Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Demirel’in Telefonu Dinleniyor mu?..

[Resim: ilhanselcuk24035.jpg]

Medyanın en çok satan gazetesi Posta’da dün 9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’le yapılan bir önemli röportaj yayımlandı...

Demirel, Hakan Çelik’in sorularını yanıtlarken, bugün Türkiye’nin kilitlendiği iki konuya ilişkin görüşlerini de dile getirmiş..

Ergenekon..

Ve kapatma..

*

Konuşma uzun, açıklamalar kapsamlı ve ufuklu, ben yanıtların içinden seçtiğim birkaç tümceyi aktarmak istiyorum...

Süleyman Bey kapatma davasını “Mahkemenin kararı ne yönde olursa olsun dünyanın sonu değildir” diye nitelerken diyor ki:

“- Ülkemiz demokratik ülke, ama, bunun şartlarından biri anayasa devleti olmasıdır. 68 ve 69’uncu maddeler dikkate alınmasın mı? O zaman kanunlara saygı mı kalır? Başsavcı’nın açtığı davanın antidemokratik olduğunu iddia etmek suretiyle bunun kınanmasını kabullenemiyorum. Başsavcı görevini yapıyor.”

Ya Ergenekon soruşturması?..

Demirel diyor ki:

“- Darbe girişiminde bulunanların yakasına yapışılmasın diyen yok. Fakat kanunları uygularken insan haklarına ve hukukun icaplarına uymak lazım. Bu iddianın muhatapları 13 ay önce tutuklandı... Adamı ne hale getirdiğinizi biliyor musunuz? Benim vatandaşım ağzını açmayacak mı? ‘O zaman Ergenekon’a girersin’ diye alınıp götürülme endişesi herkeste var bugün...”

*

Süleyman Bey’in kendisi askeri müdahaleye muhatap olmuştur; ama, mantığı duru ve yansız, içinde bir husumet yok; olaylara hukuksal, tarihsel ve sosyal açıdan bilgelikle bakıyor...

Ne var ki bugünkü toplumda her iki davaya taraf olanların medyada yarattıkları çatışma ve kavga kapsamında hukuk ve yasa mantığına değer veren çok az kişi var...

*

Anayasa Mahkemesi’nde görülecek kapatma davası için açılan kampanyada ileri sürülenler:

- Avrupa bu işe ne der?..

- Parti kapatılır mı?..

- Piyasa altüst olur...

- Amerika da kapatma istemiyor...

Hiç kimse Başsavcı’nın davada ileri sürdüğü gerekçelerin hukuk ve yasalar açısından ne anlam ve değer taşıdığını tartışmıyor...

Hukuk, anayasa, kanun devleti ve yasaların canı cehenneme...

Medyada AKP cephesinin gözleri hırstan körleşmiş...

Türkiye’nin ne hale düşürüldüğü ise Çelik’in 9’uncu Cumhurbaşkanı’na yönelttiği sorudan belli...

Demirel - “Dün birisi söylüyordu, telefon konuşmalarında azalma olmuş...”

Hakan Çelik - “Siz de telefon konuşmalarınızı azalttınız mı..?”

Demirel - “...Benim telefonum dinleniyorsa bundan memnun olurum...”

Süleyman Bey’in şakası ne kadar ciddi bir davayı vurguluyor?..


İlhan Selçuk
Olur böyle vakalar Türk polisi karşılar


18 ölü.

154 yaralı.

İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürü İstanbul’da mıydı?

Değildi.

Neredeydi?

1.5 hafta önce bu göreve getirildi.

Makamına oturdu.

Bismillah...

Tatile çıktı.

*

Neve Şalom, Beth Israel...

Sinagoglar havaya uçtu.

25 ölü, 263 yaralı.

Emniyet Müdürü İstanbul’da mıydı?

Değildi.

Neredeydi?

Letonya’daydı.

Niye?

Milli maçı seyretmeye gitmişti.

*

Hrant Dink öldürüldü...

Emniyet Müdürü İstanbul’da mıydı?

Değildi.

Terörle Mücadele Müdürü?

Yoktu.

Koruma Şubesi Müdürü?

Yoktu.

Çevik Kuvvet Müdürü?

Yoktu.

İstihbarat Müdürü?

Yoktu.

Neredeydiler hep beraber?

Hollanda’da.

Niye?

Polis gücünün maçına gitmişlerdi.

*

Bakın bir haber vereyim size.

Cumartesi gece yarısı...

Anadolu Ajansı geçti:

"Başbakan Erdoğan, ana uçağıyla saat 02.20’de İstanbul’a geldi... Erdoğan’ı, Atatürk Havalimanı’nda, İstanbul Valisi Muammer Güler ve Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah karşıladı."

*

Kaçmış saat?

02.20.

Neredeymiş Emniyet Müdürü?

Orada.


YILMAZ ÖZDİL
Türkiye nereye?

Ergenekon süreci Ergenekon davasından ibaret değil... Dışarıdan ABD ve AB isim vererek ve henüz iddianamenin açıklanmasını bile beklemeden “Üzerine gidin” işareti verdiler. Yurtdışı ve yurtiçi güdümlü yandaş medya kendi yargılamasını en insafsız biçimde yapıyor. Adları davaya karıştırılan kişiler üzerinden TSK, cumhuriyetçi medya, ulusalcı çevreler, laik kesim yıpratılıyor. Lekeleniyor...
Kapatma davası üzerinden Anayasa - AKP hesaplaşması yürüyor...

Yurt genelinde laik - şeriatçı, ulusalcı - işbirlikçi gerilimi sürüyor.

Durum buyken Güngören’de ülkeyi mateme boğan alçak saldırı gerçekleşiyor...

Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan geçen mart ayında yaptığı bir konuşmada bu duruma şu teşhisi koyuyordu:

“Türkiye’de şu an devleti ve toplumu bir arada tutan bütün ayaklara yönelik direkt bir saldırı var”...
AKP’nin kapatılma davası karşılığında Ergenekon operasyonu gibi görünen devlet içi çatışmanın aslında olayın sadece görünen kısmı olduğunu söyleyen Arıboğan ekliyor:

“Şu gidiş ne devletin içinde temizlik, ne AK Parti’nin kapatılması, ne de laik - anti laik çatışmasıdır; bu Kürt devletinin kuruluş aşamalarıdır. Türkiye’de çok ciddi uluslararası bir operasyon var şu anda. Adım adım Kürt devletine doğru gidiliyor. Eğer devlet kendi içinde çatışmaya giderse Türkiye’nin bölünmesi ve Kürt devletinin ortaya çıkması 2 yıl sürmez...”
Ne yazık ki devlet içinde çatışma azalmıyor, artıyor...

Sadece 6 satır...

Fransız din ve devlet adamı Kardinal Richelieu diyor ki: “Bana en onurlu adamın 6 satır yazısını verin, içinde onu idama götürecek bir şey mutlaka bulurum.”

Yarım asırdır yazı yazan İlhan Selçuk’un orta yerdeki yazıları 6 satır falan değil... 6 milyon satır, 6 milyar satır... Nitekim savcılar yazılardan 580 yıl hapis istemi çıkardılar... “Telefon görüşmeleri ile yemeklerdeki konuşmaları” da cabası...
Kaleminin güçlü olduğu bilinirdi. Ama bu kadar güçlü olduğunu kendisi de tahmin etmezdi... ****net diliyoruz İlhan Ağabey...

Şaka gibi ama...Cumhuriyetçi-laik kesimin acele bir veya daha fazla insan hakları örgütüne ihtiyacı var... Geçmişte dinciler ve Kürtçüler azınlıktı. Onlar kendi insan hakları örgütlerini kurdular... Taraftarlarının hukukunu hem yurtiçinde hem de yurtdışında savundular... Bugün denge değişti. Artık azınlıkta olan Atatürkçü laik kesim! Hem içeriden hem de dışarıdan büyük baskı ve saldırı geliyor. Hem hukuki savunma gerekiyor. Hem de Avrupa ve dünyadaki hukuk ve insan hakları kuruluşlarıyla temas kurarak olup biteni duyurma ihtiyacı doğuyor. Şaka gibi ama ne yaparsınız ki gerçek...

Acep hangisi?

Okurumuz Ercan Düz, olayı anlamakta güçlük çekmiş, dün telefonda bize soruyor:

“Dikkat ettim, iktidar yandaşı medya iddianamedeki iddiaları akla, mantığa uygun mudur diye asla sorgulamıyor... Bu yönde en küçük bir süzgeç dahi kullanmıyor... İddianamede hangi iddiaya yer verilmişse doğruluğu mahkeme kararıyla kesinleşmiş gerçekler gibi sorgusuz manşetlerine taşıyor. Ama dün baktım, iddianamede yer alan Tayyip Erdoğan’ın Mehmet Ağar’a 60 milyon dolar rüşvet verdiği iddiasına hiçbiri yer vermemişti. Acaba sizce bu... Geç de olsa artık akıl ve mantık süzgecini kullanmaya karar verdiklerini mi gösterir? Yoksa, işlerine gelmediği zaman açık açık sansürcülük yaptıklarını mı? Hangisi dersiniz!

Hedef: İzmir...

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, geçen hafta sonu İçişleri ve Çevre bakanlarının da katılımıyla yaptığı basın toplantısında “81 ilin 12’sinde geçen kasım ayında arsenik seviyesi yüksekti. Bugün, İzmir’in dışında, şebeke suyunda arsenik oranının yüksek olduğu başka il yok” dedi.

Tıp Kurumu Genel Sekreteri Ali Rıza Üçer soruyor:
- Nüfusu 5 bini geçen tüm yerleşim birimlerinin su kaynaklarında başta arsenik olmak üzere su analizleriyle ilgili tüm ölçüm parametrelerinin yürürlükte olan mevzuata göre kamuoyuna açıklanması gerekmektedir. Sağlık Bakanlığı bu görevini yerine getirmek yerine içme sularındaki arsenik sorununun yalnızca İzmir odaklı olduğu görüntüsünü vermektedir. Bakan Akdağ’ın bizzat ifade ettiği geçen kasım ayında yüksek arsenikli 12 il hangi illerdir? Nasıl olmuş da bu 12 ildeki arsenik sorunu ortadan kalkmıştır?

Eğer bu başarıyı Sağlık Bakanlığı kendi icraatıyla sağlamışsa aynı başarıyı neden İzmir’de sağlayamamıştır?

AKP’li bakanlar su temizliği peşinde mi? Yoksa İzmir belediye seçimleri için politika mı yapıyor? Bu durum dürüstlükle falan bağdaşıyor mu?

Güngören’de gerçekleştirilen terörist saldırı sonrasında bazı özel kanallarla beraber devlet televizyonu TRT 1 de eğlenceye devam etti...
Ulusalcı diye etiketlenmekten korkmuşlardır...
Gülhan Elmas

Soru: Ergenekon dedikodunamesi, pardon iddianamesi için “Dağ fare doğurdu” denilebilir mi?
Yanıt: Bilemeyiz... Ama yer yer “Yok deve” dememek için insan kendini zor tutuyor...
Haldun Ertem

Melih Aşık
Çok komik ergenekomik.................
İddia ve iftira...

[Resim: www.zohreanaforum.com]

Her ikisi de hukukumuza yerleşmiş, yasalarımıza postu sermiş iki önemli sözcük...

İddia bir olgu, eylem ya da kişi üzerine ileri sürülen savdır...

Ya iftira nedir?..

İftira iddianın akrabasıdır; ‘bir kişiye yönelik asılsız suçlama’ diye vurgulanabilir.

*

İddia hukukun, mahkemelerin, davaların peynir ekmeği gibidir...

İddiasız dava olur mu?..

İftira davaları ise ayrı bir tür oluşturuyor. Çünkü birisine kasıtlı ve asılsız olarak yapılan suçlamaya iftira denir...

İftira ahlaksızlıktır...

Aynı zamanda suçtur...

Kara çalmaktır...

Yalan söylemektir...

İftira suçunu işleyen kişi hapis cezasına çarptırılır...

*

Yalnız hukukta değil, Kuranıkerim’de de iftira suçunun yeri vardır...

Gerçek bir Müslüman iftiradan çekinir, sakınır; “Bu suçu işleyenlerin başına şeytanlar üşşür”...

İftira günahtır...

‘Günah-ı kebair’dendir...

Ne var ki ülkemizde İslamcılık gayesi güdenler için iftira suçu artık vukuat-ı adiyeden sayılmaktadır...

AKP’ye yandaş dinci gazeteler her gün sayfalarını iftiralarla dolduruyorlar...

*

Gelelim iftira ile iddia arasındaki farka ve akrabalığa...

İddia ne zaman iftira olur?..

İddianın delilleri yoksa ya da yetersizse sav iftiraya dönüşür...

Delilsiz iddia iftiradır...

Delillerini ortaya koyamadan bir kişiyi siyasal amaçla suçlamak iftiranın en koyusudur...

*

Medyamız bugün baştan aşağıya iftiralarla dolup taşıyor...

Peki, nerden geliyor bu pervasızlık?..

Çünkü Türkçemizde bizim ahlaksızlara yol gösteren bir özdeyiş var...

Nedir o?..

“- İftira et iz bırakır...”

Ne var ki bu ilkeyi yalnız bize özgü saymak da safdilliktir...

Dünya siyasetine baktığımızda en büyük devletlerin bile asılsız suçlamalarla politikalarını yürüttüklerini görürüz...

İftirayı meslek bellemiş bizimkiler ise büyüklerinin cüce mukallidi olarak iç politikalarında boy gösteriyorlar.

İlhan Selçuk
Savaş alanı...


TÜRKİYE bir savaş alanıdır.

Bombalar, kurşunlar, mayınlar, tabutlar, ölüler, yaralılar, gözyaşları, kan hiç eksik olmadı, olmuyor.

Bir savaş alanıdır burası...

Türkiye’yi ele geçirmek isteyenler vuruşurlar:

Kürtçüler...

Dinciler...

Faşistler...

Eylemci sol...

PKK, Hizbullah, CIA, MOSSAD, mafya...

AB...

ABD...

Herkes yönetmek ister buraları... Uzaklarda oturan Fethullah Gülen, İmralı’ya kapalı Abdullah Öcalan dahi...

Niçin?...

*

Çünkü sahibi yoktur Türkiye’nin...

Tıpkı şehrin işlek yerindeki sahipsiz bir arsa gibidir, ilgi çeker, iştah kabartır ve sahibi yoktur.

İşte Türkiye...

Dünyanın işlek yerinde....

Rant var...

İşgale ve gaspa uygun...

Ve sahibi yok...

Anayasası sanki onun değil, hukuku-demokrasisi işlemez, iktidarı onu yıkmaktan sanık, muhalefeti kayıp, parlamentosu ona yabancı, cumhurbaşkanı eğreti, başbakanı sallantıda...

Ya gerçek mülk sahibi toplum?
Duyarsız, sessiz, sinmiş... Kolaycılık, avantacılık, cingözlük, tembellik... Okumamak, bilmemek, anlamamak kör etmiş gözlerini...

Kısacası o sahipsiz...
*

İşte; herkes sahipsize sahip olmak istiyor...

Ve vuruşuyorlar...

Bu örgütler, bu çeteler, bu çatışmalar, bu silahlar, bu bombalar, bu mayınlar, bu tabutlar, bu gözyaşı, bu kan ondan...

Sahibi olmayan Türkiye’yi ele geçirmek için çatışıyorlar.

Vatanın gerçek sahibi millet uyanıncaya kadar... Aklı başına gelene, gözü açılana dek, bu savaşlar sürüp gidecek...

Şimdilik...

Savaş alanıdır burası...



**************
Duyarsız, sessiz, sinmiş...

Kolaycılık, avantacılık, cingözlük, tembellik...

Okumamak, bilmemek, anlamamak kör etmiş gözlerini...


Acaba..... Silkelenip kendimize gelebilecekmiyiz


[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Pazar günü. Veliefendi Hipodromu hıncahınç dolmuş. Herkes merakla Başbakanlık Koşusu’nu bekliyor. Koşunun öneminin yanı sıra yarışı Başbakan Erdoğan’ın da izleyecek olması heyecanı artırıyor. Ancak gelen bir haber herkesi hayal kırıklığına uğratıyor. Çünkü Başbakan Erdoğan, Ankara’da çok önemli bir toplantısı olduğunu bildirerek Başbakanlık Koşusu’nu izlemeye gelemeyeceğini bildiriyor.

Başbakan’ı taşıyan Ata uçağı saat 20.30’da İstanbul’dan havalanıyor ve Ankara’ya doğru yola çıkıyor.

Saatler 21.30’u gösterirken Ankara Çukurambar Semti’ndeki Kar Apartmanı’nın önüne sivil plakalı bir araç yanaşıyor. İçinden çıkan kişi hızla apartmana giriyor ve 22 No’lu dairenin kapısı açılıyor. Az sonra yine sivil plakalı bir araç daha geliyor. Arabadaki kişi de 22 No’lu daireye giriyor.

Kar Apartmanı’ndaki 22 No’lu daire AKP İzmir Milletvekili Mehmet Tekelioğlu’na ait. Konukları ise Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan. Ülkenin en tepesindeki iki isim bu dairede tam beş saat baş başa kalıyorlar.

Saat 22.30’da ise İstanbul Güngören’de iki hain bomba art arda patlıyor. Aralarında henüz annesinin karnında birkaç gün sonra doğmayı bekleyen bir bebeğin de bulunduğu 18 kişi hayatını kaybediyor, yüzün üzerinde kişi de yaralanıyor.

Bu olay siyaset tarihimizin en vahim olaylarından biridir. Demokratik ve şeffaf bir ülkede, kardeş olsalar bile Cumhurbaşkanı ile Başbakan gizli görüşme yapamaz. Eğer yaparlarsa ve bu ortaya çıkarsa Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın hemen istifa etmeleri gerekir.

Çünkü Cumhurbaşkanı devlet protokolünü aşarak aynı zamanda bir siyasi parti Genel Başkanı olan Başbakan’la gizli görüşme yaparsa tarafsızlığını tamamen yitirmiş ve o partinin dümen suyuna girmiş demektir.

Bir Cumhurbaşkanı hele sıkıntılı bir dönem geçirdiğimiz şu günlerde herkesle görüşebilir. Hatta görüşmeli, Anayasa’nın kendisine verdiği kurumlar arası koordinasyonu sağlamalıdır. Ama bu görüşmelerin yeri sadece ve sadece Çankaya Köşkü’dür.

Gül ve Erdoğan’ın bu beş saat süren özel görüşmede ne konuştukları işin teferruatıdır. Bu da açıklanmalıdır ama gizli görüşme başlı başına bir skandal olduğu için hepsinin önüne geçer. Bu tür bir gizli görüşme devlet yapısını çökertmekle eş anlamlıdır.

AKP iktidarı belki de kapanacağı gün siyaset tarihine geçecek bir rezalete imza atmaktan çekinmeyecek kadar gözü dönmüş haldedir. Bu görüşmenin hesabı mutlaka sorulmalıdır.

*****
Terbiyesiz bir adam

Adamın adı Joost Lagendijk. Avrupa Parlamentosu Türkiye Karma Komisyonu Eş Başkanı. Bir haber kanalına çıkmış Türk milletinin gözünün içine baka baka AKP iktidarının ne kadar iyi olduğunu anlatıyor.

Türban bir siyasi sembol değil inanç gereği imiş, bunun için üniversitelere türban ile girilebilirmiş. Türkiye ya Avrupa’nın söylediğini yapacakmış ya da görüşmeler kesilecekmiş. AKP’nin kapatılmasını Avrupa Birliği asla kabul edemezmiş. Eğer parti kapatılırsa bedelini Türkiye ödermiş. Ve daha bir sürü garip laf.

AKP savunmayı Cemil Çiçek’e bırakacağına bu adamı getirip oturtsa daha iyi yapardı herhalde. Çünkü bugüne kadar AKP’yi bu adam kadar iyi savunan tek AKP’li bile görmedim.

Adam belli ki kendini sömürge valisi olarak görüyor. Ama suç adamda değil elbette. Bu terbiyesizlerin arkasına sığınıp ülkeyi karanlığa götürmek isteyen zihniyettir asıl suçlu olan.

Ve bir not: Terbiyesiz adam bir de ateist olduğunu açıklayıp Müslümanlığı öğretmeye kalkmıyor mu, işte bu çok dokunuyor insana.

*****
Saros, Özel Çevre Koruma Kurulu’na verilmeli

Saros Körfezi’nde geçirdiğimiz iki günde gerek yetkililerle gerekse bölgede yaşayanlarla ve bu bölgeden ticari kazanç sağlayanlarla uzun uzun konuştuk. Bu konuşmalarda beni şu sevindirdi: Saros henüz kaybedilmiş değil, ama alarm sinyali veriyor. Ama duyarlı çevreler, belki de ilk kez henüz bir facianın eşiğine gelinmeden önlem alınması için ayağa kalkmış durumda.

Bu durum umut yaratıyor çünkü nasıl kanserde erken teşhis hayat kurtarıyorsa Saros Körfezi de erken teşhisle eskisinden daha iyi hale gelebilir.

Saros’taki birinci tehlike şu: Bölgede “vahşi” avlanma yapılıyor. Japonlardan aldıkları açık deniz avlanma sistemlerini bir körfezde kullanan balıkçılar denizdeki balık neslini de tüketmek üzere. 20’nin üzerinde ticari nitelikteki balık türüne sahip körfezde bugün 4-5 çeşit balık çıkıyor.

Deniztemiz Derneği acil önlem olarak bölgenin Özel Çevre Koruma Kurulu denetimine alınmasını istiyor. Özel Çevre Koruma Kurulu, 1989 yılında Turgut Özal tarafından kuruldu. Kendi açıklamasına göre kurulun amacı ilan edilmiş bulunan Özel Çevre Koruma Bölgeleri’nde doğal güzelliklerin, tarihi ve kültürel kaynakların, biyolojik çeşitliliğin, su altı, su üstü canlı ve cansız varlıkların korunmasını ve bu değerlerin gelecek nesillere aktarılmasını, sürdürülebilirlik anlayışı çerçevesinde bölgelerin ekonomik kalkınmalarını sağlamak ve çevre bilincini artırmaktır.

Buradaki en önemli fark, Özel Çevre Kurulu denetimindeki bölgelerde tüm bürokratik engeller kalkmış oluyor. Otorite tek elde toplanıyor. Kurul bölgedeki imar planlarını yapmaya, enerji ve sanayi yatırımlarına, yol yapımlarına izin vermeye tek yetkili oluyor. Bunun dışında bölgedeki bilimsel ve ekolojik araştırmaların yapılmasını sağlıyor.

Saros Körfezi’ne kıyısı olan ilçelerdeki yerel yöneticiler doğal olarak bu yetkilerin tek elde toplanmasına kuşku ile bakıyor ve güçlerinin ellerinden kaçabileceğini düşünüyor.

Oysa anladığım kadarıyla bundan kuşku duyulmaması gerek. Çünkü bu sayede bölgedeki işler kolaylaşacağı gibi haksız kazançların da önü kesilecek. Konuya birkaç ayrıntı ile devam edeceğim.

*****

Temel’in köpeği

Fıkra Yıldırım Tuna’dan: Temel çok iyi eğitilmiş bir köpek satın almış, adı Bigi... Bigi, Temel’in her söylediğini anlıyor, hatta Temel eve telefon ettiğinde telefonun ilgili tuşuna basıp ahizenin karşısında havlayarak Temel’in sorularına cevap veriyormuş. Temel yine bir gün evi aramış, telefonu açan Bigi, “HAV...” demiş.

- Ula Bigi... Sen misin?

- HAV..!

- Fadime evde mi?..

- HAV..!

- Başka kimse var mı?..

- HAV...

- Ula kaç kişi var?..

- HAV, HAV...

- Ne yapıyorlar?...

- Hehehehehhhhhehhhh! (soluma sesi)

- Yahu ne zamandan beri?..

- UUUuuuuuuuuuuuuuuuuu..!

*****

Adaletin küçüldüğü ülkelerde, büyük olan artık suçlulardır. Anonim


Can Ataklı