Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Cinayette Tesadüf Olmaz!..

Hesaplaşmanın son perdesine girdik, hayırlı olsun!..

Dün sabah bir televizyon muhabirinin, “bu gözaltılar, tam da Cumhuriyet Başsavcısı’nın Anayasa Mahkemesi’nde kapatma iddianamesini anlatacağı güne rastladı. Bu sizce tesadüf mü?” sorusuna bir an bile düşünmeden şu yanıtı verdim:

- Cinayette tesadüf olmaz!..

Hele bilinçli bir “Hukuk cinayeti”nde asla!.. Olanlar aslında gayet açık; Türkiye Cumhuriyeti’ni savunan, ülkenin emperyalizme peşkeş çekilmesine karşı yiğitçe direnen, ılımlı İslam projesinin ülkeyi karanlığa teslim etmek olduğunu haykıran yurtseverler, toplum önderleri, son derece kaba biçimde tasfiye edilmek isteniyor… Üstelik bir taşla, bir çok kuş vurma hedefi gözetilerek!.. Hem etkili, sevilen ve sayılan yurtseverler tasfiye edilecek, hem de topluma, “bak ben bunları bile sustururum, ona göre” mesajı verilecek!.. Son 6 yılın da özetidir aslında bu, yaratılmak istenen, hedeflenen düzenin dışavurumudur:

- Korku imparatorluğu!..

* * *

Gözaltına alınan isimlere baktığınızda verilen mesajın, yaratılmak istenen terörün dozu ve içeriği de olanca çıplaklığı ile gözümüze sokulmaktadır…
Türkiye’nin yüz akı, onurlu, başı dik, yurtsever bir gazeteci, İktidarın tüm falsolarını, peşkeş düzeninin tüm çirkinliğini rakamlarla, asla reddedilemeyecek bilgilerle kamuoyuna yansıtan bir Ticaret Odası Başkanı, biri dünyanın en büyük kitle örgütlerinden birinin başkanı olan iki saygın emekli orgeneral ve iktidara karşı etkili muhalefet yapan bir gazetenin genel yayın yönetmeni… Her biri , bir telefon daveti ile ifade vermeye gidebilecek, toplumun saygı gösterdiği, kamuoyunda etkili isimler…

Sokaktaki en sıradan yurttaş bile, bu isimlere baktığında, iktidarın ve işbirlikçilerinin uzun süredir adeta bir kampanya havasında sürdürdüğü saldırıların artık son aşamaya ulaştığını, hesaplaşmada son perdeye gelindiğini anlar…

Fakat saldırı öylesine kaba, öylesine ilkel ki, insan bu senaryoyu yazanlar adına utanç duyuyor!.. İşbirlikçi takımın adeta tek merkezden dağıtılmış teksirleri okuyormuş izlenimi veren konuşmalarını utanç sözcüğü de karşılamıyor!.. Bu nasıl bir uyumdur, bu nasıl bir çok parçalı tek sesli korodur, hayran olmamak elde değil!.. Hangi ikbal, hangi duygusal durum(!) böyle bir birlikteliği yaratır, bizlerin anlaması olası da değil!..

- Tümünü birden kutluyorum!..

* * *

Bir de unutulmaması gerekenler var tabii…

Bu “siyasi şovu” yapanlar asla unutmasınlar ki, devrimciler, yurtseverler bu türden saldırılarla çok karşılaştılar. Diğer bir anlatımla, bu ülkenin aydınlık insanları bu denli kaba saldırılara şerbetli!..

Uzun bir süredir Cumhuriyete ve onun kurucusu olan büyük devrimci Mustafa Kemal’e yönelik ağır saldırılar, bir yeni “atağın” gündemde olduğu izlenimini veriyordu. O atak dün yapıldı… Türkiye, tarihinin en açık ve en kritik hesaplaşmasını bu kez tüm dünyanın gözü önünde yapıyor… Çok uzun süreceğini de sanmıyorum!.. Olacak olan ise şimdiden bellidir:

- Karanlık yırtılacaktır!..

Karanlığın uşakları, her türden ikbal uğruna onlara destek veren işbirlikçiler ise yarattıkları karanlığın içinde yok olup gideceklerdir… Son sözüm ise sevgili kardeşim Balbay’a ve haksızlığa uğrayan tüm yiğit yurtseverlere; bu gözaltı sizin göğsünüzde şeref nişanıdır. Bu ülkenin tüm aydınlık insanlarının en alçakça saldırıların yapıldığı şu süreçte bir an olsun dilinden düşürmediği sözcüklerle noktalayalım:

- Keser döner sap döner, bir gün gelir hesap döner!..

Ümit Zileli
“Mustafa’nın bebeği büyür, hesap sorar!”

Mustafa Balbay dün gözaltına alındı.. Onun daha 7 günlük bir çocuğu vardı !

Gazeteci Mustafa’nın bebeği büyür hesap sorar!

Adını şimdilik; “iktidarın savcısı paşalara da leke attı, dün önde gelen iki paşayı daha gözaltına aldı” diye koymak yerinde olur.
Kılıçlar çekildi.

Silahlar ateşlendi.

“Ergenekon Soruşturması” iktidar silahı oldu. Telefon dinlemeler dahi 2 yıl (730 gün eder) zaman geçmesine rağmen ortaya iddianamesi konulmayan bir davaya yeni halkalar ekledi. Ve bu eklemeler “iktidar partisinin kapatılması davasının başladığı güne” denk geldi.

Dava adaletten koptu.

Siyasallaştı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, “Ben dünkü gözaltına almalar için emir vermedim, bilgi sahibi de değilim” diye özetlenecek açıklamalar yaptı. Başsavcı’dan habersiz, emekli generaller, orgeneraller, tuğgeneraller, gazeteciler; “darbe yapacaklardı” gerekçesiyle gözaltına alındı.

Leke yediler.

Belge istiyoruz.

Kanıt bekliyoruz.

***

Gerçekten demokrasi istiyoruz. Yargının bağımsız olduğu ve sadece adaletin yerini bulması için hareket ettiği gerçek demokrasilerde “sabahleyin erken saatlerde vatandaşın kapısını sadece sütçü çalar,” iktidarın etkisindeki savcıların görevlendirdiği polisler çalmaz. Dün gözaltına alınan gazeteci Mustafa Balbay’ın 1 hafta önce doğmuş çocuğu vardı. Yedi gün önce baba olmuş bir gazetecinin evinin kapısını sabahın erken saatinde; “Sen darbecilerle birliktesin gel bakalım gözaltına” diye vuruyorsan, ortaya tutarlılığı olan belgeler, kanıtlar, bilgiler koymalısın.

Koymalılar.

Sunmalılar.

Göstermeliler.

Bu belgeler, kanıtlar bize şunu ispatlamalı: Ümraniye’de evlerinde bomba bulunanlar ile dün gözaltına alınan emekli olmuş yüksek rütbeli subayların, gazetecilerin bağlantısı vardır. Trenleri havaya uçuracak patlayıcıları vagonlara gizlice koyarak; 12 Eylül öncesine benzer bir terör ortamı yaratmak ve bunu da darbeye niyetli paşalara altyapı hazırlamak için yapanlarla dün gözaltına alınanlar, ortak amaçları için bir araya gelmişlerdir; işte belgeler, işte kanıtlar, işte şahitler.

***

730 gün geçti.

Devletin imkânları elinizde.

Belgeleri görelim.

Kanıtlara bakalım.

Şahitleri dinleyelim.

Bu; belgeler, kanıtlar, bilgiler, bulunacak şahitlerin söyledikleri gerçekten hukukun, adaletin, vicdanın filtrelerinden geçebilecek sağlamlıkta ise; “Demokrasinin bağımsız savcıları darbe yapmaya hazırlanan emekli paşalara, gazeteciliklerini darbeciliğe alet eden yazarlara hesap soruyor, Türkiye demokrasisi yeni bir olgunluk çıtasını da aşmayı deniyor” diyebileceğimiz demokratlığa gelelim.

Demokratlığa gelemezsek.

Yapılan, faşist siyasettir.

Mustafa’nın 7 günlük çocuğu var, büyür, “Babama darbeci diye leke sürdünüz” diyerek babasının hesabını sizden sorar.

[BNecati DOĞRU[/B]
Girdi, çıkmaz...
Haliyle herkes soruyor:

"N’oluyor?"

*

Meşhur fıkradır...

İki kafadar, iddiaya girer.

Biri der ki:

"Şu ampulü ağzıma sokarım."

Öbürü der ki:

"Sokamazsın."

Sığardı, sığmazdı derken...

Sokar.

Ama küçük bir pürüz vardır...

Çıkaramaz!

Öbürü şaşırır, nasıl çıkaramaz?

Başka bir ampul bulur...

Kendi ağzına sokar.

I-ıhh... O da çıkaramaz.

Biri káğıt kalem bulur...

"Hastaneye gidelim" yazar.

Çıkarlar sokağa, atlarlar taksiye.

Taksici bir de ne görsün, iki kişi, ağızlarında ampul... "Hayrola" der... Konuşamazlar. Kağıda yaza yaza anlatırlar dertlerini... Taksici gülmekten kırılır tabii.

"Yahu arkadaşlar" der...

"Çocuk musunuz Allah aşkına, insan böyle bir şeyi dener mi hiç?"

Neyse...

Bırakır ikisini hastaneye.

Yoğun bakıma alınırlar.

Tam acil müdahale başlarken...

Taksici acil servise geri gelir...

Ağzında ampul!

Bulaşıcıdır çünkü...

Görünce gülmekten altına işeyen taksici, "Acaba gerçekten çıkmaz mı?" diye düşünerek, ilk bakkala yanaşmıştır.

*

Kıssadan hisse...

Söyledik size denemeyin diye.

*

Nasıl olsa denemesi bedava, deneriz, olmazsa çıkarırız zannettiniz, çıkmaz.

Yılmaz Özdil
Bizim İDDİANAME HAZIR, sizinki NEREDE

Ergenekon Soruşturması kapsamında kendisi de gözaltına alınıp sorgulanan Cumhuriyet başyazarı İlhan Selçuk, son operasyonun ardından 'Ergenekon' ve 'Kapatma davası'nı karşılaştırdı. Kapatma davasında iddianamenin hazırlanıp mahkemeye sunulduğunu söyleyen İlhan Selçuk, Ergenekon ile ilgili iddianamenin hazırlanmamasını eleştirdi.

İki Davanın Farkı...

Koskoca E. Orgeneral..

Ordu Komutanlığı yapmış..

Kuvvet Komutanıymış..

Saygın mı saygın..

Yeri yurdu belli..

Devlet kavramını ömrü boyunca duyumsamış...

*

Ne oluyor?..

Çağırsan, davete hemen icabet edecek, savcılığa gelip ne sorsan yanıt verecek, düzgün, disiplinli bir yurttaşı gözaltına almak neden?..

Amaç ne?..

Ya Mustafa Balbay...

Cumhuriyet’in Ankara Temsilcisi...

Her gün işinin başında..

Evinde ve görevinde..

Çağırsan şıppadak gelecek, her tür soruya yanıt verecek, savcının işini kolaylaştıracak Balbay’ı sabahın köründe polisle gözaltına almak neden?..

*

Adalet perisi:

- Vallahi, diyor, ben de bu işi anlayamadım, bu işin içinde bir iş var, ama, olayı çözemedim...

*

Ergenekon dosyası işin başından beri ne olduğu belirsizlikle dallı budaklı, esrarlı...

İddianame bir yıldır ortada yok...

Ama, içerde tutuklular var...

Laf çok...

Dedikodu gırla..

Söylenenlere bakılırsa, bir yanda AKP’yi kapatma davası varmış..

Bir yanda da Ergenekon davası...

Ama, kapatma davasının eni, boyu, dosyası, içeriği, usulü, erkânı, hukuku, yasası, iddianamesi var...

Ergenekon davası ise bir meçhul...

Tutukluları var..

İddianame yok..

Ergenekon neyin nesi, kimin fesi kimse bilmiyor; aradan bir yıl geçmesine karşın tutuklulara yeni gözaltılar ekleniyor...

*

Ülkeye kocaman bir soru işareti egemen...

Herkeste kaygı, korku..

Endişe..

Kuşku..

Soruyorlar:

- Ne olacak?..

- Türkiye nereye gidiyor?..

İlhan Selçuk
Heryerekon soruşturması

Darbe dönemlerindeki gibi..

Heryerekon soruşturması


İlhan Selçuk gözaltına alındığında Cumhuriyet’e gitmiştim. Balbay dedi ki: “Artık sabahları birbirimizi arıyoruz; bu sabah alınan var mı diye...”
Aynen öyle oldu.

Dün sabah telefonu kapalıydı.
Dilek’le koşup evine gittik.
Site güvenliği, polislerin 6.40’ta geldiğini, 4 saattir içeride arama yaptıklarını söyledi.
Vatansever Kuvvetler hareketiyle ilgili bir şeyler arıyorlardı.

Az sonra bir sivil polis, bilgisayar kasasıyla çıktı dışarı...

Hemen ardından da Balbay göründü kapıda... Yanında 4 sivil polis vardı. Bizi görünce gülümsedi. Endişelenmememizi söyledi:
“Gocunacak bir şeyim yok; ne yaptığım ortada” dedi.
Ekip otosuna bindirildi; gitti.
Yeni çocuğu olmuştu. Diğer kızı yeni ilkokula başlamıştı.

Birtakım adamların eve gelip her tarafı aramasını ve bilgisayarı yüklenip gidişini ona nasıl açıklayacaklardı?

“Bilgisayara virüs girmiş. Amcalar onu temizleyecekler” dediler.
* * *
Darbe dönemlerinde yaşadığımız türde sahneler bunlar...

“Sivil”de pek sevimsiz kaçıyorlar.
Balbay, 25 Mart’ta NTV’deki Neden programında konuğum olduğunda Yücel Aşkın örneğini hatırlatmıştı.

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Aşkın hakkında çete kurmaktan 3150 yıl hapis cezası istenmişti.

Bir de yazıyla yazalım:
Üç bin yüz elli yıl...
Kendisi bu cezayı almadıysa da yardımcısı, tutukluluğunun üçüncü ayında buna dayanamayarak intihar etmişti.

“Şimdi onun katili kim?” diye soruyordu Balbay ve Hükümet’in 8 kişilik asansöre “Belki kaldırır” diye 30 kişiyi sığdırmaya çalıştığını söylüyordu.

Türkçeyle oynamayı sevdiğinden Ergenekon’a yeni bir isim takmıştı:
“Heryerekon!”
* * *
“Ergenekon” adlı bir kitaba imza atmış biri olarak son 10 yılı bu çeteye dair yazılar yazarak, programlar yaparak geçirdim.

AKP dahil hükümetleri, zamanında darbecileri yargılamadığı için eleştirdim. “Yargılamazsanız, yargılanırsınız” dedim.

Ama burada, başından beri ben de Balbay gibi “Ergenekon”dan ziyade “Heryerekon” kokusu alıyorum.

Daha seçimler öncesinde Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, “Ümraniye’de bulunan bombalara dikkat edin. Bunun arkası gelecek” demişti.
O zamandan beri soruşturmanın üzerindeki siyasi etiket silinmedi.

Soruşturma bahanesiyle Hükümet muhaliflerine gözdağı verildiği, hoşa gitmeyen isimlerin listeye dahil edildiği, gece yarısı gözaltına almalarla, yazdırılan kitaplarla hedef haline getirildiği ve nihayet (dünkü gözaltıların zamanlamasında açıkça görüldüğü gibi) dikkatlerin AKP davasından buraya çekildiği görüldü.

Ve ne yazık ki, gerçekten de provokasyonlarla darbe tezgâhlayan bir kanlı çetenin ortaya çıkarılması ihtiyacı, bu siyasi niyetin gölgesinde kaldı.
“Asansör” öyle partizanca dolduruluyor ki, içinde yargılanmayı hak edenler bile “Asansör düşecek” kaygısıyla saklanıyor.
* * *

Şu anda yaşanan, asırlık bir hesaplaşmanın son raundunda tarafların birbirlerine düello teklifidir. Seçilen silah, hukuktur.

“Seninkiler benim partimi kapatırsa benimkiler de seninkilerin ipliğini pazara çıkarır” hesaplaşmasından ne kapatılmak istenen parti ne de hedef alınan çete zarar görür.

Zarar görecek şey sadece yargıdır.
Ben, dün Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararında ne hissettiysem, bugün bu soruşturmada aynı hisleri taşıyorum.

Hukuka inancımı giderek yitiriyorum.
Bütün izah çabalarını da “Bilgisayara virüs girdi, amcalar onu temizleyecekler” yalanı gibi dinliyorum.
Ağustos erken bastırdı Ankara’ya...
Sıcak... Ve korkarım daha da sıcak olacak.

CAN DÜNDAR
Tayyip Erdoğan babayiğit midir?


EĞER gerçekten "babayiğit" olsaydı...

Eğer gerçekten hiçbir şeyden çekinmeyen, ürkmeyen ve sonuna kadar giden bir demokrasi delisi olsaydı...

"Türk Silahlı Kuvvetleri’nin seçilmiş hükümete posta koyması" karşısında...

Yani o meşhur "e-muhtıra" gecesinde...

Biraz sert bir karşılıklı durumu eşitleme çabasına girişmek yerine...

Yani...

Emrindeki bürokratlarla eşit duruma geçmekle iktifa etmek yerine...

Görürdü restini, koyardı postasını...

Ve derhal bir emekliye sevk etme operasyonunda bulunurdu...

* * *

Eğer gerçekten "babayiğit" olsaydı...

Eğer gerçekten tek derdi "demokrat duruş" olsaydı...

Mademki...

Görevleri başındaki kuvvet komutanlarının ve bazı orgenerallerin "Sarıkız" kod adlı darbe planları yaptıklarından hepimizden önce haberi vardı...

Mademki...

Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’in "Darbe Günlükleri" ortaya çıkmadan, Abdullah Gül "Sarıkız’dan haberimiz var" diyordu...

O halde...

Kuvvet komutanlarının ya da orgenerallerin emekli olmalarını falan beklemeden...

Yani...

Olayı zamana bırakmadan...

Derhal bir emekliye sevk etme girişiminde bulunması gerekirdi...

* * *

Eğer gerçekten "babayiğit" olsaydı...

Eğer gerçekten tek derdi hukuk olsaydı...

Öyle ya da böyle...

Sırf bir iddianame hazırladı diye...

Ve o iddianamede bazı asker kişileri suçladı diye...

Bir savcıyı "Fizan"a sürmekten beter duruma düşürmeye gönlü razı gelmezdi...

Olaya bir biçimde müdahale eder ve o savcının hakkını korurdu...

* * *

Kısacası...

Demem o ki...

Son günlerdeki itiş kakışın ardından...

"Şu Tayyip Erdoğan da yaman adammış vesselam... Devr-i iktidarında deve dişi gibi generaller darbeciliğe kalkışmak suçlamasıyla gözaltına alındı..." diyerek övgüde eli açık davrananlar...

"Breh! Breh!" çekenler...

"Türkiye Cumhuriyeti’nde bir ilk" diyerek olayı kutsayanlar...

Korkarım ki...

Çok kısa bir süre sonra...

"Hey gidinin efesi" türküsünü çığırmak durumunda kalacaklardır...

Çünkü...

Uzlaşarak, konuşarak, hesaplanarak, bilgi vererek...

Yapılmış bir gözaltı operasyonundan...

Yani...

Üniformasızlığın kıskacına düşmüş iki emekli generalin gözaltına alınmasından...

"Milat" çıkmaz...

"Artık bizde de Yunanistan’daki gibi olacak" cümlesi hiç çıkmaz...

Sadece itiş kakış çıkar...

Ki şu anda yaşanan biraz da budur...

Katliam et lokantası

İSTER Pir Sultan’ı sular seller gibi yut, ister Pir Sultan’dan tek bir dize çakma...

İster Aşık Nesimi’nin torunu ol, ister benim gibi imam-hatipli...

İster Alevi ol, ister Sünni...

Hiç fark etmez...

Değil mi ki...

Şu Sivas denilen yerde...

Hepimizi insanlığımızdan utandıran olayın üzerinden 15 yıl geçtiği halde...

Her şeyi bir tarafa bıraktım...

Sadece ama sadece "ölmüşlere saygı" adına...

Katliamın yapıldığı Madımak Oteli’ni, yapılan onca girişime karşın, hálá müzeye döndürememişsek...

Daha da fecisi...

Otelin altındaki "et lokantası"nda kebap tıkınılmasına, atılan onca söyleve / patlatılan onca demece karşın, hálá mani olamamışsak...

Ve bütün bunların yanında...

Her yere ve her şeye ödenek bulan eski sosyal demokrat / yeni muhafazakar Kültür Bakanımız, "Ödenek yok" diyorsa...

Ne diyeyim?

"Yuh olsun insanlığımıza..." demekten başka...


AHMET HAKAN
İşbirlikçinin Sevinci!..

İşbirlikçiler pek sevinçli!..

Hakları tabii; uzun süredir çok sıkı çalışıyor, aldıkları talimatları layıkiyle yerine getirmek için büyük özveri gösteriyorlardı!..100. Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın davasında, Şemdinli davasında, zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığı’nı engelleme organizasyonunda fena çuvallamışlardı, bu son saldırıda başarılı olmaları gerekiyordu... Uzun süre bıkmadan, usanmadan yürüttüler kampanyayı... İktidarın engin desteğiyle ve de F tipi örgütün gerçekten müthiş manipülasyonuyla bu kez hedefledikleri sonuca ulaşmayı becerdiler...

- Şimdilik!..

Gerçekten hayranlık verici şekilde sürdürdükleri psikolojik savaşın zamanlaması da aynı derecede mükemmeldi.. İçeriğin kaba ve ilkel olması, gerçekleştirilen “operasyonun” ne denli düzmece olduğunu adeta “haykırması” bile alınmış olan sonucun önemine gölge düşürmedi!.

- Nasıl bir sonla tamamına ereceği ise apayrı bir konu!..

***

Kampanyanın ikinci aşaması da ilk kısmı gibi mide bulandırıcı...

Daha insanların evleri, ofisleri aranırken ekranları işgal eden işbirlikçilerin, bırakın gazetecilik ahlakını, insan ahlakına aykırı suçlamaları, gazetelerdeki köşelerinde neredeyse “davanın savcısı” hüviyetine bürünmeleri akla doğal olarak şu soruyu getirdi:

- Bizzat sorgulamalara mı katıldılar?!..

Maşallah, her biri bir “Zekeriya Öz!”, o kadar kendinden emin, o denli ismi var cismi yok olan iddianameye vâkıf!.. Gözaltına alınanlar dahi neyle suçlandıklarını bilmezken, suç listeleri üreten, daha başka kimlerin “alınması” gerektiğini yazan, yazabilen bu zevat, çok büyük bir tesadüf eseri, iktidarın en büyük, en sarsılmaz destekçileri!..

Bu desteği hiç utanıp sıkılmadan “tetikçilik” boyutuna taşıyan bir tanesi, dünkü yazısında gözaltına alınanları, “açık bir darbenin gerçekleşmesi için bizzat uğraşan kişiler” olarak damgaladıktan sonra “mini mini savcılığa” soyunup şöyle fetva veriyordu:

- Bence bu işin medya ayağı henüz tamam değil!..

Doğru, dışarda iktidara muhalif birçok gazeteci daha var, ellerini kollarını sallayarak dolaşıyorlar, daha da vahimi, hâlâ yazıyorlar, konuşuyorlar, ne feciii!..

Bir diğeri, daha iddianamesi bile yazılmamış Ergenekon soruşturmasını, eline tutuşturulan yalan yanlış bilgilerle kitaplaştıran ve bu nedenle yargılanan Şamil Tayyar da dün köşesinde, yapılan operasyonu “devlet mutabakatı” kılıfına sokmaya çalışmış...

Neymiş, emekli generallerin tutuklanması, hükümetle Genelkurmay’ın anlaşması, yani devlet mutabakatı ile olabilirmiş. Bu durumda da Ergenekon soruşturmasıyla kapatma davasını ilişkilendirmek yanlışmış... AKP kesinlikle sorumlu tutulamazmış. Eğer AKP intikam almak isteseymiş, elinde “Yüksek Askeri ŞÃ»ra” gibi daha güçlü enstrümanlar varmış!..

Gerçekten müthiş bir analiz!.. İçinde ne ararsanız var; pazarlık var, tehdit var, iktidarı aklama ve paklama var, akıl verme var!.. Neresinden baksanız, “ahlaklı gazetecilik” örneği...

Bu arkadaş, aynı yazıda benim “Kılıçlar kınından çıktı” diyerek “hezeyan geçirdiğimi” de iddia etmiş. Eğer biraz okusa, biraz dinlese, okuduklarını, dinlediklerini anlasa, o sözcüklerin kapatma davasının başından bu yana birçok yazar tarafından kullanıldığını, benim de bu benzetmeye gönderme yaparak “artık kılıçların kınına girmesi çok zor” dediğimi çözebilecekti!..

- Tabii, bunun için “iliştirilmiş” olmamak gerekiyor...

***

Diğerlerinin de yukarıdaki örneklerden en ufak bir farkı yok!..

İşbirlikçi, verilen görevi yerine getirmenin “son derece duygusal” sevincini yaşıyor. Sevinecekler tabii, kolay mı böylesine bir kampanyayı yürütmek!.. Sevgili Mustafa Balbay’ın “Sesli Gazete” programımızda sık yinelediği bir deyiş vardı, onunla bitirelim:

- Güzel gidiş bu gidiş, eğer sonu gelirse..

Ümit Zileli