Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Kurultayla Bozmak...

Ben gözümü açtım; CHP kurultaya gidiyordu...

Olağan kurultay olmadığı zamanlarda da olağanüstü kurultay yaptıkları için yeryüzünün en çok kurultay yapan partisidir CHP...

*

“Kurultay” eski Moğol kurumudur...

Barış ya da savaş kararları kurultaylarda alınırdı.

Hadi “barışı” geçiniz... CHP de iç savaş sürekli olduğu için, kurultay biter bitmez yenisi toplanıyor, biz tam “bitti” derken...

Moğollar kurultayda savaş kararı aldıklarında, bunun ilanı anlamında, genç savaşçılar koşarak atlarına binerlerdi...

Bunlarda at yok...

Artık kim kimi yakalarsa...

*

Moğollarda hakan öldüğünde de kurultay şölenlerle toplanırdı ve ölenin yerine yenisini kurultay seçerdi...

CHP’de genel başkanlar ya da genel sekreterler ölüp ölüp dirildikleri için, kurultay da haliyle dağılıp dağılıp toplanıyor...

Diyelim ki sadece Deniz Baykal için; bir gittiğinde, bir gittiğine pişman olduğunda, bir dönmeyi düşündüğünde, bir dönmeye karar verdiğinde ve bir döndüğünde toplanan kurultay sayısı, Moğolların tarihleri boyunca yaptıkları kurultay sayısından fazladır...

Koyun bunun üzerine; adı neredeyse kurultay ile eşanlama gelen Önder Tay’ın gidiş ve gelişleri için yapılan kurultay sayısını...

*

İyi ama:

Türkiye’nin başı dertte...

Demokratik bir mücadele ve cumhuriyetimiz adına direnmek için CHP’ye ihtiyacımız var...

Başka seçeneğimiz yok...

Ona muhtacız...

*

CHP ise canı yanan insanlara biraz olsun umut vermek, hüznü dağıtmak, Cumhuriyeti savunmaktan vazgeçmeyenlerin önüne düşmek, yeniden yola koyulmak yerine.... Yine hizip oyunları, geri dönme taktikleri, adam yeme entrikaları içinde kurultay kavgasında...

Bu artık yüzsüzlük...

Hepimize karşı saygısızlık...

Böyle midir sosyal demokratlığın erdemliliği?..

Yetti artık...

Bekir Coşkun-Cumhuriyet
Nerde çokluk, orda...

Alışmış kudurmuştan beterdir.

Adaaam sen de...
Böyle başa böyle tarak.
Tencere kapak.
Al takke ver külah.
Dibek dövücünün hınnk deyicisi...
Gelene ağam gidene paşam.
Köprüyü geçene kadar ayıya dayı.
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.
Altta kalanın canı çıksın.
Bal tutan parmağını yalar.
Parayı veren düdüğü çalar.
İstemem yan cebime koy.
Beleş atın dişine bakılmaz.
Bedava sirke baldan tatlıdır.
Devlet malı deniz, yemeyen domuz.
Üzümünü ye bağını sorma.
Atın ölümü arpadan olsun.
Deveyi havuduyla götür.
Öküzün trene baktığı gibi bakma.
Her koyun kendi bacağından asılır.
İmam n’aparsa cemaat n’apar?
Minareyi çalan kılıfını hazırlar.
Türk’ün aklı ya kaçarken...
Kaçanın anası ağlamaz.
Neme lazım.
Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.
Yalandan kim ölmüş.
Ciğeri beş para etmez.
İpiyle kuyuya inilmez.
Yaralı parmağa işemez.
İti an çomağı hazırla.
İt ürür kervan yürür.
*
Birbirimize hep böyle iltifat ederiz.
*
“Stockholm” denince, gücümüze gitti.
*
Kopenhag dense...
Maazallah demek ki.
“Asıl sen Oslosun” filan...
- Konuşma lan Helsinki!
- Allah’ın Reykjavik’i...

Yılmaz Özdil-Hürriyet
MARAŞ’TA BİR ŞEHİT DAHA, ŞİMDİ SORUMLU KİM YOKSA DEVRİYE ÇAVUŞU MU… ALÇAKLAR…

Erdal Sarızeybek, Haberler
28 Temmuz 2011

Her gün şehidimiz var, her gün, Hükümet suskun, sanki bu şehit Hükümet’in şehidi değil, sanki bu şehit şehit değil… Bir şehit haberi de şu sıralar Maraş’tan geldi, dört de yaralı var…

PKK özerklik ilan ediyor, siyasi kol kanatları sözde seçimler yapıyor, meclisler kuruluyor, AB para desteği hazırlıyor ama yargı suskun, siyaset suskun, sivil toplumdan ise gık yok gık!

Genelkurmay ise Silvan şehitlerimizin sorumlusunu arıyor… Araştırdılar, inceldiler ve buldular bir Binbaşı sorumlu imiş bir de Teğmen… Peki, bugün Maraş’ta bir şehit daha var, bu şehidimizin sorumlusu kim öyleyse? Bakın göreceksiniz, bu araştırma ve inceleme tekniğine göre ya devriye çavuşu olacaktır ya da devriye onbaşısı, çünkü bu köy gözümün içinde, görünüyor…

Peki, bu ülkede Cumhurbaşkanı yok mu, neden sesi çıkmıyor, biz burada cayır cayır yanarken? Bu ülkede Milli Güvenlik Kurulu yok mu, milli güvenliğin tehdit altında, hem de çok yakın ve ağır bir tehdit altında olduğunu görmüyor mu bu kurulun üyeleri?

Bu ülkede Hükümet yok mu, İçişleri Bakanı yok mu, evlatlarımız birer birer öldürülüyor, katiller ortalıkta cirit atıyor, nasıl bir demokrasidir bu, nasıl bir hukuktur bu, nasıl bir vicdansız adalettir bu?

Vatanımızın bölünmez bütünlüğünü tehdit eden PKK terör örgütü ile işbirliği yapmak, vatana ihanettir, ihanet!

Vatanımızı parçalamak isteyen küresel güçlerle, ABD-AB-İsrail’le işbirliği yapmak demek, düşmanla işbirliği yapmak demektir, vatana ihanettir bunun adı! Yok mudur bu ülkede bir bağımsız yargı, yok mudur bir Cumhuriyet Savcısı, yok mudur bir Cumhuriyet Hakimi, hainleri yargılayacak? Bu ülkede artık vatana ihanet suç değil midir?

Yapmayın efendiler yapmayın, kardeşi kardeşe kırdıracaksınız siz!

Kendinize gelin artık efendi beyler, “iç savaş çıkar” deyip bizi korkutamazsınız, kahpece tuzaklarla askerimize kurşun atıp “şehit haberleriyle” bizi sindiremezsiniz, vatanımız için savaşırız, gerekirse hepimiz şehit oluruz şehit!

Kimsenin toprağında gözümüz yok, kimseye de bir karış toprak vermeyiz biz, bu toprak vatan, vatan ise namusumuzdur bizim! Kimseden korkumuz yok!

Yandığımız, üzüldüğümüz, bu şehitlerimiz hep tuzakta şehit, hep savunmada şehit, hep pusuda şehit, neyi bekliyorsunuz artık harekete geçmek için EY DEVLET!

PKK’nın başı belli, İmralı’da… PKK’nın yeri belli, Barzani bölgesinde, Hakurk’ta, Basyan’da, Avaşin’de, Zap’ta… PKK’nın kasası belli, İsviçre’de… PKK’nın siyasi kol ve kanatları belli, DEP-HEP-HADEP-DEHAP-DTP-BDP… PKK’nın AB siyasi cephesi belli, dernekleri, büroları, vakıfları… PKK’yı destekleyen ülkeler belli, ABD-AB ve İsrail… Siyasi PKK projesi belli, BOP-SEVR ve Yahudi Kürdistan… Bu küresel siyaseti destekleyen iç siyaset belli, AKP…

HAREKETE GEÇ ARTIK EY DEVLET, EY YARGI, EY ORDU, HAREKETE GEÇ! BUNCA SABIR SELAMETE DEĞİL İHANETE DÜŞÜYOR ARTIK, GÖRMÜYOR MUSUN!

Bugün, şu sıralar bir şehit haberi geldi Maraş’tan, yüreğimiz yanıyor… Sakın olan geçip karşımıza da, “şehidimizin sorumlusu Devriye Çavuşu’dur” ya da “Devriye Onbaşısı’dır” demeyin bize, şu damarımızdaki kanı da beynimize sıçratmayın!

Şehitlerimizin sorumlusu siyasettir, bu dün de böyleydi, bugün de böyledir, yarın da böyle olacaktır, çünkü ülkemizi yöneten siyasettir! Dünkü siyasetler Özal ve Çiller ise eğer, bugünkü siyasetin adı AKP’dir!

Erdal Sarızeybek
İLK KURŞUN
BAŞBAKAN ERDOĞAN SAVAŞ TAMTAMLARI ÇALIYOR





08.08.2011

--------------------------------------------------------------------------------

Erdoğan’ın Suriye ile ilgili son konuşması, saldırı hazırlığındaki bir ülkenin lideri gibi soğuk ve acımasız bir saldırganlık içeriyordu ve dinlerken korkuyla ürperdim.

Bu iş galiba ciddi ve Erdoğan’a bakarken, yüzünün arkasında bir an ABD ve Avrupalı sözcüleri görür gibi oldum.

“Sabrın son anlarına geldik ve bunun için de bu süreç içinde Salı günü Dışişleri Bakanımı Suriye’ye gönderiyorum. (…Wink Çünkü biz Suriye konusunu bir dış mesele olarak, bir dış sorun olarak görmüyoruz. Suriye meselesi bizim bir iç meselemizdir.” diye, diplomasinin ve devlet teamüllerinin dışında Buşvari konuşmasından, ekonomisiyle, bölünme tehlikesiyle pamuk ipliğiyle yaşayan, ülkesi açıkça tehlikede bir Türk yurttaşı olarak ürkmemek elde değil.

Suriye “meselesi” bizim iç “mesele”miz nasıl oluyor? Anlayan beri gelsin. (Anlaşılan Türkiye'nin Dışişleri Bakanı, nasıl “Bakanım!” oluyorsa öyle!)
Peki o zaman Almanya, İngiltere, Fransa, ABD, hatta Suriye vs. yarın kalkıp, “Siz de 30 yılda 50 bin kişinin ölmesine sebebiyet verdiniz? Yılda 1600 ölüm eder! Acil gereğini yapın… Sabrın sonuna geldik!” derlerse ne olacak?
Daha bir ay içinde 30'un üzerinde kişi öldürüldü sayın Başbakan'ın ülkesinde! Ama o başka ülkenin iç işlerinin derdinde!
Önce sen kendi işine bak derler adama!
*
Suriye parçalanınca Hristiyanlar için çok kutsal olan bu topraklarda Lübnan'dan bir parçayla İsrail'e eküri bir Hristiyan devlet kurulacağı planını kanıtlayan olay ise Papa 16. Benedict'in Suriye'deki olayları "Kınama!"sı oldu.
*

Bu Batılı pek demokrat(!) ülkeler, 12 Eylül 1980’de neredeydiler örneğin?

Tam aksine davrandılar; Türkiye’ye Dünya Bankası ve IMF yardımı en çok darbe dönemlerinde tavan yapmıştır!

Şimdi biliniyor ki emperyalistler “enstrüman” değiştirdi. Artık “Demokrasicilik” hem hedef ülkenin halkını kafalıyor, hem iş bitiriyor! Güzel bir atari oyunu! Ve de yöntem aynı:

Besleme sözüm ona STÖ’ler her ülkede olabilecek basit sorunları bile büyütüp halkı sokağa döküyor, bir iki silah sesi sonra hoop, BM, besleme insan hakları kuruluşları, AB, Akdenizdeki donanmanın topları ve bizim gibi taşeron ülkeler homurdanmaya başlayıp av seçilmiş demokrasi getirilecek(!) ülkeye çullanıyorlar!

*

Davutoğlu'na "Zehir yenge" Clinton telefon ediyor: “Orduyu kışlasına geri göndermek için Şam hükümetine baskı yapınız!” diyor.

Öyle ki Davutoğlu’nun bir ülkeyi ziyarete gitmesi, celladın ziyareti gibi alimallah! O zavallı ülke özelleştirme idaresine teslim edilmiş bir KİT kuruluşu gibi artık asla iflah olmayacak demektir. Libya’da haydutlardan oluşmuş sözüm ona muhaliflerle neredeyse halay çekti; mitinglerinde konuştu koca ülkemin Dışışleri Bakanı!

*

İşin diğer yanı bu durum Müslümanlığı kimseye bırakmayan AKP’nin en zayıf karnı!
Yani muhalefet bir vursa ses getirir, Türkiye'yi ayağa kaldırır.
CHP'nin AKP'nin çizgisine yaklaştığı ve politika üretmekte yetersiz kaldığıyla ilgili önce karikatürlerle başlayan eleştiriler çoğalmaya başladı.

Genel Başkan Yardımcısı ve Arap ülkelerinde uzun süre elçilik yapmış Osman Korutürk, Suriye’de yaşanan olaylara ilişkin, ”Hükümet Suriye’de tırmanmakta olduğu anlaşılan mezhepsel çatışmanın hiçbir suretle tarafı olmamalıdır!” demişti ama iki ay önce: "22 Haziran"da!

Kılıçdaroğlu'nun Suriye'yle ilgili Hürriyet Gazetesi'ne verdiği son demeç tüm Türkiye'nin kulağına küpe olmalı.

Ülke savaşa giriyor; Ortadoğu ve Balkanların en büyük ülkesinin en büyük ana muhalefet partisinin sesini tüm ülke dinlemeli; AKP'nin çılgınlıklarına artık son demeli.

*

Bu ülke, tarihinde emperyalizmin kucağına bu denli hiç oturmadı. Türkiye'ye bu durum yakışmıyor!

Maria Şatıroğlu
EMRE KONGAR: RAMAZAN TERÖRÜ GERİ Mİ GELDİ

Cumhuriyet gazetesi yazarı Emre Kongar, resmi internet sitesi kongar.org adresinde Erzurum'da oruç tutmadığı için tartaklanan kadına dikkat çekerek, bu tip olayları korkutucu olduğunun altını çizdi. Böyle olayların daha önce üniversitelerde yaşandığına vurgu yapan sosyolog Kongar, Prof. Şahin Filiz'den alıntı yaparak "mikro faşizm"in sokağa taştığını ifade etti.

İşte Emre Kongar'ın o yazısı:

Bir süre önce ramazanlar okulların açık olduğu döneme rastlardı.

Bu sıralarda sık sık üniversite yerleşkelerinde, oruç tutmayan öğrencilere yapılan saldırılar, kavgalar, yaralanmalar, hatta cinayetler olurdu.

Üniversitelerin açık olduğu zamanlarda her ramazan yüreğimiz ağzımıza gelirdi:

Yine kaç kişi yaralanacak, kaç kişi öldürülecek diye.

Sonra ramazanlar yaza kaydı.

Üniversitelerdeki olaylar da son buldu tabii.

Ama Cumartesi günü Erzurum'da sokakta iftardan önce sigara için kadına, erkek arkadaşının yanında ramazanda oruç tutmadığı için "Terbiyesiz" diye sataşan iki saldırganın yarattığı olaylar son derece tehlikeli bir gidişe işaret ediyor:

Genellikle "Mahalle baskısı" denilen, Prof. Şahin Filiz'in "Mikro faşizm" diye adlandırdığı, Prof. Şerif Mardin'in İttihatçıların bile korktuğunu söylediği "Sokak İslamı" üniversite yerleşkelerinden sokaklara mı taştı?

Cihangir'deki galerilere yapılan saldırılar daha unutulmadan mübarek ramazanda böyle olayların yaşanması son derece korkutucu.

Emre Kongar

Odatv
Porşe’ye binme ka’deve’ye bin

Yılmaz Özdil (Hurriyet)

Sigara içme.

İçki de içme... Beyaz peynirle kavunun yanına 35’lik salkım aç.

Tıksırıncaya kadar.
*
Porşe’ye binme.
Fiat’a bin.
Volkswagen’e bin.
Başka neye bin?
“Dedim ki, hiç olmazsa şu cenazelerini Mercedes’le taşıyalım dedim, benim milletim yaşarken binemedi, bari cenazeleri binsin dedim” demişti başbakanımız...
Ona bin.
*
(Full aksesuvar, çelik jant, deri koltuk, klimalı, üstelik, spor model değil, dört kişilik... Sen, yenge, kaynana, ananı da al bin. 180 basıyor. Doooğru cennete. Güle güle kullan. İyi günlerde...)
*
Şu an milli eğitim bakanı olan eski çalışma bakanımızın dediği gibi: Güzel öl.
*
Doğalgaz faturasını filan dert etme, Kadir Topbaş’ı dinle, çift kazak giy...
*
Sel basarsa, Melih Gökçek n’aapacağını söyledi zaten, üst kattaki komşuna çık.
*
Kar yağdığında caddelerin tuzlanmadığını düşünüyorsan, Melih Gökçek onu da söyledi, denemesi bedava, asfaltı yala.
*
Az ye.
Hatırlarsın, şeker hastası olduğunu belirtip, doktorun verdiği sağlıklı beslenme listesini nasıl satın alacağını soran emekliye, bu makul öneride bulunmuştu Sağlık Bakanımız... Az ye.
*
Baktın çok yiyor...
Obez deme, şişko de.
*
Zeytini lokma lokma ye mesela... Memurun maaşına zam görüşmeleri yapılırken, “zeytini bi lokmada yemesinler” demedi mi AKP mebusu? Öyle yap.
*
(Tıpkı, Tarım Bakanımızın izah ettiği gibi... Önce “pirinç pahalıysa, bulgur ye” demişti. Sonra da “vatandaşın refahı arttı, refahı arttığı için vatandaş bol bol koyun eti, inek eti yiyor, bol bol et yenince, etin fiyatı yükseliyor” demişti... E hem bulgur yiyeceğine pirzolaları hapır hupur götürüyorsun, hem de niye pahalı diye ağlıyorsun, a şuursuz!)
*
(Koyun deyince, aklıma geldi... Koyun güdemeyene sakın oy verme. Güdül.)
*
İşsizsen...
Her şeyi devletten bekleme.
Bol bol angus var.
Sucuk sat.
“Erzurum’dan Kars’tan karkas et getirip, sucuk yapmış adamım ben” diyen başbakanımız gibi.
*
Sucuk yapamıyorsan...
Bari, üç çocuk yap.
*
Ama, az seviş...
Haydar Dümen’i boşver.
Bülent Arınç’a kulak ver.
Hayat seksten ibaret değil.
*
Az seviş ama, çok evlen.
Rizeli’yi dinle, kuma al.
*
Domatesi ağzına bile sürme... YÖK Başkanımız “tohumuna öyle bi genetik mekanizma yerleştirirler, 20 sene içinde neslimiz bile kuruyabilir” dediğine göre... Maazallah.
*
Kene gelirse...
Pantolonu çoraba sok.
Ameliyat olacaksan...
Rabbime sor.
*
Nükleer santrala karşıysan...
Ya evine tüp bağlatma.
Ya da, Enerji Bakanımızın dediği gibi elektrik kullanma.
*
Feysbuk filan, bunlar çirkin, berbat... Tıklama.
*
Eskiden 1 milyon liraydı, şimdi 1 lira be... Para şeeyediyorsun, bereket geldi memlekete.
*
(Kıymetini bilmiyorsunuz ama, Cumhurbaşkanımız söyledi, “böyle memleketi dünyada zor bulursunuz” dedi... Gerçi, bize demedi, Amerikalı işadamlarına dedi ama, olsun gari.)
*
Demem o ki...
Senin mutluluğun için güzel güzel tavsiyelerde bulunuyor devlet büyüklerimiz...
Ya hepsine uy kardeşim, ya da, git kanını tahlil ettir.
AKP mebusu söylemişti, kanın bozuk olabilir!
Sabah yazarı Engin Ardıç: Atatürk'ün ruhunda diktatörlük yoktu diyenlere kıçımla gülüyorum...

Atatürk diktatördü, değildi tartışmalarının zirve yaptığı şu günlerde Sabah Gazetesi'nin aykırı kalemi Engin Ardıç da tartışmaya katılan bir diğer isim oldu. 'Atatürk demokrat mıydı?' başlıklı yazısındaki sorusuna 'Atatürk demokrat değildi' diye cevaplayan Ardıç, yazısının finalini, 'Bütün bunlar iyi midir, kötü mü? Biz karışmayız, kararı kendiniz vereceksiniz. Fakat bu durumda, "Atatürk'ün ruhunda diktatörlük yoktu" diye yazılar yazanlara biz güleriz ama ağzımızla değil.' cümleleriyle yaptı.

ATATÜRK BİR ASKERDİ

Soruyu tersten sorarsanız gerçeğe daha çabuk ulaşırsınız: "Atatürk diktatör müydü?" şeklinde bir ahmak tartışmasına gireceğinize, "Atatürk demokrat mıydı?" diye sorunuz.

Hayır, değildi.

Bunun "iyi" ya da "kötü" olarak yorumlanması, adı üstünde, yoruma kalmış bir meseledir. "O devirde başka çare yoktu" gibi gerekçeler yalnızca yorumdur.

Atatürk bir askerdi. Bir askerin demokrat olması, eğitimine, yetişme tarzına, mesleğine aykırıdır.

Atatürk demokrat değildi. Muhalefetin hiçbir şekline izin vermemiştir. Hiçbir"çıkıntılığa" tahammül etmemişir.

ARKADAŞLARINA BİLE HOŞGÖRÜYLE BAKMAMIŞTIR

Yalnız padişahçılara değil, "onun tek adam yönetimine karşı çıkan" kendi cumhuriyetçi arkadaşlarına bile hoşgörüyle bakmamış, hem onları tasfiye etmiş, hem de örneğin Büyük Nutuk'ta hakaretler yağdırmıştır.

Peki ya Türkiye Büyük Millet Meclisi?... diyeceksiniz.

Tek partinin emrine verilmiş, mebuslar Atatürk tarafından "saptanmış" ve aday gösterilmiştir. Tek parti yönetiminde "aday" göstermek bile başlıbaşına gülünçtür.

Seçim bir formalitedir. Meclis, karar alıcı değil "onaylayıcı" bir kurumdur. Hiçkimse "bu şekilde halkı yavaş yavaş eğitti" demesin, ülkemizde 1908 yılından beri hem de çok partili seçimler yapılmaktaydı. 1930 meclisi, 1908 meclisinin "geriye gitmiş" versiyonudur.

SERBEST FIRKA ATATÜRK'ÜN İSTEĞİYLE KURULMUŞTUR

Bütün bunlar "halk iradesi" diye pazarlanmış ve tek adam iradesi, büyük önderin halk nezdindeki muazzam prestijine dayanılarak dayatılmıştır.

Peki ya Serbest Fırka?... diyeceksiniz.

Ancak Atatürk istediği ve uygun gördüğü zaman "emirle" kurulmuş, kendi kendini kapatmasına göz yumulmuş, daha doğrusu kendi kendini feshetmeye teşvik edilmiştir.
Peki ya devrimler?... diyeceksiniz.

Zamana yayılarak, sırayla ve keyfe keder yapılmıştır.

Niçin alfabe değişimi 1928 yılında olmuştur da 1924 yılında olmamıştır? Niçin soyadı kanunu için 1934 yılı beklenmiştir de bu iş daha cumhuriyetin başında bitirilmemişir? Niçin kadınlara seçme ve seçilme hakkı için önce belediye seçimleri, sonra, dört yıl sonra genel seçimler gibi adım adım, "alıştıra alıştıra" bir yol izlenmiştir?

Bu devrimler için, bırakın halkı, Atatürk'ün kendi yakın çevresinden bile hiçbir zaman hiçbir öneri, hiçbir "inisiyatif",hiçbir karar ya da eleştiri gelmemiş, her şey Gazi Paşa istediği zaman, onun istediği şekilde ve ölçüde olup bitmiştir.

Atatürk dönemi, Şevket Süreyya'nın da deyimiyle, bir "tek adam" devridir.

Tek adam yönetimleri, büyük başarılara olduğu kadar vahim yanlışlara da yol açabilirler.

RUHUNDA DİKTATÖRLÜK YOKTU DİYENLERE GÜLERİM AMA AĞZIMLA DEĞİL

Örneğin, herkesi bir çırpıda Çağatayca konuşmaya zorlayan "dil devrimi"... Çok kısa sürede, Atatürk'ün bizzat kendisine bile "yanlış yaptık" dedirten büyük falso...

Bütün bunlar iyi midir, kötü mü? Biz karışmayız, kararı kendiniz vereceksiniz.

Fakat bu durumda, "Atatürk'ün ruhunda diktatörlük yoktu" diye yazılar yazanlara biz güleriz ama ağzımızla değil.