Demek Atatürk devrimleri travma yarattı
Geçen gün Dengir Mir Fırat Beyefendi telefonla arayıp iddia edildiği gibi Şeyh Sait’in torunu olmadığını söylüyordu...
O açıklamayı verirken bir not düştüm: “Önemli olan Şeyh Sait’in torunu olmak veya olmamak değil... Torunu olduğunu çağrıştıran, toplumu kamplaştıran açıklamalar yapmamak” dedim...
Bir hafta geçmedi ki, New York Times’a yaptığı açıklama geldi Dengir Mir Fırat’ın...
“Atatürk devrimleri toplumda bir travma yarattı” demiş Dengir Bey, büyük tepki çekince de izah etmiş:
“Devrimler toplumun bütün alışkanlıklarını sil baştan değiştirirler... O anlamda sosyal bir travma yaratırlar... Atatürk devrimleri de bir travma yaratmıştır... Ben devrimler iyi veya kötü demedim... Sosyal travma yarattı dedim... Ne var bunda alınacak...”
***
İktidardaki partinin iki numaralı ismi durup dururken “Her devrim sosyal travma yaratır... Atatürk de devrim yaptı... Öyleyse o da travma yarattı...” demez...
Diyorsa, bunu özel bir anlamla söyler...
Dengir Mir Fırat Beyefendi bizim Mülkiye’de “sosyoloji asistanı” değil... Politikacı... Hem de aktif politikacı...
Dengir Bey diyor ki “Ne var ki bunda, Fransız devrimi de sosyal bir travma yaratmıştır...”
Olabilir...
Ama Mösyö Sarkozy “Ey Fransızlar, biliyorsunuz 1789 Fransız ihtilali sizde travma yarattı... Ona göre haa...” diye Cumhurbaşkanlığı kampanyası yürütmedi...
***
Öyle yapsaydı, herkes “herhalde Fransız Devrimi’yle ilgili Sarkozy’nin aklına yatmayan bir şeyler var... Değiştirmek istiyor... Onun için gündeme getiriyor” derdi...
Yoksa Dengir Bey bizi aptal zannetmesin, kimse durup dururken New York Times gazetesine “tarihsel sosyolojik genellemeler yapmaz...”
Hele hele böyle bir dönemde, bu kadar aktif bir görevde, hem de Atatürk devrimleri üzerine...
***
Zaten ne diyor Dengir Bey:
“Yeni bir Cumhuriyet kurulmuştur...
Ve o Cumhuriyet toplumun o güne kadar ki birçok değer yargısını ve kurumlarını ortadan kaldırmıştır...
Arap harflerinin kaldırılarak yerine Latin alfabesinin kabulu bir devrimdir...
Medreselerin kaldırılarak Milli Eğitim’in kurulması da bir devrimdir...
Her devrim sosyal bir travmadır, evrimden farkı da budur...
Atatürk devrimleri toplumda bir travma yaratmıştır...
Okuma yazma oranı bir günde sıfıra düşmüştür...
Ben devrim iyidir veya kötüdür demedim, travmaya işaret ettim...”
***
Sanki sosyal psikiyatrdır Dengir Bey ve “bugünün rahatsızlıklarını anlatmak için, Türkiye toplumuna psikanaliz yapmaktadır...
Çocukluk travmalarını anlatmaktadır...
O travmalar da Atatürk’ün devrimleridir...”
***
1) Avrupa’da bir politikacı durup dururken çıkar “Rönesans Avrupa’da büyük bir travma yarattı... Bir şey ima etmiyorum... Sadece sosyolojik bir gerçeğin altını çiziyorum...” derse o politacıya Avrupalı meslektaşları ne diye bakar?..
2) Berlusconi durup dururken “Rönesans travma yarattı” falan dese, Sarkozy Élysée sarayına Amerikalı gazetecileri çağırıp, “biliyor musunuz Fransız devrimi bizim toplumda büyük bir sosyal travma yarattı” diye buyursa adamlar ona nasıl bakarlar?..
3) Sonra da Berlusconi ya da Sarkozy şöyle der mi acaba?..
“Biz bir şey dememiştik ki... Sosyolojik tahlillerde bulunuyorduk...”
Yer mi bunu demokratik Fransız ve İtalyan milletleri?..
***
Gerçek şu ki, Mustafa Kemal’in devrim niyetine yaptıkları “Bir Türk Rönesansı”dır...
Dengir Mir Fırat Bey’in sıkıntısı da bu rönesanstır...
Ne yapacak edecek, bu rönesansı etkisizleştirecektir...
Onun için demiştim Dengir Bey...
Mesele Şeyh Sait’in torunu olup olmamak değil... Atatürk’ün devrimlerinin nasıl görüldüğüdür: “Bir Türk rönesansı mı, yoksa bir toplumsal travma mı?”
O travma ki, size göre bugünkü tavramaların başlangıcıdır...
Bana göre ise Türk rönesansının başlangıcı...
Reha Muhtar
Recep Terim...
Fatih Terim kadar başarı kazanıp, Fatih Terim kadar sevilmeyen bir başka teknik direktör yoktur herhalde dünyada...
Aynı şekilde, Tayyip Erdoğan kadar oy alıp, Tayyip Erdoğan kadar sevilmeyen bir başbakan da yoktur.
*
Kaderleri ortak.
*
Bana sorarsanız, bu garip durum, Türk halkının "futbol"u ve "siyaset"i çok biliyor olmasından kaynaklanıyor... Herkes teknik direktör, herkes siyaset adamı.
*
Gir bir manava, sana Almanya karşısında nasıl oynamamız gerektiğini anlatsın... Veya bin taksiye, illa ki, işsizlik, enflasyon konularında çözüm önerileri vardır... Askerliğini kantinde onbaşı olarak yapan, Irak’ı nasıl dümdüz edeceğimizi bilir... Hayatında Edirne’den öteye geçmemiş zabıta, Avrupa Birliği uzmanıdır.
*
Aslına bakarsanız, ahalinin kendini ’’otorite’’ hissetmesinin sebebidir, bizzat Fatih Terim ile Tayyip Erdoğan...
Ona bakar, bir de kendine bakar, pek bir fark göremediği için "o yapıyorsa, ben de yaparım" diye düşünür...
Mesela, Tayyip Erdoğan’dan başbakan oluyorsa, Hal Müdürü’nden niye olmasın?
Yıldırım Akbulut olmadı mı?
*
Ve, aslına bakarsanız, Fatih Terim’le Tayyip Erdoğan’ın bunca başarıya, bunca oya rağmen, bu kadar gergin, bu kadar tahammülsüz, bu kadar tedirgin olma sebebi de, budur... "Ben olduğuma göre, başkası niye olmasın" diye düşünür... Olabilir çünkü.
NOT:
Travmanı da al git.
YILMAZ ÖZDİL
Ya beni de götür ya sen de gitme
DIŞARISI şahane.
Okuldan kaçma havası var.
E maça da saatler kalmış.
Sırtımda forma.
Aklım fikrim orda.
Ama mecburen oturmuşum ekranın karşısına, o bana bakıyor, ben ona.
Saat daha 12.00 birader...
Maç yazsak, henüz başlamadı, müneccim değiliz, nesini yazayım?
Maç yazmasak, ben bile okumam kendi yazımı, nesini okuyayım?
Gel de çık işin içinden.
*
(Laf aramızda, Ertuğrul Özkök iyi adam, hoş adam da... Yazı yazmayınca para vermiyor. Bu huyu kötü.)
*
Neyse...
Yarıladık sayılır, ha gayret. Orta sahada az biraz daha "top" çevirirsek, tamamdır.
*
Doğrusunu isterseniz, sabah işe gelene kadar AKP’nin büyük ihtimalle kapatılacağını tahmin ediyordum. İşe geldim, gazeteleri açtım, bir de ne göreyim... Yeniçeri kılıklı, kaytan bıyıklı terzimiz Cemil İpekçi, "AKP kapatılırsa, duramam buralarda, Hindistan’a giderim" demiş...
*
Bu rest, dengeleri değiştirir.
*
Anayasa Mahkemesi’nin dikkate alacağını düşünüyorum. Almalı...
Çünkü Atatürk devrimleri nedeniyle zaten travma yaşayan Türk halkının, bu darbeyi atlatabilmesi mümkün değil.
Cemil Çiçeksiz yaparız da...
Cemil İpekçisiz n’aparız?
Yılmaz Özdil
Sabahın erken saatlerinden itibaren Blackberry’mi dolduran mesajlar tek bir merkezden çıkmış gibiydi. Üslup ve yaklaşım tanıdık, hatta kimi kelimeler de ortaktı. Hakaretler ve küfürleri bir yerden tanıyordum, aşina geldi bana. Taraf gazetesiyle ilgili yazdığım yazıya zincirleme mail kampanyası başlamıştı ve ben kendi kendime ‘Bu kadar az okunan bir gazetenin nasıl bu kadar çok okur mail’i yaratabildiğini’ sorguluyordum. İşin tuhafı, beni okumadığını iddia ediyordu hepsi. Ama bütün yazılarımı ezbere biliyorlardı.
Sabah mahmurluğundan sonra kendime geldim. Bu mesajları gönderten mantığı, o büyük “beyni” çok iyi hatırladım.
Ne zaman ki Cemaat ya da Hocaefendi hakkında bir yazı yazsam buna benzer zincirleme mailler geliyordu. Sadece bana değil, bütün köşe yazarlarına da. Tek bir kalemden çıkmış gibi yazılan yorumlarda bol bol hakaret ve karalama vardı.
Fethullah Gülen ne kadar hoşgörüyü, tahammülü ve beraber yaşamayı destekliyorsa e-mail kullanabilen müritleri de bir o kadar terbiyesiz. Cemaat’in önde gelenlerine bu sıkıntımı aktardığımda sayılarının çokluğundan dolayı herkesi denetleyemediklerini söylüyorlar, belki de haklılar.
Bu çirkin üslubun patenti Cemaat’in müritlerine aittir ama. Ve bu üsluptan kurtulunmadıkça hiçbir yargı kararı gölgenin kalkması için yeterli olmayacaktır.
Tıpkı Taraf gazetesinde olduğu gibi...
Sırf bu üslup benzerliği bile Taraf’la Cemaat’in nasıl bir “kardeşlik” bağı içinde olduğunun kanıtı oysaki. Okurlarla müritler ne kadar çok benziyor, değil mi?
Ama aynı şekilde Cemaat’le Taraf’ın da bağları benzemiyor mu?
Türk Ordusu’na her fırsatta itibarsızlaştıracak yayın politikaları...
Gülen bağlantılı bursla Amerika’da eğitim gören Leyla İpekçi’nin Zaman’dan sonra Taraf’a yazar olması...
Zaman’da yazarlık yapan Etyen Mahçupyan’ın daha sonra “nalkapon” olarak Taraf’ta boy göstermesi...
İktidar gazetesinin baş yazarı “ağabey” Mehmet Altan’ın Fethullah Gülen’in okullarının açılışında konuşmacı olarak yer alması...
Zaman gazetesinde koca koca Taraf gazetesi tanıtımlarının çıkması, röportajlar yapılması...
Gazetenin kuruluşundaki ekip Fethullah Gülen yanlısı haberler yaptığı Aktüel’den sonra ödüllendirilip iktidar yanlısı Star’ı çıkarmadı mı ayrıca?
Listeyi uzatabilirim ama zaten Altan adı çok fazla şey açıklamıyor mu? Geçmişten günümüze kim iktidardaysa ona alkış tutan bir ailenin soyadı bu. Eskiden solculuk oynayan baba ve oğulları, sonradan Özal’a alkış tutmaya, Cem Boyner’in Çinevi’nde kadeh tokuşturmaya şimdi de Cemaat’i şakşaklamaya başladılar. Yarın öbür gün emin olun başka iktidar odakları da nasiplerini alacak.
Bu arada Taraf gazetesi de ne mi olacak?
Misyonunu tamamlayınca tarihe gömülecek. Belgelerin sızdırıldığı bir psikolojik harp merkezi olarak arşivciler tarafından hatırlanacak sadece.
Oray Eğin- Akşam
Yalçın Bayer yazıyor.
Yazarımız Yalçın Bayer'e az önce bir bilgi ulaştı. Karabük'te düzenlenen bir festivalde yazar Latife Tekin'in konuşmasını belediye başkanı "Benim paramla böyle konuşamazsınız" diyerek kesti.
Latife Tekin'le konuşan Yalçın Bayer olayı şöyle aktardı: "Az önce konuşması engellenen ve belediye başkanı tarafından ağır şekilde eleştirilen Latife Tekin şehri terketmiş."
Yazar Latife Tekin telefonda heyecanlıydı. 3. Karabük Sanayi, Kültür, Sanat Festivali'nde hoş olmayan durumlarla karşılaştıklarını ve konuşturulmadığını söyledi...
Kim konuşturmadı?
- AKP'li Karabük Belediye Başkanı Hüseyin Erer...Bizi festivale Karabük Kültür Sanat Derneği çağırmıştı. Ben, yazar arkadaşlarımız Onur Caymaz, Vecdi Çıracıoğlu ve Alper Akçam'la geldik buraya... Ben konuşmamda AKP'nin enerji politikasını, nükleer santral kurmasını eleştirdim.
Enerji politikalarının halka karşı olduğunu söyledim. 'Aşağılık enerji politikaları' diye bir söz sarfettim. Belediye Başkanı kalktı "Sen bu şekilde burada konuşamazsın, sen benim paramla buraya geliyorsun" dedi. Ben de, "senin paranla değil kendi paramla buraya geldim" dedim. Sus, dedi bana... Ben bu ülkenin tanınmış bir yazarıyım. Yazarlar ülkelerinin halklarının vicdanıdır dedim. Bu arada yerinden kalkan başkan, galiba polis kamerasıydı onu kapattırdı. Sonra da mikrofonu da kestirtti... Sonra da hadi şimdi konuş diye çıkıştı. Hakaret etti bir yerde... Polis araya girince muhtemel bir itiş kakış olayı da olmadı.
Mikrofon kapatılınca yapacak bir şey yoktu... Ben kürsüden indim. Daha sonra diğer arkadaşlar kısa konuşmalar yaptılar, Karabük'ten ayrıldık. Bu arada ortamın gerginleşmesini fırsat bilen bazı kişiler yazar Onur Caymaz'a 'boynunuzu kırarım' diyerek tehdit ettiler...
Vatandaşlar ne yaptı?
- Bir süre sessizlik oldu, ama daha sonra alkışlayanlar oldu
Şimdi neredesiniz?
- Karabük'ten Safranbolu'ya geldik arkadaşlarla, bu gece muhtemelen İstanbul'a döneceğiz. Ben televizyonlardaki canlı yayında AKP'nin politikalarını eleştiriyorum. Ben hayatımda böyle bir şey yaşamadım. Bir yazara bir belediye başkanı 'sen konuşamazsın' demesinin ne kadar feci olduğunu düşünebiliyor musunuz? İnanır mısınız aklıma Madımak olayı gelmedi değil.
Ameliyat çok başarılı geçti ama hastayı kaybettik
Elektriğe yüzde 21 zam geldi.
Niye?
Ekonomi Bakanımız açıkladı:
"Tasarruf sağlamak için!"
*
Güney Afrika...
Cape Town’da bir hastane.
311 numaralı yoğun bakım odasında yatan hastalar, esrarengiz şekilde ölüyordu.
Bir değil, iki değil, habire...
Üstelik, hep cuma günü!
Medya durur mu, üstüne atlar tabii...
Manyak doktor öyküleri yazılır hemen.
"Sapık hemşire mi?" falan...
Sağlık Bakanlığı devreye girer.
311 numaralı odaya hassas ölçüm cihazları yerleştirilir; acaba klimalara bakteriyolojik bir saldırı mı vardır?
İncelenir... Yoktur.
Polis devreye girer.
Ölen hastaların yakınları, arkadaşları tek tek incelenir; doktorların, hemşirelerin, hastabakıcıların özgeçmişleri, ilişkileri titizlikle elden geçirilir... Nafile.
Hastalar şakır şakır sizlere ömür!
Biri çıkar der ki:
"Gizli kamera koyalım..."
311 numaralı yoğun bakım odasına gizli kamera yerleştirilir, 24 saat kayda başlanır.
Pazar, salı, perşembe, tık yok.
Ve, cuma günü...
311 numaralı odaya temizlikçi kadın girer... Çünkü, her cuma günü, 311 numaralı odanın temizlik günüdür... Yoğun bakımdaki hastalardan birinin solunum cihazının fişini çıkarır, beraberinde getirdiği elektrik süpürgesinin fişini takar, sakin sakin temizliğini yapar, sonra solunum cihazının fişini yerine takarak, görevini yapmış olmanın huzuru içinde evine gider.
*
Hayırlı tasarruflar.
YILMAZ ÖZDİL
]Travma ve Hezeyan!.. [/color]
Bu dil sürçmesi değil, cehalet hiç değil!..
Bu düpedüz hınç!.. Bir diğer deyişle, 85 yıllık ağır bir hazımsızlık!.. Üstelik, tamamen yalan!.. Şimdi, şu sözlerin neresini düzelteceksiniz:
- Türk toplumuna travma yaşatıldı. Bir gece içinde kıyafetlerini ve dillerini değiştirmeleri istendi. Dini yaşama yolları değiştirildi (ya da dinsel yolları dağıtıldı)...
Adam, Türkiye’nin Batılılaşma, modernleşme çabalarının en az 200 senedir sürdüğünü bilmez mi?.. II. Mahmut’un sarık yerine fesi getirmesi üzerine, “gâvur icadı” sloganlarıyla çıkan isyanları bilmez mi?.. Pek sevdikleri II. Abdülhamit’in Latin harflerine geçme çalışmaları yaptığını bilmez mi?.. H. C. Armstrong’un, Mustafa Kemal’i kıyasıya eleştirdiği için pek bir bayıldıkları “Bozkurt” isimli kitabında, “Milletin yüzde 10’u bile okuma bilmiyordu. Karmaşık Arap yazısı öylesine zordu ki, okuma-yazma din adamlarıyla birkaç entelektüelin tekelinde kalmıştı... Mustafa Kemal’in büyük bir hayali vardı, bütün halkın okuma-yazma öğrenmesini istiyordu” diye yazdığını bilmez mi?..
Adam, bunların hepsini bildiği gibi, devrimlerin de bir gecede yapılmadığını gayet iyi bilir!.. Büyük devrimcinin, her devrim öncesi uzun yurt gezilerine çıktığını, yerli ve yabancı bilim insanlarıyla uzun tartışmalar yaptığını, devrimlerin yerleşmesi için süreçler yaşandığını da çok iyi bilir... Örneğin, dil devrimi esnasında, uzun süre gazetelerin eski ve yeni Türkçeyi yan yana kullandığını, yurdun her yerinde halk okulları açıldığını bildiği gibi!..
Türk Dil Kurumu sözlüğünde travma sözcüğünün karşılığında, “canlı üzerinde beden ve ruh açısından önemli ve etkili yaralanma belirtileri bırakan yaşam” yazıyor... Adam, işte bu noktada çok haklı; Aydınlanma Devrimi, gerçekten de birtakım karanlık ruhlu yobazlar ile istikbalini ve ikbalini emperyalistlerin inayetine bağlamış işbirlikçi uşaklar üzerinde müthiş bir travma yarattı!.. Bugün yaşananlar, bu travmaya uğrayanların “artık tamam, rövanşı alma zamanı geldi” hezeyanlarından başka bir şey değil...
- Ama o rövanş, bu denli kolay ve ucuz da değil!..
***
Gelelim işbirlikçilere...
Tarih bilgisinden fena halde yoksun oldukları için, adamı destekleyelim derken içine düştükleri durum, kahkahalarla gülünecek kadar acıklı!.. Hiç mi okumazlar, okuduklarını hiç mi anlamazlar, inanın işin içinden çıkamadım!. Taraf gazetesinde Ahmet Altan, “Travma” başlıklı yazısına “entelektüel düzeyin çok düşük” olduğu yakınmasıyla giriş yaptıktan sonra bunun nedeni olarak sistemimizin neredeyse tümünün “yalana” dayalı olmasını gösteriyor. Sadece Cumhuriyetin değil İttihatçıların yaptıklarının bile sorgulanmasının yasak olduğunu iddia ettikten sonra aynen şöyle bir cümle kuruyor:
“... Koskoca bir imparatorluğu yabancı bir ülkeyle işbirliği yaparak yıkan bu adamları biz neden hiç olmazsa entelektüel düzeyde yargılayamıyoruz?..”
İnsaf!.. Yalnızca İttihatçıları değil, Cumhuriyeti ve kurucusunu bile yıllardır en ağır hakaretlerle yerden yere vurdukları yetmiyor demek ki?!. Şu yukarıdaki sefil cümleye bakın; yaklaşık 150 yıldır neredeyse sömürge olarak yaşamını sürdürebilen, yabancı elçilerin sadrazam atadığı, emperyalistlerin zorla kurduğu Düyun-u Umumiye’nin gümrüklerine varıncaya kadar el koyduğu, yalnızca paylaşım kavgası nedeniyle ayakta duran Osmanlı, “koskocaman imparatorluk” öyle mi? İnsan biraz olsun sıkılır... Birini savunma duygusunu anlayabilirim, ancak bunu yalanla, çarpıtmayla yapmak en hafif deyimle ahlak yoksunluğudur!.. Ama sömürge olmayı “alkışlanacak bir erdem” olarak yansıtan kalemlerden de ancak böylesine “zavallı” yazılar beklenir... Ayrıca hiç kuşkunuz olmasın, neredeyse tümü aynı kıratta.
Son olarak; tam da kendisinden beklediğim gibi, adam yoğun tepkiler gelince önce “sosyoloji”ye sarıldı. Olmayınca, “çeviri hatası” dedi... O da tutmayınca her zaman kullandığı o pek seviyeli üsluba sığındı, “Beni eleştirenler devrim kanunlarını okudularsa Meclis’in ortasında eşek gibi anırırım” dedi...
- Ben okudum!..
Ümit ZİLELİ