Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
[BNevzat Dağlı
23 Mayıs 2008 13:28[/B]
Dam başındaki saksağan üzerine...

Adaleti bilirsen eğer mülkün temeli,
Kestiği parmağına ‘acımıyor’ demeli.
Diktatörlük olursa yönetenin emeli;
Çıkar bir yol sanıyor mahkemeye kızmayı,
Dam başında saksağan vur beline kazmayı.

Herkesi bağlıyorsa çıkarılan yasalar,
Uygulama anında yersiz böyle tasalar?
Eğer alın teriyle dolmuş ise kasalar;
Neden düşünüyorlar adalete sızmayı,
Dam başında saksağan vur beline kazmayı.

Eğer hukuk işlerse endişeye gerek yok,
Laik cumhuriyete bundan iyi direk yok.
Adaletten korkanda tertemiz bir yürek yok;
Bıraksınlar yargıcın arkasında gezmeyi,
Dam başında saksağan vur beline kazmayı.

Gerçeğin üstündeki tozu almak lazımdır,
Haklıyı, haksızları çekip bulmak lazımdır.
Kimin gizli gündemi varsa bilmek lazımdır;
Nevzat düstur edindi gerçekleri yazmayı,
Dam başında saksağan vur beline kazmayı.

Halk Ozanı Karamanlı Nevzat


...Bir Gerçek Gündem okurunun cevabı idi gerçekten harika olmuş hani cuk oturdu derler ya ancak bu kadar olurdu...Big Grin
AKP’nin savunmaması


AKP’nin lejyonerleri gazetelerde, televizyonlarda, radyolarda ve özel toplantılarda Yargıtay Başsavcısı’nın iddianamesinin "beş para" etmediğini ileri sürüyorlar.

"Beş para" etseydi AKP için daha iyi mi olurdu? "Beş para" etmez bir iddia karşısında savunma çok daha kolay yapılmaz mı?

Yapılmaz olur mu, elbette yapılır! Ama aklı evvel lejyonerler, saf AKP’nin bir kez daha tongaya düşmesine yol açtılar: "Bu beş para etmez metin karşısında savunma yapmak gerekmez; tarihe not düşmek için onu çürütmek gerekir!"

Sanki intihal yaptığı ileri sürülen romancı kendini eleştirmenlere karşı savunacak ya da iki eleştirmen kendi aralarında polemik yapacaklar. İddianameye karşı polemik yapılmaz! İddianame karşısında savunma yapılır! Kılavuzu 12 Mart artıkları olanlar her zaman hesap öderler!

[B]KARŞI İDDİANAME


Ceza Hukuku öğretim üyesi Prof. Dr. Vahit Bıçak, Radikal’in 14 Mayıs 2008 tarihli sayısında yayınlanan makalesinde, "AKP savunmasında, ortaya atılan iddialara cevap verilmesinin amaçlanması yerine, iddianameye ve başsavcıya saldırı ekseni üzerine odaklanılmış. Hukuki olmaktan ziyade, siyasi bir söylem metni olarak kaleme alınan savunmanın hukuk literatürümüze katkı sağlayabileceği umudu ıskalanmış görünüyor" diyor.

Prof. Dr. Bıçak’ın yazısının yüzde 80’i AKP savunmasından (!) yapılan alıntıyla oluşmuş.

AKP’nin polemik metninde yer alan şu cümleyi okuyalım: "Çok sayıda kendi içerisinde çelişkili, gerçeklikten uzak, mesnetsiz ve hukuken yanlış ifadeler bulunduran / çok sayıda tahrifat, çarpıtma ve fahiş hatalar bulunan" iddianame!

İşte ne güzel, sen de savunmanda çelişkileri, mesnetsizlikleri, hukuk yanlışlıklarını, tahrifatları, çarpıtmaları, fahiş hataları göstererek kendini savun. Bu bir Názım Hikmet/Peyami Safa polemiği değil, hukuki iddianameye edebi savunma yapamazsınız.

Hukuk söylemiyle yazılmış metne hukuk söylemiyle cevap verilir; yazınsal söylemle yapılan eleştiriye yazınsal söylemle cevap verilir. Bir romancı romanını eleştiren eleştirmene, "Karın seni boynuzluyor, bu nedenle sen beni eleştiremezsin!" diyemez. AKP iddia metnine karşı bir savunma metni değil de karşı iddia kaleme alarak gülünç bir iş yapmıştır.

ANLAYIŞ FARKI

AKP, "Laiklik anlayışlarımız farklı!" diyerek Başsavcı Yalçınkaya’ya karşı saldırıya geçiyor.

Başsavcı, Cumhuriyet’in en yüksek "Cumhuriyet Savcısı" sıfatıyla Anayasa’nın ve yasaların içerdiği laiklik anlayışını savunmak zorundadır. İddianamedeki laiklikle ilgili cümlelerin Bassavcı’nın özel görüşü olduğunu sanmak ne yanlış! AKP’nin laiklik anlayışı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın laiklik anlayışından farklı. Sorun, hastalık zaten bu farktan kaynaklanıyor.

Bakın bir kez daha yazıyorum: AKP’nin polemik metninde yazdığı gibi, "Modern laiklik anlayışı, farklı din ve inançları sosyolojik bir gerçeklik olarak kabul ederek, onların bir arada barışçıl beraberliğini sağlamayı hedefleyen bir siyasal ilkedir". İyi de, bireyi, toplumu ve devleti dinlerin saldırısına karşı korumadan nasıl yapacak bu işi?!

İşin püf noktası bu! AKP ilham alacaksa gazete yazıcılarından değil dil bilincine sahip hukukçulardan ve edebiyatçılardan ilham almalı


ÖZDEMİR İNCE
[B] Işığı söndürmeyin [/B]



[Resim: 153.jpg][FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Bazen Türkiye’yi bir değirmen olarak düşünüyorum. Ekmek için un değil, insan öğütüyor.

Sonra bir elek olarak düşünüyorum, Türkiye’yi. Öğütülen insan magmasını silkeleyip, kemikleri tutarken ilikleri salan bir elek...

Ezici çoğunlukla yoksul gençler henüz sertleşmemiş körpelikleriyle, akıp gidiyorlar bu elekten.

Bu topraklar, gençlerini yiyerek beslenen tarih üretiyor.

Osmanlı, duraklamasından gerilemesine savaşlarda yedi çocuklarının başını.

Türkiye, dün isyanlarda ve darbelerde...

Bugün işşizlik, cehalet, cinselden kölesele her tür sömürüyle öğütüyor birbiri ardına ziyan edeceği için ihtiyaç fazlası, yedek yaptığı ve uçmasın diye kanatlarını kırdığı, kaldıramasın diye daha yaşken başını eğdiği çocuklarını.

Işıklarını söndürüyor, yoksullukla terbiye ediyor, sadakayla süründürüyor çoğunu.

Ama öylesine bereketli ki taze kanla yoğrulmuş bu topraklar, büyümeden söndürülse de ışıklar çakıyor her yanında, pırıl pırıl gençler üretiyor; değirmenin kalıbına girmemek, tarikatın, cemaati saldığı ağlara takılmamak için direnen.

İşte bugün, onlardan birinin, analitik zekâsı ifadesinden belli bir genç değerin, soylu ve dingin çağrısını duyun istedim:

“Sayın Mine G. Kırıkkanat,

2004-2005 eğitim/öğretim yılında Microsoft, Sabancı Üniversitesi ve Özel Batı Koleji’nin Sabancı Üniversitesi’nde düzenlediği 5. BİTEK-O yarışmasında web tasarım dalında Türkiye finalisti oldum.

2005-2006 yılında, TÜBİTAK-BİDEB Orta Öğretim Öğrencileri Arası Proje Yarışmasında, Tokat Bölge finalisti oldum.

Aynı yıl, yaz tatilinde Microsoft Türkiye Junior yaz okuluna davet edildim.

Kursu başarı ile tamamladıktan sonra Galatasaray Üniversitesi Mühendislik Kulübü’nün düzenlediği ‘Hayalindeki Üniversite’ temalı proje yarışmasında Türkiye 4’üncüsü oldum. (Yarışmada, lise öğrencisi sıfatıyla bulunan tek kişiydim.)

Üniversite eğitimimi Japonya’da tamamlamak, robot programlamak konusunda uzmanlaşmak ve ülkeme döndüğümde bu bilgimi Türk insanı ile paylaşmak istiyorum.

Babamı 7. sınıfta kaybetmem ve aile durumumuzun iyi olmamasından dolayı eğitim masraflarımı karşılayamıyorum. İki kez, Fethullah Gülen ya da Nur cemaatinden olduğundan kuşkulandığım kişiler, okutmak ve iş vaadiyle peşime düştüler. Fakat ben ülkemi bölenlerin hizmetine girmektense, geleceğimi yok etmeyi tercih ettim. Bu önerileri kabul etmediğim için, Fatsa’nın hiçbir zengini bana yardımcı olmuyor. Sizden ricam, bu konuyu haber yapmanız ve gereken yardımı toplamama destek vermeniz.

Saygılarımla.

Tuğrul UĞURLU

(452) 423 97 11

(535) 250 96 96

Sakarya Mah. Atatürk cad. No. 76/1 Fatsa/ORDU ”

***
Sevgili okurlarım.

Biz köşe yazarlarına böyle mektuplar çok gelir. Yalanı doğrudan, ayırmayı biliriz. Gençler işsiz, gençler umutsuz, gençler çaresiz...

O kadar çoklar ki, ne yazık ki daha ışıklı, daha değerli olana sahip çıkmaya çalışırız. En azından ben böyle yapıyorum. Yukarıdaki mektup, benim çok uzun zamandan beri bu yaşta bir gençten aldığım en düzgün Türkçe ve özlü ifadeye sahip. Mektubuna gerekli dosyaları da eklemiş. Yayınlamadan önce kendisiyle yazıştım, malum cemaatin kendisini nasıl markaja aldığını da öğrendim. Yukarıdaki mektubu yazan Tuğrul Uğurlu’nun üst düzeyde bir zekânın yanısıra, yaşından olgun bir mantık ve iradeye sahip olduğunu söyleyebilirim.

Eğer aranızda, bu çocuğa dileğini gerçekleştirmesi için yardım elini uzatabilecek ya da özgür, bağımsız ve laik bir gençliğin üst düzeyde eğitimine destek veren bir dernekle ilişki kurmasını sağlayacaklar varsa, lütfen durmayın, derim.

Bir ışık da siz yakın demiyorum. Var olan ve sönmek istemeyen bir ışığı da siz koruyabilirsiniz, belki.

Mine G. Kırıkkanat

..." sizler de katıldığınız başkaca forumlar varsa lütfen bu yazıyı kopyalayın bu sesi duyurun çocuklarımız şeriatın pençesine düşmeden yardım elini uzatalım biran önce..."
Deniz Gezmiş’e çamur atan zibidiler...

[Resim: 173.jpg]
Bulaşmayayım bu hastalık saçan şizofren zibidilere diyorum...

Demokraside her görüş olur, herkes fikrini söyler diye içimden geçiriyorum...

Ama olmuyor, çünkü her sabah başka bir rezillikle uyanıyorum...

Türkiye’nin bütününü “faşist” diye nitelediler, hapislerde işkence görenleri, 68 devrimcilerini, Zincirbozan mahkûmlarını, Yassıada avukatlarını, devrimci işçi sendikalarını, profesörleri, hukukçuları, gazetecileri yazarları “cuntacı” ilan ettiler, şimdi de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına çamur atacaklar...

“Deniz Gezmiş’lerin zihniyetinde ulusalcı, yabancı düşmanı çizgiler varmış, onlar cesaretle ortaya konabiliyormuş” artık...


***


“68 hareketinin vizyonu evrensel değil milliyetçi bir vizyonmuş...”

Bir insan cahil olabilir...

Bir insan geri zekâlı olabilir...

Bir insan ahlaksız da olabilir...

Ama bir insan, hem cahil, hem geri zekâlı hem de ahlaksız olamaz, olmamalı...

Deniz Gezmiş ve arkadaşları Marksist’tiler...

Her Marksist gibi antiemperyalisttiler...

Çünkü sömürü düzenine karşıydılar, onun en üst biçimi olan emperyalizme de doğal olarak karşı olacaklardı...

68’ler Amerikan emperyalizminin çok güçlü olduğu yıllardı ve Deniz Gezmiş ile arkadaşları Amerikan emperyalizminin Türkiye ve dünyadaki etkinliğine karşıydılar...


***


O dönemin anti Amerikan’cı, antiemperyalist mücadelesini “yabancı düşmanı” çizgi olarak nitelemek için, insanın CIA’den para alması ya da silme geri zekâlı olup milleti de kendi gibi aptal zannetmesi gerekir...

Deniz Gezmiş’ler enternasyonalistti...

Her Marksist sosyalist gibi...

Ve esasen onun için asıldılar...

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Amerikan emperyalizmine karşı olmalarını, yabancı düşmanlığıyla ve milliyetçilikle adlandırabilmek için ya travmatik kompleks sahibi olmak ya da belli yabancı odaklar tarafından alenen nemalanmış olmak gerekir...

Yabancıya, kendi milletinden olmadığı için ırksal nedenlerle karşı çıkan, onu hor gören, nefret besleyen insana ve idelojilere “yabancı düşmanı” denir...

Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Yunan halkına, İran halkına, Bulgar halkına, Amerikan halkına ya da herhangi başka bir milletin halkına düşman mıydılar ki “yabancı düşmanı” olsunlar?..

Yabancı düşmanı diye Fransız aşırı sağcı lider Le Pen’e denir...

Ülkedeki yabancılara, sırf Fransız milletinden olmadıkları için karşı çıkar Le Pen...

Amerikan emperyalizmine karşı çıkan Deniz Gezmiş’lerle, Fransız Le Pen’in ve yabancı düşmanlığının ne ilgisi var, nemalanmaya müsait zibidiler?..


***


Amerika’nın emperyalist politikalarına karşı çıkmak, sosyalistler için sınıfsal savaşın bir parçasıdır...

Buna yabancı düşmanlığı değil antiemperyalizm denir...

Siz, yapmakta olduğunuz bu yayınların hangi sermayeyle yapıldığını sorguluyor musunuz?..

Hangi sermayenin “parasıyla” bu kadar rezil ve cahil yayınları yaptırıyorlar size?..

Bir de, emekli bir generalin Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla “görüştüğü ve onları eyleme sürüklediği” haberleri var...

Buradan yola çıkarak, Deniz Gezmiş’leri de bir çeşit darbeci ya da cuntacı göstermeye çalışıyorlar...

Hiçbir utanma, haya, ya da ar yok bunlarda...

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının hareketlerinden kendi iktidar mücadeleleri için yararlanan iki üç generale bakarak, o gençleri ve izledikleri çizgiyi, cuntacılıkla suçlayanlar, birer rezildir...

Önce kendilerine baksınlar...

Onların söylemlerini şu anda dünyanın en kirli emperyalist güçleri, en vahşi amaçları için söylüyorlar...

Deniz Gezmiş’ler kendi yurtsever ve devrimci duygularının dışında kimsenin oyuncağı olarak darağacına gitmediler, ama bugün onlara arsızca çamur atanlar, kendilerinin papağan gibi tekrarladıkları “yabancı istihbarat örgütü dezenformasyonlarının hangi emperyalist gücün çıkarına hizmet ettiğini gayet iyi biliyorlar...”

Bilerek ve taammüden Deniz Gezmiş’lere bu çamuru atıyorlar...

Çünkü şu anda dünya emperyalizminin “Türkiye için biçtiği rolü” uygulatacaklar... Deniz Gezmiş’ler yabancı düşmanı çizgideymiş...

Niye?.. Amerikan emperyalizmine karşı çıktılar diye...

Sizlere Ali Kemal demek bile, Ali Kemal’e hakaret olur...

Sizler ancak Nazi Almanyası’nın Propaganda Bakanı Goebbels’in kötü bir kopyası olabilirsiniz...

Reha Muhtar
Kulakları var duyarlar...


Gelir kayıtdışı.

Vergi kayıtdışı.


İstihdam kayıtdışı.

Seçmen kayıtdışı.

Telefon konuşmaları kayıtlı!

*

Devlet diye buna derim ben.

*

Ve, soru şudur aslında:

Dinledi mi... Dinledi.

Kaydetti mi... Kaydetti.

Niye gazeteye verdi?

*

Amaç, dinlemek değil çünkü.

Amaç, dinlediğini göstermek.

*

Demokrasi memokrasi ayaklarıyla "korku imparatorluğu" yaratıldı Türkiye’de... Fikir özgürlüğü dediler, oturma odanda konuşma özgürlüğü yok. İnsan haklarına saygı dediler, Ankara’da herkes arkasına bakarak yürüyor. Savcılar, yargıçlar, eşiyle çocuğuyla bile telefonda konuşamıyor. Komutanlar, sigara paketi veya çakmak şeklindeki jammer’larla dolaşıyor. İşadamları, kulak organının bulunduğu semtteki restoranlara gitmiyor. Siyah Doblo gören, masadan kalkıyor.

*

Özetle...

Kendi düşen ağlamaz.

"Din"i bu kadar "alet" etmelerine göz yumarsan, sonuçta ne olur?

Din’leme cihazı!


YILMAZ ÖZDİL[/color]
Müslümanların dini özgürlüğü yokmuş!


DIŞİŞLERİ Bakanı Ali Babacan, Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komisyonu’nda parlamenterlerin sorularını yanıtladı.

Azınlıkların dini özgürlükleriyle ilgili bir soruya verdiği yanıt şu: "Türkiye’de sadece gayrimüslim azınlıklar değil, Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor."

Bu sözleri söyleyen herhangi birisi değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanı, aynı zamanda milletvekili ve AB Müzakerecisi sıfatlarını da taşıyor.

Yani bozuk giden bir durum varsa, onu düzeltme mevkisinde bulunuyor.

Öte yandan Türkiye’de Müslümanların dini özgürlüklerle ilgili olarak nasıl sorunlar yaşadığını da merak ettim.

1- Çocuklarına dini eğitim vermeleri mi engelleniyor? Lise düzeyinde bile böyle eğitim veren kurumlar var. Kuran kursları bedava, yatılı olanları da var.

2- İbadetlerine karışan mı var? Camiye gidene "gitme" diyen, namaz kılana tekme atan, zorla oruç yediren mi var?

3- İbadethane yaptırmalarının önünde engel mi var? Üç kişi bir araya gelip, bir dernek kurup, hayırseverlerden de destek alıp cami yaptıramıyor mu?

4- Devlet, din görevlilerinin maaşlarını geciktirerek mi ödüyor? Müslüman din adamı yetiştirilmesini mi önlüyor? Din adamı yetiştiren okulları mı kapatıyor?

5- Bu ülkede sadece Müslüman olduğu için takibe uğrayan, mahkemelerde süründürülen, ülkeyi terk etmek zorunda kalan mı var?

Babacan bu sorulara bir açıklamayla yanıt verse de hep birlikte öğrensek, Türkiye’de Müslüman çoğunluğun nasıl ezilmekte olduğunu.

Emniyet’teki cemaatin marifeti

İÇİŞLERİ Bakanlığı’na bağlı birimlerde ve özellikle de Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde, bir tarikatın örgütlenme çabası içinde olduğu, yeni bir bilgi değil. Gerçi onlar kendilerine tarikat değil, "cemaat" diyorlar ama bu örgütlenme çabasının geçmişinin bir hayli eski olduğunu da biliyoruz.

Cemaat önderinin, bunu bir hedef olarak koyduğu da bir sır değil.

Ama hem cemaatin çıkaracağı yaygaranın korkusundan, hem de "polis korkusundan" kimse bunu açıkça telaffuz edemiyor.

Anayasa Mahkemesi Başkanvekili’nin takibi de, CHP Genel Merkezi’ndeki bir özel odanın uzaktan dinlenmesi de Emniyet içindeki bu "örtülü örgütlenmenin" marifetidir.

İçişleri Bakanı, "suçlanmayı kabul etmediğini" söylüyor. Emniyet Genel Müdürlüğü de "Dinleme ile alakamız yok" diyor.

Bunlar artık boş konuşmalardan ibaret. Şu anda iktidar gücünü elinde bulunduran hükümet ve Emniyet Genel Müdürü’dür.

Hükümetin emrinde ayrıca MİT de var.

Bu dinleme olaylarının kimin tarafından yapıldığını bulup açıklamak da bütün bu olanaklara sahip olan hükümete düşer.

Madem dinlemenin hükümet ve emniyet ile ilgisi olmadığı söyleniyor, kiminle ilgisi olduğunu bulma sorumluluğu, elinde yasal iktidar gücünü bulundurandadır.

Bu olay ile Emniyet’teki Fethullahçı örgütlenme arasında bir ilişki bulunup bulunmadığını ortaya çıkarmak, devletin yasalara bağlı unsurlarının görevidir.

Bu yapılmadığı sürece, verilen demeçlerin bir anlamı olmaz.

Yasadışı kayıt üzerinden siyaset yapmak

GİZLİ çetenin kaydedip servis ettiği konuşmayı yayımlayan Vakit Gazetesi pişkin pişkin soruyor: "Konuşmanın içeriğini neden tartışmıyorsunuz?"

AKP’li Dengir Mir Mehmet Fırat da benzeri bir üste çıkma çabası içinde. Dinleme olayına karşı yükseltilen sesleri eleştiriyor.

Tipik bir "yavuz hırsız" durumu yani.

Okuyucuları arasında çok sayıda meczup bulunan ve bu özelliğini bildiği için de hoşuna gitmeyen kişileri hedef göstermeye çekinmeyen Vakit Gazetesi’nin neden böyle yaptığını anlamak zor değil.

Onların mesleği bu zaten!

Peki, AKP Genel Başkan Yardımcısı’na ne demeli?

AKP, İçişleri Bakanı aracılığıyla olayla ilişkisinin olmadığını söylerken, Genel Başkan Yardımcısı aracılığıyla da bu yasadışı kayıt üzerinden siyaset yapabiliyor demek ki!

AKP’nin gösterdiği tepkinin, İçişleri Bakanı’nın usulden tepkisiyle sınırlı kalmış olması da gösteriyor ki AKP bu tür yöntemleri kullanmakta çok da sakınca görmüyor.

Devlet Bahçeli’nin dediği gibi bir korku imparatorluğu yaratılmak isteniyor.

O korku ile sindirilmiş bir ülkenin daha kolay yönetilebileceği düşünülüyor.

Çok yanıldıklarını yakında anlayacaklardır.



MEHMET Y. YILMAZ
[B]Soner Yalçın
[/B]
[Resim: 218bij7.jpg]

AKP’nin asıl büyük korkusu Nurcu-Nakşibendi kavgası


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasında soğukluk-gerilim olduğu yazılıyor. Anayasa Mahkemesi, AKP’yi kapatıp Gül ve Erdoğan’a siyasi yasak getirirse kimin "emanetçi başkan" olacağı konusunda da yorumlar yapılıyor. Yorumcular nedense meseleye hep kişi merkezli bakıyor.

AKP’de Nakşibendiler ile Nurcular arasında mücadele-çekişme var mı? Geçmişte oldu çünkü. Tarikat konsensüsü ile kurulan Milli Selamet Partisi’nde (MSP) bu konuda sıkıntılar ve ayrılıklar yaşandı? Nurcular, "Nakşibendi hegemonyadan" bunalıp MSP’den bakın nasıl koptu?

TARİH 26 Ocak 1970.

Milli Nizam Partisi kuruldu.

Partinin perde arkasındaki asıl kurucusu Nakşibendi Gümüşhanevi Dergáhı Şeyhi Mehmet Zahit Kotku idi.

Parti Nakşibendi-Nurcu-Kadiri ittifakıyla kurulmuştu.

Üç milletvekili vardı:

[BNecmettin Erbakan [/B]Nakşibendi; Hüsamettin Akmumcu ve Hüseyin Abbas Nurcu’ydu.

12 Mart 1971 askeri darbesi sonrası Yargıtay Başsavcılığı, parti hakkında kapatma davası açtı. Anayasa Mahkemesi, Milli Nizam Partisi’ni 10 Ocak 1972’de kapattı.

17 ay sonra...

Tarih 11 Ekim 1972.

Milli Selamet Partisi kuruldu.

Üç tarikatın ittifakı bu partide de sürdü.

CHP ile koalisyon kurmak ve 1974 affı, MSP içinde Nakşibendiler ile Nurcuları ilk kez karşı karşıya getirdi.

Nurcular "komünistlerin salıverilmesini" istemiyordu. Sadece TCK’nın 163’üncü maddesinden cezaevine konan şeriatçıların salıverilmesini istiyordu!

MSP’nin 27 Kasım 1974 tarihinde düzenlediği kongre, iki tarikatın kapışmasına tanık oldu.

Partideki Nurcu kanat, Kadirilerle işbirliği yaparak bu kongrede Nakşibendi ağırlığı bulunan genel idare kurulunun mutlaka değiştirilmesi gerektiğini istediler.

Bu taleplerini genel idare kurulunda dile getirmek istediler. Ancak Genel Başkan Erbakan, bu talebi erken bularak hep erteledi. Sonunda konu ertelene ertelene son genel idare kuruluna getirildi. Getirildi ama bu hiç de kolay olmadı. Kongreden önce yapılan son genel idare kurulu toplantısının açılış konuşmasını yapan Erbakan, saat 14.00’ten 23.00’e kadar konuştu!

Erbakan değişikliğe taraftar değildi. Nurcular diretti: "En az 10 yeni isim genel idare kuruluna girmelidir." Nurcular, her üç tarikat arasındaki uzlaşmacı adam olarak bilinen Korkut Özal’ı da listelerine dahil etmişlerdi. Bu teklif de reddedildi. Nurcular, biz de ikinci bir liste çıkarırız diye toplantıyı terk ettiler.

Kongre öncesi son gece Nurcular, milletvekili A. Tevfik Paksu’nun evinde toplandılar. Kongre için alternatif bir liste hazırladılar. Hedeflerinde MSP Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk vardı. Nedeni ise, Asiltürk gençliğinde Said-i Nursi’nin Risale-i Nur’unu okumuş; Nurculara sempati duymuştu. Ancak İçişleri Bakanı olunca Nurcularla arası açılmıştı. Nurculara göre Asiltürk "dönekti!"

Kongre bu gergin havayla başladı.

Kadirilere yakın olan yazar Kadir Mısıroğlu’nun Erbakan’ı eleştiren konuşma yapması, ortamı daha da gerdi. Erbakan konuşmasında, ikinci listeyi hazırlayanları, "ambarları kemiren farelere" benzetti!

Seçim sonucunda Nurcular kaybetti, "Partiden ayrılacaklar""Ne ayrılması, partinin asıl sahibi biziz" yanıtı verdiler. MSP içindeki hizip çatışması daha yeni başlamıştı.

Hüsrev Altınbaşak

MSP’deki Nurcuların lideri Hüsamettin Akmumcu idi. O da Said-i Nursi’nin talebesi olan ve Buca Cezaevi’nde yatan Hüsrev Altınbaşak’ın emirlerine göre adım atıyordu.

Nurcular, Milli Nizam Partisi kurucusu, Ege Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Saffet Solak’ı, [BNecmettin Erbakan’[/B]ın yerine genel başkanlığa hazırlıyorlardı. (Prof. Solak, 1990 yılında dördüncü evliliğini 20 yaşındaki öğrencisiyle yaptı.)

Nakşibendiler ile Nurcular, MSP Meclis Grubu Grup Başkanvekilliği seçimi için de karşı karşıya geldiler. Süleyman Arif Emre konusunda hemfikirdiler. Ama Nurcular, Nakşibendi Hasan Aksay’ın yerine Nurcu Gündüz Sevilgen’in seçilmesini istiyorlardı.

Erbakan kürsüye geldi ve yine uzun uzun konuştu. Gruptan yetki istedi; üç ay düşünecek ve sonra kimin grup başkanvekili olacağına karar verecekti. Üç ay sonra kararını açıkladı: Hasan Aksay!

Bu arada ilginç bir istifa yaşandı: MSP Muş milletvekili Ahmet Hamdi Çelebi, "Parti yobazların eline geçiyor" diye istifa edip CHP’ye geçti.

Bu istifayı MSP Sivas milletvekili emekli albay İhsan Karaçam ile MSP Zonguldak milletvekili Zeki Okur’un partiden kopuşu izledi.

MSP istifaların nedenini buldu: Ankara Karanfil Sokak’taki yeni genel merkez binasının sağında solunda içki içilen yerler var; bunlar partiye uğursuzluk getiriyor!

Erbakan’a uyarı

MSP Üçüncü Büyük Kongresi’ne giderken, Erbakan partide bir uzlaşma olması amacıyla, Nurcuların önderi A. Tevfik Paksu’yu, AP-MSP-MHP-CGP koalisyon hükümetinde Çalışma Bakanı yaptı.

Ancak Nurcu-Kadiri ittifakı, 24 Ekim 1976 tarihli MSP kongresine yine yeni bir listeyle girdi.

Kongreyi Nakşibendiler kazandı. Nurcular itiraz etti; kongrede bulunmayan delegelerin kartları başkalarına verilmişti; devlet memurlarına oy kullandırılmıştı vs.

Erbakan itirazları dinlemedi. Paksu, Çalışma Bakanlığı’ndan istifa etti. Nurcu MSP milletvekili Rasim Hancıoğlu da TBMM Başkanvekilliği’nden ayrıldı.

16 Nurcu ve Kadiri milletvekili, MSP grup toplantısına katılmamaya başladı. Partide gerginlik giderilemedi.

Sonunda; A. Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu, Reşat Saruhan, Ali Acar, Ahmet Akçael, Vahdettin Karaçorlu, Rasim Hancıoğlu, Cemal Cebeci, M. Hulusi Özkul, Abdurrahman Ünsal, Gündüz Sevilgen, Emin Acar, Yahya Akdağ, H. Cahit Koçkar, Sabri Dörtkol ve Hüseyin Abbas bir metin hazırlayıp Erbakan’a gönderdi.

"Her halimizle hadimi olduğumuz haklı davamızla kabil-i telif olmayan hususları üzülerek müşahede etmiş bulunuyoruz.

Şöyle ki:

1- En mühim meselelerde dahi usulüne uygun istişare etmediniz.

2- Halisane ikazlarımıza aldırmadınız.

3- Davamıza samimiyetle bağlı kardeşlerimiz arasında meşrep farkı gözeterek cemaat taassubu ile iftiraklara (ayrılıklara) sebebiyet verdiniz.

4- Her işinizde sizi metheden bir kısım insanların etrafınızda toplanmasına ve şaibeli menfaatperestlerin mühim mevkilere gelmesine müsaade buyurdunuz. Emaneti ehline vermediniz.

5- Muhtelif beyanlarınızla efkárı ammede davamızın hafife alınmasına vesile oldunuz.

6- Fikriyatımızın hákimiyetine medar olacak ilmi çalışmalar yerine, politikanın süfli usullerine tevessül ettiniz.

7- Nihayet ’maslahat icabıdır’ diyerek mümin yalan söylemez düsturunu da ihlal ettiniz.

Bu şeriat altında kendimizi ve muhatabımızı vebalden vikaye arzusu ile sizi ve ekibinizi desteklemeye devam etmeyeceğiz.

Ancak, ’İhtilaflarınızı Kur’an ve sünnet ile hallediniz’ emrine ittibaen bütün ihtilaf ve meselelerimizi neticeye bağlayacak bir usulün tatbikini yegáne çare olarak görmekteyiz. Allah sırat-ı müstakim üzere olanların daima yardımcısıdır."

Şeyhlerden hakem kurulu

[BNecmettin Erbakan [/B]mektubu imzalayan milletvekillerini Meclis grup odasında toplantıya çağırdı. Eleştirilere katıldığını söyledi: "Büyük hatalar işlemiş olabiliriz. Ama bu acemiliğimize ve devlet tecrübemizin azlığına verilmelidir."

Bu sözler üzerine muhalif milletvekilleri bir öneride bulundu:

"İhtilaflı konular için, fetva veren makamlarda oturan şeyhlerden kurulu bir hakem kurulu kurulacak ve bu kurulun vereceği karara her iki taraf da kayıtsız şartsız uyacaktı."

Erbakan
bu konuyu arkadaşlarıyla konuşması gerektiğini belirtti.

Günler geçti, Erbakan’dan bir ses çıkmadı.

O günlerde TBMM’de erken seçim tartışmaları yapılıyordu.

Erbakan erken seçim kararını bekliyordu.

Meclis 5 Haziran 1977 günü seçim yapılması kararı aldı.

Muhalif Nurcu milletvekilleri, Erbakan’ın neden bir türlü yanıt vermemesini anlamışlardı.

10 Nisan 1977 tarihinde seçimlerde aday olmayacaklarını belirten bildiriyi MSP Genel Merkezi’ne gönderdiler.

Nurcular ve Kadiriler, MSP’yi Nakşibendiler’e bırakıp partiden ayrıldılar.

Bu ayrılık, AKP’nin kurulmasıyla son buldu.

Erbakan özel toplantılarda, AKP’ye giden arkadaşlarını Nurcu bir cemaatin kandırdığını söylemekten hiç kaçınmadı. Neyse...

Gelelim bugüne:

Bürokrat atamalarında, devlet ihalelerinde Nurcuların abartılı şekilde gözetilmesi, AKP’li Nakşibendileri artık rahatsız ediyor.

Kürt meselesinden dış politikaya kadar iki tarikatın farklı görüşler içinde olduğu da biliniyor.

Hafta boyunca konuştuğumuz telekulak skandalları da Nakşibendilerin canını çok sıkıyor.

Şimdi soru şu:

AKP kapatılırsa yeni kurulacak partide hangi tarikatın ağırlığı olacak?

Nurcuların MSP’deki gibi bırakıp gideceğine artık kimse ihtimal vermiyor. Köprünün altından çok sular aktı. Nur Cemaati 1970’le kıyaslanmayacak kadar büyüdü.

Bu kez gidecek olan etkinliği giderek azalan Nakşibendiler olacak.

Bekleyip görelim...

DÜN BUGÜNE NE KADAR BENZİYOR!

NURCULAR MSP’den koptuktan sonra, "Sevabı ve Günahı ile MSP ve Camiamızın Umumi Manzarası" adlı çalışmaya imza attılar.

Bu çalışmaya; 5 Temmuz 1978 tarihli bir rapor gönderen Nurcu milletvekili A. Tevfik Paksu, MSP’ye yönelik eleştirilerini şu başlıklar altında topladı:

MSP eşittir islam görüşü: MSP dışındaki Müslümanlar, İslamiyet’i bilmemekle suçlanarak gafil oldukları veya ihanet içinde bulundukları her yerde yayılmaya çalışılmıştır. Teşkilat mensupları, diğer partilerde olan Müslümanlara düşman edilmiştir. "İslam yalnız bize aittir"

[BNefs muhasebesi:[/B] Başkasının kötülükleri ile uğraşılmış, aslında kendi fikirlerinin güzelliği ile milletin karşısına çıkılacağı yerde MSP’nin iyiliğine başkalarının kötülüğü hüccet gösterilmiştir.

"Kendileri her işte haklı, muhalifler her yerde haksız"

Şahıs diktatörlüğü: İslam esasına göre istişare ile yapılması lazım gelen hususlar bir genel başkanın arzusuna bağlanmıştır. Sınır tanımayan diktatörlük hevesi, bütün meselelerde devam etmiştir.

Söz ve fiil ayrılığı: MSP idarecilerinin çok güzel sözler söyleyerek vaatlerde bulunmuş olmalarına rağmen, bunlar icraatta unutulur görünmüş hatta bazı yerlerde aksine hareket edilmiştir. Misal olarak; faize karşı çıkılmış, yüksek kademede birçok MSP’lilere faizle kredi temin edilmiştir. İsraftan bahsedilmiş; devletten bedava para alma, devlet kesesinden ziyafet, gösterişli törenler ve araba saltanatı MSP’nin hiç burkulmadan yaptığı hususlar olmuştur.

Maddeye yöneliş: Başlangıçta sırf Allah rızası için partiye girmiş veya taraftar olmuş teşkilat mensupları, baştakilerin müsamahası ve hatta teşviki ile otomobil, kamyon, traktör sahibi olmak; kredi almak; hatta çalışmadan para kazanmak için idare meclisi azalıkları, murakıplık, müşavirlik ve torba kadrolardan memur olmak hevesine düşürülmüştür.

Hele partiye gelir temini diye teşkilat mensuplarının, birçok insanın, işadamlarının önlerine düşerek iş götürmek için kılavuzluk etmesi ve bu hareketlerin baştakilerce benimsenmesi, telafisi mümkün olmayan rüşvet dedikodularına vesile olmuştur.

Partizanlık ve tarafgirlik: MSP iktidarda bulunduğu devrelerde aşırı partizan ve tarafgir olarak icraat yapmıştır. İmam kadrolarından tohumluk buğday tevziine; dışarıdan ithal edilecek mallar için tahsis belgelerinden cami yardımına kadar ve daha birçok hususta MSP’li olmak veya MSP’lilerin önüne düşerek getirdiği adam olma vasfı aranmıştır. sözlerine görüşü ile diğer Müslümanlar gücendirilmiş ve birçok yerde MSP’lilerin yaptığı hata ve noksanlıklar (haşa) İslamiyet’e verilmiştir. düsturundan hareket edilmiş, noksanlık, hata ve günahkár hiçbir zaman kabul edilmemiştir. Tevazu ve tekebbüre yerini mağrurluğa bırakmıştır.