Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Gerçekten demokrasi ve hukuk sınavı mı?

Sevgili okurlar aylardır beklenen gün nihayet geldi. Ergenekon davası bu sabah başlıyor. Belli ki önümüzdeki önemli bir süreyi Ergenekon davasıyla yatıp kalkarak geçireceğiz. Çünkü mahkeme alışılmışın dışında birer gün arayla toplanacak ve davayı hızlı görmeye çalışacak.

“Artık sıra hukukta”

Konuyla bağlantılı bağlantısız herkes en klişe söz olan “artık sıra hukukta” sözünü kullanıyor. AKP ve yandaşları ise bu davaya bir “demokrasi ve hukuk sınavı” gözüyle bakmaya çalışıp bu yönde yoğun bir propaganda yapıyor. Demokrasiyi AKP hükümetine destek olarak algılayan ve böyle düşünmeyen herkesi “demokrasi düşmanı” ilan eden bir zihniyet için bu normal.

Aslında hukuk skandalı

AKP’liler davaya “demokrasi” süsü verirken, aslında ortada çok büyük bir hukuk ve demokrasi skandalı olduğu gerçeğini görmek istemiyorlar. Bugün dava başlıyor ama sanıkların yarıya yakını hakkında henüz iddianame bile yazılmadı. Orgeneraller, subaylar, siyasetçiler, yazarlar, bilim adamları haklarındaki suçlamayı bile bilmeden aylardır hapiste yatıyor. Ortada iddianame yok ama siyasi görüşlerden kaynaklanan intikam çığlıkları her tarafı kaplamış durumda.

Dava ne olur?

Herkesin en çok merak ettiği bu davanın nasıl süreceği. Kimine göre bu dava yıllarca sürecek, ama çok çabuk biteceğine inananlar da var. Ben avukatların ortak tavır alıp almayacağını merak ediyorum. Özellikle telefon dinlemeleri ve bu kayıtların iddianameye girmesi konusunda güçlü hukuki görüşler ortaya konması halinde olacakları çok merak ediyorum.

Dinleme kayıtları çıkarılırsa

Çünkü sevgili okurlar, neredeyse tüm sanıklar hakkındaki en ciddi iddiaları içeren telefon dinleme kayıtlarının nasıl elde edildiği konusunda elimizde somut bilgi yok. Eğer kaydı tutulan sanıkların her biri hakkında mahkeme kararı alınmamışsa bu kayıtların kanıt olma niteliği ortadan kalkar. Bu da iddianamedeki sayfa sayısının 2 bin 500’den 250’ye düşürür.

SkyTürk’te konuşacağım

Ergenekon davası ile ilgili bugün sanıyorum bütün haber kanalları özel yayın yapacaktır. SkyTürk televizonu bugün beni de konuk olarak davet etti. Sanıyorum saat 12.00’den itibaren ben de canlı yayında görüşlerimi açıklayacağım.

Askere yönelik eleştiriler

Asker kimi eleştirilere doğal olarak öfkeleniyor. Türkiye’yi karanlık çağlara döndürmek isteyen demokrasi ve hukuk dışı zihniyet sahiplerinin bu kampanyasına katılmak elbette mümkün değil. Ancak askerin adeta bilerek ve isteyerek yaptığı hataları da görmezden gelmemizi kimse beklemesin.

Bu nasıl iştir?

Ergenekon konusunda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tavrını anlamak mümkün değil. Dünyanın hiçbir ordusu, orgeneralliğe yükselttiği, kuvvet komutanlığı yaptırdığı, devletin en gizli bilgilerini, kozmik bilgileri emanet ettiği bir mensubunun, hakkında hiçbir belge, kanıt ve iddianame olmadan hapse girmesine izin vermez. Bunun hukuka ya da demokrasiye saygıyla ilgisi yoktur.

Böyle asker olmaz

Dünyanın en demokratik ülkelerinde bile bunu yapmaya kimse cesaret edemez. Amerikan ordusunda, Fransa’da, Almanya’da ortaya kanıt koymadan bir kuvvet komutanını kimse tutuklayamaz. Oraların ordusu da zaten buna izin vermez. Ama bizde oldu. Böyle asker olur mu?

İç çatışmalar mı?

Sevgili okurlar, hiçbir kanıt olmadan tutuklanan ve hâlâ iddianameleri bile yazılmayan orgenerallerin durumunu çok önemli bir görevden şimdi emekli olan bir isme sordum. Çok net cevap verdi: “Bu bir iç hesaplaşma. Tutuklu olanlar zamanında birinin Genelkurmay Başkanı olmasına karşı çıkmışlardı. O da hesaplaştı işte” dedi. Vah benim orduma.

Jandarmanın terörle savaşı

Geçen hafta yazdığım bir yazıda Güneydoğu’da terörle mücadeleyi Jandarma Komutanlığı’nın yürüttüğünü Kara Kuvvetleri’nin yasa gereği müdahil olamadığını yazmıştım. Tabii bazı okurlar, “Örneğin Orhan Pamukoğlu Jandarma mıydı?” diye sordular. Yanıldıkları nokta şu: O dönemlerde olağanüstü hâl vardı. O başka bir statü. Silahlı Kuvvetler, olağanüstü hâl ve sıkıyönetim dönemlerinde bir bütün olarak çalışır. Hükümeti de zaten terörle mücadelede korkutan bu.

Başbakan’ın medyasını satışı

Geçen haftanın çok çarpıcı olaylarından biri de askerin öfkeli çıkışından sonra Tayyip Erdoğan’ın “Ben durduğum yeri biliyorum, bilmeyenler düşünsün” sözleriydi. Erdoğan’ın böyle söyleyerek askere eleştiriden de öte hakaret eden kimi yandaş yayın organlarını argo diliyle “satışa getirdiğini” yazmıştım. Bu yazıya bazı okurlar “Erdoğan’ı sanki askerle aynı fikirde gibi göstermişsin” diye eleştirdiler. Oysa ben Erdoğan’ın asker gibi düşündüğünü değil, askerin çıkışından çekinerek yandaşlarını sattığını yazdım. İkisi aynı değil.

12 Eylül görüntüsü

Tabii bu arada satır arasında kalan bir konuyu tekrar yazayım. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’un sözlerinden çok verdiği görüntü dikkatimi çekti. Çünkü 12 Eylül 1980 sabahından bu yana ilk kez bir Genelkurmay Başkanı yanına 4 Kuvvet Komutanı’nı alarak konuştu. Bu sertliğin ifadesi açısından bence çok önemliydi.

Azerbaycan gezisi

Sevgili okurlar geçen haftanın 5 gününü Azerbaycan’da geçirdim biliyorsunuz. Bu gezide grup olarak yaşadığımız ama beni birinci derecede derinden etkileyen gazeteci arkadaşımız İrfan Ülkü’nün ani bir kalp krizi ile aramızdan ayrılmasını ayrıntısı ile sizlere aktarmıştım. Ülkü’yü cuma günü döner dönmez hazin bir törenle toprağa verdik. Ailesine bir kez daha başsağlığı dilemek istiyorum. Bu arada Azerbaycan’la ilgili bazı notlarımı önümüzdeki günlerde parça parça sizlere sunmaya çalışacağım.

[BNedret Selçuker’i kaybettik[/B]

Bir hafta Azerbaycan’da geçince, çok sevdiğim ve değer verdiğim sanatçı, dil bilimci ve gazeteci Nedret Selçuker’in aramızdan ayrıldığını ne yazık ki çok geç öğrendim. Sohbetlerimizi, görüşlerimizle birbirimize verdiğimiz cesaretlendirici duyguları ve onun billur gibi sesini unutmam mümkün değil. Yine tanıma şansı bulamadığım ama çok değer verdiğim büyük şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ölümü de Türkiye için çok büyük bir kayıp oldu.

Deniz Feneri dosyası hâlâ yok

Sevgili okurlar, üst üste gelen terör olayları, siyasetten kaynaklanan ve medyada da yankı yaratan gerginlikler nedeniyle geçen hafta yolsuzluklarla ilgili fazla konuşmadık. Ama örneğin Deniz Feneri olayını unutmamız mümkün değil. Ne gariptir ki, Almanya’dan dosyalar hâlâ gelemedi. Bakalım Adalet Bakanı ne zaman “özür” dileyecek.

Hepinizi iyi haftalar dilerim.

Can Ataklı
[Resim: www.zohreanaforum.com]




İnanılır Gibi Değil,

Ama, Gerçek...

Polis, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in evinde, artık pek meşhur Ergenekon soruşturması için arama yaparken ne bulmuş?..

12 Mart sıkıyönetiminin 1973’te düzenlediği benim hakkımdaki iddianamesini...

Aradan kaç yıl geçmiş?..

35 yıl...

*

12 Mart sıkıyönetiminin iddianamesinde ne yazıyor?..

Artık önemli değil; çünkü bu davadan beraat ettim...

Ama Ergenekon iddianamesinin bana ilişkin bölümünde sözcüğü sözcüğüne şu satırlar var:

“Şüpheli İlhan Selçuk hakkında tanzim edilen iddianamenin şüpheli Doğu Perinçek’te ele geçirilmiş olması, aralarındaki organik bağın varlığı açısından önemli görülmüştür.”

İnanılır gibi değil, ama, gerçek...

1973’te açılan ve üzerinde nice yayınlar yapılıp nice kitaplara geçen dava iddianamesinin Doğu Perinçek’in evinde bulunması, ikimiz arasındaki “terörist örgüt” bağına delil sayılıyor...

*

Dahası var...

Ergenekon iddianamesinde Savcı Zekeriya Öz diyor ki:

“Şüpheli İlhan Selçuk, bahsi geçen iddianamenin tanzimine neden olan suçlamalardan dolayı gözaltına alındığında yazılı olarak hazırladığı savunmasının içine akrostişler yerleştirmiş olup, her tümcenin sondan ikinci sözcüğünün başharfleri yan yana getirildiğinde ‘işkence altındayım’ ibaresi ortaya çıkmıştır.

Buradan şüphelinin (İlhan Selçuk’un) ne kadar uyanık ve zeki olduğu anlaşılmıştır.

Ergenekon terör örgütü içindeki faaliyetlerinde de hiçbir zaman açık vermemeye çok dikkat ettiği, örgütün gizlilik ilkesine maksimum uyduğu anlaşılmıştır.”

Ergenekon’un iddianamesi vallahi billahi işte böyle...

Savcı Zekeriya Öz’e beni “uyanık” ve “zeki” bulduğu için teşekkür ederim; ama, ne yazık ki ben kendisini yeterince uyanık ve zeki bulmuyorum...

Hiçbir hukukta, hiçbir yasada, hiçbir usulde bu mantıkla iddianame yazılamaz...

Aklımızı peynir ekmekle mi yedik biz?..

*

Bu köşeye sığmaz, ama, Ergenekon iddianamesinin bana ilişkin bölümlerini bir gün belki gazetede yayımlayabiliriz diye düşünüyorum...

Neden?..

Cümle âleme ibret olsun diye...

Okuyanlar icat edilen iddialara ve geçerli mantıksızlığa kahkahalarla güleceklerdir..

*

İddianameye göre bana ilişkin suçlamasında Savcı Zekeriya Öz diyor ki:

İlhan Selçuk çok zekidir..

Bu nedenle açık vermiyor..

Cep telefonu bile kullanmıyor..

Telefonda da dikkatli konuşuyor..

Tecrübeli ve profesyoneldir..

Sonra?..

İddianamede deniyor ki:

“Ergenekon terör örgütü yapılanmasında Ergenekon başkanlığı bünyesi içinde yer alan ‘Teori, Tasarım ve Planlama Dairesi Başkanlığı’ görevini yürütüyor.”

Delil?..

Yok..

Belge?

Yok..

Kanıtsız bir edebiyat ve havsalaya sığmayacak havaiyatla şişirilmiş bu iddianame Türk hukuk tarihinde yüz karasıdır ve bir eşi daha yoktur.

*

Son bir örnekle iddianamenin nasıl şişirildiğini sergileyerek yazıyı noktalayayım...

“Şüpheli İlhan Selçuk 1962 yılından beri Cumhuriyet gazetesinde fıkra yazmakta olup, kendisini solcu bir yazar olarak tanıtmakta, ilerleyen yaşı ve tecrübesiyle şu anda gazetecilik yapan birçok önemli şahsiyetin de ustası (üstadı) olarak görülmektedir. Zaten gazete çalışanları ve okurları tarafından kendisine ‘İlhan Abi’ denilmektedir. Gerek basın camiasında gerekse iş dünyasında sözü sazı dinlenir, ağırlığı olan bir kişilik olarak tanınmaktadır.”

İyi de, böyle birini hiçbir yazılı-yazısız delil olmadan iddianamede “terörist örgütçü başı” diye suçlamak akıl kârı mı a benim çıkmaza saplanmış savcım?..

İLHAN SELÇUK
Anayasa Mahkemesi Anayasayı mı çiğnedi?

HUKUK DEVLETİ olduğumuzu söylüyoruz, değil mi?

Peki, Hukuk Devleti’ne en çok kimlerin sahip çıkması gerekir?

En başta, Devleti yönetenler sahip çıkmalıdır.

Devleti kimler yönetiyor?

Yürütme organı,yani Hükümet..Yasama organı, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi ki, hem kurum olarak hem de seçilip yemin ederek göreve başlayan milletvekilleri.

Öncelikle Yargı organları ve mensupları.. Türk Silahlı Kuvvetleri ile Emniyet güçleri.

Bütün bu kurum ve kuruluşların birinci ödevi, Hukuk Devleti’ne sahip çıkmak ve saygı göstermektir. Bu bir mecburiyettir.

Bağımsız yargı kararlarına sahip çıkmak zorundadırlar.

Aynı sorumluluk Dördüncü Kuvvet sayılan yazılı ve görsel medya kuruluşları ve basın mensuplarının da, Üniversitelerin de, diğer tüm kamu kurum ve kuruluşları ile demokratik sivil toplum örgütlerinin de omuzlarınadır.

Peki, Devleti yönetenler, en başta da siyasi iktidar mensupları, koruyup kollamak için namus ve şerefleri üzerine yemin ettikleri Hukuk Devleti’ni koruyorlar mı?

Anayasa Mahkemesi, türbanlı kız öğrencilerin üniversiteye girebilmeleri için yapılan Anayasa değişikliğini Anayasa’nın laiklik ilkesine aykırı bularak iptal etmişti. Gerekçeli karar da üç gün önce Resmi Gazetede yayımlandı.

Vaaaayyy, sen misin böyle bir kararı verecek makam?

Yandaş medyada müthiş bir yaylım ateşe başlandı..

Başta AKP yöneticileri olmak üzere, malum kalem erbabı ve akademisyenler yasanın iptali sırasında yaptıkları gibi ekranlara dizildiler:

“Anayasa Mahkemesi, kendisini milli iradenin üstüne koymuştur.”

“Anayasa Mahkemesi, parlamentonun yetkisinde olan Anayasa değişikliğinde tek yetkili hale gelerek milli iradeyi yok farz etmiştir.”

“Meclis çoğunluğunun değil, bir partinin görüşüne uygun karar verilmiştir.”

AKP Grup Başkan vekilleri, parti yöneticileri, Adalet Bakanı, Başbakan Yardımcısı ve en son olarak da Başbakan bu koroya katıldılar:

“Gerekçeli kararı görünce, CHP zihniyetinin savunulduğunu gördüm.”

Kimin veya kimlerin zihniyeti olursa olsun, ne deniyor mahkemenin gerekçesinde?

“Bu Anayasa değişikliği ile din, siyasete alet edilmiştir” deniyor.

Peki, dinin siyasete alet edilmesi, bizim Hukuk Sistemimize göre mümkün mü?

Asla mümkün olamaz.. Başka ne deniyor?

“Laiklik ilkesine aykırı olduğu için kamu düzenini bozar niteliktedir.”

Anayasa’nın laiklik ilkesine aykırı değişiklikler yapmak mümkün mü?

Değişiklik yapmanın ötesinde, “laiklik ilkesinin değiştirilmesi teklif bile edilemez” hükmüne rağmen bu değişiklik yapılmadı mı?

Türbanın, sadece baş örtüsü olmadığı, dini amaçlı bir direnç olduğu görülmüyor mu? Böyle bir ayrımcılık toplumda kaos yaratmaz mı? Yarın örtünme konusunda bir baskı aracı haline gelmez mi?

Bu sorulara kimse hayır diyemez. Ama, üç günden beri aksini söyleyenler konuşuyor.

Başbakan buna rağmen, CHP zihniyeti, dedi:

“Bizler milli irade üstünde başka bir irade tanımıyoruz. Demokrasi bunun en güzel uygulamasıdır. Gerekçeli kararda milli iradeye bir şekilde bir atıfla yorumlama var. Bu hiç hoş değil. Bu karar parlamentonun yetkilerini de dışlayan bir karardır.”

Dışardan bakınca, güzel sözler bunlar.

İyi ama, bundan 13-14 yıl öncesinde, şimdiki Başbakan İstanbul Belediye Başkanı iken, “Demokrasi benim için amaç değil araçtır” dememiş miydi? Türk halkı unutkandır, tamam ama bu unutulabilir mi? Peki amaç nedir? Bu aracı hangi amaç için kullanacaktı?

İşte böyle Anayasa değişiklikleri yaparak laiklik ilkesini yok etmek için kullanırsa, Laik ve Demokratik Cumhuriyet nereye sürüklenir? O halde, hangi zihniyetin etkisi verilen kararda ve gerekçede yer aldıysa, demek ki doğru zihniyettir!

Karşı Taraf’ın en karşı olanı da ipin ucunu bıraktı:

“Bu mahkemenin üyeleri yargılanmalı.. Ama yargılayacak merci yok..”

Evet, evet.. Aynen bu pervasızlığı, edepsizliği gösterdi.

Türban iptalinin gerekçesi ile yaratılan gerginlik tırmandırıldıkça tırmandırıldı. Ve sıra AKP ile ilgili kapatılma davasının gerekçesine dayandı.

AKP ile ilgili kararın gerekçesini okurken, “Kapatmamak için çok zorlanmışlar” diye geçirdim içimden. Okudukça haklı olduğumu gördüm.. Gerçekten zorlanmışlar.

AKP iktidarının AB çabalarına dayanmışlar.

Ancak, başından beri haklı yazılar yazdığımı da gerekçede buldum. Sürekli olarak Başbakan Erdoğan, TBMM eski Başkanı Bülent Arınç, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik gibi partiyi yönetenlerin sözleri “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” haline getirdi. Bunları tek, tek gerekçede görünce mahkeme üyelerine saygım arttı.

Hatırlayın, İspanya’dan, “Velev ki siyasi simge..” diyerek laik cumhuriyete meydan okuyan kimdi? Meclisin dindar bir Cumhurbaşkanı seçeceğini söyleyen kimdi? Kuran kursları için yaş sınırını aşağıya çekmek kim veya kimlerdi?

Say, say bitmez. Ama, Türkiye’nin çağdaş, uygar,laik ve demokratik yapısı bitiylor!.

Çünkü işi iyice azıttılar. Koro halinde haykırıyorlar:

“Anayasa Mahkemesi, Anayasa’yı çiğnedi!”

Hadi canım siz de!

İsmet Solak
Susun, Başbakan konuşuyor


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 6. Uluslararası Türk Dili Kurultayı’nda; Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Sanat” adlı şiirini kurultayın anlamına uygunluğu dolayısıyla okumak istediğini söyledi ama Dağlarca’nın şiiri diye Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirini okudu.

Ortam uygun olsun olmasın, gittiği her yerde şiir okumayı çok seven ve edebiyat bilgisiyle de pek bir övünen Başbakan Erdoğan, birkaç gün önce kaybettiğimiz “Türkçenin Şairi”ni anmak isterken bırakın sürç-i lisan etmeyi kelimenin tam anlamıyla “kaş yapayım derken göz çıkardı”…

Büyük olasılıkla, Başbakan’ın çevresini bir ahtapotun kolları gibi saran ve kendisine hata üstüne hata yaptıran o çokbilmiş danışmanlarından kaynaklanan bu falsosunu dinlerken, birkaç gün önce yine diline hâkim olamayıp ettiği sözü hatırladım.

Ne demişti Başbakan Erdoğan, Aktütün baskını ve tezkere tartışmaları sırasında?

“Ağzı olan konuşuyor...”

Siyasi nezaketsizliği kara bir gömlek gibi üstüne giyen Başbakan Erdoğan, Türk Dili Kurultayı’nda yaptığı bu vahim hata ile tam da söylediği söze uygun davrandı.

“Ağzı olduğu için konuştu…”

Türk siyasi tarihinde hemen hemen her başbakan bir özelliği ile anıldı. Kimi gaflarıyla nam saldı, kimi hakkındaki fıkralarla. Kimi kırdığı potlarla hafızalarda yer edindi, kimi laf cambazlığıyla. Kimi halk arasında deyimleşen cümleleriyle, kimi de dürüstlüğüyle gönül defterlerine yazıldı.

Peki, Başbakan Erdoğan?

“Ağzı olan konuşuyor”

“Ananı al da git”

“Askerlik yan gelip yatma yeri değildir”

Şehitler için “kelle”

Terörist için “sayın”

diyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan nasıl anılacak peki?

Hakkındaki en ufak bir eleştiriye, TBMM çatısı altında birlikte mesai yaptığı parti liderlerinin görüşlerine bile tahammül edemeyen Başbakan Erdoğan, siyasi nezaketsizliğin doruk noktasına ulaşarak “Ağzı olan konuşuyor” diyor…

“Ağzı olan konuşuyor” da, Başbakan Erdoğan bir laf etmeden önce “Boğaz dokuz boğumdur” diye düşünüyor mu hiç? Ya da “Söz gümüşse, sükût altındır” deyip susuyor mu?

Nerede..?

Başbakan konuştukça konuşuyor…

Rüzgâr esse konuşuyor…

Çiçek açsa konuşuyor

Kapı gıcırdasa konuşuyor…

Kedi miyavlasa konuşuyor…

Konuşuyor da konuşuyor…

Her konuda ahkâm kesiyor…

Bir başbakan her şey üzerine konuşur mu?

Bir başbakan her konuda her şeyi bilir mi?
Bir başbakan her şeyi bilmek ve konuşmak zorunda mıdır?

Peki, her yerde her şeye konuşan Başbakan ne zaman susuyor?

Borsa 58 binden 28 bine indi…

“Hamdolsun…”

Dolar 1,200’lerden 1,500’lere çıktı…

“Hamdolsun…”

Türkiye’nin dış borcu geçen yıla oranla yüzde 25 artıp 290 milyar dolara çıktı…

“Hamdolsun…”

Reel sektörün borcu 45 milyar dolardan 180 milyar dolara çıktı...

“Hamdolsun…”

Türkiye dış borç büyüklüğü açısından 114 ülke arasında zirve yaptı…

“Hamdolsun…”

İşsizlik oranı yüzde 12’lere çıktı…

“Hamdolsun…”

İyi de bunların suçlusu kim?

Kedidir, kedi…


Gürsel Tekin
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Sevgili dostlar,
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]
Bir ülkede...

* Sermaye piyasasının yüzde 72’si yabancıların elindeyse

* Bankacılık sektörünün yüzde 51’i yabancı kontrolündeyse

* “Düşük kurun” nedenleri ile sonuçlarını ayırt edebilecek “finansal entelektüel” birikim yoksa, kur son marjinal kuruşu da “kâra” çevirince aniden % 50’ye yakın “artabiliyorsa”

* Siyasetçi, “finansal entelektüel” zümre eksikliğinden faydalanarak “sıcak paranın yarattığı” kısa süreli “cenneti” siyasi rantını maksimize etmek için kullanıyorsa

* “Ekonomi IMF’ye”, “dış siyaset Avrupa Birliği ve Amerika’ya endekslenmiş” ise

* IMF ile o milletin menfaatlerini korumak adına pazarlık etmesi gereken bakan bile aynı zamanda İngiltere vatandaşı ise

* Üretim refleksleri kaybolmuş, sıcak paranın bastığı kur ile “üreten dinamikler” ithalatçı olma yoluna girmiş ise

* Dış politikada alınması gereken kararlar, güvenlikte atılması gereken adımlar, devletin en yetkili makamlarında “aman piyasa bozulmasın” diye gecikiyorsa

* Vatandaşların yabancı bankalara borcu 50 milyar doları geçmiş ise

* İç ve dış borç son 5 yılda dolar bazında “defalarca katlanmış” ise

* Yılda ödenen faiz, bütçe içinde “eğitim ve sağlık” harcamalarının 10 katı ise

* Sıcak para, ülkenin “ekonomik reflekslerini” çürütürken “kısa vadeli sonuç ortaya çıkmıyor” diye “ana dinamikler” analiz edilemiyorsa

* “Avrupa Birliği ne der” kaygısı ile Hava Kuvvetleri terörist unsurlara karşı kullanılamıyorsa

* Deniz Kuvvetleri’ne ait muhrip “müttefik bir ülke tarafından” vurulmuş, içinde onlarca seçme subayını taşıyan uçağı ne hikmetse ilk uçuşunda düşmüş, askerlerinin başına çuval geçirilmiş ise

* 15 askerinin öldüğü gün en yetkili ağızdan “Sayın Başkan ile 1 ay sonra görüşeceğim, gerekeni yapacağız” açıklaması yapılmış ise

* Askerlerinin öldüğü dakikalarda “el konduğu için devlet kontrolünde olan” televizyon kanalında “dansöz oynatılıyor” ve yayını kesme ihtiyacı dahi hissedilmiyorsa

* Vatandaşların bir bölümü “seve seve ölüme” giderken, bir bölümü “malı götürme” sevdasına düşmüş, “hangi toprakta yaşadığını bile umursamadan” kendilerine doları “efendi” edinmişler ise

Ve en kötüsü “içeride kargaşa”, “dışarıda tam bağımlılık” ortaya çıkmışsa 29 Ekim’i hakkıyla kutlamak hepimizin hakkıdır! Haydi dolduralım “stadları”, şiirler okuyalım, şarkılar söyleyelim ama “bir gün bile” geçmeden Cumhuriyetin “ruhuna aykırı” davrandığımız “hayatlarımıza” dönelim... Cumhuriyet Bayramımız şimdiden kutlu olsun!

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Yiğit Bulut
Selçuk türban yasağını yazdı

İlhan Selçuk "Üniversite inancı dışladığı zaman üniversite olur" dedi.

Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı İlhan Selçuk'un yazısı:

Yine Nafile Bir Yazı...

Amerika’dan yönlendirilen dinciler kurnaz mı kurnaz; İslamcı politika Kuranıkerim’in temel hükümlerini es geçiyor, özellikle türbancı siyaseti güdüyor...

Diyorlar ki:

- Kadının türban takması Kuran’ın gereğidir, üniversitede türban yasağı özgürlüğe ve demokrasiye aykırıdır...

*

Kuranıkerim hükümlerine göre erkek eşini dövebilir..

Kadın, şeriata göre mirasta, erkeğe düşen hakkın yarısı kadarını alır...

Erkek, kafası kızdı mı, karısına bağırır:

- Boş ol!..

Evlilik biter..

İmam nikâhının hükmü bu kadardır; nafaka mafaka hak getire...

Kuran ahkâmına göre kadın erkekten aşağıdır, erkek egemenliği altında yaşar...

Türkiye’de cümle âlemin bildiği bu Kuranıkerim hükümleri ve daha niceleri hasıraltı ediliyor; siyasal kavga türban üzerine oturtuluyor; laikliğe seçim sandığında gol üstüne gol atılıyor...

*

Neden?..

Çünkü kadınlar sus pus...

Türkiye’de kadın dedin mi, akla özgür birey gelemez, tesettür egemendir, cins-i lâtif erkeğinin buyruğundan çıkamaz, ne kimliğini savunabilir, ne de kişilik haklarını talep edebilir...

Günümüzde toplumsal kültürümüz kadının ezilmesini öngörüyor ve doğal sayıyor...

*

Peki, üniversitede türban yasağının anlamı ne?..

Cami inancı işlediği zaman cami olur...

Üniversite inancı dışladığı zaman üniversite olur...

Cami inançtır..

Üniversite akıldır..

Bilimsel araştırmada kılavuz ne İslam şeriatının mantığıdır, ne Musevi ya da Hıristiyan inancı üniversitenin kapısından içeri girebilir...

Türbanla üniversite kapısına dayanan kız öğrenci, daha baştan bilimsel mantığı -başka deyişle üniversiteyi- reddetmiş demektir...

Ama suç kendisinde midir?..

*

İlköğretimde ve aile yaşamında beyni yıkanan kız çocuğu, dinci - İslamcı siyasetin gençlik kesiminde bir militana dönüşüyor...

Kuran ve hafız kursları, tarikat ve cemaat örgütlenmesi, imam okulları kız çocuğunu daha küçük yaştan şartlandırıyor...

O artık özgür insan, birey, özgür vatandaş, erkekle eşit kişi olmak şansını yitirmiştir...

Üniversite kapısına dayandığı zaman aklı türbanının altında yok olmuştur...

*

Ancak biliyorum ki bütün bu yazdıklarım tartışılmaz doğruları dile getirse de nafiledir...

Kadınların özgürlüğü, tüm İslam dünyasında, ya türban ya da daha beteri çarşaf veya burkanın altında sıfırlanıyor...

İslam coğrafyasında kadın - erkek eşitliğine ulaşmak için tarihsel zaman ölçeğinde daha çok yol tepmek gerek...
Korkma ama düşün

[COLOR=#003366]Türkiye Cumhuriyeti'ni, Türk milleti kurmadı.
[COLOR=#003366]Türkiye Cumhuriyeti'ni, Türk milleti "adına" hareket eden bürokratlar kurdular. Öncelikle askerler, onlara destek olan bir kısım sivil memur ve mecliste temsil edilen Anadolu "eşrafının" bir kısmı...
TBMM'ye vekil gönderen seçmen, bunu bir cumhuriyet kurulması için yapmamıştı. Böyle bir şeyi hiç düşünmemişti. Üç buçuk yıl boyunca, İstanbul yönetimine karşı çıkan ve bağımsızlık savaşını da yürüten rejimin adı "TBMM yönetimi" olmuştu. Bu, iki arada bir derede bir geçiş dönemi oldu. Rejim, bulanık kaldı.
Böyle de kalabilir miydi? Çoğunluğa sorulsa, belki padişah değiştirilir, meşrutiyet sürebilirdi... Ülkede demokrasi görgüsü, kısa sürmüş de olsa, hiç yok değildi...
(TBMM'ye vekil gönderen seçmen, oylarını "Atatürk devrimleri" adını verdiğimiz radikal reformlar için de kullanmamıştı. Onlar daha sonra tepeden geldiler ve "emir ve komutayla" yürütüldüler. Meclis, bunları onaylamak zorundaydı. Onayladı, çünkü "çatlak sesler" meclis dışı bırakılmışlardı.)
Cumhuriyet, bir avuç devrimci azınlığın işidir. Çoğunluğa sorulmadı.
Başka türlü de olamazdı. Meşrutiyetçiler büyük bir günah işlemişlerdi: Savaşta yenilmek!
Büyük bozgunlar mutlaka rejim değişikliğini de getirirler: 1918 yılında [COLOR=#003366]Almanya , Avusturya ve Macaristan, 1922 yılında Yunanistan, 1940 yılında Fransa, 1945 yılında gene [COLOR=#003366]Almanya gibi... Bizde de öyle oldu.
Cumhuriyet, dünya savaşının ve yenilginin ve de Ermeni tehcirinin sorumluluğuna bulaşmamış olan "alnı açık" bürokratlar tarafından "meclis içi" bir darbeyle kurulmuştur. Bağımsızlık savaşının onurunu paylaşmış olsalar da, diğer kesimlere sorulmamıştır (Ermeni tehciri konusunda onların alınları çok fazla açık değildi!)
Ve de "tutmuştur", günümüzde saltanat isteyen, belki birkaç "egzantrik" dışında hiçkimse kalmamıştır. Osmanoğlu ailesi bu tür olası girişimlerin lafından bile öcü gibi korkar ve konu değiştirir... Başka herhangi bir hanedanın da gündeme gelebilmesi söz konusu bile değildir, hiçbir zaman da olmamıştır.
Haa, cumhuriyet "daha demokrat" temellere oturabilir miydi, otuz yıla yakın ilk dönemini bildiğimiz şekliyle geçirmeyebilir miydi, bir tek partinin "vesayeti" altına girmeyebilir miydi, diktaya yönelmeyebilir miydi, bakınız o tartışmaya açıktır.
Susturulmasaydı, gene cumhuriyetçi ama daha liberal bir siyasal güç, otuz yıl "yastık altında" uyuklamayacaktı... Bu güç, pislik atmak için hep ileri sürüldüğü üzere Atatürk devrimlerine karşı çıkacak falan da değildi! (Fethi Okyar onun en yakın çocukluk, Celal Bayar da çalışma arkadaşıydı.)
Cumhuriyet, ille de "İsmetçi" olmak zorunda değildi yani! Türk ekonomisi, ancak ellili yıllarda girebildiği, ancak seksenli yıllarda alabildiği dönemeci daha başından dönebilseydi...
Bugün, cumhuriyet sapasağlam ayaktadır (iki kere sil baştan edilmiş olsa da), fakat bir kısım bürokrasi, tadına doyamadığı o yirmi dikta yılının özlemini çekiyor. Basında bürokrat şakşakçılığı yapanlar da, beğenmedikleri, işlerine gelmeyen herkesi "cumhuriyetçi olmamakla" suçluyorlar. Bu terbiyesizliktir, gaddarlıktır.
[COLOR=#003366]Türkiye Cumhuriyeti, çok daha büyük sarsıntılar geçirmeye de gebedir, ama yıkılmayacaktır. Cumhuriyetten başka bir rejim sözkonusu olamayacaktır, korkmayın. Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak.
Ve de unutmayın: Hitler Almanyası da bir cumhuriyetti, Stalin Rusyası da. Çin de bir cumhuriyettir bugün, İran da. Bunların hepsi dikta rejimleridir.
Buna karşılık dünyanın en ileri demokrasileri İspanya, İngiltere, Hollanda, İsveç, Danimarka birer cumhuriyet değildirler.
Haaa, demek ki burada da "boy değil fonksiyon" önemliymiş!
Engin Ardıç/Sabah Gazetesi

" Bugün Cumhuriyet'in kuruluşunun 85. yılını kutluyoruz ve öyle anlaşılıyor ki bir 85 yıl daha geçse Cumhuriyet'e, Mustafa Kemal'e ve silah arkadaşlarına olan kin geçmeyecek engin ardıç bu simalardan sadece bir tanesi ve hepsinin ağızlarına sakız misali doladıkları şey devrimlerin " tepeden inişi " ve bu yüzden Atatürk'ün anti-demokrat!!! kişiliği imişş...ilki devrim dediğimiz şey zaten birden olur ve tepeden iner aksi takdirde zaten onun devirici! bir özelliği kalmaz, fransız devrimi yapılmadan önce kaç kişi bu devrimden haberdardı acaba???üstelik hiçbir ülkeyi örnek vermeye de gerek yok her ülke kendi tarihi ve sosyolojik şartları içinde değerlendirilmek zorundadır ve üstelik devrimler öyle bir gecede de olmadı bunun zeminini Mustafa Kemal şehir şehir dolaşarak halka çağdaşlığı anlatarak hazırladı halkın nabzını tuttu ,cumhuriyet i devrimleri içine sindiremeyenler, saltanat düşkünlüğü içerisinde olanlar tıpkı devlet bakanı mehmet şimşek gibi bir ikinci vatandaşlık alabilirler Great Britain'dan ya da İspanya'dan(ispanya yı rejim tartışmalarında örnek gösterirken terörle mücadele konusunda göstermemeleri ne garip!!!zira ispanya eta bağlantılı tüm partileri kapattı görevlilerini de hapise attı) kraliyet madalyasıyla da onurlandırılırlarsa tam süper olur..."