Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Terörist?

Önceki gün şehirlerarası yoldaydım. Radyoda TRT FM açıktı.

Haberler başladı.
İlk haber şuydu:

“Amerikan Başkonsolosluğu’na düzenlenen saldırıyla ilgili 4 kişi gözaltına alındı.”

İkinci haber:

“Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Ergenekon terör örgütüyle ilgili açıklamalar yapan eski Genelkurmay Başkanı emekli Org. Hilmi Özkök’ü kabul etti.”
Üçüncü haber:

“Başbakan Erdoğan Irak’a gitti. Terör örgütü PKK’nın sadece Türkiye’nin değil, Irak’ın da düşmanı olduğunu belirtti.”
Dördüncü haber:

“Hakkâri’nin Şemdinli ilçesinde terör örgütü PKK’nın yola döşediği mayın, 8 askerin yaralanmasına neden oldu.”
* * *

“Tam bir terör ülkesi” manzarası...
Ama dikkat çekmek istediğim şey başka:
İkinci haberde, halen iddianamesi hazırlanan “Ergenekon”dan “terör örgütü” diye söz ediliyor.
Üçüncü ve dördüncü haberlerdeki PKK’dan da öyle...
İlk haberde ise “terör saldırısı” denmiyor. “Baskınla ilgili olarak gözaltına alınanlar” da diğer haberdekiler gibi “terörist” değil; onlar, “kişi...”

Gazetecilik ilkesi gereği zanlılara sıfat biçmeyeceksek Ergenekon zanlılarını niye baştan “terör örgütü üyesi” ilan ettik?

Yok, “Terör, terördür. Adını koymak gerekir” diyorsak, El Kaide ya da her kimse, elçiliği basanları da “terörist” saymak zorunda değil miyiz?
Cumhuriyet yazarı Mustafa Balbay “terörist”...
Konsolosluk baskınıyla ilgili gözaltına alınanlar “kişi”...
Öyle mi?

Sam Amca seni istiyor!

Yabancı birine söyleseniz anlamakta zorlanır:
Amerikalılara yönelik bir saldırı düzenleniyor.
Amerikalılara saldıran 3 Türk ölüyor.
Amerikalıları koruyan 3 Türk de şehit düşüyor.
Onlar Amerika uğruna birbirini vururken, Amerikalılar ortada yok.

Amerika’nın “silahsız koruma görevlileri” çatışmaya müdahale etmiyor.

Amerikan konsolosluğunun kapıları da olay anında kapanıyor. Saldırganlarla çatışırken yaralanan trafik polisi de içeri alınmıyor.

Amerikalıların tıpkı Ergenekon’da olduğu gibi- aslında gırtlağına kadar içinde olduğu, kendisiyle doğrudan ilgili bir konuyu “Türkler arasında bir mesele” gibi görüp kapıyı örtmelerinde bir tuhaflık yok mu?
Dün, ölen polisler için başsağlığı dileyen Amerikan Büyükelçisi’nin, ondan önce kapıda bırakılan yaralı polis ve çatışmayı seyreden Amerikalı korumalar için özür dilemesi gerekmez mi?

Hastabakıcıyla çiçek göndermek yeter mi?


Can Dündar
[color=Red]Bu dava bitmez [/color]


[COLOR="Teal"]Ergenekon Davası’nın açılması yolunda ilk adım atıldı.
İddianamenin ilk bölümü hazırlandı ve mahkemeye sunuldu.
İlk iddianame 2455 sayfa.
Ekleri ise milyon sayfayı buluyor.
Orgenerallerle ilgili bölüm de gelince iddianame üç bin sayfayı bulacak.
“Şimdilik” 86 şüpheli var.
İddianameyi görmedik.
Yazılan, çizilen, bizzat savcı tarafından sızdırılınlara bakılırsa iddianame bir puzzle’a benziyor.
Ancak ortada bir sorun var.
İddianame 5 bin parçalık bir puzzle.
Ancak puzzle bu puzzle’a ait kutusunda 1500 parça var.
1000 kadar da başka bir puzzle’a ait parça.
Yani 5000 parçalık bir puzzle’ın 1500 parçası mevcut ve araya 1000 kadar da başka bir puzzle’ın parçası.
Ve mahkemeden bu 2500 parçalık karışıklıktan anlamlı bir tablo çıkarması bekleniyor.
Düşününüz ki, bu davada 86 sanık ve belki de yüzlerce tanık dinlenecek.
Binlerce sayfalık iddianame incelenecek, milyonlarca sayfalık ekler sorguda konu edilecek.
Avukatlar soruşturmanın genişletilmesi talebinde bulunacaklar.
Yeni deliller bulanacak. Onlar incelenecek.
Ve tüm bunlar en iyi ihtimalle ayda bir yapılacak celselerde ele alınacak.
Söyler misiniz bana bu dava kaç yıl sürer?
Ben size söyleyeyim. İyimser bir tahminle en azından 10 yıl.
4 yıl içinde CMUK gereği bütün tutuklu sanıklar salıverilecek, hatta belki bazıları Hakkın rahmetine kavuşacak.
Dava 2018’te bittiği zaman kimse davayı, davanın niye açıldığını hatırlamayacak bile.
Bir iki gazetede “2008 yılında açılan Ergenekon Davası sona erdi” diye bir küçük haber çıkacak.
Böyle hukuk olur mu, böyle adalet olur mu?
Olmaz.
Eğer Ergenekon Davası gerçekten söylendiği, iddia edildiği kadar önemliyse bu dava farklı bir biçimde ele alınmalı.
Aynı Abdullah Öcalan Davası’na olduğu gibi bir mahkeme “Özel olarak” bu davayla görevlendirilmeli.
Hatta bu dava Silivri’de yapılmalı.
Tutuklu sanıkların tamamı buradaki cezaevine koyulmalı.
Her gün yapılacak ceselerle dava hızlı bir biçimde görülmeli.
Bu dava mümkün olan en kısa sürede tamamlanmalı.
Aksi takdirde bu davadan hiç bir sonuç çıkmaz.
Çıksa da bir şey olmaz.



Kafayı yemek

Doğan Grubu’na ait Tempo dergisi Türkiye’yi yöneten 50 kişiyi belirlemek üzere yola çıkmış.
Doğan Grubu yazarlarından oluşan bir jüri oluşturmuş.
Bu juri Türkiye’yi yöneten 50 kişiye belirlemiş.
İçlerinde Doğan Grubu yöneticileri var.
Ben böyle bir komedi çok az gördüm.
Yahi insan kendi kendine böyle güç, görev vehmeder mi?
Bir gazetecinin, gazete yöneticisinin işi Türkiye’yi yönetmek midir?
Bununla övünülür mü?
Bu bir marifetmiş gibi kendi yayın organlarımızla duyurulur mu?
Hele hele Doğan Grubu ile ilgili kamuoyu fikri belliyken, böyle bir şey yapılır mı?
Daha neler göreceğiz, çok merak ediyorum.



Doğan gazetelerini kim yönetir?

Yavuz Semerci Gazeteport’taki köşesinde ilginç bir konuyu ele aldı.
Semerci “İddaa ihalesinin şartnamesi değişmezse Doğan Grubu ihaleye giremeyecek. mevcut şantname buna izin vermiyor ama Doğan Grubu televizyonlarda İddaa oynatacaklarını söylüyorlar. Demek ki, şartnamenin değişeceği yolunda bir garanti aldılar” diye yazdı.
Semerci’nin yazısının üzerinden 1 hafta geçmeden dediği çıktı ve İddaa ihalesinin şartnamesi değişti ve Doğan Grubu’nun önü açıldı.
Ve ilginçtir, bu süreç içinde Doğan Grubu gazetelerinin “Muhalefet dozu” değişti.
Doğan’ın talepleri bitmeyeceğine göre, bu grubun gazetelerinin yayın politikalarının talepleri karşılama yetkisine sahip kişiler tarafından yönlendirilmesine şaşırmamamız gerekiyor.


NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Gazetecilik gazetecilik için yapıldığı zaman


Fatih Altaylı


[B]Ruhlarınızı nasıl yıkayacağız sizin?


Karaköy’de dört yol ağzında dilenen bir yaşlı kadın vardır.

Zamanında Öküz dergisi kısa bir röportaj yapmıştı bu kadınla...

Hayatının neredeyse tamamını Türkiye kerhanelerinde harcayan bu kadın şimdi elden ayaktan düşmüş yoldan geçenlerin verdiği iki kuruş parayla yaşam savaşı veriyor.

Bu yaşlı kadında, belki zamanında iki üç kelime konuşmuş olmaktan dolayı, beni derinden etkileyen bir yan vardır.

Hayata karşı duruşunda...

Tanıdığım birçok insandan daha namuslu, daha harbi, daha dik bir duruştur bu...

Geçtiğimiz gün Nihat Genç’e ve bana malum cenahtan hakaret edildi. İftira atıldı...

Özellikle Nihat, polis katillerinin hamiliği ile açıktan suçlandı.

Nihat Genç, Orhan Pamuk’la ilgili konuştuğunda da aynı koro onun 80 öncesi Fatsa’daki bir katil olduğunu ileri sürmüştü.

Sonra mahcup ama sessiz bir şekilde özür dilediler, “Karıştırmışız. Pardon.”

Sonra, Hrant Dink öldürüldü...

Neredeyse Ogün Samast’ın arkasındaki isim olarak Nihat’ı açıkça suçladılar.

Hrant’ın katili Nihat Genç’ti...

Oysa Nihat aynı saatlerde hiç kimsenin unutamayacağı bir konuşma yapıyordu ekranlarda...

Girin bakın internete Nihat Hrant için ne söyledi, ne söylüyor...

Tek bir laf ediyor... “Bana Hrant’ın gerçek katilini bulun” diyor.

Ona ve bize yapılanlar, giderek dozunu artıran bu faşist kampanya bu kadar masum mu?

Köşelerinde demokrat geçinen bu kılıç artığı solculara bakıyorum da Van Yüzüncü Yıl’da Yücel Aşkın’a yapılanlardan itibaren, Atabeylerde, Sauna çetesinde, Şemdinli’de ve şimdi Ergenekon’da aynı şeyi yapıyorlar.

Dezenformasyon.

Neden?

Türkiye ile dertleri var. Amerika’ya kayıtsız şartsız bağlansın.

Finansal kaynaklarını bir türlü açıklayamayan bir yayın organında tetikçilik yapan bu adamlar cemaatin kullandığı isimler.

Anafen Dershanesi tam sayfa “ilan verip”, Pennsylvania’dan, “Taraf alına” talimatı gelmese maaş alamayacak. Bu güruh neden mesela Amerika’yı tek kelime eleştiremez?

Tayyip’e yüklenirler de Gül’e tek kelime eleştiriyi manşete çekemezler...

Neden?

Bu faşistlere sormak gerek, cemaat ile ilgili düşüncelerinizi bizimle, kamuoyuyla paylaşır mısınız?

Cemaatin ABD’deki para hareketleri ve finansal kaynaklarıyla ilgili son derece ciddi soruşturmayla ilgili herhangi bir haberi manşete çekmeyi düşünür müsünüz?

ABD’deki derin kaynaklarınız bu konuda bir bilgi veriyor mu?

5 yıldan bu yana ekranlarda bu ülke için, bu bayrak için, Yunus için, Mevlana için, Hacı Bektaş için, Sarı Saltuk için, Konya Ovası için, bir küçük çiçeği için içten bir şekilde ağlayan, gönlü taşan bu adam için katil diyorsunuz.

Nihat’ın avukatlığı bana düşmez ama hatırladığım yegâne sert lafı sizin gibi Amerikan köpeklerini kelimeleri ile döveceğini ifade etmesidir.

Bu lafı bile size yeter ama son günlerde artık iyice açığa çıkan yapınıza ve yayın politikalarınıza bakıyorum aklıma o Karaköy ışıklarında bekleyen kadın geliyor.

Elini açıp bir lokma ekmek için dileniyor.

Hayatını bir fahişe olarak tüketmiş...

Son deminde çocuğu yaşında insanlar durup gözyaşlarıyla ona ceplerinde ne varsa veriyorlar, “Anacığım...” deyip ellerine sarılıyorlar. Bir kuşağın utancı içinde...

Siz aklıma geliyorsunuz... Hanımefendi ve beyefendiler...

Köşelerinden bu ülkeye nefret kusanlar... Açıkça Amerikan köpekliği yapanlar...

Hangi ülkenin hangi ağacındaki meyveden yediniz de ruhlarınız bu kadar hainleşti?

O kadıncağız bu toprağın ağusu ile bir ömür boyu kirlenmiş, ruhunu iki duamız ile yıkıyor.

Sizin ruhlarınızı hangi dualarımızla nasıl yıkayacağız bilemiyorum...

Gerçekten bilemiyorum.
[/B]

[B]Serdar Akinan- Akşam[/B]
TÜM Türkiye’nin bir yıl bir ay merakla beklediği iddianame yerine, Başsavcı iddianamenin cisim olarak boyutlarını açıkladı en azından; 2455 sayfa, 441 klasör...

Kütüphanedeki "Risale-i Nur", "Yalan Rüzgárı", "Kuşatılan Türkiye", "Hayaletler Şatosu" kitaplarını üst üste koydum, "İşte böyle bir şey" dedim kendi kendime.

Daha da ileride açıklanacak ek iddianame olarak "Salata Tarifleri" kitabını da koydum en üste...

Aşağı yukarı iddianamenin hacmi bu kadar olmalı...

Ya içi?..

İşte bir tek o yok...

*

Neyse ki Başsavcı, "İddianamede ifade edilen terör örgütü, hepimizin bildiği anlamda klasik terör örgütü değildir" diyerek, henüz bilmediğimiz şeyin, öyle fazla da şey olmadığını şetti...

Ki ben zaten bu Ergenekon örgütünün, bildiğimiz klasik örgütlerden olmadığını taa başından anlamıştım. Çünkü; bizim İlhan Abi ile Mustafa darbe yapmaya kalkıyorlar. Bombayı kendi gazetelerine atıyorlar...

Kiminle işbirliği yaparak:

Tercüman Gazetesi...

Örgütün "kasası" olduğu ileri sürülen Kuddusi Okkır öldüğünde ise hastane parası bulunamadı.

Bildiğimiz klasik örgütlerden değil bu örgüt.

Misal; bildiğimiz klasik örgütler devleti, anayasal düzeni yıkmak istemezler mi?..

Başsavcı’nın açıklamamasına göre bu "Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni yıkmak ve görev yapmasını engellemek" suçunu işleyen bir örgüt.

Hükümet kim?..

AKP...

Bu durumda Türkiye’de her iki kişiden birisi bu örgüt kapsamındadır. İşte burada işin boyutu ve hacmi yine değişiyor ve ben kütüphaneden "Oyma Sanatı" kitabını da alıp koyuyorum muhtemel iddianame kalınlığının üzerine.

Eh işte, bu kalınlıkta bir şeydir...

*

Ben size söyleyeyim; Başsavcı dünkü açıklamama açıklaması ile bize önemli bir şeyi açıkladı aslında:

Türkiye’nin hukuk devleti olmadığını, bu gidişle olamayacağını...

Hacim tahmini için bir kitap daha ilave ediyorum muhtemel kalınlığın üzerine:

"Bizi kim öpüyor?.."



Bekir Coşkun
Enteresan


"Kız pişman oldu, galiba sevgilisine geri dönüyor" da diyebilirsin, "kız affetmiyor, galiba sevgilisinden ebediyen ayrılıyor" da diyebilirsin... Öyle muallakta kalır ki, her seyirci başka sonuç çıkarır.

*

Başsavcı’nın iddianame açıklaması, işte bu tür entel "Fransız filmleri" gibiydi...

Sonunu seyirciye bıraktı!

*

Doluştuk salona...

Işıklar söndü.

Güzel güzel seyrediyorduk.

Tam düğüm çözülecek...

Şak diye bitti!

*

"5 dakka aradır, bitmemiştir herhalde" diye sağa sola bakınıyorduk ki, kapılar açıldı, salonu boşaltıyorlar, iyi mi...

Popcorn elimizde, kalakaldık.

*

Şimdi çıkıp "anlamadım ki birader, n’oldu sonunda yani" desen, "sen sanattan ne anlarsın" diyecekler... "Anladım" desen, "bana da anlatsana" diyene, ne cevap vereceksin? En güzeli, akil adam ayaklarıyla düşünceli bir ifade takınıp, "enteresan" demek.

*

Çünkü, gördüğümüz kadarıyla, darbe günlüğüne dayanan darbe girişimi var, darbe günlüğü henüz iddianamede yok. 13 ayda hazırlanmış iddianame var, henüz içinde paşalar yok. "Bunlar nükleer silah yapacaktı" deniyor; en önemli delil, el bombaları, imha edilmiş...

Kasa, zaten öldü.

*

Enteresan.

NOT:

Yazıya noktayı koyduk... "Başrolde" denilen Sinan Aygün serbest bırakıldı.

Enteresan ötesi oldu.


YILMAZ ÖZDİL
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif] Bir kaç gün önce önemli, yüksek rütbeli bir komutan ziyaretime geldi. Kendisi adına çok önemli bilgileri bana ulaştıracak bir başka yüksek rütbeli askerle görüşüp görüşemeyeceğimi sordu.
“Görüşürüm” dedim.
“Vereceği bilgiler önemlidir. Dikkate almanızı tavsiye ederim” dedi.
Daha sonra söz konusu kişiyle buluştuk.
O da hayli önemli bir isimdi.
İlginç olaylar anlattı. Anlatılanların bir bölümü Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’le ilgiliydi.
Naklediyorum.
“Özden Örnek Paşa, oramiralliğe yükseleceği zaman İlhami Erdil karşı çıkmıştı. Özden Örnek bunu unutmadı. Komutan olunca bunun acısını İlhami Erdil’i özel harcamaları nedeniyle hakim karşısına çıkartarak çıkardı. Her şey öyle başladı” dedi.
Alakayı anlamamıştım.
“Bu bir ilkti. İlk kez bir kuvvet komutanı hapse böyle girdi. Sihir bozuldu. Hem de bir büyük askeri yolsuzluktan falan değil, ailenin harcamalarından hapse girdi”
Devam etti.
“Özden Örnek’in çocukları ile ilgili yazdıklarınız var ya, çok önemli bir noktaya bilerek veya bilmeyerek bastınız. Gerçekten bazen çocuklar büyük sıkıntı yaratıyor” dedi. ve sözü Burak Örnek’e getirdi.
“Burak Örnek iş hayatına rahmetli Güven Erkaya sayesinde başladı. Erkaya, Burak Örnek’i Doğuş Grubunda işe sokmuştu. Galiba o zaman Doğuş’un olan Makro’ları yönetiyordu. Sonra Doğuş grubundan kovuldu. Sonra garip işlere girdi.”
“Nasıl garip işler” diye sordum.
“Ankara’da silah işi yapanlarla, askeri ihalelere girenlerle diyalog kurdu. Yalçın ailesiyle görüşüyordu. Sonra Ankara’da silah taciri Mehmet Durmaz’ın yanına girdi. Ortak oldukları söylendi ama kesinlik kazanmadı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın GENESİS projesi için uğraşıyorlardı.”
“Nedir bu Genesis projesi”
“Gemi sevk ve idaresiyle ilgili bir proje”
“Sonra”
“Sonra Çalık Grubu Burak Örnek’e iş teklif etti. O sırada babası da Deniz Kuvvetleri Komutanı olmuştu”
“İş teklifi Çalık’tan mı geldi”
“Bildiğimiz kadarıyla öyle. Yine bildiğimiz kadarıyla çok önemli bir siyasetçinin tavsiyesiyle olmuş.”
“Bu anlattıklarınızın Özden Örnek’in günlükleriyle ne alakası var”
“Oraya geliyorum. Şu kadarını söyleyeyim. Özden Örnek hayatında bir gün bile günlük tutmadı”
“Allah Allah. O yayınlananlar nereden çıktı”
“Bakın aslında eski komutanımız Hilmi Özkök’ün sözleri çok önemli”
“Hangi sözleri?”
“Günlükler var da diyemem, yok da diyemem dedi ya. İşte anahtar orada”
“Ben yine anlamadım kusura bakmayın”
“Bakın günlük tutmak bir alışkanlıktır. Günlük tutanlar sürekli tutarlar. Bir süre tutup bırakmazlar. Özden Örnek Paşa’nın günlükleri diye yayınlananlar sadece belirli, kısa sayılabilecek bir dönemi kapsıyor. Çünkü bunlar günlük değil”
“Ne o zaman”
“Acele etmeyin anlatacağım”
“Çankaya Köşkü’nü bilir misiniz?”
“Bilirim.”
“Peki arka bahçesindeki komutan villalarını”
“Hayır. Hiç görmedim”
“Köşk'ün arkasında komutanların villa şeklinde, müstakil lojmanları vardır. Her şey orada başladı. Özden Örnek Paşa birgün komutanları lojmanına davet etti. İlk konuşmalar orada yapıldı”
“Darbe konuşmaları mı?”
“Darbe demeyelim. Bu hükümetten, AKP hükümetinden nasıl kurtulabiliriz konuşmaları”
“Darbe heveslileri de var gibi duruyor günlüklerde”
“Onlardan her zaman vardır. Her rütbede vardır. Kurumsal olarak TSK’nin tavrı önemlidir. Lafı dağıtmayalım. Her şey evde yapılan bu toplantıyla başlıyor. Sonra Gölbaşı toplantıları var.Oralarda çok şeyler konuşuldu.”
“Dönemin Genelkurmay Başkanı’nın bu toplantılardan haberi var mıydı?”
“Resmen yoktu. Mutlaka bazı şeyler kulağına gidiyordu ama bu konuların da bir şekilde açıldığı resmi toplantılar dışında, gayrıresmi hiç bir toplantıya Hilmi Özkök katılmadı. Çağrılmadı zaten. O sohbetlerde yer almadı. ”
“Günlüklere dönersek”
“Dediğim gibi ortada günlük falan yok. Ancak Özden Örnek bu toplantıları kaydetmiş.”
“Nasıl kaydetmiş!”
“Basbayağı kaydetmiş. Ses kaydı yapmış. Sonra bunları evinde bilgisayara aktarmış. Konuşmalar canlı canlı, herkesin sesinden bantlarda mevcut”
“Hangi amaçla”
“Bilmiyoruz. Tedbiren olabilir. Başka nedenle olabilir. Bunlar Özden Örnek’in bilgisayarındaydı. Özden Örnek, her toplantı sonrası bunları bilgisayarına aktarıyormuş. Bu kayıtların varlığı kadar önemli olan bunların nasıl ortalığa döküldüğüdür”
“Nasıl döküldü?”
“Ben size sorayım. Özden Örnek’in evine polis baskını yapıldı mı?”
“Hayır”
“Evine hırsız girdiği yolunda bir bilgi, bir rapor var mı?”
“Hayır”
“Peki Özden Örnek kendisini de sıkıntıya sokacak bu bilgileri sızdırır mı?”
“Hayır”
“İşte işin özü burada. Bir adamın bilgisayarına kim ulaşabilir? Elbette ki, en yakınları.”
“Yani”
“Yanisi şu. Özden Örnek’in bilgisayarındaki bu bilgiler, belki de biraz üzerinde oynanmış olarak AKP’ye yakın birilerine, Özden Örnek’e yakın birileri tarafından sızdırılmış olabilir.”
“Burak Örnek mi?”
“Burak Örnek’in ilişkilerini takibe almak lazım. Pazar günleri hangi NATO müteahidiyle buluşuyor. Kimlerle arkadaşlık ediyor. Kimlerle takılıyor. Kimlerle çalışıyor. Babası emekli olduktan sonra çalıştığı şirketten ayrılmak üzereydi. Sonra birdenbire darbe günlükleri ortaya çıktı.”
“Bu ne demek?”
“Ne demekse o demek. Ha bununla ilgili bir şey daha ekleyeyim. Burak Örnek’in nişanına bir bakmak lazım. Aile arasında bir nişandı. 25 kişi davetliydi ve aileden 25 kişi arasında bir de işadamı vardı. Herhalde bu nişanın kayıtları vardır. Bakın bakalım neler göreceksiniz”

İyi bir soru

Turktime internet sitesinin sahibi sevgili kardeşim Talat Atilla, Ergenekon soruşturmasının başladığı günden bu yana duyduğum en iyi soruyu sormuş.
Atilla’nın sorusu şöyle:
“Şemdinli soruşturmasında tutuklanan astsubay için tanırım iyi çocuktur diyen Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, Ergenekon soruşturmasında tutuklanan iki orgeneral için tanırım iyi komutanlardır niye demedi?”
Bu soru gerçekten çok önemli.
Tabii yanıtı da!

Ergenekon ve Susurluk araştırması
Teke Tek’e katılan eski milletvekili ve Susurluk Araştırma Komisyonu üyesi Fikri Sağlar ilginç bilgiler verdi.
Susurluk döneminde, devlet içindeki illegal, yasalardan almadıkları güçleri kullanan kişi ve yapılanmaları araştırırken “Ergenekon” diye bir örgütün varlığına tespit ettiklerini söyleyen Sağlar, bunun ABD tarafından hemen hemen bütün NATO ülkelerinde kurdurulmuş bir illegal yapılanma olduğunu, bu yapılanma için ABD’den gizli kaynak aktarıldığının 1974’te ortaya çıkarıldığını söyledi.
Sağlar Ergenekon soruşturması başladığı zaman o zaman tespit ettikleri bu örgütlenmenin üzerine gideleceğini umduğunu ve bunun demokrasinin gelişmesi açısından çok önemli olduğunu düşündüğünü söyledikten sonra ekledi.
“Ancak soruşturmanın gittiği noktayı görünce hayal kırıklığına kapıldım. Türkiye için çok önemli olabilecek bir soruşturma sulandırılıyor ve farklı yönlere çekiliyor.”
Fikri Sağlar’da oluşan kanaat bende de var.
Keşke bu soruşturma daha iyi değerlendirilebilseydi.
Bence bu şans hala var.
Agartha
Savcı Zekeriya Öz, Ergenekon’u Agartha’ya bağlamış.
Daha önce Şemdinli Savcısı Sarıkaya da benzer bir tavırla, Şemdinli soruşturmasını Malazgirt Zaferi'ne kadar götürmüştü.
Saadettin Tantan isimli zatı şahane de “Tapınak şövalyelerinden” söz ederek kafaları karıştırmıştı.
Agartha hepsinin üzerine tüy dikti.
Çünkü Agartha, efsanevi Atlantis ve Mu’dan kalma bir “Ülke”
Atlantis’in ve Mu’nun yokolmasından sonra bu iki efsane ülkenin bilidamaları ve önde gelenleri Agartha’yı kurmuşlar.
Agartha’nın yerini kimse bilmiyor.
Efsaneye göre Orta Asya’da dağların altında kurulmuş bir yeraltı ülkesi.
Yeri net değil. Altay dağlarının, Himalayaların, Pamir dağlarının altında bir yerlerde.
Burası aslında dünyanın gizli yönetim merkezi.
İlk yoğun biçimde gündeme gelmesini sağlayan Teozofinin kurucusu Elenora Petrovna Blawaski’nin Le Doctrine Secret isimli kitabı.
James Churchward isimli bir bilimkurgu tarihçisinin “Children of ancient Mu” kitabını okuyan Atatürk bile bu konuyu ciddiye alıp araştırmış.
Türklerin varoluş efsaneleri ile Agartha efsanesi arasında benzerlikler Atatürk’ü bu konuyu incelemeye itmiş.
Daha sonra Hitler Agartha’ya ilgi duymuş.
Himler’i görevlendirmiş ve Agartha’yı bulmak için bazı SS subayları Hindistan ve Nepal’e ekspedisyonlar yaptırmış.
Bazı bildik isimlerin aslında Agartha’lı oldukları da iddia edilir.
Mesela ünlü matematikçi Pitagoras’ın.
Pitagoras’ın aslında Agartha’dan gelen bir Hintli olduğu ve gerçek adı olan PeterGuru’nun daha sonra Pitagoras olarak söylendiği iddia edilir.
Bugünkü Matematiğin temellerinin Hindistan’da atılmış olması da bu inancı güçlendiren bir başka unsurdur.
Hatta bir dönem Türkiye’de ****fizikle ilgilenen iki ayrı dernek bu nedenle birbirine dava açmıştı.
Bunlardan biri Atatürk’ün Sirius gezegeninden geldiğini iddia ederken, bir diğeri Agartha’lı olduğunu öne sürüyordu.
Sonunda konu mahkemelik olmuştu.
Agartha şimdi Ergenekon iddianamesinde.
Hayırdır inşallah!

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?
Hukuk aklımıza başımızdan almak için değil, aklımızı başımıza almamız için kullanıldığında


[B]Fatih Altaylı[/B]
Demokrasinin şansı yok...


DEMOKRASİNİN hiç şansı yok...

Çünkü, ona sahip çıkmaya kalkanlar dinciler, onu kurtarmaya çalışanlar ise söylenene göre darbeciler...

Her iki kesimde de demokrasi olmaz.

(........)

Önce dinciler:

Demokrasi; değişebilen seçenekler rejimidir.

Yasaları insanlar yaparlar, kurallar tartışılır, çağ dışında kalan kavramlar ve kurallar değiştirilebilir.

Oysa dincinin dünyasında kanunlar-kurallar-kavramlar gökten iner.

Asla tartışılamaz.

Asla değiştirilemez.

Ve dinci buna izin vermez.

Diyelim siz gidip namaz vaktinin mesai saatine göre ayarlanmasını, abdest yerine duş almanın da geçerli olmasının iyi olabileceğini söyleseniz, "Bunu tartışmalıyız" deseniz...

Bu demokrasi olur...

Ama siz de káfir oldunuz...

*

Keza askerlik...

Askerlikte demokrasi yoktur.

Tartışma olmaz, emir kesindir...

O kadar...

Yine diyelim ki komutan "Yaattt..." dedi ve siz kafanızı kaldırıp "Ben buna katılmıyorum" dediniz...

Ya da komutan "Karşı tepeye marş marş..." dedi... Ve siz "Komutanım bunu bir tartışalım" açılımında bulundunuz...

Demokratik bir girişimcisiniz, tamam...

Ama, emre itaatsizlikten katıksız hapis cezası hak etmiş bir demokratik girişimci...

*

İşte Türk demokrasisinin, bu ikisinden hangisinin elinde kalacağı söz konusudur.

Ve bu kavgalar-kıyametler bunun içindir.

Demokrasinin gerçek sahibi bilinçli insanlar ise "dinci" ya da "darbeci" olmak korkusu içinde sindiler...

Sustular...

Dinciler ile askerler arasında gidip geliyor demokrasimiz.

Ve hiç şansı yok...

Hiç...


BEKİR COŞKUN