Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Arap-İngiliz...Sırtımızı güvenle dönebiliriz[/color]!


22 Temmuz’dan sonra...

*

Suudi Kralı geldi.

İngiliz Dışişleri Bakanı geldi.

Ürdün Kralı geldi.

İngiliz Adalet Bakanı geldi.

Kuveyt Emiri geldi.

Prens Charles geldi.

Abu Dabi Emiri geldi.

İngiliz Kraliçesi geldi.

*

Bizimkiler, İngiltere’ye, Suudi Arabistan’a, Katar’a, Ürdün’e, Kuveyt’e, Birleşik Arap Emirlikleri’ne gitti.

*

Katar Emiri, gazetecilere "kol saati" taktı; gazeteleri televizyonları aldı.

Cep telefonu İngiliz’in.

Normal telefon öbür Arap’ın.

*

Ekonomiden Sorumlu Bakanımızın, bakan olduktan sonra İngiliz vatandaşı olduğu ortaya çıktı... İngiliz The Banker dergisi, Maliye Bakanımızı Avrupa’da Yılın Maliye Bakanı seçti.

*

İngiliz atasözü der ki: "Sersemler, akıllıların yedi yılda cevaplandıramayacağı soruları bir günde sorar!"
*

Sersem’lemiş biri olarak sorayım:

"Hayatımızda bu kadar...

85 yıllık Cumhuriyet tarihimizde olmadığı kadar, Arap ve İngiliz bulunması, normal midir?"



YILMAZ ÖZDİL
Kont, Dük filan...


Kayseri eşrafından tornacı hacı Ahmet Hamdi efendinin oğlu Abdullah, dün akşam, Windsor hanedanının várisi, Kral 6’ncı George’un kızı, Birleşik Krallık Hükümdarı, İngiltere Kraliçesi 2’nci Elizabeth Alexandra Mary ile birlikteydi.

*

Rize Güneysulu taka kaptanı Ahmet reisin Kasımpaşalı oğlu Tayyip ise, Yunan Kralı 1’inci George’un torunu, veliaht Galler Prensi’nin babası, Greenwich Baronu ve Edinburgh Dükü, Prens Philip Mountbatten ile sohbet etti.

*

Atatürk işte budur.

*

Devrimlerine savaş açılan Mustafa Kemal, takunyalıların öve öve bitiremediği saltanatı kovmasaydı... Abdullah ile Tayyip, ofis olarak kullandıkları Dolmabahçe Sarayı’nda bahçıvan bile olamazdı! Çünkü, bahçıvanlık makamı bile babadan oğula geçiyordu.

*

Homongoloslar bugün hálá "smokin caiz mi, değil mi" diye tartışırken, Mustafa Kemal, Batı standartlarını aşan bir vizyonla, Anadolu insanının önünü açmış; tornacı çocuklarına, taka reisi çocuklarına "fırsat eşitliği" sağlamıştı.

*

Eminönü esnafı imam Ahmet Bey’in kızı "first lady" Hayrünnisa Gül, balkabağının faytona dönüştüğü "peri masalı"nı andıran gecede, Kraliçe’yle göz göze geldiğinde neler hissetti, bilmem...

Ama 105 parçalık yenilmez armadayla Çanakkale’yi geçemeyen İngiltere’nin Queen Elizabeth’i, dün, hayranlığını özetleyen şu kelimeleri yazdı Anafartalar Kahramanı’nın özel defterine...

"Mustafa Kemal’e saygılarımı sunmak benim için büyük onurdur."

Yılmaz Özdil
ŞİMDİ YENİ BİR SÖZ SÖYLEME ZAMANI..

Sözün bittiği yerde yeni bir söz söylenir.
Tarih boyunca hiç değişmeyen bu kural, 12 Mayıs 2008’de de(dün) geçerliliğini koruyor.
Bunları niçin söylüyorum?
Şunun için.
Bu satırları yazdığım saatlerde pek çoğunuz, internetten, televizyon altyazılarından Ceviz Kabuğu programını yaptığımız Kanaltürk’ün satıldığını duyuyor, flaş haberleri okuyor idiniz.
Biliyorsunuz, biz bu filmi çok gördük.
Yaklaşık 3 yıllık Kanaltürk süreci artık yeni ve çok önemli (ama gerçekten çok önemli) bir sürece girdi.




“MÜCADELE
BİTMEMİŞTİR!..”
Söylenecek söz çok. Hele bizdeki hiç bitmez.
Bunları önümüzdeki günlerde mutlaka paylaşacağız.
Ama önce, yine Atatürk’ün basınla ilgili sözlerini ilke edinelim ve paylaşalım.
Sürekli takipçisi olacağımız Atatürk şöyle diyordu:
“Türkiye basını, milletin hakiki ses ve iradesinin belirme yeri olan Cumhuriyetin etrafında çelikten bir kale meydana getirecektir. Bir fikir kalesi, düşünüş kalesi...
Basınla ilgili kişilerden bunu istemek Cumhuriyetin hakkıdır. Bugün milletin samimi olarak birlik ve dayanışma içinde bulunması zorunludur. Milletin kurtuluşu ve huzuru bundadır.
Mücadele bitmemiştir.
Bu gerçeği milletin kulağına, milletin vicdanına gereği gibi eriştirmede basının görevi çok ve çok önemlidir.”

Hulki Cevizoğlu
Dedikodu


Sene, 1936...
Aralık’ın 11’i.

Radyolarının başında oturan milyonlarca İngiliz, kulaklarına inanamadı...

Kral 8’inci Edward, Amerikalı dul sevgilisi Wallis ile evlenebilmek için tahtından vazgeçmişti.

*

Wallis Simpson...

19 yaşında bir deniz subayı ile evlenmiş, eşinin alkol sorunu nedeniyle boşanmış; sonra bir işadamıyla evlenmişti.

35 yaşında, kültürlü, neşeli, çevresine ışık saçan bir kadındı.

Kader ağlarını ördü...

Edward ile tanıştılar.

Edward henüz kral değildi; Windsor Dükü’ydü.

Wallis’i görür görmez, çarpıldı.

Büyülendi adeta...

Ve, yasak aşk başladı...

Kumrular kaçak göçek buluşurken; Kral 5’inci George, şak diye öldü!

En büyük oğlu Edward, apar topar kral ilan edildi...

42 yaşındaydı.

*

Sene, 1936...

Aylardan eylül.

İngiltere Kralı 8’inci Edward, Mustafa Kemal’e, Türkiye’ye geldi.

Mustafa Kemal dul, Kral bekardı...

Bu iki yakışıklı ve cazip adamın fotoğrafları, dünya medyasını süslüyordu.

Kimse farkında değildi ama, Wallis, Kral’ın heyetindeydi...

Mustafa Kemal’in "çapkın" gözleri, bu detayı atlamadı...

İstanbul Moda’daki deniz yarışlarını seyrediyorlardı.

Madam Simpson, bir ara çok heyecanlandı, daha iyi görebilmek için elindeki dürbünle ayağa fırladı...

Ne olsa beğenirsiniz?

Madam Simpson’ın ayağa kalktığını gören Kral da, dürbünle bakıyorum ayağıyla, ayağa kalktı...

Asaletinin gereği olarak, kadını ayaktayken, oturmaya devam edememişti...

Mustafa Kemal gülümsedi, notunu vermişti...

Yanındakilere döndü, çaktırmadan fısıldadı: "Madam’a müthiş zaafı var...

Korkarım, bu yüzden tahtını kaybedecek!"

*

Kral, İngiltere’ye döndü. Madam, boşanma davası açtı.

İkinci kez boşandı.

İkinci kez dul kaldı.

Üstelik, Amerikalıydı.

Kraliyet yasaları, gelenekler, kilise, hepsi karşılarındaydı...

Tek çare vardı...

Kral, sadece 325 gün oturduğu tahtını bıraktı!

Önceki gün Türkiye’ye gelen Kraliçe Elizabeth’in babası, yani Edward’ın kardeşi George kral oldu...

Edward, aldı Wallis’i, gitti Fransa’ya, Conte Şatosu’nda, Fransız bir papazın kıydığı nikáhla evlendi...

Böylece, İngiltere tarihinde, kendi isteğiyle, hem de kadını için tahtını bırakan ilk hükümdar oldu.

*

Mustafa Kemal, gene bilmişti.

*

Diyeceksiniz ki, e-ee?

E’si şu...

"Kadın" önemlidir.

"Dedikodu" daha önemlidir.

Çünkü, kadınlarla ilgili fısır fısır dedikodu, gün gelir, illa ki gerçek olur!

*

İngiltere Kraliçesi’nin Türkiye ziyaretinden geriye kalan en önemli "dedikodu" da şudur...

Başbakan’ın eşi Emine Hanım, Çankaya Köşkü’ne neden gitmiyor?

First Lady Hayrünnisa Hanım ile aralarında "kadınsı" ve "hükümdarlık"la ilgili bir problem mi var?

Ankara fısır fısır...


YILMAZ ÖZDİL
Tuncay Özkan’ın yönetimindeki Kanaltürk’ün AKP yanlısı bir gruba satılması şok etkisi yarattı. Tuncay Özkan’a siyaseten bel bağlayanların tepkisi haklı. Çünkü farklı umutları vardı... Medyadaki aymazları ise anlamaya imkan yok. Özgürlükçü ve demokrat geçinen bir gazete Kanaltürk’ün etkisizleştirilmesi karşısında zil takıp oynayacak... Kendilerinin (bizlerin) de aynı kuşatma altında bulunduğunu hâlâ fark edemediler...
Kanaltürk iktidarın baskıları sonucu satışa zorlandı.
Akşam, Show, Sky gibi medya organlarının sahibi Mehmet Karamehmet geçenlerde okkalı bir para cezasıyla baskı altına alındı. Cezalandırıldı.
Cumhuriyet’in sahibi İlhan Selçuk’un gece yarısı evinden alınıp götürülmesi de kuşkusuz bir tür yıldırma denemesiydi.
Muhalif Ulusal Kanal’ın kadrosunun yarısı hapiste...
İktidarın tarafsız kalmaya çalışan NTV’yi cezalandırmak için fırsat kolladığı söyleniyor.
Öte yandan TRT’nin 4 kanalı AKP’nin sesi haline getirildi. Sabah ve atv, devlet bankalarından alınan kredilerle Başbakan’ın damadının kontrolüne verildi. Medyanın yarısı iktidar borazanı olarak ses veriyor...
Bu iktidarın tarafsızlık, hak, hukuk, etik, adalet, demokrasi, özgürlük gibi kavramlarla ilişkisi yok. Tek ilkesi var:
- Ya benden yana olacaksın ya yok olacaksın...
Öyle yolsuzlukları falan yazmayacaksın. Mizahını bile yapmayacaksın. “İcraat”a müdahale etmeyeceksin. Kafaları karıştıracak, beylerin rahat çal - ışmasını sağlayacaksın...
Tarafsız olan her organ, her kurum kuşatma altında... Bizi ilgilendirmesi gereken bu...

Sivas’ta bazı bürokratlarla müteahhitler kamuihalelerini hamamda paylaşıyormuş...
Temiz iş doğrusu...
Haldun Ertem


Dinleniyorsunuz!
Anayasa Mahkemesi Başkan Yardımcısı Osman Paksüt, Kavaklıdere Tenis Kulübü’ne giderken kendilerini izleyen küçük araçtan kuşkulanıyor... Araç tam arkalarına park edince kuşkusu artıyor. Olay yerine gelen Emniyet Müdürü Ercüment Yılmaz aracın Emniyet’e ait olduğunu ancak narkotik görev yaptığını söylüyor... Osman Paksüt neden aracın dinleme görevi yaptığını düşündü? Belli ki bu konuda kuşkuları vardı. Muhtemelen uyarılmıştı. Biz YÖK üyelerinin Başbakanlıkça dinlendiğini, Ankara’da teknik konuda uzman bir kuruluşun YÖK üyelerini uyardığını biliyoruz. Ankara böyle bir yer..

Smokin zamanı
Genelkurmay’ın yaptığı son 30 Ağustos davetinde smokin giymek mecburi tutuluyordu. Başbakan ve Cumhurbaşkanı o davete, öncekiler gibi, kravat takarak gittiler. Çünkü iktidar kadrosu frak, smokin gibi giysileri “gâvur adeti” diye reddediyordu. (Sanki kravat Müslüman kıyafeti)...
Neyse ki sonunda Cumhurbaşkanı Gül smokin giydi... Ama keşke bunu daha önce yapsa, Atatürk Türkiyesi’nin Çankaya’ya yerleştirdiği protokol olarak uygulasaydı... Keşke İngiltere Kraliçesi’nin protokoluna ve zorlamasına uymuş havası vermeseydi...

Poşetli muamele
Başbakan Erdoğan, 11 Mayıs’ta çeşitli açılışlar yapmak üzere Antalya’ya gitti... Erdoğan’ın konvoyu saat 17.00 sıralarında Şarampol Kapalı Yol Girişi mevkiinden geçerken Ertuğrul Sağlam isimli vatandaş “65 yaşında emeklilik getirdiniz. İnsanları üç kuruşa mahkûm ettiniz. Asgari ücretliyi perişan ettiniz” diye bağırdı. Gerisini Ertuğrul Sağlam şöyle anlatıyor:
- Birden çevremi Başbakanlık özel korumaları sardı. Bana vurmaya başladılar. Daha sonra 06 VAC 07 plakalı araçlarına bindirdiler. Göz bandı taktılar ve başıma poşet geçirdiler. Antalya’yı bilmedikleri için kendi aralarında tenha bir yer bulmak için konuştular. Arabada dört kişiydiler. Bu sırada ‘Senin yanına silah koyacağız, eroin koyacağız, öldürüp atacağız’ şeklinde tehdit ediyorlar, ağza alınmayacak şekilde küfür ediyorlardı. Yaklaşık 20 dakika sonra bir yere geldik. Arabada yarım saat sürekli dövdüler.”
BirGün gazetesinin haberine göre, Antalya Nöbetçi Savcılığı’na suç duyurusunda bulunan Sağlam, kendisini kaçıran Başbakanlık korumalarının eşkalini de vermiş... Ertuğrul Sağlam’ın Avukatı Münip Derviş, “Ortada bir suç unsuru varsa polislerin gözaltı işlemi yapması gerekirdi. Korumaların saldırması tamamen keyfi ve antidemokratiktir. Bu olayın sonuna kadar takipçisi olacağız” diyor...
Faşizmin ayak seslerini duyuyor musunuz?

19 Mayıs yürüyüşü
Türkiye Gençlik Birliği (TGB), 19 Mayıs’ı, Anıtkabir’de kutlamak üzere İstanbul’dan Ankara’ya yürüyüş başlatıyor...
Gençler, 16 Mayıs’ta İstanbul’dan yola çıkacak ve 4 gün sonra Ankara’ya ulaşacak...
Üyelerinin çoğunluğunu üniversite öğrencilerinin oluşturduğu TGB’nin düzenlediği yürüyüşe isteyen her genç katılabilecek. Ayrıntılı bilgi almak için TGB’ye ‘http://www.tgb.org.tr’ adresinden ulaşılabilecek.

Melih Aşık
[FONT="Arial Black"]Hayrunnisa Hanım'ın dişi mi ağrıyor

Ruhat Mengi, Hayrunnisa Gül'ün Kraliçe Elizabeth için verilen resepsiyonda giydiği 'Arap tarzı' türbanı eleştirdi.


Ruhat MENGİ/Vatan

Hayrunnisa Hanım'ın dişi mi ağrıyor

Yazınca kızıyorlar biliyorum ama aynı görüntü Tansu Çiller, Semra Özal, Rahşan Ecevit veya Berna Yılmaz’la ilgili olsa onlar için de aynen yazardım, bunu da bildiğim için kimse kusura bakmasın.

Nitekim Çiller’in kıyafet modellerini tıpatıp, eksiksiz Prenses Diana’nın modellerinden kopya ettiğini de fotoğraflarıyla haber yapmıştım, kendisi hatırlayacaktır.

Hayrünnisa Gül’ün Kraliçe Elizabeth için verilen yemekte giydiği kıyafet gayet şık. Renkler de, model de ustaca seçilmiş, zarif hiç diyecek bir şey yok.
Gel gör ki yine “sadece saçlarımın tek telini göstermeyeceğim” diye kafasına sarıp sarmaladığı türban “dişi ağrıyormuş” da onu sıkıca bağlamış görüntüsü veriyor.

“İnancım için kapatıyorum” görüşüne saygı duyuyorum velakin din uzmanları “Kur’an indiğinde Arap kadınlarının başında örtünün zaten bulunduğunu ama uçlarını arkaya sarkıttıklarını, Kur’an’ın sadece bu uçları öne alarak yakaların üstüne inmesini önerdiğini” söylüyorlar.

Eğer türban konusu koca bir ülkenin siyasetini kilitleyecek kadar önemli, dinin (öyle olmadığı da sık sık anlatılmakla birlikte) olmazsa olmaz şartı olarak öne sürülüyorsa o zaman en azından Kur’an’da belirtildiği haliyle uygulanmalı değil mi? Özellikle de toplumun türbanlı kesimine model oluşturacak şekilde ortaya çıkan siyasetçi, lider eşleri tarafından.
Bu türban yakanın üstüne inmiyor. Nur Suresi’ne uyarak takıldığı halde Ahzap Suresi’nin “vücut hatlarını göstermeyecek, rahatsız edici bakışlardan veya olaylardan kaçınmak üzere bol, vücut hatlarını saklayan dış giysi” tarifine hiç uymuyor.

Yani sözün özü; istenen ayetlere uyuluyor, istenmeyenler unutuluyor.
“Herkes istediği kadarına uysun” demek lazım elbette ama o zaman herkes “az dindar-çok dindar” ayırımını da türbana bakarak yapmasın. Türban dayatması ile ülkeyi bölmesin de demek lazım. Haksız mıyım?
Bu soruyu soruyorum, çünkü İngiltere’nin en önemli gazetelerinden The Times, Hayrünnisa Gül’ün “İslâmi giysi kullanan ilk first lady” olduğunu yazdıktan sonra “Türban Türk siyasetinde en çok tartışılan konulardan biri olmayı sürdürüyor” demiş.

Neredeyse tüm Arap ülkelerinin lider eşlerinden de daha çok İslâmi giysi kuralına Türk lider eşleri uyuyor ve The Times’ın da vurguladığı gibi türban Türk siyasetinin en çok tartışılan konusu, hatta siyaseti kilitleyen bir simge haline geliyorsa, toplum türban üzerinden düşman kutuplara ayrılıyorsa o zaman “sadece türbanı seçiyorum, tesettürün geri kalanına uymuyorum” diyenlerin samimiyetinden esaslı şekilde şüphe etmek gerekir.
Bunun “altı blucin ve tünik üstü türban” kıyafetlerden farkı yoktur.
Olay budur.


Vefa, benim için kin ve minnete sadakattir. İşte o yüzdendir ki bu yazı bir namus yazısıdır, vefa yazısı değil.

Ne Tuncay Özkan, ne de Kanaltürk’e minnetim var.

Üslendikleri misyona saygı duyduğum ve aralarında bulunmak, değişik bir bakış açısı sunmak, magazininden kültürüne, programlarını beğendiğim bir kanalın ufkunda kendi fikirlerime yer açmak için oradayım.

Şöyle söyleyeyim: Yirmi iki yılı geride bıraktığım gazetecilik mesleğinde, kimsenin kimsenin önüne geçmek için dolap çevirmediği, kişisel hırsların değil, doğru ya da yanlış, ilkelerin savunulduğu tek iş yeri gördüm, o da Kanaltürk’tür.

Sevgili hocamız Prof. Dr. Süheyl Batum, Ceza Hukuku’nda uluslararası genç değerimiz Aslıhan Öztezel ile birlikte hazırlayıp AB’nin mali desteğini aldığımız, dolayısıyla başta ekonomik, her anlamda bağımsız Kiosk programını, bu özellikleri yüzünden Kanaltürk’te yapıyoruz.

Tuncay Özkan’a, “AB programı yapacağız!” dediğimde, AB karşıtı Kanaltürk izleyicilerinden nasıl tepki alacağını o da biliyordu ben de.

Tuncay Özkan, sadece konuk olarak katıldığım “Gerçekler” programında, “Bu karıyı niye aranıza alıyorsunuz?” diyenlere karşı nasıl sağlam durduysa, “AB yanlısı program nasıl yayınlarsınız?” diye soranlara karşı öyle sağlam durdu.

Ben de, “O adamın yanında ne işin var?” diyenlere karşı aynı sağlamlığı gösterdim. “Kanaltürk’ü bitirecekler, kenara çekil!” diye uyardıklarında da kaçmadım. Kaçmam.

Anlamıştım. Bitireceklerdi. Tuncay Özkan millete güveniyordu.

“Yanlış millete güveniyorsun!” dedim. Dinlemedi.

Bitirdiler.

***

Kanaltürk’ün Koza İpek Grubu’na satışını, kesinlikle onaylıyorum!

Tuncay Özkan ve kanala küfreden halkımıza soruyorum: “Gömleğimi satarım, maaşımın yarısını veririm, yeter ki Kanaltürk yaşasın!” diyenlerden kaçı gömleğini sattı, kaçı maaşının yarısını gönderdi Kanaltürk’ün 8 aydır ücretsiz çalışan elemanlarına?

Tuncay Özkan’ı linç eden köşebentlerimize soracak sorum yok, çünkü hepsinin ne mal olup kaça satıldıklarını çok iyi bilenlerdenim.

Aralarından biri beni hayal kırıklığına uğrattı, o da sergiler “gibi” göründüğü duruşa hiç yakışmayan dünkü yazısıyla Yiğit Bulut.

Pek güvendiği okurlarına, “Kanaltürk programlarına niye katılmadığımı şimdi anladınız mı?” demeye getirmiş. Eğer Kanaltürk’ün Ankara konferansına katılımını, benim boyun eğmediğim, “Aman onlarla görünmeyin!” uyarısına uyup iptal ettiğine bizzat tanık olmasaydım, belki yutardım.

Ama “Tam karşı gruba satacağına, keşke kapatsaydı! O zaman, peşine düşen herkes gelir, orada gerekli mücadeleyi yapardı...” nasihatine değgin bir ders vermek isterim: Sayın Bulut, herkesin hiç kimse demek olduğu zamanları siz hiç yaşamadınız anlaşılan. Ya herkes adına angaje olmayın, ya da kendiniz için konuşun. Parmağınızdaki pırlantalı yüzüğü mü verirdiniz Kanaltürk’e destek olarak, yoksa vermez miydiniz?

Vermemek elbette hakkınız, ama vermemek, sizin de “herkes yapardı” demek hakkınızı elinizden alır.

***

Tuncay Özkan, Kanaltürk’ü satmasaydı, evet, Maliye Bakanlığı el koyacaktı. Maliye Bakanlığı el koyup ne yapacaktı? Belki aynı gruba, ama mutlaka AKP yandaşı birilerine satmayacak mıydı?

Tuncay Özkan, bütün kapıları çaldı. Alımkâr bir tek “vatan evladı AKP muhalifi” çıkmadı.

Kanaltürk’ün Koza İpek Grubu’na satılması, işin zaten varacağı mecrada, Unakıtan maliyesini aradan çıkarmaktan ibarettir.

Kanaltürk’ü yaşatmak için elini taşın altına koyan, didinen gerçek insanların tesellisi yok, olamaz. Ancak...

2005’te beni, bugün Tuncay Özkan’ı linç etmek için yarışan aynı sırtlan tayfasına iki seçenekli bir uyarım var: Sizin güdük çapınızla edindiğiniz büyük şans, bizlerin satılık olmamasıdır. Satılmaya karar verirsek, sizlerden daha çok para ederiz bir...

İkincisi, satılmadan yaşar ve sizin ardınıza kalırsak, onur nedir, onursuz kimdir, tarihçesini biz yazarız.

Her iki olasılıkta da kin vefama güvenebilirsiniz!

MİNE KIRIKKANAT