Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Demiştim ki gayet açık ve net "Suç bireyseldir.

[Resim: 2.gif] Eğer varsa Seyfi Oktay'ın bir kabahati buna, 'Bu gözaltı Alevilere karşı yapılmış bir psikolojik harekettir' diyerek sayıları 15 milyonu bulan bütün bir Alevi toplumunu ortak edemezsiniz! Ayrıca ne kadar sevilse de, ne kadar saygı görse de Oktay'ı, bu camianın adeta sembolü haline gelmiş ]Pir Sultan Abdal'a benzetemezsiniz !"
Geçen cuma kaleme aldığım bu yazıyla ilgili inanılmaz bir reaksiyonla karşılaştım. Posta kutum doldu taştı o gün! Kimi okurlarım, "Çok yerinde ve doğru bir tespit" derken, kimileri de, "Bu yazıyı yazan insanın Alevi olduğuna inanmıyorum! Gerçekten öyle misin? Alevi olan biri nasıl böyle objektif yaklaşım sergileyebiliyo r" dedi.
Kimileri de hakaret etti bol bol...
Niye? Çünkü ben bir yanlışın koca bir toplumun üzerine kalmaması için yüreğimi koyuyorum ortaya.
Niye, Çorum'da, Maraş'ta, Malatya'da ve Gazi Mahallesi'nde Alevileri katleden Ergenekon zihniyetine karşı direniyorum! 'Alevilerin onlarla işi olmaz arkadaş!' diyorum...
Niye? Çünkü hukukun üstünlüğüne ve bağımsız olması gerektiğine inanıyorum. Hiç kimsenin ama hiç kimsenin yargıya müdahale etmemesi gerektiğini savunuyorum. "Bırakın bunun hukuken suç olup olmadığını bir yana, yanlıştır her şeyden evvel! Etik değildir" diyorum.
Yazıyor bir okurum "Seyfi Oktay ile ilgili yazınızda telefon bağlantılarıyla yargıyı etkilemiş diyorsun da, Cemil Çiçek'in, Cihaner'e, "Bu davayı açma!" demesine ya da Deniz Feneri Davası'nda Alman Elçisi'ne baskı yapmasına neden hiç ses çıkarmıyorsun?"
Kıyaslamaya bakın... Mantığa bakın... Yani diyor ki çok sevgili Özen C. "Ne var yani? Cemil Çiçek'in yaptığı yanlışın bir benzerini de Seyfi Oktay yapmış! Ne olmuş yani? Yapmışsa yapmış!"
Aha da yazıyorum buraya... Eğer Cemil Çiçek de böyle bir işgüzarlık yapmışsa yanlış yapmış kardeşim! Varsa eğer bu işgüzarlığının ispatı, kaydı, kuydu Sayın Çiçek de derhal istifa etmelidir! Hatta ve hatta siyasete veda etmelidir!
Dün SABAH'ın manşetinde okumuşsunuzdur herhalde Seyfi Oktay'ın teknik takibe takılan konuşmalarını.. . Üzüldüm. Hem de çok üzüldüm. Ne gereği vardı şimdi bütün bunların? Yakıştı mı yani sizce Seyfi Bey'e HSYK oluşumlarına müdahale etmek? Şimdi bütün bunların teknik olarak ispatı ortadayken ne diyeyim yani? "Hayır! Hayır! Seyfi Bey tamamen iyi niyetle hareket etmiştir. Yaptığı da fena bir şey değildir. Ayrıca ne var canım bunda? Sonuçta adam eski bir bakan. Müdahale etmişse de bir bildiği vardır!"
Bazı okurlar da tam abuk! Balık hafızalı! Diyor ki mesela Melahat M. "Sen kimsinnnn, Seyfi Oktay kim? Haddini bil! Onu sahiplenmemizin tek nedeni onun Aleviliğe verdiği destektir!"
Sordum cevap veremedi. "Neymiş desteği?" dedim... "O Adalet Bakanlığı koltuğunda otururken 37 canımızın Sivas'ta diri diri yakılmasını seyretmek mi? Ya da dava aşamasında güç onun elinde olmasına rağmen beceriksizliği sayesinde faillerin teker teker yurtdışına kaçması mı? Ne yapmış Seyfi Oktay Alevilik adına? Bakanlığı döneminde Aleviliğin ders kitaplarına girmesi için kendi partisinden olan Milli Eğitim Bakanı'na HSYK için yaptığı kulislerin aynısını mı yapmış? Ya da Cem evlerinin ibadethane sayılması için Diyanet İşleri Başkanı'na, 'Ya hocam şu bizim camianın taleplerine lütfen karşılık ver mi?" demiş?"


sevilay yükselir
] ]Gürsel Tekin ilk çiziği 29 Mart 2009 seçimlerinden önce İstanbul’daki ‘çarşaf açılımı’ nedeniyle yedi. ][Resim: 2.gif] ]Hürriyet Gazetesi yazarı Yalçın Bayer CHP'de yaşanan 'Gürsel ]Tekin ]' krizinin perde arkasını, Sav'ın neden ]Tekin ]'e sıcak bakmadığını yazdı

İşte Bayer'in yazısı

BİRÇOK okurumuz “Gürsel Tekin ne yaptı da, istenmeyen adam oldu?” diye soruyor. Biz de, biraz da Genel Merkez gözüyle, biraz da yakın arkadaşlarının anlatımıyla bu soruya yanıt aramaya çalışalım.

* 29 Mart 2009 seçimlerinden önce Gürsel Tekin , Deniz Baykal’ın da katıldığı İstanbul’daki ‘çarşaf açılımı’ töreninden sonra rahatsız olan Önder Sav tarafından ‘ilk çiziği’ yedi.

* İstanbul Belediye Başkan, Belediye Meclis ve İl Genel Meclis listeleri oluşturulurken, buralara yandaşlarını ve hemşerilerini (Kars, Ardahan, Iğdır) koydurttu. Bazı isimlere tepki duyulması ve Genel Merkez’in de karşı çıkması nedeniyle ‘istifa’ tehdidinde bulundu. Tekin , seçim öncesinde partiyi zora sokması nedeniyle Sav’dan bir ‘çizik’ daha yedi.

* Yerel seçimlerde ve kurultay öncesinde Kılıçdaroğlu’nun önüne geçip ‘rol çalması’... Gerçi bu konu Kılıçdaroğlu’nun pek umurunda değil ama örgütün bu ‘gölgeleme’ nedeniyle tepkisi Genel Başkan’a kadar iletildi ve ‘soğukluk’ başladı.

* Kılıçdaroğlu, Başbakan Erdoğan’a yolsuzluklarla bindirirken, iki dönem önce Tekin ’in Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk’ün yardımcısı iken Suadiye’de bir sinemaya ruhsat vermekten 2.5 yıllık mahkumiyetinin dosyası Yargıtay’da... Bir mahkumiyet halinde durumu partide sıkıntı yaratabileceğinden ‘kenara’ ötelendi. İl Başkanlığı’na yeniden atanmasına ‘soğuk’ bakılıyor şimdilik. Yakın çevresine göre, Gürsel MYK’ya seçilmeyi ve teşkilat başkanı olmayı istiyordu.

* Kurultay’da ‘bizim adayımız Kemal Bey’ diyen İstanbul’un 39 ilçesinden 36’sının bu yöndeki kararını üç gün beklettikten, yani il başkanları toplantısından Kılıçdaroğlu üzerinde ittifak sağlanması görüşünden sonra açıklama yapılması, ardından da Kılıçdaroğlu’nun adaylığı için son imzayı vermesi Gürsel’in başka bir yanlışı sayılıyor.

* Kurultay’da Kılıçdaroğlu’nun konuşmasından sonra bir grup gazeteciyle görüşürken “Konuşması çok kötüydü. Çünkü bu konuşma metnini ben kaleme almadım. Benim hazırladığım konuşma metni, dün gece yarısı operasyonu ile değiştirilmiş birileri tarafından... Benim hazırladığım metinde iktidarı hedef alan konuşmalar ve Başbakan’ı hedef alan polemikler yoktu. Muhalefetin M’si yoktu. CHP’nin değişen vizyonunu bundan sonra yapacaklarımızı anlatan konular vardı sadece. Üzgünüm, ben de sizin gibi ilk kez dinliyorum. Şaşkınlık içindeyim. Ne yazık ki medya Kılıçdaroğlu’nu yanlış yönlendirdi” demesi yakışıksız bulundu.

* Angora Evleri’ne (Baykal’a) gidip adaylık için nabız yoklaması... Mehmet Sevigen’in “bizim adayımız ol” demesi... Baykalcıların onayını alması... PM’ye dayatarak girmesi... Bir başka ‘çizik’ sayılıyor.

* Gürsel Tekin ’in “Sayın Kılıçdaroğlu ile biz bir elmanın iki yarısı gibiyiz. Elmanın bir yarısı olmazsa, çürür” demesi, kendisini Genel Başkan’la eş görmesi... gibi unsurlar nedeniyle Genel Merkez nezdinde ‘itibar kaybı’na uğradı.
AHMET ALTAN


Kemal Bey heyhat!


Ben sanıyordum ki...

Kemal Bey bütün bilinen ezberleri tersyüz edecek.



Ben sanıyordum ki...
Kemal Bey partiye bütün ağırlığını koyarak bir destan yazacak.
Ben sanıyordum ki...
Kemal Bey öyle bir samimiyet duvarı örecek ki kurşun geçmeyecek.
Ben sanıyordum ki...
Kemal Bey en küçük bir şaşkınlık yaşamadan olaya hakim olacak.
Ben sanıyordum ki...
Kemal Bey halka dokunan, halka geçen taraflarına çok şey ekleyecek.
* * *
Ankara’ya gittim...
Kendisiyle üç saat geçirdim.
Sorulara verdiği cevaplara dikkat kesildim.
Yaklaşımlarına baktım, cesaretini ölçtüm, risk alıp almadığını kontrol ettim, gözlem yaptım.
Sonuç?
Heyhat ki heyhat!
Hadi “kocaman bir hayal kırıklığı” demeyeyim de “hayal kırıklığına ramak kala” diyeyim.
Ne de olsa umuda minicik de olsa bir kapı aralamak lazım.
* * *
Nasıl bir “Kemal Kılıçdaroğlu portresi” ile mi karşılaştım?
Hemen anlatayım:
Karşımda aradan geçen bunca süreye karşın lider olduğunun sımsıkı bilincine varamamış bir Kemal Kılıçdaroğlu duruyordu.
Şaşkın ve ürkekti.
Bir planı yokmuş gibiydi.
En haklı olduğu konularda bile masaya yumruğunu vurup son sözü söyleyemeyecekmiş edasındaydı.
Etrafı kolluyor, dengeleri gözetiyordu.
En fenası risk almaktan fena halde çekiniyordu.
Cesur şeyler söyleyip hata yapmaktansa bilinenleri tekrarlayarak cesaretsiz kalmaya razı olmuş gibi bir hali vardı.
Tipik bir Ankaralı gibiydi...
Laf çeviriyor, konunun özüne gelmiyor, en aşılmış mevzularda bile bir çift laf edemiyordu.
Açık konuşamıyordu.
Bu durum, en önemli silahını, yani samimiyet silahını elinden alıyordu.
“Kürt sorunu” konusunda en klişe çözümlere yaslanıyordu.
“Üniversiteler bin çiçeğin açtığı yerlerdir. Kıyafet yasağı da neymiş? Üniversite çağına gelmiş delikanlıların kıyafetine devlet ne karışırmış?” cümlelerini kurmaktan bile kaçınıyordu.
* * *
Son sözüm şudur:
Eğer bu böyle giderse...
Üç vakte kadar “Kemal Kılıçdaroğlu efsanesi” yer ile yeksan olur.
Ne demişler?
Acı konuş ama doğru bildiğinden şaşma...
Sık sorulan sorulara verdiğim net yanıtlar

ahmet altan



SORU: Tayyip Erdoğan’ın Filistin ilgisi ideolojik mi?

CEVAP: Filistin davası, Milli Görüş okulunda yetişmiş herkesin gönlüne öyle işlemiştir ki, gömlek değiştirerek falan çıkmaz.
]? SORU: AK Parti’de kırılma ya da parçalanma olur mu?
CEVAP: Oylar düşmezse olmaz. Oylar düşmeye başlarsa seyreyle gümbürtüyü...
]? SORU: Ahmet Davutoğlu ile Tayyip Erdoğan farklı mı düşünüyor?
CEVAP: Şu anda AK Parti’de Tayyip Erdoğan’dan farklı düşünmek herhangi bir babayiğidin kârı değildir.
]? SORU: Tayyip Erdoğan’ın temel amacı Çankaya’ya çıkmak mı?
CEVAP: Hayır. Çünkü Çankaya’ya çıkıp etkisiz kalmak yerine Başbakanlık’ta kalıp gücü elinde tutmaya karar vererek ne kadar doğru bir iş yaptığını düşünüyor.
]? SORU: Araplara duyulan bu yakınlık neden?
CEVAP: En önemli neden şu: Başbakan Erdoğan, Arap liderlerin yanında çok ama çok rahat ediyor. Ya da şöyle söyleyeyim: Kültürel oydaşlık meselesi.
]? SORU: Başbakan Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu’dan korkuyor mu?
CEVAP: İlk çıkışında evet... Rengi solmuştu. Fakat ne zaman ki “yardım gemisi meselesi” patladı, yeniden yüzüne kan geldi.
]? SORU: Fethullah Gülen’in “İsrail otoritesinden izin alınmalıydı” açıklaması AK Parti tabanını kızdırdı mı?
CEVAP: AK Parti’nin ideolojik tabanında burukluğa yol açtı ama yolları ayırmadı. Çünkü AK Parti ile Gülen Hareketi arasında hem dava kardeşliği, hem de geçişkenlik var.
]? SORU: Bülent Arınç’ın son günlerdeki aykırı çıkışları ne anlama geliyor?
CEVAP: Hiçbir anlama gelmiyor. Bülent Arınç bazen “en radikal” olur, bazen “en liberal”. O da biraz benim gibi: Seviyor aykırılığı...
]? SORU: Tayyip Erdoğan artık ABD’den çekinmiyor mu?
CEVAP: Kontrollü bir çekinmeme devresine girdi. Önce yokluyor, sonra vuruyor. Vuruşları nedeniyle şu ana kadar bir zarar görmedi. Ama yine de temkini elden bıraktığını söyleyemeyiz. Ömer Çelik’i ABD’ye göndermesinin nedeni bu temkindir.
]? SORU: Tayyip Erdoğan “post-milli görüş” dönemine mi girdi?
CEVAP: Sanırım evet... Özellikle dış politikada bunun izlerini görmek mümkün... Ama bu politikayı, Milli Görüş’ün ağa babalarından daha akıllıca yürüttüğü de kesin.
]? SORU: Erdoğan’ın İsrail çıkışı oy durumunu nasıl etkiler?
CEVAP: Saadet’ten oy alır ama buna karşılık ideolojik yaklaşımı olmayan merkez sağ oyların bir bölümün kaçışına neden olur. Yani gelen gideni götürür.

Ahmet Altan
Ülke ve parti




Başbakan Erdoğan, çok cesur bir dış politika izliyor.

Gazze’deki çocuklar için İsrail’le, İran için Amerika ile kapışmayı göze alıyor.

Büyüyen, gelişen bir Türkiye’yi “bölge gücü” yapabilmek için çok ciddi riskleri sırtlanıyor.

Kendi cesaretinin coşkusuyla bazen başı dönüp, Kudüs’ün kaderini İstanbul’un kaderine bağlıyor.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun baş dönmesi biraz daha artıyor ve o “Kudüs’ü başkent” ilan edip “orada namaz kılacaklarını” Arap halklarına müjdeliyor.

Ama bence asıl sorun başbakanla bakanının baş dönmeleri, coşmaları, kendilerini kendi hızlarına kaptırıp duracakları yeri saptayamamaları değil.

Asıl sorun, bu ikilinin dış politikasının “kuşku” yaratması.

Neden kuşku yaratıyor bu ikili?

Tek tek olaylara baktığınızda, Gazze’deki insanlar için yaptıkları çıkışlar da, İran’la savaşsız bir çözüm aramaları da akla, mantığa, hakkaniyete uygun.

Bu haklılığa rağmen neden hem Türkiye’de hem dünyada kuşkulu bir tedirginlik yaratıyorlar?

Neden yaptıkları çıkışlar, “hak aramadan” çok bir çıkarcılık, “din dayanışması” ya da Yahudi düşmanlığı olarak algılanabiliyor?

Bu kuşkuların haklı bir temeli var çünkü.

Erdoğan’ın iç ve dış politikasını birlikte incelediğinizde çarpıcı bir tuhaflıkla karşılaşıyorsunuz.

Erdoğan, Türkiye için göze aldığı riskleri, partisi AKP için göze alamıyor.

Dışarıda Filistinliler ve İranlılar için Amerika ve İsrail ile kapışmayı göze alan Erdoğan, içerde Kürtlerin hakkını koruyacak “açılımı” ileri götürebilmek için AKP adına riski üstlenemiyor.

Amerika ile İsrail’den korkmuyor ama CHP ve MHP’den korkuyor.

Kuşkuyu yaratan garabet bu işte.

Bunu, “ülkesini” düşünmüyor ama partisini düşünüyor gibi insafsız bir imada bulunmak için söylemiyorum.

Ülkesi adına yapacağı hatayı da neticede “içerde” bir siyasi bedelle ödeyecek.

Dış politikadaki hataların da, iç politikadaki hataların da bedeli aynı olacak.

Öyleyse neden dış politikada bu kadar cesur ve gözü kara olan, risk almaktan korkmayan bir siyasetçi, içerde bu kadar çekingen ve ürkek?

Filistinliler ve İranlılar için dövüşen, dünyanın en büyük güçlerini karşısına alan bir siyasi lider, neden Kürtlerin hakları için dövüşemiyor?

Kürt çocuklarını, Kürt politikacılarını hapse atmaktan hiç çekinmiyor?

Türkiye’nin “bölge gücü” olabilmek, dünyada söz sahibi bir konuma gelebilmek için Amerika’yla ve İsrail’le kapışması gerek derseniz, Kürt sorununu hakkaniyetle çözemeyen, iç savaşı durduramayan bir Türkiye’nin “bölge gücü” falan olamayacağını söylerim.

Şu sırada AKP’nin ürkek politikaları yüzünden Türkiye kanıyor.

Her gün çatışma, operasyon, saldırı ve ölüm haberleri geliyor.

Kürt sorununu çözebilmek için cesurca bir hamle yapan Erdoğan’ı aniden durduran ne?

Hem kendisi, hem ülkesi için bu sorunu çözmesi gerekirken neden çözemiyor?

Amerika ile İsrail’den korkmuyor da, CHP ile MHP’den neden korkuyor?

Ülkesinin “dışındaki” sorunlara bu kadar duyarlı da içerdeki soruna karşı niye bu kadar duyarsız?

Kendi içindeki savaşı durduramayan bir ülke, nasıl başka ülkelerdeki savaşları durdurmaya kalkışabilir?

Savaşla kanayan bir Türkiye bölge ve dünya gücü olabilir mi?

Dışişleri bakanının Kudüs’le ilgili açıklamaları cesaretle şaşkınlık arasındaki bir noktaya ulaşan bir hükümet, neden Kürt meselesinde cesur bir çıkış yapamaz?

Doğrusu ya bu tuhaf çelişkiye akla uygun bir açıklama bulmak zor.

Eğer, “gâvurlara “ babalanmak içerdeki dindarlarla ulusalcıların oylarını kazandırır, Kürtlere sahip çıkmak bu oyları kaybettirir gibi “sığ” bir açıdan meseleye bakıyorlarsa, bu sığlıktaki bir yönetimin “gözü kara” politikası gerçekten bela getirir.

Çünkü kendi gücünü aşan bir cesaretle davranmayı “olumlu” sonuca ulaştırabilecek unsur “hakkaniyettir”, Kürt politikasında bu hakkaniyetten uzaklaştığınızda dış politikanızdaki “hakkaniyet” vurgusu da ortadan kaybolur.

İkiyüzlü, çıkarcı, kuşkulu bir yönetim durumuna düşersiniz ve güçleri sizden zaten daha fazla olan rakipleriniz sizi dünya sahnesinde boğar.

Erdoğan’ın bu kadar “riskli” bir politika sürdürürken “tutarlı” olmaktan başka çaresi yok, bu tutarlılık da “içerde ve dışarıda” aynı hakkaniyetle davranmayı zorunlu kılıyor.

Başbakanın Kürt meselesini çözecek cesareti yoksa, Filistin ya da İran meselesini çözmeye hiç kalkışmasın, hem kendi başını hem de ülkenin başını belaya sokar.

Kendi vatandaşlarının haklarını Filistinlilerin hakları kadar koruyamayan ve MHP’den korkan biri, ne Amerika’yı ne de İsrail’i de yenebilir çünkü.
GEÇEN sene tam bu zamanlardı; ne olduğunu bilmeyenler “açılımı” çok beğenmişlerdi...
Çoğu “açılım” için “iyi bir şey” diyordu...
Sadece “açılımın” ne olduğu belli değildi...
Sanatçılar, edebiyatçılar, spor adamları, yazarlar, çizerler... Başbakan‘ın “yemekli açılım toplantılarına” katıldıktan sonra “Destekliyoruz, hakikaten çok faydalı yani...” diyorlardı...
“Nedir açılım?..”
“.........!”
Bir tek onu bilmiyorlardı...

O günden bu yana; 49 şehit...
Ve dağlardan gelen tabutların sonu gelmiyor...
Süren bir ateş ki, sormayın...
Tabii ki bu siyasi iktidarın sorumluluğu...
Ama “Başbakanımız bizi aydınlattı, bu açılım çok iyi bir şey yani...” diyen o koca çeneli kadın sanatçıya sormalı...
Ya da; Başbakan‘ın masasına oturup kalkınca, kapıdaki gazetecilere “Sayın Başbakanımız lütfedip bize anlattılar açılımı dinledik... Çok beğendik hakikaten...” diyen o aptal aydına:
“Beğendiniz mi açılımı?...”

Yıldızlar, yazarlar, sporcular, sinemacılar, edebiyatçılar, sanatçılar...
Bu toplumun güya rehberleri...
Önderleri...
Aydınları...
Terörle mücadele eden askerlerkomutanlar hapishanelere doldurulurken... Teröristler davul-zurna-zil ile karşılanırken... “Açılım” denilen şeyin, aslında “dinci yapılanmanın” bir parçası olduğunu bile bile alkışlamasalardı...
En azından gelecek için umut vardı...
Bekir Coşkun
Açılım kapanmıyor...



Ama bu ikiyüzlülerle...
Bu şakşakçılarla...
Bu yalakalarla...
Bu üçkâğıtçılarla...
Nereye kadar Türkiye?...
Nereye kadar?..
Boşuna “çömelmiş Atatürk” resmi aramayın-Hikmet Bila'nın yazısı... [Resim: 2.gif] [URL="http://www.habercem.com/etiket.asp?tag=Gediktepe"]

Gediktepe [/URL] siperlerinde Başbakan ve komutanların “çömelmesi” ile ilgili tartışma sürüyor. Kimilerine göre çömelme, bir zaaf ve cesaretsizlik gösterisi oldu. Orada bulunanlar ayakta dimdik durmalıydı. Kimilerine göre devlet ileri gelenlerini riske atmaya gerek yoktu. Bir keskin nişancı ateşi, liderleri vurabilirdi. Çömelmeleri doğruydu.

Çömelmenin doğruluğu, yanlışlığı bir yana, böyle bir fotoğrafın verilmesinin yerinde olmadığını savunanlar da vardı. Türk ordusunun, bir zamanlar rahatça girip çıktığı Kuzey Irak topraklarına şimdi çömelmiş olarak, uzaktan baktığı görüntüsü verilmesinden tutun da, teröre karşı değil de nizami bir orduya karşı savaş görüntüsü yarattığı iddialarına kadar...

Ben bugün bu tartışmaya girmeyeceğim. Ama Atatürk ’ün adının geçtiği her yerde kendimi konuşmaya yetkili görürüm. Çünkü, Atatürk ’ün yaşamıyla ilgili çok fazla bilgiye sahip olduğuma inanırım.

Atatürk ’ün kimseyle karşılaştırılmayacak kadar büyük, farklı, sıradışı bir insan olduğunu da bilirim. Onun için siz siz olun, Atatürk ’ü başkalarıyla karşılaştırmayın. Böyle bir karşılaştırma ile, korumak istediğiniz insanları da zor durumda bırakabilirsiniz.

Cephedeki Atatürk ’ü gösteren fotoğraflar vardır. Bunların nerede, nasıl, hangi koşullarda çekildiğini, habersiz mi haberli mi çekildiğini bilmeden Atatürk resimleri ile yorum ve karşılaştırma yapmak da çok sağlıklı sonuçlar vermeyebilir. Örneğin, Atatürk ’ü, sırtında paltosu, başında kalpağı, dürbünle uzaklara bakarken gösteren fotoğrafa dayanarak, “ Atatürk de çömelmişti” sonucuna varamazsınız. O fotoğrafın tümüne bakarsanız, Atatürk ’ün çömelmediğini, bağdaş kurarak oturduğunu kolaylıkla farkedersiniz. Üstelik, yanında başka subaylar da vardır, ama önlerinde kum torbaları falan yoktur. Dolayısıyla, o resmi, Gediktepe fotoğrafıyla karşılaştırmak anlamsızdır.

Ancak... Fotoğrafı olmasa da, Atatürk ’ün vurulma tehlikesi altında cephenin ön saflarında görüldüğünü biliyoruz. Hem yerli hem yabancı kaynakların doğruladığı sahnelerdir bunlar. Örneğin, 25 Nisan 1915 günü Çanakkale’de, tepeleri işgal eden Anzak birliklerine karşı, elinde tabancası, ayakta, askerlerine emirler verirken görülen bir Mustafa Kemal’i, o günü yaşayan Türk askerleri de Anzak askerleri de anılarında anlatırlar. Hatta, Anzak subayı Yüzbaşı Tulloch, ona ateş ettiğini ama ıskaladığını da yazar.

Atatürk , 10 Ağustos 1915’te, sol göğsüne isabet eden şarapnel parçasını da çömelirken yemedi herhalde... Doğu cephesinden Suriye’ye, Sakarya’dan Büyük Taarruz’a kadar, o kadar örnek verebilirim ki...

Bu konuyu şu an burada kapatıyorum ki, şu Kırklareli Valisi’ne de yer kalsın.

Özetle, şimdilik, çömelmek doğru muydu, yanlış mıydı tartışmasına girmiyorum, sadece Atatürk ’ü o işe karıştırmayın ve boşuna “çömelmiş Atatürk ” resmi aramayın diyorum, o kadar.