kesimlerin (şehirli, zengin, yaşlıWink gündemindeki siyasi mesele. O zaman bu yaklaşımıyla CHP sınıfsal tercihini yapmış bulunuyor. Böyle bir tercihten yana olan partiye de nasıl sosyal demokrat deneceğini herhalde ' iyi saatte olsunlar' kararlaştıracak.
Gerçekten de Türkiye'de siyasetin bu şekilde dar bir laikliktürban siyasetine sıkıştırılması her şeyden önce siyasetin siyasetsizleştirilmesidir . Siyaset elbette bu kavramları tartışır ama bu ancak sınıfsal bir temel üstünde olursa anlam taşır. İkinci koşula buradan geçeyim.

Sınıflar ve sol
Türkiye, politik tepkileri itibariyle Latin Amerika ülkelerine çok benzer.
Halkın
siyaset tepkisi Latin Amerika'da olduğu gibi sınıfsaldır. Herhangi bir sol parti sınıfsal vurguyu öne aldığında ve tepkisini sınıfsal konular etrafında biçimlendirdiğinde kitleler onu destekler. Sol, Türkiye'de sınıfsal olduğu, sınıf politikası yaptığı müddetçe destek bulmuştur.
1961'den başlayarak gelişen politik tarihimize bakanlar bunu anlayacaktır. TİP'in kuruluşundan, CHP'nin Ortanın Soluna kayışından 2002'ye kadar bu çizgi uzanmıştır. Ama o tarihten itibaren her şey ters yüz edilmiştir ve CHP bütünüyle sınıfsız veya sınıf dışı bir politika izlemeye koyulmuştur.
Bugün sadece türban diyen, ekonomiyi, yoksulluğu, gelir dağılımını, sosyal güvenliği, tarımı, sanayiyi konuşmayan, yok sayan, boş veren bir CHP var ortada . İşte bu rastlantı değildir. Çünkü, Kemalizm apolitik bir ideolojidir . Varlığı, siyaseti ve sınıfları reddetmeye dayanır. CHP de o kökten ve o ideolojiden besleniyor.
Sonuç sadece CHP'nin kaybetmesi değildir. Türkiye'nin yitirmesidir. Bu yaklaşım sadece ve sadece Türkiye'yi daraltmaya yarar. Ne sosyal demokrasidir bunun suçlusu ne de sol. Sonuç sadece o adı kendilerine kisve edinenlerin günahıdır.

HASAN BÜLENT KAHRAMAN
]Güneş tutulması!

[Resim: 4.jpg]


Bush "çık" dedi.

Çıktık.

Tatilde olsan, oteldeki odanı bu kadar çabuk boşaltamazsın, oteldeki odanı...

Apar topar!

*

Böyle bu işler çünkü.

Gel deyince, gidiyorsan...

Vur deyince, vuruyorsan...

Gir deyince, giriyorsan...

Çık deyince, çıkacaksın.

*

Sakın ola, onurdan monurdan bahsetmeyin bana... Hangi onur?

*

Lübnan’a gitmek istemiyoruz, İsrail’i korumak için, tıpış tıpış gidiyoruz...

Afganistan’a gitmek istemiyoruz, ABD’yi korumak için, tıpış tıpış gidiyoruz...

Irak’tan çıkmak istemiyoruz, kendimizi korumak için, kıçın kıçın çıkıyoruz!

Ne onuru?

*

Tatbikatta, durup dururken gemimizi vurdu mu füzeyle? Muaveneti? Vurdu.

Biri yarbay, 5 şehit, 22 gazi...

Ne yaptık? Yeni gemiler verdi, sustuk.

Irak’ı işgal etmek için, topraklarımıza asker yerleştirmek istedi mi? İstedi.

Ne yaptık? At pazarlığı... Para istedik.

Çuval geçirdi mi kafamıza? Geçirdi.

Ne yaptık? Üstüne özür diledik.

"N’olur deliğe süpürmeyin" falan.

*

Ya bu sefer?

Sıkı durun...

Dünkü toz duman içinde gözden kaçan bir "son dakika" haberi daha vardı:

"Dünya Bankası, stratejik işbirliği çerçevesinde, Türkiye’ye 6.2 milyar dolar kredi verilmesini onayladı."

*

Böyle bu işler...

Al parayı.

Sen de kömürü al.

Kes sesini!

Ne onuru?

Yılmaz Özdil / Hürriyet