[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Düşündüm taşındım, işin içinden çıkamadım.. Dünya piyasalarını yakından takip edenlere sordum, tatmin edici bir yanıt alamadım..
Neden diye kafa patlattım..
Yok, olmuyor!
Efendim konu şu; biliyorsunuz Katar Emiri yönettiği devlet fonu vasıtasıyla Sabah-atv grubuna 125 milyon dolar vererek ortak oldu.. Yüzde 25’i Emir’in..
İlk bakışta, ne var bunda, Katar Türkiye’ye yatırım yaptı denilebilir.. Dünyanın birçok ülkesine de yatırım yapıyorlar diye yorumlanabilir..
Durum pek öyle değil..
Bu iş biraz farklı..
Katar Emiri, ülkesini şeriatla yöneten, bırakın demokrasiyi göstermelik bir seçime bile izin vermeyen, medyayı devlet tekelinde tutan, internet akışını denetleyen bir kişi..
Peki böyle bir kişi nasıl olur da başka bir ülkede kendisini laik, demokrat ve liberal olarak tanımlayan bir gazeteye yatırım yapar..
O gazetenin gelişmesi, büyümesi için para harcar..
Anlayamadığım bu..
*
Konuyu biraz açalım..
Emir, şeriat düzenini savunuyor..
Ortağı olduğu gazete laik düzeni..
2003 yılında referandumla kabul edilen Katar Anayasası genel seçimleri öngördüğü halde Emir 5 yıldır seçim yaptırmıyor.. Ne zaman yaptıracağı da belli değil.. Emir seçimden hoşlanmıyor..
Ortağı olduğu, para yatırdığı gazete serbest seçimleri savunuyor..
Emir çok eşliliği ülkesinde uyguluyor.. Hatta kendisinin de üç eşi var..
Ortağı olduğu gazete çok eşliliğe karşı..
Emir faize karşı.. Faizi haram sayıyor..
Ortağı olduğu gazete faizle kredi alıyor.. Emir de payına düşen kadarıyla faiz yükünün altına giriyor..
Emir özgürlükten falan hoşlanmıyor.. Özgürlüğün ‘ö’sünü ağzına alana haddi bildiriliyor..
Ortak olduğu gazete lafta da olsa özgürlüklerin genişletilmesinden söz ediyor..
Tuhaf bir durum değil mi?
*
Katar Emiri parayı Vakit Gazetesi’ne yatırsa bir anlamı olur.. Ülkesindeki düzeni Türkiye’ye de getirmek, siyasal İslam’ı yaygınlaştırmak istiyor denilebilir..
Yorumu kolay olur..
Ama Sabah Gazetesi’ne para yatırmasını anlamadım..
Sabah, siyasal İslam’a karşı..
Sabah’ın küçük ortağı, siyasal İslamcı..
Eşyanın tabiatına aykırı bir durum.. Katar Emiri açısından izah edilebilir gibi değil..
Aklıma geldi de.. Emir, kendi ülkesine giren yabancı yayınlara bile sansür uyguluyor.. Ortağı olduğu Sabah’ı Katar’a sokar mı? Yoksa sansürleyerek yeniden mi bastırır?
*
Bir de ortaklık olayının Türkiye cephesi var.. Başbakan kendisine yakın beş iş adamını çağırsa 125 milyon dolar bulunurdu.. Mesele sadece 125 milyon dolarsa 5 kişi yüzde 5’er hisse alarak bu işe girer, mesele çözülürdü.. O zaman neden 125 milyon dolar için Katar Emiri ortak edildi..
Gazete için de risk değil mi?
*
Bana çok acayip geldi.. Oturup yazayım dedim.. Belki benim bilmediğim başka şeyler vardır..
Sizce var mı?
Mehmet Tezkan
Dört kadınla evliliği savunan herkese Güngör Dilmen Kalyoncu'nun Kurban adlı oyunundan birkaç replik hatırlatırım.
Kurban'da üstüne kuma getirilen Zehra Kadın'ın düğün alayına kapıyı açmayışı anlatılır.
Sonu acı bir oyundur,Zehra Kadın önce çocuklarının sonra da kendi canına kıyar.
Neyse oyunun bir bölümünde köyün muhtarı kapıyı açtırma işini üstüne alır ve şöyle der:
"Aç kapıyı Zehra,bak Peygamber efendimiz bile karısının üstüne kaç kadın aldı..."
Zehra,Anadolu kadının bilgeliğiyle cevap verir:"Peygamber efendimizin tüm
dediklerini tuttuydunuzda bir karı üstüne karı almak kalmıştı öyle mi?"
Size anlatacağım olaya ister kader deyin,ister ilahi adalet ya da tesadüf sonuç
değişmiyor.
Cuma günü gazetelerde Tekbir Giyim'in sahibi Mustafa Karaduman'ın "Tek eşlilik mümkün olsaydı kerhaneler olmazdı" vecizesini okuduk.
Karaduman'a göre fuhuş ancak bir erkeğin çok eş almasıyla önlenebilirmiş.
Aynı gün gazetelerin üçünsü sayfasında dikkatlerden kaçan bir haber vardı:
Batman'da dört eşi olan bir köy muhtarı yanlarında temizlikçi olarak çalışan 12
yaşındaki çocuğa tecavüz etmişti.
Karaduman'ın mantığının yanlış olduğunu zaten biliyorduk ama bu olay o zihniyetin suratına inen ilahi bir tokat oldu
Bu adamlar kendi doyumsuzluklarına kutsal kisveler ararken,hepimiz zır cahil
zannediyorlar...
İran'da da çok eşle evlilik var ama buna karşın saatlik nikah diye de
tanımlayabileceğimiz Mut'a nikahı da var.
Cidde Ekonomik Formu için 2004'te Başbakan Erdoğan ile birlikte Suudi Arabistan'a gitmiştim.
Orada Suudi Televizyonu'ndan adının içinde Vahap olan bir adamla tanıştım.Tatil için sık sık Türkiye'ye özellikle de Yalova'ya geliyormuş.
Haberi geçtikten sonra "seni oteline bırakayım" dedi,arabada sohbet etmeye başladık.
Karısının o gün,kocası ölen komşu kadına üstüne kuma gelip gelmeyeceğini sormaya gittiğini söyledi.
Hayretle "Karın sana yeni eş mi buluyor?" diye sordum.
"Evet" dedi,"o bulmasa ben birini bulup getireceğim ve belki anlaşamayacaklar,oysa komşuyu tanıyor,bu sayede o da sorun yaşamayacak"
Arabadan ağzım açık olarak indim,kart-vizit alışverişinden sonra da konuyu unuttum gitti.
Aylar sonra telefon çaldı,arayan oydu ve İstanbul'daydı.
Hanımlarından önce gelmiş,"onlar gelinceye kadar ününü duyduğum Aksaray'da zaman geçirmek istiyorum,bana eşlik eder misin?" dedi.
"Bu akşam Ankara'ya gitmem lazım,maalesef olmaz" diyerek telefonu kapattım
Tekbir Giyim'in sahibinin sözlerini okuyunca aklıma bunlar geldi ve bir de soru...
Bugüne kadar dört eş propagandası yapmaktan uzak duran Mustafa Karaduman neden şimdi konuşuyor?
Bu konuşmanın ülkede esen ya da estiği sanılan şeriat rüzgarıyla alakası yok mu?
Özay Şendir- haberturk.com
SÖZLÜĞE baktım "maval"ın iki anlamı var:
Birincisi, Arapların bir tür şarkısı.
İkincisi; uydurma, asılsız, hikáye, yalan...
Bence Denizlili çiftçinin önceki gün Başbakan’a "Bize maval okuma!" diye bağırdığı birincisidir, yani bir tür Arap şarkısı.
Ki ben Arap’ın "maval" okumasını bilirim.
"Maval" genelde Arap’ın aynı sözcüğü durmadan tekrarlamasından oluşur, uzunluğu duruma göre değişir.
Diyelim ki Arap, minderlerin üstünde rahat bir mekándaysa iki-üç gün sürebilir.
Devenin sırtındaysa, "maval" gideceği yerde biter.
Yok eğer deve güdüyorsa, develer kaçana kadar...
*
Başbakan, "Enflasyon tek haneli rakamlara indi... Ekonomi iyileşip büyüdü görüyorsunuz..." deyince, işte o an Denizlili köylü kalabalığın arasından seslendi:
"Maval okuma... Mazot kaç lira, biliyor musun?.. Ben çiftçiyim, yağ bile alamıyorum... Sen bunları külahıma anlat..."
"Maval" uzun bir şarkıdır.
Hatta kimi "maval" okuyuşların -altı sene olmasa bile- üç gün-üç gece sürdüğü, mavalcının giderken "Devamını yakında gelip okurum" dediği anlatılır.
"Maval" okuyan ağzını açar ve gözlerini kapatır.
Etrafında ne oluyor, ne bitiyor görmez. Arada bir tek gözünü açması ise, bakmak içindir:
Dinleyen kaldı mı?..
*
Denizlili çiftçi, Başbakan’a "Maval okuma" dedikten sonra Başbakan şöyle dedi:
"Onların kulakları vardır duymazlar, gözleri vardır görmezler, dilleri vardır söylemezler..."
"Maval" zengin Arap kültürünün eşsiz bir hazinesidir.
Türkçe’de bir karşılığı da "martaval"dır.
"Maval"ın uzunluğu dinleyenlere göre de değişir.
"Maval" dinleyenler, aynı sözcüklerin aralıksız ve durmadan tekrarından fazla bir şey anlamazlar.
Aslında bir şey anlamak için de dinlemezler.
Doğrusunu isterseniz zaten dinlemezler de.
Öyle bakarlar:
Maval, maval...
Bekir Coşkun
1 Mayıs
Havuzlu villa.
12 daire.
7 yazlık.
Miami’de ev.
Cip.
2 trilyon nakit.
*
Ne bu?
Sendikacı!
*
Peki, hiç düşündünüz mü, neden, grev yapılan fabrikaların kapısında, eli odunlu yarma gibi "grev gözcü"leri bekler?
Çünkü bizim işçi, anca odun zoruyla grev yapar... Allah sizi inandırsın, "Söke söke hakkımızı alalım" diye goygoy yapıp, arka bahçedeki ağaçlardan atlayarak, gizlice içeri sızan ve tornasının başına geçen işçiler gördüm ben... Arkadaşın arkadaşı satması 2 saniye sürer!
*
Mesela, Tuzla.
Üniversite öğrencileri yürüyüş yaptı, işçiler ölmesin diye... Beraber yürüyecek bir tane işçi bulamadılar. Hatta polis, çocukları copladı, seyrettiler.
*
Bakın şimdi, Taksim tartışılıyor.
Çıkarız, çıkartmam filan.
*
Nedir Taksim?
İşsiz selinin volta attığı yer.
Ben iddia ediyorum...
Vali bey, "Taksim’e çıkan sendikacıları döveriz" diyeceğine, "Bunları atıp, sizi işe alacağız" dese, polise gerek kalmaz, işsizler girişir işçilere!
*
Hazin ama...
Böyle.
Namuslu sendikacıların ve işçilerin, hükümetten önce, yukarıda örneğini verdiğim karaktersiz sendikacılar ve şuursuz işçilerle mücadele etmesi gerekiyor.
Yoksa, boşu boşuna sopa yersin.
Üstüne "Oh olsun" derler.
Yılmaz Özdil
Her yıl 1 mayıs gündemini değiştirmek için iyi bir çıkış yolu buldular.Yakında camii yapmayada kalkışırlar.
BİR küçük umutla bekledi insanlar:
“CHP kurultayında yeni ve ilerici bir kadro yönetime gelirse, belki 1 Mayıs’ın kan ve barut kokan havasını önceden önleyecek girimlerde bulunabilir!”
CHP ne yapabilir ki?
Yeni kadro hangi önlemlerle bu gergin ortamı yumuşatabilir?
Kurultay günü sohbet ettiğimiz eski bir sendika yöneticisi bir yol gösterdi:
“CHP yönetimi kalkıp derse ki, 1 Mayıs günü emekçiler üç koldan yürüyüşe geçerken, partimizin yönetici ve milletvekilleri de üçe ayrılıp tam kadro ile aralarında olacaktır. Genel Başkanımız da sendika liderleri ile kol kola girecektir.”
Benim dudak büktüğümü görünce, eski bir olayı hatırlattı:
“Sayın Solak, 1977 genel seçimleri öncesinde dönemin Başbakanı Sayın Demirel, CHP Genel Başkanı Sayın Ecevit’e, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın suikast ihbarını resmi bir yazı ile göndermişti. Hatırladınız mı?”
Hatırlamaz mıyım?
Milliyetçi Cephe Hükümeti dönemiydi ve o gün Ecevit’in basın toplantısında ben d e bulunmuştum. Dün gibi hatırlıyorum. Ecevit kısa konuşmuştu:
“Ben bu suikast tehditlerinden korkmuyorum ve miting günü eşimle birlikte Taksim’de olacağım.. Bu tehditleri yine halkımızın gücü ile aşacağız.”
Bu tür ihbar ve haberler zaten sindirme amaçlı organizasyonlar.
Ecevit ve eşi miting günü Taksim’e girdiler.
Yüz binlerce insan da aynı meydandaydı.
Ecevit’i korkutmak isteyenler, bir anlamda ekmeğine yağ bal sürmüş oldular.
Gelelim 1 Mayıs 2008 gerilimine..
DİSK, KESK ve TÜRK-İŞ tarafından ortaklaşa hazırlanan 1 Mayıs İşçi Bayramı Yürüyüşü, İstanbul’a gerdi. Ama Ankara’yı da fena halde yordu.
İnsanlar tedirgin.
İktidar Partisi ve Hükümet kesin kararlı:
“Taksim’de yapılacak mitinge izin verilemez. Kutlamalar yasada belirlenen yer ve zamanda yapılmalıdır. Bu bir yasaklama değil, yasaya uygun düzenlemedir.”
İlk bakışta haklı gibi gözüküyorlar.
Ancak, Taksim alanı bir “Sembol” işçi sınıfı için.
1977 yılının 1 Mayıs günü, aynı alanda 36 kişi bir provokasyon sonunda öldürülmüş, ortalık kan gölüne dönmüştü. Hala meçhul kalmış bir tuzaktır bu!
Demokrasi ve özgürlük rejimlerinde örgütlü sivil toplum kuruluşları, bu tür anma ve bayram günlerinde korkup ürkmek yerine, inadına haklarına sahip çıkarlar.
1 Mayıs için şu ana kadar verilen kararlılık söylemleri de bunu kanıtlıyor.
Ancak İstanbul Valisi de kendi cephesinden kararlılıkla karşı çıkıyor:
“Böyle bir yürüyüşe izin verilemez. Yapılırsa güç kullanırız. “
İstanbul Valisi Muammer Güler de farkında ama tersinden okuyor gerçeği:
“Üç koldan yürüyüş İstanbul’u felç eder..”
Doğru, ama Sayın Vali deneyimli biridir..
Güç kullanırsa, İstanbul felç olmaktan öteye, külliyen kötürüm olur.
Yani öyle bir ortamdayız ki, 1 Mayıs için çözüm umudu sanki hiç kalmadı,
Oysa çözüm olmalı…
Mutlaka bulunmalı..
Bakın, bu durum CHP için bulunmaz bir fırsat..
Kurultay bitti. Dikensiz Gül Bahçesi’nin çiçekleri açtı(!)
Gerçi bu güller, tümüyle “Baykal” kokuyor.
Ama olsun!
Rahmetli Ecevit’in 1977 mitingi öncesi yaptığını bugün Baykal yapsa olmaz mı?:
“Kurultayımızdan yeni güç ve destek alarak güven tazeledik. Partimizin yeni bir mücadeleye hazırlanması öncesinde, emekçi kitlelerin kendi bayramlarını özgürcü ve coşkuyla kutlamalarını en çok biz isteriz. Bu nedenle, parti yönetiminde görev bölümü bile yapmadan, işçi kardeşlerimize karşı olan görevimizi yerine getireceğiz. En başta ben olmak üzere, tüm milletvekili arkadaşlarım ve yeni seçilen PM üyeleri üçe ayrılıp 1 Mayıs yürüyüş kollarının en önünde yerlerimizi alacağız. İktidarı şimdiden uyarıyorum, şiddet ve güç kullanmaya kalkmasın, bu bir demokratik katılımdır.”
Devlet, kendi meclisinin ana muhalefet partisine zor ve şiddet kullanabilir mi? Asla!
Peki CHP bunu yapsa, “Yeni politikalar üretmiyor” eleştirisi küt diye kesilmez mi?
CHP’nin emekçi kitlelerle bağının koptuğunu söyleyenler, anında susmaz mı?
Tamamen laiklik ilkesine ve türbana kilitlendiği yolundaki söylemler dinmez mi?
CHP bir sosyal demokrat partinin olması gereken yerde yerini almış olmaz mı?
Bana göre, bu sayede, “Yine Önder Sav ve arkadaşları ile polit büro oluşturuyor.” diye yazıp çizenleri utandırmış olur. “Sekreterini önce milletvekili yaptı, şimdi de PM üyesi olarak yönetime getiriyor” diyenlerin dillerine acı biber sürmüş olmaz mı?
Deniz Bey, PM üyelerinin yarısını değiştirdi. Doğru ama bir de başka gerçekler var.
Gidenlerin bir bölümü, geçen kurultayda Mustafa Sarıgül’e oy ve destek vermişlerdi, şimdi ışınlandılar. Bir bölümü, geçen seçimin vitriniydi ve bu kez Prof, Haluk Koç’a oy ve destek verdikleri için silindiler. Hatta Önder Sav’a oy vermeyenler bile aranıp tarandı.
Bütün bunları tartıştırma yerine, CHP 1 Mayıs atılımını yapmalıdır.
Hem işçilerin ve diğer emekçilerin gönüllerini fethetmeli, hem de 1 Mayıs korkusunu yaşayan büyük kitlelerin huzura kavuşmalarına yardımcı olmalıdır.
Yeni politikalar üretilecekse, işe buradan başlamalarında yarar var.
Yoksa, “Partim beni 10. kez seçti. Bu benim için yeterli. Salı günleri de grupta zaten konuşuyorum, Meclis TV’den naklen veriliyor. Bu bana yeter de artar” diyorsanız, yetmez. Salı konuşmaları, 23 Nisan müsamereleri gibi, alıştı millet. O an doğru dürüst dikkat etmeden bakıyor, sonra unutup gidiyor.
Eğer kalıcı ve yararlı bir eylemle işe başlarsanız, sürekli alkışlar da alırsınız!
Öneri bizden, ferman Deniz Baykal’dan !
Türkiye’de her konu tartışılabiliyor. Ve herkes tartışabiliyor. Çünkü artık herkes, her konuda uzman oldu!..
Ancak ortaya çıkan şey çoğu zaman “ayrıştırılmış bilgi” (rafine, işe yarar bilgi) değil, “laf yığını” oluyor.
Yani ister aydın, ister politikacı ve yönetici olsun, konuşanlar yüzeysel konuşuyor. Zaten, ertesi gün, bilemediniz üç-beş gün sonra her şey unutulduğu için konu da kapanıyor.
Şimdi biz -okuyanlar için- yüzyıllardır unutulmayan bilgilerle son günlerdeki “ayak takımı” tartışmalarına değinelim.
HEM İŞGAL EDİYOR,
HEM DE KUTLUYOR!..
Manken ve televizyon programı sunucusu Aysun Kayacı’nın, AKP’ye yönelik eleştirileri gündeme oturmuştu. Kayacı, canlı yayında, “Vergisini verenle vermeyenin oyunun bir tutulamayacağını” söylemiş, sözü “Vergi vermeyen oy vermesin” e getirmişti. Aynı zamanda, 340 milletvekili olan iktidar partisi AKP için “Ayak takımının iktidara getirdiği parti” demişti.
Bu sözlere büyük tepki gösterenler oldu. Savunmasız gördükleri bir genci aşağılayan politikacılar ve sözde aydınlar olmuştu. Bu kesimler, Atatürk’e, Cumhuriyete, laikliğe, bağımsızlık ve egemenliğimize her türlü sözü söyleyenlere ve hatta PKK’lı teröristlere (onların politikacılarına) tek laf etmediler.. Hâlâ da etmiyorlar..
Gıkları bile çıkmıyor.
Ülkemize gelip, “Dede, niçin Türkiye’yi işgal edemedin de öldün?..” diye üzülen Anzak torunlarının “Şafak ayinleri” ne bile ses çıkarmıyorlar!..
Söylenen sözleri bir hatırlayalım. “Vergi vermeyen oy vermesin” diyen kişiye, AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, “Teneke kafalı, edepsizler” demişti. AKP İzmir Milletvekili İsmail Katmerci ise, “Mahluk... Herkes onun ne mal olduğunu biliyor... Herkes onun ne iş yaptığını, nasıl para kazandığını biliyor... Ben bunları lanetliyorum” diye karşı çıkmıştı.
2BİN 500 YILLIK ZİHNİYET!..
Tam bu tartışmalar bitti derken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyen sendikalara, Kayacı gibi cevap verdi: “Ayakların başları yönettiği yerde kıyamet kopar.”
Hem de “Ulus egemenliğinin” yüceltildiği 23 Nisan’da!..
Türkiye’deki “Batı hayranı” aydınlar(!), işlerine gelmeyince bu sözlere saldırıyorlar; işlerine gelince (ya da korkunca) susuyorlar. Kayacı’ya saldıran ve benzer sözlerin tartışılmasını isteyenlere “faşist” diyerek faşistçe saldıranlar Başbakana karşı dillerini yuttular!..
“JAPONYA’YI AYAK TAKIMI YÖNETMİYOR!”
Bu sözlerin yaklaşık 2 bin 500 yıl önceki düşünürlerden Eflatun’a (Platon) ait olduğunu yazmıştım. Biliyor musunuz, “Ayak takımı yönetimi” sözü de Eflatun’a ait!..
Antik (Eski) Yunan’da Eflatun (ve Aristo), işçi sınıfının da dahil olduğu yoksul kesimin iktidarına karşı çıkmış ve bunların iktidarına “Ayak takımı iktidarı” demişti.
Yakın zamandan bir örnek vereyim. AKP’lilerin reddedemeyeceği kişilerden Prof. Dr. İsmet Giritli de bir makalesinde bu sözü şöyle kullanmıştı:
“Japonya’daki demokrasi ayak takımı yönetimi değil, daha ziyade meritokrasi olarak adlandırılan ehliyete ve kabiliyete dayanan bir yönetimdir!” (Bakınız: “Japonya’nın Modernleşmesi ve Atatürkçü Modernleşme”, Atatürk Araştırmaları Dergisi, Sayı 5, Cilt 2, Mart 1986.)
Sözde aydınlar tartışma adabını bilmeden, derinliğini de araştırmadan, işlerine gelmeyince aynı kavramlara saldırıyorlar, işlerine gelince de savunuyorlar. Tıpkı, Sami Selçuk’un Yargıtay Başkanı olarak 1999 Adli Yılının açılış konuşmasında, “Türkiye’de yüzde 93 çoğunluk halkın onuruna saldırıyla elde edilen ayıplı çoğunluktur!” deyip, bugün AKP’nin yüzde 46’sını kutsallaştırması gibi.
Tıpkı, AKP’li milletvekillerinin ve kimi köşe yazarlarının genç bir kıza saldırıp, aynı sözü başbakan söyleyince suspus olması gibi..
Sanatçı, biliminsanı ve aydınların bu tür tartışmalara girmesi ayrıdır. Ama, halkı yönetenlerin halkın bir bölümüne “ayak takımı” gözüyle bakması affedilemez..
Ne yazık ki sandıkta affediliyor!..
Hulki Cevizoğlu