Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Bekir Coşkun'dan Kemal Kılıçdaroğlu'na Açık Mektup

Kılıçdaroğlu’na Açık Mektup...


Kemal Bey...

Yeni bir kurtuluş savaşı lazım...

19 Mayıs’ta yeniden Samsun’a çıkarız...

Tamam...

CHP, cumhuriyetimizi kuran partidir, tabii ki herhangi bir siyasi partiden farklı misyonu vardır...

*

Ama bu CHP ile mi?..

Kusura bakmayın ama bu kadrolarıyla, bu yapısıyla, bu tavırlarıyla, bu dağınıklığı ile CHP savaş mavaş veremez...

Tam tersi; AKP’nin en büyük şansıdır bu haliyle CHP...

Mesela; tek tek kurultaylar hadi neyse ya, bu sefer duble kurultaya gitmenizi kimse anlamış değil...

Tıpkı milletvekillerinizin Meclis bahçesinde yaptıkları protesto yürüyüşünü kimsenin anlamadığı gibi...

*

Hadi gittiniz kurultaya...

O zaman çıkın kürsüye... O salondaki CHP örgütüne bugünlerin bir ’Kurtuluş Savaşı’ süreci olduğunu hatırlatın...

Onlara düşmanın Polatlı’ya kadar geldiği, top seslerinin Ankara’dan duyulduğu günde Mustafa Kemal’in Meclis kürsüsüne çıkıp söylediklerini tekrarlayın...

Olağanüstü günlerin şartlarını anlatın...

Tüm yetkileri isteyin...

Tartışmasız...

Sınırsız...

İtirazsız...

*

İyi niyetinize, dürüstlüğünüze, samimiyetinize, tertemiz kişiliğinize kimsenin itirazı yok... Her yerde, her zaman bunun tanığıyım...

Siz iyi bir insansınız...

İnsanlar sizi seviyor...

Ama bu bir kurtuluş savaşıysa:

Size çizme lazım...

Bir çatacak kaş...

Bir yumruk...

*

Birkaç densize...

İki gevezeye...

Üç beş yeteneksize Türkiye’yi feda etmeyin lütfen...

*

Kurultay size o yetkileri verdi verdi...

Yok eğer vermedi...

O an kürsüden inin ve kurultayın kapısından çıkın...

Çıkın gelin, sıradan bir vatandaş olarak aramıza katılın...

O zaman bizler, güvendiğimiz bir CHP olmadan, oyalanmadan, boşuna umutlanmadan, kendi yolumuzu ararız..
[Resim: medya.php?ma=yazarfoto885]

Egemen Bağış, BBC’de tutuklu gazetecilerin suçunu açıkladı:

’Onlar tecavüzcü...’

*

BBC’ci zıpladı:

’Nası yani?..’

’Tecavüz ederken...’

Böylece İngilizler ne mal olduğumuzu öğrenmiş oldular...

*

Gazetecilere yakıştırdıkları sıfatlar:

Tinerci...

Gaspçı...

Terörist...

Darbeci...

Yalancı...

İhanet içinde...

Kökü dışarıda...

Suiniyeti ortada...

Katil...

Alçak...

Ve nihayet; tecavüzcü...

Bir eşcinsel, bir de pezo olmadığımız kaldı maazallah...

*

Tabii ki BBC sunucusu inanmadı:

’Nasıl olur?..’

’Tecavüz ederken yakalandılar...’

’Üzerindeee?...’

’.......!’

*

İngiliz cahil bilmiyor ki; Türkiye’de tecavüzden ya da banka soymaktan kimseyi asla içeri atmazlar...

*

Peki ’tecavüzden’ tutuklu gazeteci yok mu?..

Var..

Pozantı çocuk tutukevinde tutuklu çocuklara tecavüz edildiği iddia edildi... Mahkûm yakınları TBMM’ye, Adalet Bakanlığı’na, AKP bürolarına koştular...

Aman, duman...

Kimse dönüp bakmadı... İki genç gazeteci çalışıp didinip olayı belgelediler... Olay bomba gibi patladı ki...

Polis koştu...

İki gazeteciyi yakaladı...

Tıktılar içeri...

Tecavüz haberi yapmaktan...

Tecavüzden(!) bu ikisi var yani...

*

Ve kendisine teslim edilmiş çocukları tecavüzden koruyamayan iktidarın bakanı BBC’ye çıkıp ’İçerideki gazeteciler tecavüzcü’ diyebildi...

O bakana televizyonlarda yer verilmemesi, gazetelerde artık yer almaması gerekmez mi?..

Biraz olsun alınan varsa?...

Ama dün baktım; içerideki gazeteci arkadaşlarımızın mensup olduğu Milliyet Gazetesi’nde Egemen Bağış’a birinci sayfadan makale yazdırmışlar...

Belki cemiyetten ödül de alır...


9 Mart 2012 - Cumhuriyet
[Resim: www.zohreanaforum.com]

Arap Baharı’na eklenemeyen Suriye’de Esad yönetimi her ne pahasına olursa olsun zamana oynuyor.

Başta ABD olmak üzere küresel aktörler de daha ileri adımları Türkiye üzerinden atmak için her şeyi yapıyor.

Suriye’de bu aşamadan sonra ne olabileceğine ilişkin yorumlara girişmeden önce Arap Baharı’nın yaşandığı ülkelerdeki durumu özetleyelim.

Libya’da Kaddafi’nin linç edilmesinden sonra yönetime gelenler devletin nasıl bir yapıya oturacağı konusunda kesin bir yol çizemediler. Aslında yönetime gelen yapı Kaddafi’nin eski çevresinden oluştuğu için ’iktidar nasıl paylaşılır’ sorusunun yanıtını biliyor ama toplumsal dengeyi oturtmada sorunlar var.

Mısır’da Mübarek’in devrilmesinin ardından yönetime yine Mübarek’in generalleri geldi. Onlar da iktidar oluşturma bilincine sahip ama, Tahrir Meydanı’nı tahrik etmeden bunu nasıl yaparız diye düşünüyorlar.

Yemen’de koltuğunu bırakmamak için aylarca direnen Ali Abdullah Salih gitmeyi kabul ederken iktidara eski yardımcısı geldi.

***

Tabloyu özetlerken, diktatörler devrildi de ne oldu, özünde değişen bir şey yok, demek istemiyoruz.

Ne olursa olsun uygarlık evrensel birikim. Olabildiğince geniş coğrafyaya demokrasi kültürünün yerleşmesini biz de istiyoruz. Ancak bir diktatöryal yapı devrilirken yerine ne konacağı bilinemiyorsa her şey ’arapsaçına’ dönüyor.

Tunus’ta biraz farklı bir seyir var. Bunun nedeni de ülkede 20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca kimi modernleşme adımlarının atılmış olması.

Soruyu şimdi sorabiliriz:

Suriye’de Esad rejimi devrilirse ne olacak?

Yukarıda sıraladığımız ülke örneklerinden biraz daha karmaşık bir yapı ortaya çıkacak.

Suriye’den uzun süredir sağlıklı haberler alınamıyor. Esad yönetimi kapılarını dış dünyaya kapatarak aslında kendisini cezalandırmış oldu. Çünkü böylesi durumlarda dedikodusal haber değirmeni o kadar hızlı işler ki; öğütmedik kişi ve kurum bırakmaz. Bir başka deyimle kapıları kapattığınız an bu tür haberlerin ağzını açmış olursunuz.

Geçen hafta Beşşar Esad’ın yanına eşini de diktatör olarak koydular!

Öteki Arap ülkelerinin yeni iktidarlarına bakınca Suriye için de şöyle bir olasılık çok uzak değil:

Esad gider, Esad rejimi kalır!

***

Suriye’nin geleceği Türkiye için öteki Arap ülkelerinden daha önemli. Her şey bir yana, en uzun sınırımız Suriye ile. 750 kilometre uzunluğundaki bu sınırın 510 kilometrelik bölümü yarım yüzyıl boyunca mayınlıydı. Tam ’21. yüzyıl sınırlarımızın mayınsız olacağı bir dönem olabilir’ derken sadece sınırlarımız değil, bu ülkeyle tüm ilişkilerimiz mayınlandı.

Bahar geçiren Arap ülkelerindeki durumumuzu anımsamak, Suriye’ye ilişkin tavrımızı gözden geçirirken yardımcı olabilir.

Libya ile Kaddafi döneminde 20 milyar dolarlık ekonomik bağlantımız vardı. Yeni yönetimin işleri daha çok Batı ülkeleriyle bağladığı konuşuluyor. Kaldı ki bu konuda olumlu bir adım olsa davul-zurna ile duyurulurdu.

Mısır, Türkiye’yi temel örnek almayacağını değişik biçimlerde ifade etti.

Tunus’taki yeni yönetim kendi doğrularının Türkiye için yararlı olabileceği görüşünde!

Bütün bunların ışığında Suriye’ye yeni rejim biçilirken değil yoğurdu, dondurmayı üfleyerek yemek durumundayız. Zira Esad devrilse bile yeni iktidarın onun çevresinden çıkma olasılığı çok yüksek.

26 Mart 2012 - Cumhuriyet
CHP hakkında yazdıklarım rahatlıkla kitap hacmini bulmuştur; bunlardan CHP aleyhtarı nitelik taşıyanlar ise yazdıklarımın % 95'ini bulur.Bu yazı % 5'e giriyor; aleyhte değil ama eleştiri.

CHP, dedelerimizin partisi (Ana tarafımdan dedem, vesikalık aldırmayı reddedecek derecede mutaassıp, baba-dedemin particiliğini bilmiyorum; fiilen amcam tutarmış CHP'yi; babam DP'li ama). Başka parti seçmek imkânı bulsalardı durum değişir miydi bilinmez. Tek parti devrinin CHP'si Türkiye'nin kaderi, fiili durumudur, "De Facto" bir şey. Bu fikirle ve bu fikrin geçmişiyle hesaplaşıp, ölülerimizi usûlüne uygun şekilde defnetmemiz lazım.

Tam yeridir; sağlığında pek iyi şöhret bırakmayan bir adam ruhunu teslim etmiş. Cenazeyi yıkamış, camiye götürmüşler ki namazı kılınsın. Cenaze namazı farz-ı kifâyedir mâlum; yakınları komşuları musalla taşının önüne dizilmiş, "Görevdir" diye cenaze namazını da kılmışlar fakat imam âdet olduğu, "Merhumu nasıl bilirdiniz?" diye nidâ edince ahaliden çıt çıkmadığı gibi öyle kimsenin "İyi bilirdik, ehl-i sünnet ve'l-cemaat idi" diye gürlediği de yok, bilakis cemaat homurdanıp durmakta... İşin kötüye gittiğini gören yakın akrabalardan biri imamın kulağına eğilip demiş ki, "Uzatma hoca, ölü bizim Allah rahmet eylesin. Hemen Fatiha çek, sen de kurtul biz de!"

Bizim millet, ölenlerine karşı sistematik gayz beslemez; ölümle mevtânın dünyaya dair işlerinin kapatıldığı kabul edilir, tabii usulüne uygun kapatılmış ise.

Tek parti devrinin CHP'sini usûlüne uygun defnedemedik, çünkü ölü bir türlü ölmedi; ne CHP'liler bu mânâda toplumdan helâllik istedi, ne de kimsenin gönlünden böyle bir şey geçti. Tek parti devrinin, 27 Mayıs'ın CHP'si, sanki matah bir şeymiş gibi "tarihi birikim ve zenginliğinden" dem vurarak modern zamanlarda karşımıza gelip oy istiyor. Vermiyoruz başka ama sevenleri, hâlâ tutanları var. Ne iflâh oluyor CHP, ne de doğru dürüst can verip tarih galerisindeki yerini alabiliyor. Yavuz Selim Hân'ın Farisi beytindeki gibi: "Ne zinde em ez hicr-i tu ey şÃ»h ne mürde / Feryâd ez in nev vücûdi-i adem âlûd", yani, "Hasretinden ne diriyim ey şuh ne ölü / Bu yokluğa bulaşık varlıktan feryâd ediyorum!"

Kemal Kılıçdaroğlu CHP'nin başına gayrıtabii bir sebeple ama meşrû yolla geldi. Eski CHP'yi usûlüyle defnettikten sonra yenisine, yeni bir varlık mânâsıyla vücud verebilecek karatta göründü gözümüze; zaman zaman bu noktaya yaklaştığı demler de oldu ama yapamadı. Yaptırmadılar değil, eli varmadı, cesaret edemedi. CHP'yi küllerinden bir Simurg (Phoenix, Anka) gibi yeniden doğuracak adımı atamadı. Tek partili CHP hayaletini, genel merkez binasından ve bürokrasinin derin koridorlarından ebediyyen kovacak hamleye cür'et bulamadı. Dileseydi başarır, hatta CHP'yi iktidar alternatifi haline getirebilirdi; ne yazık ki genel başkanlığının son demlerinde partisi, Başbakan'ın makara malzemesi mevkiindedir.

Şunu söyleyecekti, basitti ve üstelik doğru olan da buydu:

"CHP, devletin kuruluşundan itibaren iyi niyetle de olsa bugün onaylamadığımız siyasetler izlemiştir. Parti büyüklerimize saygılıyız ama yanlışlıklarını savunmak gereğini duymuyoruz. Biz artık tek parti devri CHP'sinin devamı bir parti değiliz. Yeni CHP'yiz. Devletten değil toplumdan yanayız; toplumun mutluluğu ve refahı yeni CHP'nin öncelikli hedefidir. Artık kimse bize, parti geçmişimiz üzerinden vurmaya, tarih polemikleri icad ederek vebalini sırtımıza yüklemeye çalışmasın. Biz, bundan sonra geçmişimizle değil geleceğe yönelik fikirlerimizle değerlendirilmeyi hak ediyoruz."

Durum şöyle şimdi; mevtâ yarı beline kadar gömülü, kefenin bir tarafı açılmış, tek gözüyle etrafı seyrediyor. Yazıktır, vallahi merhametim galebe ediyor; şu "Yıkılan, satılan camiler" polemiğinde CHP'nin savunmaya geçmesinin doğrusu hiç anlamı yoktu. Öyle olunca Başbakan, "Hayhaaay" diye tartışmaya girdi ve bence haksız bir üstünlük kazandı. Haksız, çünkü bu CHP'yi "Tarihsel sâbıkalarının" kötü şöhretinden ötürü pataklamak için bırakınız tarihi, boks bilmek bile gerekmiyor.

Tarihe geçebilirdiniz Kemal bey, olmadı; şimdilik sadece CHP tarihine geçeceksiniz.

07 Mayıs 2012, Pazartesi
Kaynak: zaman.com
Faşizmin Sesi

Faşizmin sesi yüksek çıkar:

Toplumdaki bütün sesleri bastırır’

Saldırgandır’

Kin doludur’

Nefret doludur’

Öfkelidir!

***

Faşizmin sesi sürekli düşman arar, bulur, bulamazsa üretir:

Düşman bulmakta ya da yaratmakta zorlanmaz’

Çünkü çıkan her farklı ses onun için bir düşmandır’

Önce muhalifleri susturur’

Sonra sıra farklı seslere gelir!

***

Faşizmin sesi acımasızdır:

Yarattığı düşmanları yerden yere vurur’

Onlara hayat hakkı tanımaz’

İnsanları hapseder, öldürür’

Kitapları yasaklar, yakar’

Düşman bellediklerini tamamen susturana kadar bağırır, bağırır, bağırır!

***

Faşizmin sesi nefret söylemi kullanır:

Dışlayıcıdır’

Ayrımcıdır’

Bölücüdür’

Dini, mezhebi kullanır’

Irkı, milliyeti kullanır’

Dili, diyalekti kullanır’

Coğrafi bölgeyi kullanır’

Siyasal görüşleri kullanır’

Bilimi kullanır’

Yargıyı kullanır’

Sanatı, edebiyatı kullanır’

Sporu kullanır’

Onun gibi düşünmeyen, onun gibi inanmayan, onun gibi davranmayan, kısacası onun gibi olmayan herkesi dışlar, düşmanlaştırır!

***

Faşizmin sesi tarihi değiştirme iddiası taşır:

Geçmişi saptırır’

Bugünü baskı altına alır’

Geleceği, istediği biçimde tarif eder!

***

Faşizmin sesi her yerdedir:

Meydandadır’

Salon toplantısındadır’

Söylevdedir’

Okuldadır’

Evdedir’

Radyodadır’

Televizyondadır’

Gazete manşetindedir’

Dergi kapağındadır!

***

Faşizmin sesinin sınırı yoktur’

Ondan kaçamazsınız’

Ondan kurtulamazsınız’

Her zaman, her yerdedir’

Sizi her zaman, her yerde izler’

Görür, dinler’

Kaydeder’

Kayıtları değiştirir, saptırır, aleyhinize kullanır!

***

Bütün bunlara rağmen’

Hayır, hayır’

’Bütün bunlara rağmen’ değil,

Bütün bunlardan dolayı:

Her zaman, her toplumda olduğu gibi,

Bir gün gelir, insan hakları ve demokrasi kazanır’

Faşizmin sesi tarihin karanlıklarında işitilmez olur!

8 Mayıs 2012 - Cumhuriyet
Biri gördü...

Biri nişan aldı...

Biri vurdu...

Onun için şu Uludere’deki operasyon fiyaskosu; komşunun tavuğunu vuran avcı meselesine benzedi bir bakıma...

*

Gören; insansız...

Nişan alan; orada değil...

Atanı zaten bulamıyorlar...

*

’İnsansız’ hava aracına birisini oturtsalardı...

*

Köylüler nasıl oldu da öldürüldü bilen yok...

Diyelim ki hapisteki komutanın mesai arkadaşının kulağına eğilip de söylediğini biliyorlar... Duyulmasın diye Kibariye’yi sonuna kadar açmışlardı...

Hatta komutan, anlaşılmasın diye de arkadaşına söyleyeceklerini pesten hicaz makamında söylemişti...

Duyuldu...

Ama Uludere’de, emirler, talimatlar, görüşler, irtibatlar, emir komuta zinciri içinde ’vur’ emrini kimin verdiğini bilemiyorlar...

*

34 köylünün, sadece nasıl vuruldukları belli, TBMM’de açıklandı:

’Keklik gibi...’

Komşunun tavuğu ’keklik’ olunca, bu kez komisyonda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’e sordular:

’Bilginiz var mı?..’

O da ’Bilsem söylemem mi?’ dedi...

’Tavuk’, ’keklik’ derken, Şahin açıkladı...

İçişleri Bakanı dedi ki:

’Kuğu...’

Tuğgeneral Ali Rıza Kuğu...

*

Başbakan?..

Yasalarımız gereğidir; sınır ötesi tüm operasyonlar, Başbakan’ın bilgisi ve izni olmadan asla yapılamaz...

Ama bu kez haberi yok...

Gazze’den haberi var, Libya’dan haberi var, Somali’den haberi var...

Diyelim ki düzeltmeye kalktığı Suriye’de bomba patlasa biliyor...

Hama’da, Şam’da, Halep’te, Humus’ta kim kime kurşun sıktı, daha patlar patlamaz ’Aha bakın!’ diye haberi tüm dünyaya naklen duyurduğu gibi, muhtemel olacakları da biliyor...

Ama Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, 34 Türk vatandaşı köylüyü yanlışlıkla bombalayıp öldürdüğünden haberi yok...

*

Bence sorun ’insansız’da...

Görüyor, anlamıyor...

Bakıyor, göremiyor..

Gözü var, aklı yok...

’Adam’ yok içinde...

25 Mayıs 2012 - Cumhuriyet
Özel

İnsanlar beş senedir içerde, milli irade bir senedir tutuklu... Ahalimiz yeni yeni merak etmeye başladı, nedir bu ’’özel yetkili filan?


*

Turşu’dur biraz.

*
Turşu tarifini delil olmasıdır. Dondurma tarifinin de... Bi sanığa şu soruldu mesela, taze fasulye sever misiniz? Zeus’un deyus, Temel Reis, Garfield ve Buggs Bunny’nin şüpheli şahıs, Hitit kralı Şuppiluliuma’nın telekulağa yakalanmasıdır. Külot var belgeler arasında... Mozart albümü var. Zeki Müren kasetlerinin gözaltına alınması, Nutuk’a el konulmasıdır.

*

Henüz kimseyi yaraladıkları bile görülmemişken, kimisinin kahırdan kanser olarak, kimisinin kalpten vefat etmesidir. Madalyalıların kendi kafasına sıkmasıdır. Delirenler var. Elini ahize gibi tutarak, hücresinde saatlerce hayali telefon görüşmeleri yapanlar var.

*

1873 yapımı... Teee Avusturya Macaristan İmparatorluğu dönemine ait, ahı gitmiş vahı kalmış tüfeğin, uzun namlulu suikast silahı diye tanıtılmasıdır. 1939 model, 73 senelik antika tabancanın, rakamların yeri değiştirilerek, 1993 model oluvermesidir.

*

El konulan dividi’lerini daha el konulmadan, taaa bir hafta önce kopyalanmış olması; tarih rezaletinin tutanakta kabak gibi ortaya çıkmasıdır. Generalin evinde 28 siidi alınması, emniyette aniden 40 siidi’ye çıkması, e haliyle siidi’lerin doğurmasıdır. İçinde muhteşem deliller olduğu söylenen bazı sidii’lerin de ölmesi, emanette kırılıvermesidir. Tağesi olup, kendisi olmayan dividi var... Ki, terörist fihristinin, teğmenin telefonuna yüklenmesi ve sehven denmesidir.

*

Kamu Güvenliği Müsteşarlığı icat edip, yabancı uzman çalıştırma izni verilmesi ve Amerikalı bi kadın arkadaşın, bizim arkadaşlara ’’siber’’ semineri vermesi meselesine, hiç girmeyeyim.

*

Bi albay’ın Rus ajanı kadınla telefon konuşmalarının dökümü var denilmesi, sonradan pardon, yokmuş denilmesidir. İnternette nasıl kadın araklanır? Giriver ek klasöre, detayları var.

*

Profesör Haberal’ın süt ve yoğurt broşürünün delil kabul edilmesidir. Tutukluluğa itiraz eden hakimlerin, şak diye görevden alınıp, alakasız yerlere gönderilmesidir. Tahliye talep eden hakimlerin ’’villa aldı’’ gibi palavralara, manşetlerden infaz edilmesidir.

*

Genelkurmay Başkanı’nın kankası olduğunu idda eden, helikopter alacağını öne süren, gel gör ki, kontörü bittiği için mesaj atamadığını söyleyen kadının, tanık olmasıdır.

*

Namuslu gazeteciler ifrira endişesiyle üç buçuk atarken, ne idüğü belirsiz tiplere, telsizli arkadaşlar tarafından servis yapılmasıdır. Başka başka gazetelerin haberlerine bak, fotokopi gibi olmasıdır. Evi basılacak kişiler, basılmadan iki saat önce, evinin vasıldığını TRT’den son dakka’yla öğrenirken... İddianamenin TRT spilerleri tarafından okunmasıdır. Gazeteciler hapisteyken, o hapishanenin ne kadar şahane hapishane olduğunun ballandıra ballandıra anlatılmasıdır.

*

Alman teknik direktör Christoph Daum’un Ergenekoncu olduğunun, kanıt olarak da, Atatürk rozeti takmasının gösterilmesidir. Hasan Tahsin diye birinin var olmadığının... Menemen’de Kubilay’ın kafasının kesenlerin de, aslında Ergeekoncu olduğunun yazılmasıdır.

*

Denize indirilmemiş, adı konulmamış gemilerin, darbe planında yeralması... Firkateynle yurtdışında seyir halinde bulunan subay için, o sırada İstanbul’da toplantıya katıldı denmesidir. Derhal kapatılması istenen derneğin, o tarihte henüz açılmamış bile olması... 1998 senesinde vefat eden generalin, geç 2003 senesinde darbe yapacaığının anlaşılmasıdır!

*

2005’te değişen kanun’un, 2002 tarihli belgede çoktan değişmiş halde bulunması... Kurulmamış televizyon kanalıyla propaganda yapılmasıdır. Biz tetikçiyiz diyenlerin, serbest bırakılması... Yeni Zelanda’dan uçarak, Afganistan’tan koşarak gelenlerin ’’kaçacak’’ diye tutuklanmasıdır.

*

Hotantu kabilesinde değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde... Son imza günüme gelen tutuklu subay eşinin, ’’Oğlunun mezuniyet törenini göremedi, temize çıkacağından adımız gibi eminiz ama, kaybolan günlerimizi bize kim geri verecek? Madonna kadar kıymetli olmasak bile, hiç olmazsa bir iki kelime bizlerden bahsetmeyi düşünmüyor musunuz?’’ diye sormasıdır.


Alıntı:
Hürriyet
Yılmaz Özdil