Yılmaz ÖZDİL
Mustafa’ya gittim...
Sarhoş.
Kafayı bulunca ağlayan...
Hoyrat.
Soğuk.
Kalpsiz.
Çevresine eziyet eden...
İtiraz edeni asan...
Arkadaşlarını satan...
Goygoycuların dolduruşuna gelen...
Milletten bihaber.
Hatta milleti küçümseyen...
Alay eden.
Hesabını kitabını bilmeyen...
Batı hayranı.
Sefa düşkünü.
O balo senin...
Bu balo benim, gezen.
Zampara.
Cephede bile karı-kız düşünen...
Savaşmadığı için sıkılan...
Ordu varken, çete kurmaya kalkan...
Devrimleri intikam için yapan...
Dinsiz.
Kendi heykellerini diktiren...
Megaloman.
Bencil.
Günde 3 paket sigara içen.
Usul usul intihar eden...
Psikolojik bunalımda...
Yalnız.
Çaresiz.
Basiretsiz.
Zavallı bir adam.
*
Mustafa’daki Mustafa bu.
*
Anafartalar 1 saniye.
İşgal 2 saniye.
Tası tarağı toplayıp kaçmak için, sığır sürüsünün çıkardığı toz bulutundan bile tırsan... Sığır sürüsüyle düşman ordusunu ayırt etmekten aciz biri... Başkomutanlık meydan muharebesi desen... Taktiğini falan başkasından araklamış zaten.
*
Hak edilmiş bence Oscar...
En azından Nobel.
Ertuğrul ÖZKÖK
Keşke dediğim an
BAZEN, gazeteci olarak, pişmanlık duyduğum, "Keşke orada olsaydım" dediğim anlar oluyor.
Pazar akşamı televizyonda haberleri izlerken, işte öyle bir duyguya kapıldım.
Televizyonda Başbakan Tayyip Erdoğan’ı izliyordum.
Hakkári’de konuşuyordu.
Gösteriler vardı.
DTP örgütü, Başbakan’a "Buraya gelme, olay çıkar" diye meydan okuyordu.
Bir yandan bunu söylüyor, bir yandan da olayları bizzat onlar çıkarıyordu.
Gazeteciler taşlanıyordu.
Ama Erdoğan oradaydı.
İşte o an içimden, "Keşke ben de orada olsaydım" duygusu geçti.
Bu duygu neydi?
Gazetecilik refleksi mi?
Hayır.
Çünkü Hürriyet’in ve Doğan Haber Ajansı’nın tecrübeli muhabirleri oradaydı.
Benim gazeteci olarak yapacağım bir katkı yoktu.
Kendimi yokladım.
Bu, gazetecilik değil, vatandaşlık refleksiydi.
Ülkemin Başbakan’ını orada yalnız bırakmama duygusu, onun terör örgütüne meydan okurcasına meydana çıkmasına destek verme duygusuydu bu.
* * *
Son zamanlarda Başbakan’a kızıyorum.
Çünkü bize büyük haksızlıklar yapıyor.
Ayrıca seçimden sonraki tutumunu hiç de demokratik bulmuyorum.
Ekonomik kriz karşısındaki umursamaz tavrını, "Hamdolsun" politikasını çok yanlış buluyorum.
Bu konudaki görüşüm değişmiş değil.
Ama itiraf edeyim, bütün bu kızgınlığıma rağmen, son haftalarda Güneydoğu illerine yaptığı gezileri, oralarda söylediklerini iyi buluyorum.
Bu tutumu bana iyi geliyor.
Bir zamanlar, rahmetli Ecevit’in büyük hayranlıkla izlediğim cesaretini onda da görüyorum.
O nedenle, dün Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in yaptığı çağrıyı da destekliyorum.
Evet, Türk siyasetinin öteki partileri de Güneydoğu’yu boş bırakmamalı.
* * *
Hiç kuşkusuz Başbakan’ın bu çabaları büyük ölçüde seçime yönelik.
Bunu yadırgamamak lazım.
Sonunda orası Türkiye ve orada da yerel seçimler yapılacak.
Terör örgütü ve artık onunla bağını saklamakta hiç beis görmeyen DTP, bu seçimi ideolojik bir alana çekmeye çalışıyor.
Bölgedeki belediyelerin büyük çoğunluğu başarısız.
Diyarbakır’a neredeyse çivi çakılmamış.
Bölgedeki birkaç belediye hariç, neredeyse hepsi, son 4 yılı sadece dağdan gelen cenazeleri kaldırmakla geçirmiş.
Ve şimdi bu beceriksizliğe, "Kürt milliyetçiliği" kılıfı geçirip mesaj vermeye çalışıyor.
Seçime 5 ay kaldı, Diyarbakır’ın, Hakkári’nin, Bingöl’ün altyapısından, çöpünden, suyundan, yolundan söz eden yok.
Böyle olunca da, yoldan, sudan, refahtan söz eden partilerden korkuyorlar.
Örgüt şakşakçılığıyla, teröristbaşı posteriyle seçim kampanyası yapmaya çalışıyorlar.
Vah benim bölge halkıma.
Onlara vaat ettikleri tek şey, 5 yıl daha örgüt goygoyculuğu.
Varsın yolları pislik götürsün.
Çöpler toplanmasın, insanlar hastalıktan kırılsın.
* * *
Türkiye’nin siyasi partileri bu kısırdöngüyü kırmalı, bölge halkını prangalarından kurtarmalıdır.
Bunun için ne yapılması gerekiyorsa yapılmalı.
Ne siyasi fedakárlık gerekiyorsa o da yapılmalı.
Ben kendi payıma, bütün kızgınlığıma rağmen, Başbakan’a bu konuda destek veriyorum.
Bekir COŞKUN
Teneke sobalar...
[FONT="Times New Roman"]SOBALARIMIZ tenekedendi.
Ağırlıktan yanlara doğru hafif açılmış dört ayağı, odunları koymak için büyük, hava ayarı için küçük sürgülü kapakları vardı.
Borular önce tavana doğru yükselir, sonra dirsekle döner, duvardaki deliğe girerdi.
Bir-iki yerinden telle tavana ya da duvarlara bağlanırdı borular, ki başımıza düşmesin.
Soba altlıkları, üzeri teneke ile kaplı tahtadan yapılırdı. Kenarları dört parmak yüksekliğinde ve yapan ustanın zevkine göre çivinin ucuyla süslenirdi...
Yakıldığında genelde evi duman basardı. Kapıyı-pencereyi açardık ve paltolarımızı giyerdik, baca ısınıp da sıcak hava doğal yolunu bulana ve ev ısınana dek. Ve ısındıkça çıtır çıtır sesler gelirdi borulardan, toplanırdık teneke sobanın başına.
Sobalar evin fırınıydı, ocağı, çocukların çalışma salonu, kestaneci, mısırcı, çayhanesi, büyüklerin kütüphanesi, kedinin uyku yeri, ailenin toplantı mekánı...
Yuva olmanın, sevginin, özlemlerin, umutların, hayallerin çatırdadığı yer...
Sıcaklıktı sobalarımız...
*
Ben kalorifer peteklerini hiç sevmedim.
Borularla ayrı ayrı odalara bölündü sıcaklıklar.
Duvarlara takılan kalorifer petekleri aslında bizi bölüyordu, farkında değildik. Kız ile oğlan odalarına çekildiler. Anne yemeği mutfakta yapıyor artık.
Baba kitabını nerede okusa olur.
Evi artık duman basmıyor, hep birlikte yaşanan minik duman savaşının o unutulmaz işbirliği son buldu. Yuvalar odalara dağıldı, kestaneci gitti, mısırcı orda değil, çay ocağı kapandı, kedi kayboldu ortadan...
Hikáyeler, anılar, sohbetler, bir arada olmanın o damak tadı, o yuva olmanın ısısı bitti...
Bir teneke soba giderken neler götürdü bizden farkına varmadık bile.
(.........)
"Doğalgaza çok zam geldi" diyorlar:
"Zam geldi, ısınmak artık daha pahalı..."
Modern hayat böyle istiyor, ne yapacaksınız?
Bu size medeniyetin getirdiği ağır fatura gibi gelebilir, ama bir teneke sobanın götürdükleri yanında lafı mı olur a dostlar.
Bizim bir teneke sobamız vardı...
Alevilerin Büyük Yürüyüşü
Ali Yıldırım
Alevilerin büyük yürüyüşü! Buna insanlık için büyük Alevi yürüyüşü de diyebiliriz.
Aleviler 9 Kasımda Ankara'da Sıhhiye Meydanı'nda olacaklar. Çok yalın, çok açık, çok net bir istemleri var. Bir kez daha tüm Türkiye'ye, tüm dünyaya temel taleplerini açıklayacak, ifade edecekler:
ALEVİLER EŞİT YURTTAŞLIK HAKKI İSTİYOR!
Evet 21.yüzyılda "eşitlik" talebinde bulunmak, "eşit yurttaşlık hakkı" istemek gerçekten de üzerinde düşünülmesi gereken çok trajik bir durum!
Eşitlik, insanların eşitliği, yurttaşların eşitliği! Tüm yasal düzenlemelerin, Anayasal ilkelerin, uluslar arası insani sözleşmelerin ilk maddesi: Eşitlik! Ama sözkonusu olan Aleviler olduğu zaman ne yasa, ne anayasa, ne sözleşme kalıyor ayak altına alınmayan, çiğnenilmeyen, ihlal edilmeyen! Buna Alevilerin yazgısı diyebilir miyiz? Hadi dün deniliyordu. Aleviler kendilerine yapılan haksızlıkları, hukuksuzlukları, eşitsizlikleri bir şekilde sineye çekiyorlardı.
Ama bugün, bu saatte, 2008 Türkiyesinde kim Aleviye "sana eşitlik meşitlik yok kardeşim" diyebilir? Bu sözü duyan hangi Alevi eyvallah deyip başını öne eğer!
Evet Eşitlik!
Bütün yurttaşlarına eşit davran ey iktidar!
Bak Anayasa, 10.Madde ne yazıyor: "Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir."! Hal böyle iken bu "herkes"in arasında niye Aleviler yok! Aleviler Cumhuriyetten, laiklikten, demokrasiden, özgürlükten, eşitlikten yana oldukları için mi herkes eşitken neden Aleviler eşit değil!
Evet eşitlik!
Alevilerin inançları red edilerek, yok sayılarak eşitlik ihlal ediliyor!
Alevilerin inanç merkezleri red edilerek eşitlik ihlal ediliyor!
Alevi çocuklarına zorla din dersi verilerek eşitlik ihlal ediliyor!
Alevi köylerine, Alevi inancını asimile etmek için zorla camiler yapılarak eşitlik ihlal ediliyor!
Alevilerin kabesi olan Hacı Bektaş Tapınağı Alevilere verilmeyerek eşitlik ihlal ediliyor!
İnsanlar Alevi olduğu gerekçesiyle ayrımcılığa tabi tutularak eşitlik ihlal ediliyor!
2 Temmuz 1993'te İnsanların katledildiği Madımak Oteli bir kebapçı dükkanı olarak çalıştırılarak eşitlik ihlal ediliyor!
Devlet yalnızca bir dini/mezhebi finanse ederek eşitliği ihlal ediyor!
Alevilerin eşit yurttaşlık hakları ihlal edildikçe Türkiye'de gerçek anlamda laiklik anlayışı yerleşmiyor, oturmuyor.
Alevilerin hakları hukukları yok sayıldıkça gericilik tüm karanlığı ile güzel ülkemizin üzerine çöküyor, aydınlık geleceğimizi karartıyor.
Alevilerin hakları yok sayıldıkça sistem çeteleşiyor, yolsuzluk yoksulluk tüm toplumu saran bir hastalık haline geliyor!
Evet eşitlik!
Evet bunun için BÜYÜK ALEVİ YÜRÜYÜŞÜ!
Ve eşitlik talebinin hemen altında bu çağrının aslında tüm Türkiye'yi kapsadığını, Alevi/Sünni/başka inançtan ya da inançsız ayrımı yapmaksızın insanların barış içerisinde, kardeşçe, insanca yaşayacakları bir ülke özlemini ifade eden "YOLSUZLUKTAN VE YOLSUZLUKTAN ARINMIŞ LAİK DEMOKRATİK BİR TÜRKİYE" talebi yer alıyor!
Alevilerin büyük yürüyüşünün pankartlarında:
Demokrasi yazıyor!
Laiklik yazıyor!
Özgürlük yazıyor!
Cumhuriyet yazıyor!
İnsanca yaşanacak bir Türkiye yazıyor!
Aleviler eşitlik istiyor!
AKP iktidarı Alevileri yok sayıyor, red ediyor.
AKP iktidarı Alevilerin hakkını hukukunu çiğniyor!
Demokrasi için, Laiklik için, Cumhuriyet için AKP iktidarından kurtulmak gerekiyor. AKP iktidarını süpürmek gerekiyor.
9 Kasım Pazar AKP iktidarını süpürmenin startının verileceği gün olacaktır! Aleviler süpürmeye başlıyor, AKP karanlığından kurtulmak isteyen tüm yurttaşları yanlarında görmek istiyor!
Cumhuriyet Alevilerin karşılıksız aşkı mı?
Ankara Ünversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim üyesi Doç.Dr. Ayhan Yalçınkaya
Alevilerin trajedisiyle Cumhuriyet'in trajedisi, eğer bu bir trajediyse, üst üste bindi: Yeni bir siyasal bünye gereksinimi. Cumhuriyet, kendine dönüşenden kendini farklılaştırabilmek adına, Alevilerse Alevi olarak var olabilmek adına....
Türkiye Cumhuriyeti'nin bir Alevilik sorunu vardır. Bunu saptamak kuşkusuz bir hüner gerektirmiyor. En azından, bu ülkede Alevilerin Alevilik sorunu bir yana, sosyalistlerin, milliyetçilerin, İslamcıların, kendine ulusalcı adını yakıştıranların da bir Alevilik sorunu ve dahası tümünün, "Türkiye Cumhuriyeti'nin Alevilik sorununa ilişkin bir sorunu" varsa, bu saptama, iyi niyetli bir okumanın uç sınırlarında, giderek orta malı bir saptamaya dönüşme riskini içinde taşır. Başlangıç olarak bu saptamanın, bütün iyi niyetimle Alevi sorununu yapısal olarak kavramaya dönük bir adım olduğunu kabul etmeye elbette hazırım. Bu "hazır oluş" benzer bir ilişkilendirmeyle, Cumhuriyet'in bir Kürt Sorunu olmadığını, Kürt Sorunu'nun 1980 Askeri-Faşist Diktatörlüğü'nün Diyarbakır zindanlarında 'üretildiğini' savunurcasına, "Cumhuriyet'in Alevilik sorunu olmadığını, bu sorunun özellikle DP ile birlikte başlayan ve 1980 darbesiyle taçlanan bir sürecin zorlamalarla yaratılmış, zorlamaya dayanmışlığı ölçeğinde 'yapay' bir ürünü olduğunu düşünenlerle aramdaki sınır çizgisini oluşturuyor. Kuşkusuz herkes kendini zindanına layık görür. Ama aynı zamanda sorunun bu biçimde ifade edilişi, sözüm ona yapısal bir saptamayla işe girişenlerin, aynı "yapısallıkla malül" -bu yapıdan ne anlaşılıyorsa- onun siyasal zihniyet haritasının bir parçası olduğunu gözden kaçırmamak için sağlam bir zemin de sunuyor. Belki sonda söylenecek şeyi başta söylemek en iyisi: Kendisine özsel bir anlam atfetmiyorsak Aleviliğin ve Alevilerin bir "Alevilik" sorunu olması, dümdüz anlamıyla Alevilerin sorunudur. Alevi hareketinin aktörleri, özellikle 1990'lı yıllar boyunca bu sorunu, kendileri dışındaki aktörler nezdinde bir "Alevi sorununa" dönüştürme savaşı yürütmüşlerdir ve hala da bu mücadele devam etmektedir. Ama eğer hala, diğer tüm aktörler gibi, Türkiye Cumhuriyeti'nin de bir 'Alevilik sorunu'ndan söz edilebiliyorsa, çok da yol kat edilebilmiş değildir. Bu anlamda, Aleviliği kendine sorun olarak tanımlayan ve birbirinden son derece farklı stratejilerle bu sorunu çözmeye kalkışanlar, en başta Aleviliğin Alevilerin sorunu olduğunu yadsımakla ve bu doğrultuda kendi önüne çözmek istediği Alevilik sorununu koymakla işe başlamaktadırlar. Geçen yıl sahnelenen ve bir trajedi olarak başlayıp bir komediye dönüşen, siyasal olarak AKP'nin, ideolojik olarak İslamcılığın süt annesi kimi liberal çevrelerce "devrim" diye selamlanan "Alevi Açılımı" bunun tipik bir örneğidir. Ola ki bunda da bir 'hayır' vardır öyle ya, 'iman inkarla başlar!' Ama bunu 'hayırlı' olarak kabul etmenin önünde yine de büyük bir engel duruyor iman edenin inkar ettiğini de inkar etmesi!
TÜRBAN VE ALEVİLER AYNI KEFEDE Mİ?
Sözüm ona Alevilik sorununa yapısal bir giriş yapacağı savıyla söze girenlerin hemen çoğu, Cumhuriyet'in –ne demekse- "katı bir laiklikle" Alevisi Sünnisiyle "cumhur"u "kenara" ittiğinden, çünkü Cumhuriyet'in demokrasi yoksunluğuyla malül olduğundan söz etmeye başlıyor. Buna göre, DP dönemiyle birlikte demokratikleşme yönünde adımlara koşut, siyasetten dışlanarak ötekileştirilen cumhur siyasete girmeye başlamış, giderek merkeze yakınlaşmış ve söz istemiştir. İşte türban talebi gibi Alevilerin talebi de bu yakınlaşmanın sonucuymuş! Türban sorunuyla Alevilik sorununu sözüm ona özgürlükçülük ekseninde koşutlaştıran bu vicdansızlık, bir yandan Alevileri İslamcı idelojilerin ve hegemonya mücadelesi veren Sünni-Hanefi müslümanlığın payandası haline getirmeye çalışırken, diğer yandan en az "katı laiklik" ve hele de "laikçilik" kadar soysuz bir kavramsallaştırmayı, "özgürlükçü laikliği" dayatıyor.
Oysa laiklik tarihsel bir tecürebinin adıysa eğer, kendini biricik evrensel olarak kuran ve dayatan belirli bir dinsel biçimin özgürlüğünü güvence altına almanın adı değil, tam tersine bu evrenselliğin dışında kalanın, kalmak isteyenin, bunu kabul etmeyenin öncelikle hayatta kalma özgürlüğünün güvencesidir. Devlet, tarih sahnesine çıktığından beri yaşam hakkının en büyük tehdit kaynağı o olduğuna göre, laik bir devlet, dinsiz de olsanız, sizin yaşam hakkınızı güvence altına alan bir devlettir. Yani, en açık anlamıyla, dayatıldığı gibi, laiklik din özgürlüğü değil, öncelikle dinsizlik özgürlüğüdür siyasal bünyenin bir parçası olmak için dinsel aidiyetin dayatılmayacağının güvencesidir. Eğer özgürlükçü laiklik uydurmacasından hareketle, Alevilerin Cumhuriyet'e olan aşkının karşılıksız olduğunu, Cumhuriyet'in zaten öncelikle Alevileri özgürlükten mahkûm ettiğinden bahisle Aleviliğe ders vermeye kalkışan varsa, önce kendi dinini devletten özgürleştirecek olan Alevi taleplerine, Diyanet İşleri Başkanlığı ve zorunlu din derslerinin kaldırılması gibi, hak ve destek vermek zorundadır. Yok, eğer özgürlükçü laiklikten söz edildikte ABD tipi bir laiklik algısı öne sürülüyorsa, aynı şey: Madem ki özgürlük, hele de bireysel özgürlük en önemli erdemdir, öyleyse iktisadileştirilerek özelleştirilecek ve bu alandaki düzenlemelerin nesnesi kılınacakların başında yine Türkiye'deki din örgütlenmesi gelmektedir!
Çoğun Alevi hareketinin kimi aktörlerinin de sandığı gibi, demokrasinin yokluğundan laikliğin yokluğu çıkarılamaz ama laikliğin yokluğundan –uydurulmuş haliyle katılığından değil- demokrasinin olanaksızlığı kolaylıkla çıkarılabilir. Cumhuriyet elbette demokratik değildi ama kesin olarak, 'kendi halince' laikti eğer laikliğin özsel olmadığını, tarihsel gelişme sürecinin içinde farklı evrelerden geçtiğini kabul edeceksek. Cumhuriyetin demokratik olmayışı da artık sokağa düşmüş bir "özgürlük eksikliğiyle" değil, eşitlik eksikliğiyle ifade edilebilir. Buradan bakıldığında sorun 'hassaten ve münhasıran' M.Kemal ve kurucu kadroların sorunu değil, burjuvazinin sorunu, burjuva ulus- devlet anlayışına içkin bir sorundur. Cumhuriyet, kendi tanıdığı ve tanımladığı haliyle Sünni-Hanefi müslümanlığı bir yandan yurttaşlığın harç malzemelerinin en önemlisi olarak kullanırken, öbür yandan modern burjuva devlet olmanın "doğal" bir parçası olan homojenleştirme girişiminin önündeki engelleri denetleyebilmek için DİB, İlahiyat Fakülteleri, İmam-Hatipler ve zorunlu din dersleri gibi araçlara da başvurmayı hiç ihmal etmedi. Bu yanıyla kendini yeni bir "evrensellik" olarak inşa etmeye girişen devlet, Hanefi müslümanlığın evrensellik ve biriciklik savını –dinsel olarak değil, siyasal olarak- bastırırken, aynı anda onu kendisine bağımlı kılarak araçsallaştırdı ki buna uygun bir tarihsel kalıta zaten sahipti. Osmanlı İmparatorluğu'nun modernleşme ve nihayet çözülüş süreci içinde modern bir ideoloji olarak biçimlenen ve kendine alan açmaya çalışan İslamcı ideoloji Kurtuluş Savaşı'yla birlikte milliyetçilik karşısında ağır bir yenilgiye uğramıştı ve elbette onu bekleyen yazgı yenilenlerin yazgısı olacaktı.
Ancak, Cumhuriyet, -üzerinde yükseldiği coğrafyanın 'üretici gücüyle' koşullu olarak- modern olmasını istediği yeni bir siyasal topluluk oluştururken, harç olarak kullandığı Hanefiliğin temel ilkelerine, dinsel biriciklik savına, onu var eden temel figürlere, camiye ve imama dokunmadı denetimi altına alarak –yine sokağa düşmüş bir ifadeyle- "merkeze" taşıdı. Alevilerin ise kendilerini kuran en temel kurumlarına ve en temel ritüellerine el atıldı. Dedelik ve babalık hukuken yasaklanarak Cem ritüeli fiilen olanaksız kılınmaya girişildi. Yetmezmiş gibi, özellikle kimi bölgelerdeki Aleviler, çeşitli dolayımlarla, neredeyse yığınlar halinde kült merkezlerinden uzağa sürüldüler. Bugün bu coğrafyanın neredeyse her bölgesinde Dersimli bir aileyle karşılaşılması raslantı değildir.
Fakat Alevilerin, en azından Türk Alevilerin yine de Cumhuriyet'e destek verdiğini, onun modernleşme projesine can-ı gönülden sahip çıktığını kabul ediyorsak eğer, (ki bu sav tarihsel olarak yanlış, bilimsel olarak hatalı, ideolojik olarak işlevseldir) bunun en az üç nedeni vardır ve bunun en az ikisi de adları değişse de devlete ilişkindir. İlk neden Alevilerin kendi iç gelişim süreçleriyle ilgilidir. Dedelik ve babalık kurumunun, bu iki dinsel kurumun giderek soysuzlaşması ve bunları ayakta tutanların yerine getirdikleri işlevi bir görevden, bir hakka dönüştürmesidir. İkincisi, tam da bunu kolaylaştırıcı nedenlerden biri olarak özellikle Osmanlı'nın Yeniçeri kırımından sonra Alevi toplulukları soysuzlaştırmak üzere bol miktarda sahte dedelik şeceresi dağıtması yani Aleviliğin kendi örgütsel bünyesini tahrip etmeye girişmesidir ki bu tümüyle modern devlete özgü bir girişimdir. Bu bile Osmanlı'nın artık geleneksel bir devlet olmaktan çıktığını, modern refleksler üretebilir hale geldiğini işaretlemek için yeterlidir ama Aleviliğin bünyesine yönelik bu müdahale yarım kalsa da Aleviler Cumhuriyet'le karşılaştıklarında çoktan bir siyasal bünye olarak çözülmeye başlamışlardı. Bünye çözüldükçe direniş odakları dağılmış ve dolayısıyla ister 'merkezden', isterse 'çevreden' kaynaklansın geleneksel-tarihsel Sünni-Hanefi düşmanlığının avlanma alanında kalakalmışlardı. İşte tam burada Cumhuriyet "sahaya indi." Artık avlanacaklarsa yalnızca o avlayabilirdi. Devletin laik olduğunu beyan ediyor, artık dinin siyasal olarak geçerli bir "evrensel" olmayacağını söylüyor ve yurttaşlarıyla ilişkisinde dini referans olarak almayacağını ileri sürüyordu.
Aleviler bir göze muhtaçken, iki göz birden vaad ediliyordu. Ama bu iki gözün yerleştirileceği beden inşa edileceği vaad edilen yeni bir bedendi Aleviler bunu anlayamasa da. İlgili dönemde Alevilerin modern burjuva bir devletin inşa sürecini doğru okumalarını beklemek hem haksızlık, hem saflık olacaktır. Buradan hareketle Alevilere saldırmaksa en basitinden kötü niyetlilik değilse, Aleviliğe ilişkin bir cehaletten kaynaklanıyor olmalıdır.
NE DEVLETE BEL BAĞLA NE DE...
Cumhuriyet'in "merkeze" taşıdığı Sünni-Hanefilik, tarihsel tecrübesi gereği, yeni konumuna hiç yabancılık çekmedi. En azından Türk sünniliği tarihi boyunca zaten bir devlet ideolojisi olarak biçimlenmişti. Bu yüzden Sünnilik Cumhuriyetin modernleşme projesinin iç gerilimlerini kolaylıkla okudu ve buna ayak uydurdu. Öyle ki Sünniliğin anti-modern görünen tavrı bile moderndi. Yani eğer varsa Hanefiliğin trajedisi, adeta inançları iktidarda, kendisi dışarda olanın trajedisiydi Aleviler ise fikren, zikren ve bedenen yok hükmünde sayılıp adeta Sünni-Hanefiliğin batıl inançlar koluymuş gibi işlem gördü! Dolayısıyla bu bünye dağıtılmalı, devletin tanıdığı müslümanlık içinde yeniden inşa edilmeliydi. Bu süreç Cumhuriyet'in milliyetçi ideolojiyi perçinlemek için, bir İttihatçı kalıt olan, "öpöz Türkler olarak Aleviler" icadıyla iç içe deneyimlendi ki hala deneyimlenmeye devam ediliyor. Oysa, tersine cumhuriyetin modernleşme projesine dört elle sarıldığı kabul edilen Alevilerin, Alevi olarak bunu okuma ve yeniden üretme yetisi yoktu tarih boyunca buna ilişkin bir tecrübeleri olmadığı gibi, olan tecrübe de tersini güçlendiriyordu: "Ne devlete bel bağla, ne varlığa güven gez!" Ayrıca öğretisel düzeyde, Alevilik dediğimiz şey, gizli saklı da olsa, kırıntılarla da olsa, kendini devindirmeye çalışıyordu ama artık Cumhuriyet'in coğrafyasında. İşte böylece Alevilerin Alevilik sorunu başladı. Bu sorun yepyeni bir siyasal bünyenin inşası sorunudur Alevi aktörler bunu hala ve hâlâ farketmişe benzemeseler de. Sünniliğin ise bünye sorunu hiç olmadı. Buna ilişkin tarihsel bir tecrübesi de hiç olmadı. Onun içine yerleşeceği ağaç hep hazır ve nazırdı.
ORTAK TRAJEDİ
Cumhuriyet burjuva karakteri gereği, dini belirli bir ölçüde baskılayarak açtığı alana, yine araçsallaştırdığı haliyle dini içererek kendisi yerleşmeye çalıştı. Bu alana, yapısı gereği, dinsizliği, farklı dinleri, dinler içindeki heterodoks yaklaşımları, farklı etnileri sokmamaya çalıştı ve paylaşmayı asla düşünmedi. Bu alanı paylaşmadığı gibi, kendi gereksinimleri doğrultusunda, biriciklik savında olan Sünni müslümanlığı farklı müslümanlık, farklı dinlilik ve farklı dinsizlik biçimleriyle baş başa da bırakmadı. Bu belki doğaldı da. Genç cumhuriyetin, kendi özündeki kurtla, etnik ve dinsel kurtla baş edebileceğine güveni tamdı. Ama asıl büyük kurdu, kendisine yakınlığı gereği, ıskalamıştı: Üzerinde yükseldiği coğrafya üretici gücün koşulladığı ölçüde, eşitsizlikçilik kurdunun, dinsel-evrensele dönüşerek bizzat kurmaya çalıştığı yeni bünyenin kendisi haline gelebileceğini ihmal etmişti ve bu oldu. 12 Eylül darbesi tam "civcivin kabuğuna tık" demesiydi. Bu anda Alevilerin trajedisiyle Cumhuriyet'in trajedisi, eğer bu bir trajediyse, üst üste bindi: Yeni bir siyasal bünye gereksinimi. Cumhuriyet, kendine dönüşenden kendini farklılaştırabilmek adına, Alevilerse Alevi olarak var olabilmek adına. Günümüzde demokrat, özgürlükçü, liberal kesilen İslamcılar tam da bunu doğru okudular ve bu bünyenin inşasına engel olmak için, kendi isterlerine uygun bir Alevilik yaratmak üzere devreye girdiler, yani Alevilik nezdinde, Osmanlı'nın ve Cumhuriyet'in gereğince tamamlayamadığı bir projeye el attılar. Alevi hareketinin aktörleri bunu farketmediği ve buna dönük direnç noktaları inşa edemediği sürece, bir süre daha Türkiye Cumhuriyeti'nin bir Alevilik sorunu olacaktır. Öyle anlaşılıyor ki Kürt sorunundan farklı olarak, Cumhuriyetin Alevilik sorunu Alevi sorununa evriltilemediği ölçüde, Alevilik sorununu çözen Cumhuriyet, zaten Alevi sorununu da çözmüş olacaktır AKP'nin Kürt sorununu yükselen şövenizmle kol kola girerek "Kürtlük" sorununa dönüştürüp onu da farklı bir evrensellik savıyla aşmaya çalıştığı gibi!
Sonuç olarak her düzeyde, Aleviliği Cumhuriyetle, pozitivist solla, Kemalizm'le hesaplaşmaya çağıranların önce kendi "devletlu ve devletli" konumlarını, imanlılar ise iman ettiklerinin devletin salhanesinden geçmişliğini sorgulamaları beklenir. Devletin ve dinin aynı 'boşluktan' köklendiğini, aynı boşluk için kavga verdiğini, aynı boşluğu sahiplenmeye çalıştığını, aynı boşluğa yerleştiğini görmezden gelmeyip, aynı posta iki sultanın sığmamaklığından halkın hükümdarın dininden olmaklığıyla dinlerinin hükümdarın dini olduğunu farketmeleri beklenir. Aksi halde Aleviliği Cumhuriyet'le hesaplaşmaya çağıracakların listesine değil girmek, bilmem kaçıncı yedek listede bile esameleri okunmayacaktır.
Terörü Besleyen Kardeş Kavgasıdır
Ali Göçer
Yazımı yazarken derin bir üzüntü içindeyim ve acıyla harman duygular ile yazıyorum. Dün ülke olarak acıya büründük ve hep birlikte ağladık, yüreklerimiz dağlandı. Yazımın başında ocaklarına ateş düşen ailelere sabır diliyor ve terörü bir kez daha lanetliyorum. Biliyorum onların acıları dinmeyecek ama sabır ve rahmet dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden. Gözyaşlarımız Türk, Kürt, Laz gibi ırksal değil Türkiye'nin vatandaşı olarak gözlerimizden süzülüverdi. Irk ayrımı yapmaksızın bütün toplum derin bir üzüntü içerisinde terörü en içten duygularımızla bir kez daha lanetledik. Gördük ki terör, ocağımıza düşen bir ateş ve bizi birbirimize kırdırmaya çalışan bir hastalık, dahası, bir an önce tedavi edilmesi gereken ve vücuttan sökülüp atılması gereken çok ölümcül bir kanser halindedir.
Dikkatimi çeken bir konu üzerinde durmak istiyorum. Çok fazla değil daha birkaç gün önce Balıkesir'in Ayvalık ilçesine bağlı Altınova beldesinde yaşanan ve tüm ülke tarafından hayret ve üzüntü ile izlenen etnik köken kavgası henüz hafızamızdan silinmemişken, daha bu olayların şaşkınlığını üzerimizden atamamışken, 15 şehit birden verinde yine derin bir hüzün kapladı yüreklerimizi. Görüyorum ki terörü besleyen bu ırkçı tutumlar, sonradan dönüp dolaşıp hepimizin canını yakıyor. Terörü besleyen en büyük unsurlardan birisi olan ırkçılık, Altınova'da vücut bulmuş ve terör örgütü bu olaylardan kendisine pay çıkarmak ve etnik düşmanlığı körüklemek için harekete geçmiştir.
Altınova'da yaşanan talihsiz olaylar bize bir kez daha acı bir ders vermiş bulunmaktadır. Yapılan hain saldırıyı Altınova'da yaşanan hadiseler ile ilintilendirmek ne kadar doğrudur bilmiyorum ama ben, bu tür hadiselerin terör için kaynak yarattığını düşünüyorum. Biz ülke olarak birbirimize kenetlenebilirsek terörün beslenecek kanalı kalmayacaktır. Çünkü terör, halkların birbirine düşmesini kendisi için fırsat olarak yorumluyor gözükmektedir.
Gelin bir olalım, Türk'ü, Kürt'ü ve ülkemizde yaşamlarını sürdüren bütün ırkları birer zenginlik olarak görüp, bu zenginliklerimizi ırksal bir çatışma değil gurur kaynağı olarak cümle âleme gösterelim. Birlikte, kol kola, iri ve diri olacağımıza inanmak ve bu inancın bize vereceği güç ile hareket etmek her birimiz için faydalı olacaktır. Faşist zihniyetin her geçen gün artmakta olduğunu ve bu çatışmalardan beslendiğini iyi gözlemleyerek, faşizme inat bir olmaya devam etmeli ve daha çok kenetlenmeliyiz.
Bizler yüzyıllardır bu topraklarda, bütün olarak, emperyalizme, faşizme ve bütün tehlikeli unsurlara birlikte, omuz omuza direndik ve her zaman kazandık. Birlikte olduğumuz zaman hiçbir gücün karşımızda direnemediğini gördük ve teyit ettik. Şimdi üç beş çapulcunun bizi bölmesine izin mi vereceğiz? Hayır asla! Biz Türkiye halklarının kardeş olduğuna gönülden inanarak ve bu inançla yaşamaya devam edeceğiz. Provokatörlere kulak asmadan, hep birlikte yarınlara merhaba diyeceğiz. Bütün halklara sevgi besleyerek kardeş gibi görüp, terörün beslenmesine izin vermeyeceğiz.
Aşk ile
Ertuğrul ÖZKÖK
Kaç yaşındaki kızı taciz etti
HAYATIMDA ilk defa, bir adli tıp raporunu baştan sona okudum.Tahmin edeceğiniz gibi, bu Hüseyin Üzmez olayı ile ilgili Adli Tıp Raporu’ydu.
Raporun 17’nci sayfasında ilginç bir saptama dikkatimi çekti.
Aynen aktarıyorum:
"Zeká bölümü:
Test tarihinde (10.07.2008) takvim yaşı 14 yaş 3 ay olan B.Ç.’nin zeká yaşı Goodenough-Harris yöntemi ile 10 yaş 4 ay; Porteus yöntemi ile 8 yaş 6 ay; birlikte değerlendirildiğinde 9 yaş 4 aya denk ve IQ: 66 puan ile Hafif Mental Retardasyon (10.50-69) düzeyinde bulunmuştur.
Yaşına göre hafif yavaş ve düzensiz zemin aktivitesi tespit edilmiştir, sonuç ve karar olarak, B.Ç’nin zeká düzeyinin psikolojik değerlendirme ve psikiyatrik muayenesi birlikte değerlendirildiğinde, sınır zeká düzeyinde olduğu tespit edilmiştir."
Aynı raporun bir sayfa sonrasında ise kamuoyunu şoke eden şu sonuca yer veriliyor:
"Bu duruma göre; Bekir kızı 1994 doğumlu B.Ç.’nin 2008 Ocak-Şubat ayları ile 25.04.2006 günü mağduresi bulunduğu olay sonucunda ruh ve beden sağlığının bozulmadığı oybirliği ile mütalaa olunur."
* * *
Patricia Cornwell’in romanlarındaki Kay Scarpetta adlı adli tıp uzmanının maceralarını büyük merakla okurum.
Ama adli tıbbın günlük gerçeği, romanlardan farklı oluyor.
O nedenle, raporda art arda gelen bu iki sayfayı okuduğum zaman kafam karıştı.
Şimdi bir düşünelim.
Hüseyin Üzmez acaba kaç yaşında bir çocuğa tacizde bulundu?
14 yaşında bir kıza mı, yoksa 8 yaşında bir kıza mı?
14 olsa da bir şey fark etmez ama, zeká düzeyi sınırda olan bir kızın, "Beden ve ruh sağlığı bozulmadı" raporunun hukuki açıdan ne anlamı olabilir?
Böyle bir rapora dayanarak, sanık hakkında tahliye kararı verilebilir mi?
Ben hukukçu değilim.
Ama bu adli tıp raporunu okuyunca, hem midem bulandı, hem içim karardı.
Olayın geçtiği o evin odası gözümün önüne geldi.
Zeká yaşı 8 olan kız çocuğunun, 76 yaşındaki adamın yanında otururkenki halini görür gibi oldum.
Nedense "Delivrence" filminde banjo çalan, dişleri dökülmüş zeká engelli çocuğu hatırladım.
Bu olay, meslek hayatım boyunca karşılaştığım en trajik, en mide bulandırıcı, en çirkin olaydır diyebilirim.
* * *
B. bu olayın mağduru.
Ama, bedeni ve ruhu üzerinden Türk toplumuna büyük bir mesaj verdi.
Siyasi ve kültürel birçok konuda birbirine selamı sabahı kesmiş gazeteleri, aydınları aynı tepki platformunda bir araya getirdi.
"Ben adamıma katil bile olsa katil demem" diyen zihniyeti ait olduğu çukura geri gönderdi.
Bizi ayıran, kıran, birbirimize düşüren bir sürü şeye rağmen, hálá bir araya getirecek ortak bir evimizin, birlikte içeceğimiz suların, birlikte yürüyeceğimiz yolların, en önemlisi hálá kirlenmemiş bir avuç gökyüzümüzün kaldığını ispatladı.
B., hayatlarını kapalı cemaatler içinde geçiren, içindeki isyan duygularını hep içine atmak zorunda kalan inançlı insanları, cemaat istibdadından azat etti.
B. bizlere şunu da öğretti.
"Karşı" diye gördüğün, "öteki" diye etiketlediğin, tu kaka ettiğin, yerden yere vurduğun o kesimde de insanlar var.
Hem de epey yürekli, epey insan var.
O taraf da tenha değil, en az senin mahallen kadar kalabalık, meskun.
Bir bakıyorsun, başını örten kadınlar da o inanç tacizcilerine karşı parmak sallıyor, haykırıyor.
* * *
Türkiye’de güzel şeyler olmaya başladı.
Elinde Deniz Feneri ile inanç hanelerimize tasallut edip, soymaya kalkanlara karşı aynı inanç evlerinden "Hırsız var" diye sesler geliyor.
Başbakan ölçüsüz bir öfkeyle bazı gazeteleri "Almayın" diye boykot çağrısı yaparken, o evlerden de feryat yükseliyor.
O zaman anlıyorsun ki, biz ortak bir toplumda yaşıyoruz.
Demek ki, hálá ortak değerlerimiz, ortak tepkilerimiz, ortak alkışlarımız, ortak tel’inlerimiz var.
Kim bilir, belki de B., küçük bedeni üzerinden yeni anayasamızı da yazdırmaya başladı.