Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
[B]
Günümüzün en şiddetli siyasi savaşı nerede sürüyor? “AKP-CHP arasında” derseniz değil. “Laikler-dinciler” derseniz değil. “Globalciler-ulusçular” derseniz yine hayır.

Günümüzün en şiddetli siyasi savaşı Ankara’da Melih Gökçek ile Turgut Altınok arasında yaşanıyor.
Biri, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı. Diğeri, Ankara Keçiören Belediye Başkanı. İkisi de AKP’li. Birbirlerinin can düşmanı.

Peki neden bu kavga ve düşmanlık? Çünkü, Keçiören Belediye Başkanı Turgut Altınok, ilk yerel seçimlerde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olmak istiyor. Melih Gökçek de uzun yıllardır sürdürdüğü “Ankara Krallığını” bırakmak istemiyor.
Akıl ve mantık açısından bakarsanız Melih Gökçek bundan sonraki seçimleri de büyük farkla kazanır. Yani Ankara’da AKP için yeni bir aday arayışına hiç gerek yok.

Ama durum öyle değil. Çünkü Başbakan Erdoğan önümüzdeki yerel seçimlerde Gökçek’in yerine Altınok’u aday göstermek istiyor. Bunu Altınok’a söylediği de biliniyor. Bu nedenle çok rahat davranan Turgut Altınok kendini başkan gibi görüyor.

Ama işi sağlama almak için de Gökçek’in altını kazımak için elinden geleni yapıyor. Ankara Büyükşehir Belediyesi ile iş yapan bir mütahhit “Melih Gökçek’le ilgili dedikoduların yüzde 90’ı aslında Keçiören kaynaklı” demişti geçtiğimiz yıl birlikte olduğumuz bir yemekte.

Ancak şimdi işler biraz karıştı. Keçiören Belediye Zabıtası’nın eli sopalı militanları Turgut Altınok’un hedefini biraz zora sokmuş görünüyor. Kendi yandaşları tarafından bile eleştirilen Turgut Altınok’un Gökçek yerine aday gösterilmesi AKP’li seçmenleri de kızdırabilir.

Muhalefetin bundan çıkaracağı kıssaya gelince Ankara AKP’de müthiş bir iktidar savaşı var. Muhalefet akıllı davranabilirse AKP, başkantte bu kez kaybedebilir.

*****
Dinlemede başka alçaklık

Telefon dinlemeleri ile ilgili tartışmalar sürüyor biliyorsunuz. Dün de size bu kez benim başıma gelen olayı anlatmıştım. Bugün ise sahiplerine doğrulatamadığım (çünkü bu imkânım yok) bir olayı anlatmak istiyorum. Ki, bu alçaklıktan bile öte. Tabii bunu yapanlar kendilerine durumdan vazife çıkaran kimi işgüzarlar.

Telefonda konuşuyorsunuz. Sizi dinliyorlar ve kayda alıyorlar. Bu konuşmalarda önemli bir devlet görevlisi, bir bürokrat ya da bir asker hakkında pek de hoş olmayan deyimler kullanıyorsunuz.

Kullanırsınız ya, zamanı geliyor insan en yakın arkadaşı hatta anne babası için bile duyulduğunda hoş karşılanmayacak sözler söyleyebilir.

İşte bu dinleme kayıtlarını görebilen kimi işgüzarlar, bu bölümleri alıp ilgili kişinin önüne koyuyorlarmış “Efendim bakın falanca sizin için ne söylemiş” diyerek.

Kim olursanız olun, hakkınızda kötü bir söz duymaktan dolayı öfkenize hakim olabilir misiniz? Herhalde olamazsınız.

Tabii diyeceksiniz ki, “Servis yapmaya ne gerek var, zaten açıklanan telefon kayıtları birçok kişiyi üzüyor, hatta kahrediyor.” Çok haklısınız. Söyleyecek hiçbir şeyim yok. Ama gizlice yapılan servislerin çok daha alçakça olduğunu söyleyerek yetinmek istiyorum.

*****
Tüzmen liderliğe soyunabilir

Evet, Rusya için söylediği “pimi çekilmiş el bombası” Kürşat Tüzmen’in elinde patladı. Tüzmen Türk mallarına gümrüklerde zorluk çıkaran Ruslar’a karşı “aynı yöntemle” karşılık verileceğini açıklamıştı. Hükümet bunu kabul etmedi.

Dünkü gazetelere baktığımda hemen herkes bu konuda hükümetin daha soğukkanlı davrandığını Tüzmen’in yanlış düşündüğünü belirtiyordu.
Bu bir açıdan doğru. Şu anda Rusya ile Amerika yüzünden binbir sorun yaşarken bir gümrük misillemesinin yapılması stratejik olarak pek iyi olmaz.

Ancak eğer hükümet Tüzmen’i tersledikten sonra Rusya’yı politikalarını değiştirme konusunda ikna edemezse zora girecektir. Rusya’nın tek taraflı baskısını halka anlatmakta güçlük çekecektir.
Tüzmen ben bu satırları yazarken Çin gezisini sürdürüyordu. Şu anda “fena halde bozum olmasına” karşı ne yapacak bilmiyorum.

Bu nedenle diyorum ki, “eğer hükümet bu konuda başarılı olamazsa” siyasette Tüzmen’in önüne geniş bir ufuk açılabilir. Türk halkı çok uzun yıllardan beri ilk kez bir hükümet üyesinin güçlü bir yabancı ülkeye karşı diklendiğini gördü. Bu diklenme Başbakan tarafından kırıldı.

Yıllardır “Bize kötü davranan Avrupa ve Amerika’ya karşı aynısını biz niye yapmıyoruz” diye soran milyonlarca insan var bu ülkede. Bu düşünceleri stratejik olarak yanlış olsa bile siyasette duygusal tepkilerin de ağır bastığı bilinen bir gerçek.
“Rusya krizi yeni bir siyasi lider yaratabilir” düşüncesi bana pek şaşırtıcı gelmiyor.

*****
Haydi gel de milli takımı tut bakalım

Hafta sonu Erivan’da Türkiye-Ermenistan milli maçı var. Bu maç bir spor olayından çıkıp politik bir gösteriye dönüştürülmek isteniyor. Türkiye, Ermenistan’la ilişkilerini düzenlemek için bu maçı bir fırsat olarak görüyor.

Günlerdir yapılan tartışmalar ister istemez Türk Milli Futbol Takımı’nı da etkiliyor.

Çünkü bir tarafta “sözde” barış için atılacak adım gibi sunulsa da herkes biliyor ki “özde” Ermenistan’a “futbol yoluyla bir ders vermek” de geçiyor pek çoklarının aklından.

Fatih Terim dünkü basın toplantısında durumu çok güzel ifade ederek, “Kimse politik hesapları milli takım üzerinden yapmasın” dedi.

Tabii işin bir de başka tarafı var. İnsanı biraz güldüren biraz da düşündüren yanı. Hrant Dink’ın alçakça bir suikasta kurban gitmesinden sonra “Hepimiz Ermeniyiz” pankartları çok tartışılmıştı. Şimdi esprili okurlardan sürekli mesaj alıyorum “Bu maçta kimi tutacağız?” diye. Malum “Hepimiz Ermeniyiz” ya.



Doğruluk ve sorumluluk sahibi kimse lider olmaya layıktır. Cicero

Can Ataklı
[/B]
Oktay EKŞİ
Zor geldi
AKP Genel Başkan Yardımcısı, Sakarya Milletvekili Şaban Dişli’nin nüfuz suiistimali yaparak bir şirketten 1 milyon ABD Doları tutarında para aldığına ilişkin belgeyi CHP’nin TBMM Meclis Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu ne zaman ortaya atmıştı?

11 Ağustos 2008 tarihinde...

Bu satırların yazıldığı ve Şaban Dişli’nin Adalet ve Kalkınma Partisi’ndeki görevlerinden istifa ettiği tarih ne?

2 Eylül 2008!

Demek ki "her türlü yolsuzluk hortumunu kesmek" iddiasında olan ve "saçı bitmedik yetimin hakkını kimseye yedirmeyeceğini" söyleyen Başbakan Tayyip Erdoğan, konu kendi dünyasından birine gelince tereddüdünü yenmekte çok zorlanmış.

Nitekim Şaban Dişli’yi, aradan tam 22 gün geçtikten sonra "parti içindeki görevlerinden" istifa ettirdiler.

Aslında milletvekilliğinden de istifa edip yargıya gitmesi gerekirdi.

Hadi o kadarını istemeyelim. Bari "dokunulmazlığı" kaldırılsa da gidip adalete hesap verse!

Biliyoruz... Bizde "dokunulmazlık" tersine işler. Çünkü o ayrıcalık milletvekillerine "görüşlerini, düşüncelerini hiç kimseden korkmadan her yerde ifade etmeleri için" verilmiştir. Ama bizde asıl, adinin bayağısı denecek iğrenç işlere karışmış, suiistimal yapmış, haksız iktisap, hırsızlık, sahtekarlık, dolandırıcılık gibi suçlamalarla hakkında soruşturma açılmış kişiler milletvekili olunca bu zırhtan yararlanırlar. TBMM’deki çoğunluk, bu tür olaylar nedeniyle gelen "dokunulmazlığın kaldırılması" taleplerini, aksine hiçbir sebep olmadığı halde reddeder. Böylece "dokunulmazlık" kurumu sadece birtakım seviyesizliklerin korunağı olmakla kalmaz, Meclis’in de itibarını mahveder.

Unutmayalım bunları bundan yaklaşık 6 yıl önce -3 Kasım 2002 seçim kampanyasında- "Dokunulmazlıkla ilgili Anayasa hükümlerini değiştirmeye" söz vermiş olan Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı sürerken yazıyoruz.

Sadece ondan ibaret olsa, "Belki sözünü tutar" der, idare ederdik. Oysa yine bu sütunda daha önce anımsattığımız gibi AKP’nin parti programında hálá, "Seçimle gelen herkesin kanunen vermek zorunda olduğu mal bildirimi şeffaf olarak kamuoyunun bilgisi ve denetimine sunulacaktır" dendiği halde kimse Şaban Dişli’den "mal varlığını açıklamasını" istemedi. Tayyip Erdoğan da bu konuda parmağını kımıldatmadı.

İster kımıldatsın, ister kımıldatmasın. Görüldüğü gibi artık bu tür "yolsuzluk" veya "suiistimal" olayları tek tek değil, üçlü beşli sayılarla karşımıza çıkmaya başladı.

Nitekim AKP’ye yakınlığı bilinen Deniz Feneri isimli derneğin Almanya’daki faaliyetleri orada yargıya intikal etti. Derneğin 3 yetkilisi halkın bağışladığı paralarla ne dolaplar çevirdiklerini mahkemede açıkladılar.

Şaban Dişli olayının bir benzerinin de Gaziantep’te yaşandığı dün basına yansıdı. Yani Ali Dibo’lar iş başında!

O nedenle bilelim ki AKP, ya hortumlamayla gerçekten mücadele edecek ya da gidişi bu yüzden olacak.

Dişleyen dişleyene....

Durmak yok Dişlemeye Devam !
Yaşar Paşa karizmayı çizdirdi!



[Resim: 120.jpg] [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]TSK’nın hapishaneye yaptığı ilk kurumsal ziyarete, önce asker cephesinden bakalım..

Tek kelime söylenebilir.. Yaşar Paşa emekliliğinin dördüncü gününde karizmayı fena halde çizdirdi..

Veya yeni komutan eski komutanın karizmasını çizdi..

Nasıl derseniz deyin, vakanın özeti bu..

Niye mi?

Emekli Org. Şenuygur ve Tolon Paşa,

1 Temmuz’da tutuklandı.. Dönemin Genelkurmay Başkanı Büyükanıt sessiz kaldı..

Yargıya intikal etmiş bir olay için en üst düzey komutan konuşur mu?

Konuşmamalı tabii.. Ama ordu içindeki değerlendirme böyle değildi..

Çünkü, Büyükanıt bazı astsubaylar için konuşmuştu.. Tutuklandıklarında onlar için iyi çocuklar demişti..

Ama silah arkadaşı orgeneraller için susuyordu..

İlk yaptığı yanlış, ikinci yaptığı doğruydu ama askeri cenahta yansıması pek böyle değildi..

Yaşar Paşa astsubaylar için konuşmuş..

Orgeneraller için susmuştu!

*

Hapisteki Tolon Paşa dayanamadı, Hürriyet’ten Ahmet Hakan’a bir mektup gönderdi.. Mektup sitem doluydu..

Hatta sitemden de öte..

Hakaretamiz ifadeler vardı..

Hatırlayalım..

*

“Biz içeride huzurlu, onurlu ve alnımız açık olarak yüce Türk adaletinin tecellisini bekliyoruz. Ya dışarıdaki bazıları? Onlar ne durumda acaba?

Yanlı basın ve bilinen temsilcileri tarafından boynumuza ‘bombacı’, ‘suikastçı’, ‘darbeci’ yaftaları takılmak istenmektedir.

Bu çamurlar, bu haksız ve mesnetsiz karalama kampanyalarıyla kırılan onurumuzu, aile şerefimizi ve haysiyetimizi kim koruyacak diye merak ediyoruz.

Sadece ve sadece yasalarımızın güvencesi altında olduğumuzu düşünüyoruz.

Eğer isterlerse acınacak halde olanlara buradan destek verebiliriz.

Hurşit Tolon Emekli Orgeneral”

*

Mektubun adresi belli Yaşar Paşa..

Tolon Paşa “kırılan onurumuzu, aile şerefimizi ve haysiyetimizi kim koruyacak diye merak ediyoruz” derken TSK’nin kendilerine sahip çıkmamasına..

Aranmamalarına..

Sorulmamalarına..

Ziyaret edilmemelerine tepki gösteriyordu..

Tolon Paşa’nın şu sözü de çok ağırdı “Eğer isterlerse acınacak halde olanlara buradan destek verebiliriz.”

Tercümesi şuydu..

Birileri elini kolunu siyasi iktidara kaptırmışsa...

Yenip yutulacak sözler değildi ama sessizlik, sükûnet gerekiyordu.. Mektubu okuyanlar yutkundu, Yaşar Paşa görev başında olmanın getirdiği güçlüklerden söz etti..

Haklıydı!

Ben de o günlerde yaptığım değerlendirmede Tolon Paşa duygusal, kurumunun kendisine sahip çıkmasını istiyor, haklı..

Ama Yaşar Paşa da haklı.. Eski dostunu, silah arkadaşını ziyarete gitse, demeç verse yer yerinden oynayacak, ‘ordu yargıya müdahale ediyor, Ergenekon’u kapatmak istiyor’ iddialarıyla sarsılacaktı diye yazmıştım..

Doğrusu şuydu..

Yaşar Paşa emekli olduğu gün sivillerini çekecek, Kandıra’nın yolunu tutacak, eski arkadaşlarını ziyaret edecekti..

O, Fenerbahçe maçına gitmeyi tercih etti!

*

Yeni komutan Başbuğ, ilk iş olarak Kocaeli İli Garnizon Komutanı Korgeneral Mendi’yi cezaevine gönderdi.. Paşaları ziyaret ettirdi..

Aynı anda Genelkurmay’ın internet sitesine de şu notu koydurdu..

“Ziyaret Türk Silahlı Kuvvetleri adına gerçekleştirilmiştir”

Büyükanıt’ın sesini çıkaramadığı konuda..

Başbuğ kurumsal gücü devreye soktu.. Yaşar Paşa’nın karizmasını yerle bir etti..

Ve aynı zamanda üç ayrı mesaj verdi..

Emekli paşalara: Sahipsiz değilsiniz, rahat olun..

İktidara: Ben farklıyım.. Başkalarıyla karıştırmayın..

Kamuoyuna: TSK’nın sessizlik günleri bitmiştir.. Her konuda kurumsal tavır alabilir..


Mehmet Tezkan.

(Valla çok güzel bir yazı)
[COLOR=#c00000][FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif] [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]İBDA-C'ye, Dinç Bilgin'e var paşalara yok...

Kocaeli Garnizon Komutanı Korgeneral Galip Mengi,Türk Silahlı Kuvvetleri adına Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan sanıkları cezaevinde ziyaret etti.
Bu ziyarete dair olumlu ve olumsuz bir sürü tepki açıklaması geldi.
Madem iş cezaevi ziyaretlerinin tartışılmasına geldi,o zaman 15 yıl öncesine de gidelim:
Ocak 1993'te o dönem RP Grup Başkanvekili olan Şevket Kazan,Bayrampaşa Cezaevi'nde yatmakta olan İBDA-C Davası sanığı Kazım Albayrak'a bir telgraf çekti.
Kazan,telgrafta İstanbul Milletvekili Ali Oğuz'un kendilerini ziyaret edeceğini ve haklarının korunması için girişimlerde bulunacağını duyuruyordu.
İmza kısmındaysa Şevket Kazan,RP Grup Başkanvekili ve Kocaeli Milletvekili yazıyordu.
Aynı Şevket Kazan,yıllar sonra, Adalet Bakanı olarak,kaçak olduğu söylenen bir Mercedes'e binip,o dönem sanık olan Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız'ı ziyaret etti.
O ziyaretleri "Beşeri ilişkilerin gereği" olarak adlandıranlar bugün paşaların ziyaret edilmesini yargıya müdahale olarak yorumluyorlar.
Bu ziyareti garip bulanlar sadece yandaş medya denilen gruplar değil...
Dinç Bilgin hortumculuk suçundan Kartal Cezaevi'ne konduktan bir süre sonra aylar süren bir tedavi için hastaneye kaldırılmıştı.
Gündüz bakanlarla zaman geçirip gece de o hastane odasının kapısını çalanlar şimdi paşaların ziyaret edilmesini yerden yere vuruyorlar.
Bu konuda en sağlıklı değerlendirmeyi Başbakan yaptı ve ziyaretin "insani amaçlı" olduğunu söyledi.
Savcı Zekeriya Öz'ün soruşturma sürecinde askerlerle 20'den fazla teması olduğunu gayet iyi biliyorum.
Ziyaretin gerçekleşmesine karar verenler de,Savcı Öz de bu ziyarete "insani amaç" dışında anlam yüklemeyeceklerdir.
Siz yarası olup gocunanlara aldırmayın...

ÜMİT KAPTAN GELİYOR,ALANA GİTMEK LAZIM...

Para hırsı,
İktidar,güç ya da şöhret...
Hepsi ne kadar boş ya da önemsiz....
Hayat dediğin bir dakika önce var,bir dakika sonra yok...
Başbakan Erdoğan'ın makam aracında mahsur kaldığı zamanı hatırlıyor musunuz?
Yaşamın pamuk ipliği değil ama balyoz darbelerine bağlandığı anı.
Sonra yaşadığımız Ümit Özat vakası...
Sizi alkışlamak için gelen ellerin önce şaşkınlık,çaresizlikle yüze gitmesi ya da dua için açılması...
Sonra sadece insan olduğunuz ve hayata tutunabildiğiniz için yükselen ve sizin duyamadığınız alkışlar.
Günlük kavgalarımıza döndüğümüz için Ümit Özat'ın bize hissettirdiklerini çok çabuk unuttuk.
Ümit Özat,hayatının en önemli kararını verebilmek için doktor doktor dolaşıyor.
Alman doktorlar şu an kalbindeki büyüme üzerinde duruyorlar ama hala kesin bir sonuca ulaşmış değiller.
Ümit ise bir yanda "futbolu bırak" baskısı yapan ailesi ile hayatta yaptığı en iyi iş arasında gidip gidip geliyor.
Ümit Özat bu haftasonu muayene olmak için Türkiye'ye geliyor.
Bugüne kadar bir sürü adamı sırf isminden dolayı alanlarda binler karşıladı.
Fenerbahçe'de hayal kırıklığı olan Ortega'dan,Galatasaray'a faydası mı çok yoksa zararı mı diye tartışılan Lincoln'e kadar bir sürü örnek sıralamak mümkün...
Ümit Özat onların gördüğü ilginin onda birini bile olsa hak etmiyor mu?
Akıtılacak ter uğruna alanlara koşanlar,akan terler için birşeyler yapmayı düşünürler mi?
Fenerbahçe Kulübü eski kaptanı için birşeyler yapsa diyorum,en azından taraftarlarına çağrıda bulunsa...
Bugüne kadar ne gelişini ne de gidişini umursadığımız Ümit Özat'a emekleri için bir sürpriz yapılsa....
Biliyorum,benimki tatlı bir hayalden öteye geçmeyecek....
Bu ülkede ölenler en fazla bir hafta,ölümün kıyısından dönenlerse 48 saat hatırlanıyor....
Hep söylendiği gibi;
Vefa İstanbul'da bir semt adıdır...



[B]Özay Şendir[/B]
[FONT="Arial Black"]Ampulde arıza!


Başbakan’ın çok tekrarladığı bir slogan var hani: Durmak yok, yola devam!

Bence frene basıp durmak, olup bitene bakmak lâzım. Arızalar artmaya başladı çünkü. Bu yolun selâmete gitmediği görülüyor.

Baksanıza her yeni yolsuzluk olayında AKP’nin organik ilişkisi bulunmadığını kanıtlamak zorluktan imkânsızlığa dönüşüyor.

Birkaç ay öncesine kadar AKP “dişli bir iktidar” idi.

Kurumsal çaplı imar yolsuzluğu Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’yi götürdü.

Ama bu arada millet, Şaban Bey’in bağımsız bir dişli değil, para basan bir çarkın parçası olduğunu da iyi anladı. Yolsuzluktan istifa etmek zorunda kalmış bir yöneticiye parti liderinin övgüler düzmesi, ayakta uyuyanları bile uyandırmaz mı?

Şimdi siyasal İslâm piyasasının merhamet ışığı olarak şişirilen Deniz Feneri arıza yapmış bulunuyor. İddialar inanılır gibi değil.

Işığı sönmüş medya

Alman mahkemesindeki yargılama, Türkiye’ye uzanan suçları ve “Allah ile aldatma”nın çeşit çeşit günahını belgelerle gözlerimizin önüne seriyor.

Ama yazık ki halkın önemli bir kesimi göremiyor bu tiksindirici gerçekleri.

Çünkü tarikat ve cemaat disiplinine sokulmuş ilişkilerin bazı medya kuruluşları ile bazı kalem sahiplerini nasıl birer siyasal köle haline getirmiş olduğunu ibretle izliyoruz.

Bu medya kuruluşları ve içindeki oyuncular, okurlarının güven duygularını, onları olan bitenlerden habersiz bırakabilmek için kötüye kullanıyorlar. “Üç maymun”u oynuyorlar!

Düne kadar vicdanlarını bastırdılar diyelim peki dünkü gelişmenin patlatacağı hicap duygusuna nasıl dayanacaklar?

Çünkü Alman savcının sunduğu iddianamede, Almanya ve Türkiye’de birbirleriyle ilişkili şirketlerin sahiplerinin Milli Görüş ve AKP’ye sıkı sıkıya bağlı oldukları tespiti yapılıyor, ardından şu sarsıcı iddia ortaya konuyor:

[color=Red]Adalet partinin adı[/color]

“Dava süresince soruşturmalara defalarca siyasi etki yapılmaya, bilhassa Türk hükümeti tarafından tutukluluğa mani olunmaya çalışılmıştır!”

İktidarın yargı ile kavgası milli sınırları aşmış durumda. Çünkü iddianamede adı geçen bir kişi şu an Türkiye’deki radyo-TV yayıncılığının kamu otoritesini temsil ediyor.

Dün CHP lideri Baykal’ın gündeme getirdiği iddia, girdabı Başbakan’ın kapısına kadar taşımıştır.

Çünkü iddianameye göre dernek, Başbakan Erdoğan’a teslim edilmek üzere bir Alman organizatöre miktarı açıklanmayan yüklü bir para emanet etmiştir.

Baykal “Aldın mı?” diye soruyor Erdoğan’a.

Adalet Almanya’da işleyecek, bize de dedikodusunu yapmak mı düşecek?

Uzmanlar “Delil varsa Türkiye’deki savcılar da soruşturma başlatabilir” diyorlar.

Delil yığınla ama iktidarın kontrol ettiği bir yargı düzeninde o cesareti gösterecek kahraman kolay kolay çıkmaz.

AKP niçin bağımsız yargı istemiyor? Cevabı burada!

(Bu ülkede yetim ve şehit hakkı yiyenlerin ,adalet belasını veremezse Allah verir....)

Güngör MENGİ
Fatih Altaylı
[FONT="Arial Black"]Aydın Doğan desteği haketmiyor

Dediklerim bir bir çıkıyor mu?

'Aydın Doğan’ın derdi Hilton arazisi' diye yazdım.

Dava açtılar.

Kaybettiler.

Şimdi birinci ağızdan doğrulandı.

Rafineri için Başbakan’ın kapısına dayandı dedim.

“Yalan” dediler.

Şimdi kendileri doğruluyorlar.

Ne yazdıysak doğru.

Aynen 3 milyar dolarlık vergi kaçakçılığının doğru olduğu gibi.

Biz hep doğruları yazdık.

Aslına bakarsanız Aydın Doğan, vergi kaçakçılığında köşeye sıkışmıştı.

Ama '27 Nisan e-muhtırası', Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve erken genel seçim imdadına yetişti. 3 milyar dolar yerine 275 milyon YTL ödediler. İş kapandı. Doğan medyası seçimlerde AKP’yi destekledi.

Şimdi yine seçim havasına girilirken, Aydın Doğan medyası yine yüklenmeye başladı.

Rafineriye lisans, Hilton arazisine imar ve ucuza kapatılan bir televizyonun karasal yayın izni lazım. Seçim zamanı hükümet sıkıştırılırsa bunlar hallolur diye düşünmüş olmalılar.

Başladılar bastırmaya.

Sonunda Başbakan patladı. “Hodri meydan” dedi.

Çünkü Doğan’ın gözü doymak bilmiyor.

Başbakan anladı ki, bugün bunları verse, yarın yeni talepler gelecek.

Çıktı açıkça meydan okudu.

Aslında bir gazeteci olarak benim burada Aydın Doğan’dan, yayıncıdan yana tavır almam gerek.

Ama Aydın Doğan’a “Gazeteci” demek mümkün mü?

Gazete dediğin doruları yazar, her zaman yazar, herkese karşı yazar.

Doğan medyası öyle mi?

Onlar için haber demek, Aydın Doğan’ın çıkarları demek.

Medya aracılığıyla bilek bükmek, haksız rekabet yapmak, ticari avantaj sağlamak demek.

Bunun için ben burada Aydın Doğan’ın tarafında olamıyorum.

Çünkü bana göre Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durumun en büyük sorumlusu Aydın Doğan ve onun medyayı kullanma biçimi.

Aydın Bey şimdi çıkmış, veryansın ediyor. Namustan, şereften, haysiyetten dem vuruyor.

İyi de Taha Akyol gibileri Ankara’ya yollayıp iş bitirmeye çalışan, başbakanlardan haksız kazançlarına aracılık etmesi için ricacı olan birinin bunları söylemeye ne hakkı var!
Sen adam gibi gazetecilik yapsaydın, hepimiz bugün arkanda olurduk.

Bugün ne yazık ki, olamayacağız.

Çünkü haketmiyorsun.

Hilton ve vicdan

Aydın Doğan, Hilton’a ekstra imar izni talebini sanki dünyanın en normal, en doğru işiymiş gibi talep ediyor.

Buna benim lugatımda arsızlık denir.

Hilton arazisinin imar izninin arttırılmasına neden karşı olduğumu ve Aydın Doğan’ın bunu neden bu kadar ısrarla talep ettiği bir kez daha hatırlatmakta fayda görüyorum.

Aydın Doğan, Hilton’u 255 milyon dolara satın aldı.

Doğan burayı satın aldığı zaman arazinin imar izni 0,7 emsaldi.

Yani burada yaklaşık 45 bin metrekarelik bir inşaat yapılması mümkündü.

Aydın Doğan, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’den bu imar iznini 2,7 emsale, yani yapılabilecek inşaat alanını 233 bin metrekareye çıkarmasını istedi.

Sarıgül bunu halletti.

Ancak Büyükşehir’in onayı gerekiyordu.

Biz bunu haber yapınca iş yattı.

Yaklaşık 2 yıldır Aydın Doğan bu meseleyi halletmeye çalışıyor, bunun için Başbakan’a kadar gidiyor, gerekirse şantaj, baskı yapıyor.

Çünkü ortada büyük bir rant var.

Hilton’un bulunduğu yer Türkiye’nin en değerli arazisi.

Burada yapılacak bir inşaatın metrekare satış fiyatı, ortalama olarak 10-12 bin dolar civarında olacak.

233 bin metrekarelik bir inşaat, Aydın Doğan’a en az 2,5 milyar dolar getirecek.

Arazinin 254 milyon dolar olduğu, üzerine yapılacak 233 bin metrekare inşaatın da 250 milyon dolar tutacağı hesaplanırsa Aydın Doğan yatırdığı toplam 504 milyon dolar karşılığında 2,5 milyar dolar alacak ve 2 milyar dolar para kazanacak.

Bunun adı haksızlıktır, soygundur.

Çünkü Hilton arazisi imar planı değişikliği yapıldıktan sonra satılsaydı an az 1,5 milyar dolar ederdi.

Ve bu para Emekli Sandığı’na yani emeklilere, dullara, yetimlere giderdi.

Şimdi ise bu para Aydın Doğan’ın cebine gidecek.

Benim vicdanım bunu kabul etmiyor.

Aydın Doğan'ınki ediyor olmalı ki, bunun için Başbakan, Belediye Başkanı demiyor, kapı kapı dolaşıyor.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Hiç değilse 70 yaşından sonra para için değil, haysiyetimiz için yaşadığımız zaman.
Hürriyet yazarı Bekir Coşkun bugünkü yazısında Başbakan Erdoğan'ı çok sert bir dille eleştirdi.



Başbakan ile karpuzcu...


DÜNYANIN hiçbir demokratik-laik ülkesinde, "laiklik karşıtı eylemlerin odağı" olmuş birisini orada "başbakan" olarak oturtmazlar.

Bir dakika bile...

Devletin en yüce mahkemesi tarafından, devletin en temel ilkesini yıkma eyleminin merkezi olduğu tespit edilen birisine, devleti teslim etmezler.

Bir saniye dahi...

*

Kamyon şoförü bile yapmazlar adamı...

Eğer şoförün "şirket kurallarına karşı eylemlerin merkezi" olduğu tespit edilmişse... Onu kamyonun direksiyonuna oturtmazlar...

Aşçı yamağı yapmazlar...

Ustanın en temel ilkesine "karşı eylemlerin odağı" ise yamak...

Aşçı yamağı olamaz..

Yasalarda yazılı; memur olamaz...

İşçi olamaz...

(.........)

Patronlar "AKP kapatılmadı" diye bayram edip sevindilerse de hiçbir patron şirketinin en önemli ilkesine karşı eylemlerin odağı olmuş birisini CEO yapmaz...

Müdür de yapmazlar o şirkette adamı...

Şef de...

Garaj bekçisi de...

(.........)

Karpuzcu da olamaz...

Karpuzcuların en temel ilkesi; içi kırmızı karpuz satmayan, kırmızı karpuz satılmasına karşı eylemlerin odağı haline geldiği müşteriler tarafından tespit edilen karpuzcuya karpuzculuk yaptırmazlar...

*

Ama siz...

Siz Tayyip Erdoğan’a başbakanlık yaptırtıyorsunuz...

Devletin en temel ilkesi olan laiklik karşıtlığının merkezi haline geldiği Anayasa Mahkemesi tarafından tespit edilen Tayyip Erdoğan’a ve partisine devleti teslim ediyorsunuz.

Bu suçtur...

Bu garabete sessiz kalan, göz yuman, katlanan herkes Türkiye’ye karşı suçludur...

Anlamanız için şoförün dolabınızı bir başka adrese götürüp bırakmasını... Ya da beyaz karpuz almanızı bekleyemez Türkiye...

Tayip Erdoğan orada oturmamalı...

Bir saniye bile...


Bekir Coşkun