[B]Sinsi oyun filan...[/B]
"Provokatör" yoktur aslında.
"Bürovokatör" vardır.
Yani, işini yapmayan bürokrat!
*
Bütün gün fosur fosur bürosunda oturur, dünya yansa, en son onun haberi olur.
*
Bir de "purovokatör" vardır.
"Bürovokatör"ü çok sever. Çünkü, ne kadar çok işini yapmayan "bürovokatör" olursa, "purovokatör" o kadar rahat at oynatır, o kadar keyifle puro tüttürür.
Ama...
"Purovokatör"ün ve "bürovokatör"ün çok olduğu yerlerde, "kırovokatör" de çok olur.
*
Yakalandığında dikkat edin... Pasaport fotoğrafı çektirir gibi, kameralara poz vere vere ateş eden sakallı dazlağın, iki lafı bir araya getiremeyen, Memati özentisi "kıro" olduğunu hepimiz göreceğiz.
*
Yoktur provokatör.
"Trafik canavarı" da...
"Enflasyon canavarı" da...
Yoktur.
"Biz bu makamlarda oturuyoruz ama, aslında haybeye oturuyoruz" diyemediğin için ne dersin?
"Canavar hortladı" dersin!
*
"Tüyü bitmemiş yetim" mesela...
Gören olmamıştır bugüne kadar.
Ama hepsi kimin hakkını korur?
Onun!
Daha üç gün önce "yetim"e tecavüz ettiler Kars’ta... Kimler yakalandı üstünde?
Siyasetçi, asker, gazeteci!
*
Ya "dış mihrak?"
Hiçbir günahı olmayan hükümetlerimizi zor duruma sokan her şey onun başının altından çıkıyor... 185 yıldır arıyoruz!
Henüz robot resmi bile yok.
*
"Kendi kendine yeten yedi ülkeden biri" efsanesi var, ayrıca... Bi tek o doğru!
Çünkü bu kafayla, hakikaten kendi kendimize yetiyoruz, başkasına gerek yok.
YILMAZ ÖZDİL
Yine oynuyor...
TİPİK futbolcu.
Bir anda sinirlenmiş gibi yapıyor.
Bizler
"Çok kızdı, şimdi hakeme yumruğu yapıştırdı, yapıştıracak" derken, yan yan zıplayarak gidiyor.
Acılar içinde kendini yere atıyor.
Demek ki
sakatlandı...
Sıhhiyeci çantası ile koşuyor...
Tam sedye yetişti-yetişiyor ki...
Kalkıp koşuyor...
*
Söyler misiniz; haklarında açılan soruşturmaya
"garabet", "utanç" dedikten sonra, şu ne:
"Yargıya saygılıyız..."
Hangisi doğru, hangisi yapmacık anlamak olası değil.
Bir anda kendini atıyor yerlere:
"Türkiye kazansın, biz kaybedelim..."
İki saat sonra Türkiye’yi daha da karıştırıp huzurunu kaybetmesine neden olacak, kendisini ise kurtaracak
"Anayasa’daki parti kapatma maddesini değiştirmeye" kalkıyor.
Futbolcu...
*
Çoktandır
AB’ye girme çabalarını unutmuştu. Bunu Türkiye’de bilmeyen, görmeyen, eleştirmeyen var mıydı?..
Ama iç hukuktan
kırmızı kart görme olasılığı ortaya çıkınca,
AB’ye dönüyor, durduğu yerde zıplıyor, söyleniyor...
"Ne oldu, ne oldu?..."
"Faul var diyor...
Hakemin kendisine kırmızı kart değil de yeşil kart göstermesini istiyor...
Bir de rakip oyunculara ayaklarıyla bilhassa kafalarını kullanmama cezası verilmesini talep ediyor..."
"Başka?..."
"AB hakemliğinde, laik cumhuriyet kalecisinin ’garabet’ ve ’utanç verici’ sayılması gerektiğini söylüyor..."
*
Futbolcu bu...
Tribünlere oynuyor, bağırıyor, çağırıyor, azarlıyor, kızıyor... Yerlere atıyor kendini, anında kalkıp koşuyor.
Bir tek an olsun gözüktüğü gibi değil.
Devlet yönetimini futbol alışkanlıklarına indirgedi ve futbolcu numaralarını sürdürüyor...
Oynuyor...
Bekir Coşkun
Aman ha!
1959, AB’ye başvurduk.
1960
1961
1962
1963
1964
1965
1966
1967, Ali Babacan doğdu.
1968
1969
1970
1971
1972
1973
1974
1975
1976
1977
1978
1979
1980
1981
1982
1983
1984
1985
1986
1987
1988
1989
1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
2000
2001
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008, Barroso ile Rehn geldi,
"AKP’yi kapatırsanız, AB’ye almayız haa!" dedi.
Yılmaz Özdil
Şeyimiz şeyimize uymuyor...
BU sefer de demokrasimiz hukukumuza uymuyor.
İyi mi?..
Biliyorsunuz, son zamanlarda da cumhuriyetimiz demokrasimize uymadı bir türlü.
Demokrasi olacaksa cumhuriyetimiz elden gidiyor... Cumhuriyetimiz kalacaksa demokrasi olmuyor.
Dünyanın her çağdaş köşesinde demokrasi ile cumhuriyet birbirinin parçası sayılırken, bizimkiler birbirine düşman...
(.......)
Şimdi ise:
Demokrasi mi, hukuk mu?..
Hukuku olmayan bir demokrasi, ya da demokrat olmayan bir hukuk var mıdır yeryüzünde?..
*
Şunlarımız da birbirine uymuyor:
Aydın ile akıl...
Söz konusu anayasaya ve rejime karşı suç işlemiş güçlü bir iktidarın kapatma davası olunca, aydınlar televizyonlara çıkıp "Demokrasi hatırına hukukun işlememesini" istiyorlar.
Akıl şaşıyor...
O zaman hukukun işlemediği bir demokrasi olabilir mi?..
Ya da; gücü olmayanlara uygulanan hukuk, sıra güçlülere gelince durduğunda... Özü eşitliğe dayanan demokrasi olabilir mi bunun adı?..
Düşünüyorum da:
Niye aydın ile akıl bir araya gelmiyor?
Ve niye aydınların aklı yok?..
*
İşte; uymayan iki şeyimiz daha:
Fazilet ile ahlak...
Kriz varsa memlekette; durumu idare etmek, hoşgörü göstermek, oyunbozanlık yapmamak, gönül kırmamak, herkesi mutlu etmek, öyle kimseyi kızdırmadan çözümler bulmak "fazilet" diyorlar.
İyi ama; hálá insanlardan gerçeği saklamak, ihanetlerin üzerini örtmek, felaketi gizlemek, bir tarihi suçu görmezlikten gelmek, toplumu kandırmak...
Ahlaki midir?..
Söyler misiniz; öyle kıvırıp durmak... Ve bunu sanki "demokrasinin fazileti" adınaymış gibi göstermek...
Ahlak mıdır?..
Hangi ahlak?..
BEKİR COŞKUN/ HÜRRİYET
]Sevmiyoruz... Terketmiyoruz da!
Ercan Saatçi'nin son klibini izlediniz mi? "Biz Burdayız" şarkısı klipleştirilirken Türkiye bir sirke benzetilmiş. Sirkin içinde üçkağıtçılar, fahişeler, fanatikler, politikacılar, dolandırıcılar fink atıyorlar. Ercan da aralarından sıyrılıp öfke dolu bir suratla "Nedir lan bu..." diye bağırıyor.
Sözler bir hayli anlamlı... Diyor ki; "Bunları siz mi yapıyorsunuz/yoksa bunlar mı sizi?/Nedir lan bu çıkar kavgası/Ülke elden gidiyor' dalgası/Burası Türkiye, yerinde duruyor/Gidenler gider ablası..."Ne kadar da MHP'nin "Ya sev, ya terket" sloganını hatırlatıyor değil mi? Onun müziklisi...
Zaten Ercan Saatçi de Aktüel'le sohbetinde MHP'ye olan sempatisini gizlemiyor. "MHP'nin birtakım görüşlerini 'cidden' benimsediğini" söylüyor. Ve şarkısının sözlerini şöyle bitiriyor:
"Biz burdayız, gitmeyiz/ülkemizi bekleriz/karşı çıkan olursa...
"Sonrası?...
Sonrası üç nokta...
Ercan Saatçi, asıl tehdidi oraya yazmaya cesaret edememiş. ATV'de Cüneyt Özdemir'le yaptığı söyleşide "Oraya isteyen, istediğini yazsın" diyor.
Ben doğrusu bu nakaratı daha önceki yıllarda sıkça dinlemiş biri olarak, o üç noktaya üç el silah sesinin en uygun kafiyeyi sağladığı görüşündeyim. Test ettim, hiç fena durmadı. Hem de aslına uygun oldu:
"Karşı çıkan olursa/fena ateş ederiz."
Biz yine de bomba gibi patlayan Türk popunun üç hilalli bayraklara sarınıp, yeni milliyetçilik dalgaları estirmesini pek yadırgamamalıyız. Yenilenen bir siyasal hareket elbette artık "Çırpınırdı Karadeniz'le devam edemezdi. O anlamda genç popçuların desteği iyi oldu.
Üstelik milli-pop'çuların ülkeyi bu kadar sevmelerine de şaşmıyorum.
Çünkü herhalde uygar dünyada sadece bu ülkede, mesela Rıfat Ilgaz gibi ünlü bir yazarın "Hababam Sınıfı" gibi çok tanınmış bir yapıtını 5 kuruş telif ödemeden ve haber dahi vermeden klip yapıp, her kanalda yayınlatabilirsiniz.
Sadece bu ülkede ünlü yazarın varisleri "Bu hırsızlıktır" dedikleri zaman, "Canım amma da büyüttünüz, parası neyse öderiz" diye posta koyabilirsiniz.
Kim sevmez böyle ülkeyi?..
Ülkeyi çok sevenler, yaptıkları bestelerin birini bir partiye, öbürünü öbür partiye satıp, her ikisine de diğerini karalayan sözler yazabilirler. Sonra da üçüncü bir partiye sempati duyduklarını açıklayabilirler. Çünkü "sevdikleri ülke"de fikrin değil, paranın sözü geçer.
Ülkelerini çok sevdikleri için, adam vuran fanatik taraftarları eleştirdikleri klüplerinde, faşizm kokulu bir fanatizmin en koyu örneklerinden birini fütursuzca sergileyebilirler. Ve sonra da klibi izah ederken "Sistemde boşluk var. İsteyen isdediğini yapabiliyor" diyebilirler.
Gel de sevme bu ülkeyi...
"Karşı çıkan olursa"...?
Biz sevmiyoruz böyle ülkeyi...
[COLOR=gray]Mafyanın elindeki adaletten, Meclis dışında kalan muhalefetten, gizli iktidarın emrindeki hükümetten rahatsız oluyoruz. Cezaevlerinde politik hükümlüler kurşunlanırken acı çekiyoruz. Koruculara ödenen maaşların, Milli Eğitim bütçesinden fazla yekün tutmasından utanıyoruz. Siyasal mekanizmanın üç kişinin koltuk tutkusu elinde kilitlenip kalmasından hicap duyuyoruz. Okumayan, yazmayan, düşünmeyen; okuyup yazanı da cezalandıran bir ülkeyi kabullenemiyoruz. Fanatizmin, maçoluğun ve "Ne moziyiği ulan", "nedir lan bu" türünden faşizan dayılanmaların spordan siyasete, iletişimden pop müziğe kadar her alanda kök salmasından ürküntü duyuyoruz. Parasızlıktan hastanelerde ölülerimizin rehin kalmasından, 21. yüzyılın eşiğinde hâlâ veremle savaşıyor olmaktan, "birimizin bile dünyaya bedel" olduğu dolduruşuyla yetiştirildikten sonra Avrupa’ya yalvar yakar girmeye çalışmamızdan yüzümüz kızarıyor. İnsanlığa bir tek özgün akademik çalışma, bir tek orijinal buluş hediye edememişken işkenceci ülkeler sıralamasında her daim başı çekiyor olmamızdan eziliyoruz.
Böyle bir ülkeyi sevmiyoruz; çünkü böyle bir ülkeye layık olmadığımızı düşünüyoruz. O yüzden de daha iyi ve sevilesi bir ülke için mücadele veriyoruz.
Giderek paranoyak bir aşk hikayesine dönen "ülkeyi en çok kim seviyor" yarışmalarından nefret ediyoruz. Ülkeyi bu haliyle sadece bu halden rant yiyenlerin sevdiğini biliyor ve buna karşı çıktıkça üç noktalı tehditlerle karşılaşıyoruz.
Ama "Biz burdayız" tehditlerine rağmen, terketmiyoruz da... Meraklanmayın; siz ordaysanız...
...biz de burdayız...
]" Can Dündar "
Gezici ağaç...
ORMANLAR en güven duyulmayan elde; Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a teslim.
Ya ağaçları da peşinden gezdirmeye kalkarsa.
Nitekim otel-motel yapımı için ormanın kesilmesi... Ormanı kesenin onun beş katı kadar başka yere orman ekmesi yetkisi ona veriliyor son yasayla.
İşte; yer değiştiren orman size.
Bir tür transfer...
Ağaçlar eğer ona uyarlarsa, bakarsınız meşeler sağ yumruklarını kaldırmışlar en soldan en sağa geçmişler ve kenarı dantelli birer külah geçirmişler başlarına fıstık çamları.
*
Nasıl oluyor ağaç kesenin beş kat ağaç ekmesiyle ormanın korunacağı, bilen var mı?..
Niçin ormancılara sormadılar?
Orman; tabanındaki bitkilerle, çürümüş kat kat toprağıyla, rutubeti, böcekleri, kuşları, damarları, yosunları, ışık ve su düzeni ile bir sistemdir.
O taşınamaz, ellenemez.
Ağaçlar yetiştikleri toprağa sadıktırlar.
Onurluca dimdik dururlar.
O ağacın, altındaki bitkilere, dallarındaki kuşlara, ormanın bütününe karşı görevi vardır.
Öyle zırt-pırt gezinmez ağaçlar.
*
Ormanları Ertuğrul Günay’a teslim ettiler.
Ormanı kesip turistik tesis yapanlar, onun beş katı kadar ağaç dikeceklermiş.
Bu bir kandırmaca...
Bakın; Orman Bakanlığı’nın Anayasa’da yazılı görevleri arasında "ormanları koruma" olduğundan ve bu yapılan talan "ormanları koruma" ile bağdaşmadığından, görevleri arasında "ormanları koruma" gibi bir hüküm bulunmayan Kültür ve Turizm Bakanlığı’na verdiler ormanlara beton binalar kondurma işini...
Anlamıyor musunuz?
Açıkça Anayasa’ya karşı hile bu.
Ve talan.
*
Zavallı orman.
Eğer Ertuğrul Günay’ın kararına göre yer değiştirecekse ağaçlar, kim tutabilir onları.
Oradan oraya...
Bekir Coşkun
"GÖLGE boksu"nu çok seviyoruz.
İşler sarpa sarınca, hemen görünmeyen bir rakip ilan ediyoruz, ha babam ona vuruyoruz... Mesela, "spekülatör!"
*
Bakın, pirinç kayboldu ortadan...
Spekülatör aşağı.
Spekülatör yukarı.
"İyi de kardeşim, kimdir bu spekülatör?" desen... Cevap yok.
*
"Faili meşhur" suçlu!
*
Halbuki... Spekülatör dediğimiz kişi, "legal ticaret"in uyanık bir oyuncusudur.
Zengindir, kurnazdır.
Risk yaratmaz.
Risk alır.
Bakar ki, kuraklık var... "E bu durumda ürün az olur, ben paramı pirince gömeyim" diye düşünür.
Devlet uyursa, ürün az olur.
Spekülatör voliyi vurur.
Devlet uyumazsa, ürün az olmaz.
Spekülatör batar.
*
Kuraklıktan değil...
Salaklıktan para kazanır.
*
Yani, soru şudur:
Spekülatör, "kuraklık var, ürün az olur" diye düşünüp parayı pirince gömerken; ilgili koltuklarda oturan arkadaşlar ne iş yapar?
*
Pirincin az olacağı biline biline, devlet bazı spekülatörlere pirinç satmış mıdır? Ne kadar satmıştır? Kaçtan satmıştır? Niye satmıştır? Pirincin az olacağı biline biline, spekülatöre pirinç satmak, spekülasyon mudur, manipülasyon mudur?
*
Tarımı küçült.
Çiftçiyi gebert.
Mazota geçir.
Vurgun ortamı yarat.
Sonra "spekülatör kötü" de.
Var mı öyle?
Yılmaz Özdil