Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Toplumu kim böldü?


[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Tarih, kendi ikbali uğruna toplumda ikilik yaratarak gerilimi tırmandıran felaket simsarı siyasetçilerle doludur.
Biz de böyle bir süreçten geçiyoruz.
Baksanıza, Çanakkale gibi kutsal bir anma töreni bile dinciler-laikler olarak ikiye bölünmüş.
Bin yıldır Müslüman olan Türkiye, sanki İslam’ı yeniden keşfediyormuş gibi kamplara ayrıldı.
On yıl öncesine kadar hiç bilmediğimiz ayrılık tohumları ekilerek halk birbirine düşürüldü.

***

Osmanlı da aynen böyle dize getirilmişti.
O dönemde bilinen petrolün yüzde 55’ine sahip olan bu muazzam devleti yıkmak için çok plan-program yapıldı.
O dönemde söyleseler belki de “komplo teorisi” sanılacak birçok gizli planı, bugün bütün ayrıntılarıyla okuyoruz.
Batı devletleri Rus Çarlığıyla el ele vermiş Osmanlı’yı yıkmanın çarelerini araştırıyordu.
Buldukları çare neydi dersiniz?
Osmanlı halkını birbirine düşürmek, ayrılıkları körüklemek, kutuplaşma yaratmak ve sonra da bu insanları birbirine kırdırmak.
Osmanlı devleti, o dönemde “anasır” yani unsurlar denilen, değişik din ve kavimleri içinde barındırıyordu.
İşe önce buradan başladılar. Yüzlerce yıl birlikte yaşamış insanların dinî ve etnik kimliklerini tahrik ettiler.
Önce yayınlar, sonra kışkırtmalar, daha sonra da silahlar çıktı ortaya.
Rumeli’den Arabistan’a, Kafkasya’dan Anadolu’ya kadar birçok Osmanlı mülkünde kardeş kardeşi kırdı, komşu komşuyu öldürdü.
İttihat ve Terakki hareketinin ilk amacı bu değişik unsurlar arısındaki “ittihadı” yani birliği sağlamaktı. Adını da buradan almıştı ama sonra iş çığrından çıktı.
Türk, Kürt, Ermeni, Sırp, Yunan, Rum, Arap, Makedon, Hırvat gibi birçok Osmanlı halkı, “Allah yarattı!” demeden birbirine saldırdı.
Eskiden kendisine “Osmanlı” diyen, bu ortak adla tanımlanmaktan rahatsızlık duymayan halk kitleleri, dini ve etnik kimliklerini ön plana çıkararak bölünmeye, parçalanmaya doğru sürüklendiler.
Sonuç herkes için bir felaket oldu.

***

Yıllardır hep aynı soruyu sorup duruyorum:
Bu toplumda Refah-AKP hareketi öncesinde laik-dinci kutuplaşması var mıydı?
İnsanlar, giyimleri kuşamları ve tavırlarıyla birbirinden nefret edecek kadar ayrışmış mıydı?
Mahalleler bölünmüş müydü?
Siyaset “cihat” haline getirilmiş miydi?
Vicdan sahibi bir tek insan bile çıkıp bu soruya “Evet” diyemez.
Bu ülke; on binlerce camiyle, devlet memurlarının da gittiği cuma namazlarıyla, orucuyla, toplumdan saygı gören hacı amcaları hacı teyzeleriyle; fitresiyle zekâtıyla, Kuran kurslarıyla, din dersleriyle, devlet radyo televizyonlarından yayınlanan mevlitleriyle zaten Müslümandı.
Siyasi rant için halkı bölen siyasetçiler yüzünden bugünlere geldik.

Zülfü Livaneli


[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]
Oli Ren

Bağırıp duruyor...

"Olamaz!"

"Kapatılamaz!"

Zannedersin, adam AB komiseri değil, AKP Üsküdar İlçe Başkanı.

*

Peki hiç merak ettiniz mi, Allah’ın Finlandiyalısı niye bağırıyor bu kadar?

Anlatayım...

*

Cumhuriyet ne gün ilan edildi?

29 Ekim.

Atatürk, Cumhurbaşkanı oldu.

Necmettin Erbakan doğdu.

Abdullah Gül doğdu.

Hep 29 Ekim.

Tarihimiz böyle enteresan kesişmelerle dolu... Mesela, Tayyip Erdoğan’ın doğum günü de, cumhuriyetin doğum günü... Ama bizimkinin değil... 26 Şubat, Fransa’da İkinci Cumhuriyet’in ilan edildiği gün.

Laiklik ilkesinin Anayasa’ya girdiği günle, türbanın Anayasa’ya girdiği gün de, aynı.

6 Şubat.

Eski köye yeni icat çıkaran ampulcülerin, Çankaya referandumu hangi gün yapıldı?

21 Ekim.

Edison’un ampulü icat ettiği gün?

O da 21 Ekim.

*

Diyeceksiniz ki, "hani Oli Ren?"

Geliyoruz, az sabır...

*

Sezer’in Cumhurbaşkanlığı’na aday gösterildiği gün hangisi? 24 Nisan.

Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’na aday gösterildiği gün hangisi? Gene 24 Nisan.

Nedir 24 Nisan?

Rumi takvimle, kurmay başkanı Mustafa Kemal olan Hareket Ordusu’nun şeriatçı 31 Mart ayaklanmasını bastırdığı gün...

31 Mart nedir?

Anayasa Mahkemesi’nin AKP kapatma davasını kabul ettiği gün!

Başka?

Zurnanın zırt dediği yer...

Oli Ren’in doğum günü ne?

31 Mart!

*

Onu da kapatacaklar sanmıştır...

Telaşı ondan!

*

Sen bütün siyasi kariyerini, Abdullah Gül’ün bir zamanlar dediği gibi, "Türkiye’yi bahçedeki köpek kulübesine bağlamaya" adayacaksın... Tam doğum günü pastasını keserken, Cumhuriyet Hukuku, senin takım arkadaşın Tayyip Erdoğan’ın partisini kapatmaya kalkacak... Böyle hediye olur mu kardeşim?

Bağırmakta haklı.

*

Özetle...

Uzattım, yordum sizi.

Ama adı üstünde, Oli "Ren!"

Geyik yapıyoruz işte.Big GrinBig GrinBig Grin

YILMAZ ÖZDİL
Dışarıdan nasıl görünüyoruz?



[Resim: 116.jpg][FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Lafı uzatmadan söyleyeyim; saçma sapan görünüyoruz.
Durmadan kendi ayağına ateş eden, kendi kendisini çelmeleyen, nasıl yaşayacağına, nasıl bir devlet olacağına, hangi rejimle yönetileceğine henüz karar verememiş bir ülke gibi görünüyoruz.
İç kavganın her şeyi bastırdığı, değişik grupların birbirinden nefret ettiği bir ülke gibi görünüyoruz.
Zenginin giderek daha zengin olduğu, orta sınıfın eridiği, büyük kitlelerin yoksulluğun pençesinde kıvrandığı bir ülke olarak görünüyoruz.

***

Perşembe günü Mutluluk filminin gösterimine katılmak üzere Berlin’e gittiğimde gerçek, bir tokat gibi çarptı yüzüme.
Biz içeride birbirimizi yerken, Berlin ıhlamur ağaçlarının, durgun göllerin, tenha caddelerin ve sessiz insanların dinginliğine gömülmüş durumda.
Oysa bir zamanlar bu şehirde ne felaketler, ne savaşlar, ne iğrenç politik kavgalar yaşandı.
Adolf Hitler’in iktidara gelmesi sonucunda dengeleri bozulan ülkenin başkentinde, taş üstünde taş kalmadı.
Hem de çok eski bir zamanda değil.
Bundan 60 yıl önce.
Berlin yıkılırken biz huzurluyduk. Savaşa girmemiş olmanın avantajlarını yaşıyorduk.
Orta sınıfımız güçlüydü, insanlarımızın gözü toktu.
Herkes dişinden tırnağından artırdığı üç beş kuruşunu bankaya koyardı. Faiz alınmazdı, çünkü kimse bilmezdi böyle bir şeyi.
Bankanın verdiği kumbaraya sevinilir, her yıl yapılan çekilişte ikramiye kazanma umudu taze tutulurdu.
Şimdiki gibi döviz, borsa, lüks tüketim çılgınlığına kapılmamıştık.
Annesinin boğazını kesen kızlar, tecavüze uğrayan bebekler, seri katiller yoktu.
Ayla diye bir kız çocuğu kaybolmuştu da gazeteler bir yıl bunu yazmış, bütün halk küçük kızın arkasından gözyaşı dökmüştü.

***

Ben artık Türkiye’yi tanıyamıyorum.
Sanki içinde yetiştiğim, iliklerime kadar kültürünü hissettiğim ülke değil burası.
Bambaşka bir yer.
Sonu iyi gelsin diyelim.

***


Bu arada film gösteriminin nasıl geçtiğini merak edenler olursa diye bir iki not ekleyeyim:
Berlin’in en güzel sinema salonunda, Belediye Başkanı’nın da katıldığı büyük bir topluluk filmi uzun uzun alkışladı.
Ben de yaptığım konuşmada, Türkiye’yi “export” filmlerdeki zavallı, boynu bükük haliyle değil; içinde birçok değişik yaşam biçimini barındıran karmaşık zenginliğiyle değerlendirmeleri gerektiğini söyledim.
Mutluluk filminin üçte ikisine egemen olan İstanbul ve Ege sahnelerinin de bizim gerçeğimiz olduğunu belirttim.
Sonuç, kendim için hep söylediğim, Türkiye için de doğru olan şu cümle: “Bizi bu kadar kolay anlamayın!”

Zülfü Livaneli
Dincilik Kavgası ve İbadet Özgürlüğü...

Dincilik kavgası Anadolu'ya özgü sayılamaz; tüm İslam coğrafyasında geçerlidir. Türkiye'ye özgü yerel bir olay değil irtica; Afganistan, İran, Sudan, Cezayir vb. ülkelerde başa beladır. Laik cumhuriyet yalnız Anadolu'da var; ama, kanlı dincilik kavgası, laik devlet düzeniyle ilgisi bulunmayan Müslüman ülkelerde bizdekinden daha beter boyutlarda sürüp gidiyor.

Osmanlı'da irtica 19'uncu yüzyıl boyunca sorundu. 1909'da bu ülkenin başında padişah-halife vardı; Şeyhülisam ile kadılar devlet örgütünde yetkili idiler, Şeriye Vekâleti bulunuyordu; 31 Mart'ta irtica ortalığı kana buladı.

Kemalistlere ''laikçiler'' diye yüklenenler ya kasıtlıdırlar ya aymazlık içindedirler. 21'inci yüzyılın eşiğinde irtica, yalnız laik Atatürk cumhuriyetini yıkmaya çalışmıyor; Müslümanlık coğrafyasında bir numaralı sorundur.

*

Anadolu'da iki temel mezhep var: Sünnilik ve Alevilik...

Osmanlı'da Alevi baskı altındaydı.

Nasıl olmasın ki!..

Devletin başı padişah Sünnilerin halifesiydi; Kızılbaşlara uygulanan zulmün haddi hesabı yoktu; Aleviler dağlara
çekilmişlerdi; ancak Atatürk laik cumhuriyeti kurduktan sonra soluk alabildiler.

Ne var ki çok partili rejimle birlikte devlet içinde Sünni iktidarını kuran gericilik, Alevilerin üstünde dayanılmaz bir baskı oluşturdu.

Toplumsal dönüşüm ve nüfus patlaması, Alevileri kırsal alandan kentlere taşıyınca, bunalım yoğunlaştı. Çünkü dağa ve düze yerleşik uzak köylerde ibadetini sürdürebilen Alevi şehirde ne yapacaktı?..

Alevinin ibadet özgürlüğünü kazanmak için savaşımı bu zorunluluktan doğdu. Sonuçta kentlerde cemevleri kuruldu, tapınma özgürlüğü kazanıldı.

Alevi şeriatçı değildir; şeriata karşıdır; camiye değil cemevine gider; din devleti kurmak gibi bir amacı olamaz.

*

Sünnilikte durum ne?..

Sünni şeriatında iki alan vardır; birincisi ''ibadet'' tir, ikincisi ''muamelât'' tır.

İbadet tapınmadır; muamelat kapsamında ceza, miras, aile hukuku da vardır ki bu bölüm baştan sona demokrasi, insan hakları ve temel özgürlüklere ters düşen kurallarla dolup taşar.

Bir Sünni günde beş değil, yirmi beş rekât namaz kılsa kimse karışamaz; çünkü bu ibadettir; ama, bir Sünni, şeriat hukukunun uygulanmasını isterse, kıyamet kopar; daha Osmanlı döneminde şeriatın muamelat bölümündeki kurallar devletin hukukundan bir bir kaldırılmaya başlanmıştır; irtica, yenilikçi Osmanlı padişahlarına ve paşalarına bu nedenle düşmanlaşmıştır.

1923 Cumhuriyet devriminde Sünni devlet yapısı yıkıldı; padişahlık, halifelik, Şeyhülislamlık, Şeriye Vekâleti kaldırıldı; dincinin beli kırıldı; ''Aydınlanma Devrimi'' gerçekleşti; irtica bu uygulamaları içine sindiremedi.

*

Peki, devlet nasıl olmalı?..

Hangi din ve mezhepten olursa olsun, sonuna dek tapınma özgürlüğüne evet!.. Şeriatçılığın toplum düzenine dönüşmesine sonuna kadar hayır!..

İrticanın başını ezmek, yalnız demokrasinin değil, ibadet özgürlüğünün de kaçınılmaz gereğidir.


İlhan Selçuk

]Cumhuriyet
27 Ekim 1999



[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Sayın Başbakan, üç çocuk yapın diyor her aileye. Üç haftadan beri, her akşam bir çocuk yatıyor bizim apartmanın kapısında. Biliyorum: Duvarlar, duvarların üstüne tel örgüler çekilmiş, bazen de elektrik verilmiş, yetmeyip kapısına özel korumalar dikilmiş sitelerde oturanlara tuhaf, hatta inanılmaz gelebilir...

Başbakan da Kasımpaşa’da oturduğu yılları unutmuş olabilir...

Ama Türkiye’de insanların çoğu, eskiden olduğu gibi dış kapısında ziller bulunan, çalınca “otomatiğe” basılıp açılan, girişi de yekpare değil, kırık mermer parçalarıyla karılmış ve merdivenleri daima çarpık, trabzanı her zaman ahşapla kaplı olmayan apartmanlarda otururlar.

Böylesini sever ve simitçiye ve bozacıya

ve kağıt helvacıya,

hâlâ otoyol kenarlarından satın alınan, el örgüsü söğüt sepet sallandırırız biz...

***
Belki de böyle bir apartmanda oturduğum içindir ki, kimse kovmadı o çocuğu.

Tinercidir dellenir, hırsız olur, katil olur, evlerimizi soyar, mülkiyet sahiplerini boğazlar, kiracıları telef eder diye korkmadık hiçbirimiz. Hatta okul çağında çocukları olanlar bile ürkmedi varlığından.

Geceleri el ayak çekilince geliyor, sabahları geç gidiyor.

Geceyarısını bir iki saat geçe, benim tekir güzeli, karnı doyup kanepenin üzerinde sere serpe uyuduktan sonra, mahallenin tek iğdiş edilmemiş erkek kedisi olmak kolay mı, mart nöbetine çıkmak üzere, beni de yanına alıp asansörle indiğinde ve kapıyı zatıma açtırıp dışarı fırladığında, oracıkta yatıyor o çocuk.

Bazen de sabahları, dokunmadan geçiyoruz yanından.

Üstünden atlamak zorunda kalmıyoruz.

Kapı ile duvar arasına, rahatsız etmeyecek biçimde sığınıyor.

Öylece, soğuk betonun üzerinde yatıyor ve altına, çalınmasın diye paspas yerine koyduğumuz lime lime halı parçasını çekiyor.

Yüzünü hiç görmedim. Ayaklarını görüyorum yalnızca.

Utandığından mıdır, kirli parkası yüzüne çekili oluyor hep.

Ayaklarına yetmiyor parka.

Plastik bir çift sandalet içinde çorapsız.

Dikkatle baktım, elbette kirli, ama incecik, 39 numaradan büyük olmayan zarif ayaklar. Belki yüzü de güzeldir, kimbilir...

Doğuştan asil kapıcımız, hani kat sahipleri yönetici seçemediği için yıllarca apartmanı yöneten ve buna rağmen şımarıp tepemize çıkmayan Recep Efendi’den, neyin nesidir sorup öğrenmesini istedik.

Rapor verirken, gözleriyle çocuk için merhamet istiyordu Recep:

Ne tinerciymiş,

ne marjinal.

Sadece, 18 yaşına geldiği için atılmış, büyüdüğü yetimhaneden.

Bilmiyordum, öyleymiş adet. Meğer Türkiye, yetimlerini 18 yaşına kadar “yetiştirir;” işsiz, aşsız ve belki bir iş, biraz aş bulabileceği bir meslek eğitimi bile vermeden, ne usta, ne çırak, nasıl doyacak, nasıl yaşayacak diye meraklanmadan salarmış sokağa, atarmış yetimhanelerinden!

***
Fransa’da yetimhane çocuklarına “milletin gözbebeği” (pupille de la nation) denir. Bu çocukların kapanmaz yaraları, ana baba yoksunluğu, en varsıl olanın ancak ulaşabileceği bir eğitimle telafi edilir. Hepsi önce devlet memuru olurlar ve aralarından bakanlar, valiler, polis müdürleri çıkar, bazıları bu görevlerden iş adamlığına atlarlar.

Sayın Başbakan üç çocuk yapın diyor, her aileye.

Başbakan yapın dedi diye çocuk yapacaklar, herhalde bizler değiliz. Kimler yapacak? Bugün zaten bir gözlük evde dokuz çocuk doğuran ve bakamayınca yetimhane kapısına bırakanlar...

Türk basını,

6 Nisan 2008: SHÇEK, yine!!! bir çocuk tecavüzüyle sarsılmış. Anne babasının “Bakmak istemiyoruz,” diye yetimhaneye bıraktığı iki kardeşten 12 yaşındaki K. Ç.’ye kuaförü kuru yemişçisi tecavüz etmiş de etmiş...

Türk basını,

7 Nisan: Kars’taki yetiştirme yurdunda kalan 16 yaşındaki

N. K’ya tecavüz eden

10 kişi arasında siyasetçi yakınları, asker ve gazeteci de var...

Sayın Başbakan, zaten fazlasıyla çocuk yapanlara, Türkiye’nin nüfusu genç kalsın diye, “en az üç çocuk” diyor.

Acaba daha çok seks kölesine mi ihtiyaç var?

Önce şu yetimhanelerin adını koysak, daha dürüstçe olmaz mı?

Mine Kırıkkanat- gazetevatan.com


[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Tahminin çok ötesinde bir ilgi gördü. Türkiye’de bir muhalefet boşluğu olduğunu, özellikle CHP’nin muhalefet görevini yerine getiremediğini söyleyenlerin sayısı o kadar çok ki açıkçası ne yapacağımı şaşırdım. Bu nedenle hemen bir özür borcumu yerine getirmek istiyorum. Bana gelen mesajların tamamına yakınına bir iki satır da olsa cevap yazmaya çalışıyorum. Ancak bu konu ile ilgili gelen mesajlara cevap yazabilmem mümkün değil.

Gelelim konumuza. Çok ilginç bir gözlemim oldu. Ezici bir çoğunluk “Nasıl bir muhalefet olmalı?” sorusunun cevabını tek kalemde geçmiş. “Sorun Baykal.” Yani kamuoyunun bakışı bu kadar basit. Çok sayıda kişinin aklına nasıl muhalefet yapılacağı gelmiyor bile, “Baykal gitsin yeter” diyorlar. Yani sadece Baykal’ın genel başkanlığı bırakmasının bile CHP’ye büyük oy kazandıracağına inananların sayısı hayli yüksek.

Örneğin bir okur “Baykal gidince CHP kurtulacaktır. Tanıdığım pek çok kişi Baykal oldukça CHP’ye bir daha oy vermeyeceklerini söylüyor” diyor.

Bir başka mesajda şu ifade var: “Baykal dünyanın en namuslu insanı olabilir. Öyledir de. Ama Baykal topluma negatif enerji veriyor. Hırslı, genç, dinamik, akıllı bir lider arıyoruz artık.”

Bir okur tepkisini tek cümle ile özetlemiş: “CHP Genel Başkanlığı yan gelip yatma yeri değildir.” Atatürk’ün kurduğu CHP’nin 12 Eylül generalleri tarafından kapatıldığını söyleyen bir okur da “Atatürk isminden yararlanmaya kalkanlar partiyi tekrar kurdular. Sonra Özal’cılığa heveslendiler, Şeyh Edebali’ci oldular, bu olmayınca milliyetçiliğe sarıldılar, en sonunda da Çankaya’da bir türbanlı olabileceğini söylediler. Atatürk’ün partisinde bunlar olabilir miydi?” diye soruyor.

*****
Başbakan’ın çakısı

Tayyip Bey kendisine hediye edilen bir halının ipini cebinden çıkardığı bir çakı ile kesmiş. Haberi yapan gazeteler “Başbakan çakıyı bir Türk adeti olarak taşıyor” diye yazmış.

Çakı taşımak gerçekten bir Türk adeti mi tartışılır. Çünkü çakı ya da benzeri kesici alet taşımak adetten çok bir gereklilikti bir zamanlar. Özellikle köy yerinde bağ, bahçe, tarlada yanınızda hep bu tür bir kesici bulunmasında yarar vardır. Ama kent yaşamında üzerinde kesici aletle dolaşmanın alemi olabilir mi?

Ancak burada bana göre vahim olan çakının bir Başbakan’ın cebinden çıkması. Gerekçesi ve boyutu ne olursa olsun bir Başbakan cebinde “silah” olarak da kullanılabilecek bir alet taşımamalı. Örneğin uçağa tırnak makasıyla bile binemiyorsanız, çakı da aynı kapsama girer.

Bunun da ötesinde, üzerinde “küçücük” de olsa “kesici” bir alet taşımak özendirici olabilir. Başbakanlar örnek olmalıdır, ama “iyi örnek” olmalıdır. Başbakan’ın cebinden çakı çıkınca, müritlerinin üzerinden de balta çıkıyor sonra.

*****
[BNe yapmalı?[/B]

CHP ile ilgili çok sayıda mesajdan çıkarmaya çalıştığım somut önerileri sizlerle de paylaşıyorum.

- CHP kadrosu gençleşmeli

- Parti içi demokrasi işletilmeli

- Milletvekili adayları ön seçimle belirlenmeli

- Gölge kabine kurulmalı

- Baykal ülkeyi karış karış gezmeli

- Artık iktidar olmayı düşünmeli

- Küstürdüğü isimlerle barışmalı

- Dokunulmazlığın kaldırılmamasının hesabını sormalı

- Siyasi partiler kanunun değiştirmeli

*****
“Ananı da al git mitingi bile yapmadılar”

CHP’nin muhalefetini yetersiz bulanlar partiyi gelişen olaylar karşısında aktif olamamakla da suçluyor. Bugüne kadar her siyasi ve ekonomik gelişmede AKP’nin daha aktif olduğunu söyleyen okurlar “CHP ya hiç kılını bile kıpırdatmadı ya da başkalarını görerek harekete geçmek zorunda kaldı” diyorlar.

Örneğin bir okur “Tayyip Erdoğan bir çiftçiye (ananı da al git) diye bağırarak hakaret etmişti. CHP bunu bile değerlendiremedi. Oysa bu söz söylenir söylenmez harekete geçecek bir CHP, Türkiye’nin her ilinde çiftçileri ayaklandırır ve (Asıl sen ananı da al git) mitingleri düzenleyebilirdi. Bu mitingler dalga dalga büyük bir muhalefet hareketi oluştururdu” diyor.

*****
‘Mustafa Mutlu nedenini açıklamış zaten’

Sizlerden gelen mesajların dikkati çeken bir bölümünde Mustafa Mutlu’nun dün yazdığı yazıya gönderme vardı. Mutlu dün “Haklı olan değil çalışan kazanır” başlıklı yazısında son beş hafta sonu Başbakan Erdoğan ile CHP lideri Baykal’ın ne yaptığını yazmıştı.

Mutlu’nun tespitlerine göre Erdoğan tüm hafta sonlarını değişik yerlerde halkla ve partililerle geçirmiş, buna karşın Baykal sadece bir hafta sonu Expo 2015 için Paris’e gitmiş, diğer haftalarda evinde oturmuştu.

Okurların dikkat ekici bölümü “CHP’nin nasıl muhalefet yapması gerektiğini ne soruyorsun, bu partinin muhalefet yapamayacağının kanıtı Mustafa Mutlu’nun köşesinde zaten” diyordu.

*****
CHP’yi medya kötülüyor

CHP’nin etkili muhalefet yapamadığı eleştirileri üzerine “o halde öneri getirin” kampanyama çok öfkelenen CHP’liler de var elbette. Çünkü onlar diyor ki “Sen de yazmışsın, CHP hangi tür muhalefet yaparsa yapsın medya bunları ya çarpıtıyor ya hiç yayınlamıyor ya da muhalefet olarak kabul etmiyor.”

Bu CHP’lilere göre aslında CHP her konuda gerçekleri hiç çekinmeden söylüyor. Genel Başkan tüm dürüstlüğü, içtenliği ile herkese yol gösteriyor. Ama ertesi gün bir bakıyorsunuz bambaşka şeyler çıkmış.

Öfkeli CHP’liler “Partimize asla oy vermeyenler, CHP’nin güçlenmemesi için ellerinden geleni yapanlar, AKP’ye yalakalık yaptıkları belli olmasın diye bize saldırıp muhalafet yapılmadığından şikâyet ediyorlar” diyor.

BENİM NOTUM: Öfkeli CHP’liler tamamen haksız da değil. Gerçekten de pek çok kişi hiçbir öneri getiremeden “CHP muhalefet yapamıyor” deme hakkını kendinde buluyor. Ana yazıda da belirttiğim gibi kimsenin CHP Genel Başkanı Baykal’ın dürüstlüğünden, bilgi birikiminden, samimiyetinden şüphesi yok. Ancak diyorlar ki “Baykal negatif duygu yaratıyor ve bunun değişmesi artık çok zor.”

Can Ataklı
Bir manken-televizyon programcısının (Aysun Kayacı) sözleriyle yeniden gündeme gelen “oy hakkı” konusu uzun süredir tartışılıyor.
Geçen hafta biz de Ceviz Kabuğu’nun ikinci bölümünde bunu ele aldık.
AKP’yi iktidara taşıyanların “ayak takımı” olarak nitelendirilmesi ayrı bir konu. Zaten buna AKP’liler yanıt verdi.
Ancak bizim üzerinde duracağımız asıl konu “Demokrasilerde herkesin oyu eşit olmalı mıdır?” sorusu.


DEMOKRASİ ÜSTÜ YÖNETİM MODELİ BULUNMALI..
Demokrasi mevcut yönetim sistemlerinin en iyisi olarak görülüyor. Ancak, onun da hem teorisinde hem de uygulamasında pek çok sorunları var.
Yani, kusursuz bir yönetim sistemi henüz bulunmadı. Yıllardır söylüyordum. Siyaset ve toplum bilimciler biraz daha kafa yorup “demokrasi üstü” bir yönetim modeli bulmalıdırlar!..
Bizler bugün kendi ülkemizde, gözlerimizi kapatmış “demokrasicilik oyunu” oynuyoruz!..
Demokrasinin özüne göre, herkes yasalar önünde eşit. Herkesin eşit oy hakkı var. Herkesin yönetime katılma ve temsil edilme hakkı var, vs.
Ama durum gerçekten öyle mi?..
Bir kere, herkes yasalar önünde eşit değil!.. Bunu sindirebilmemiz için “eşitsizliğe” çeşitli kılıflar bulunmuş. Bir kitap yazılabilecek bu konuda üzerinden geçelim. En basiti, milletvekilleri “kürsü dokunulmazlığı” nın ötesinde her konuda dokunulmazlığa sahipler. Bu, her demokraside yok, bizde var!
Herkesin oy hakkı da eşit değil Türkiye’de. Çünkü, 1 - Herkes özgürce oy kullanmıyor. Türkiye’de Atatürk ilkelerine aykırı biçimde aşiret ve cemaatler (dini ve siyasi) çok yaygın. Bunlarda tartışma ve itiraz söz konusu değil. Buralara mensup geniş kitleler özgür irade ile oy kullanmıyor. Bunu kaldırmak bir yana, siyasiler özendiriyor, aşiret ve cemaat liderlerini kafaya almaya çalışıyor. 2 - Yüzde 10’luk seçim barajı var. Bu, özünde “milyonlarca oyun çöpe atılması” demek. Hani nerede temsil hakkı?..


AYIPLI ÇOĞUNLUK VE TENEKE KAFA!..
Gözümüzü yumuyoruz, demokrasi var deyip geçiyoruz!..
Başka bir boyuta geçelim.
Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsuru. Onlar aracılığı ile “demokratik temsil” sağlanıyor. Ama, “parti içi demokrasi” nin olmadığı bir ülkede demokrasi uygulanabilir mi?.. Duverger’nin dediği gibi “Seçilmiş kralların” yönettiği partiler varken, yani demokrasinin ilk ayağı sakat iken bunun üzerine nasıl demokrasi binası inşa edilebilir ki?..
Zaten edilemiyor!..
Bütün bunları göz ardı edip, Aysun Kayacı’nın “Benim oyumla vergi vermeyenin oyu niye bir olsun” sorusuna kızıyoruz.
Niye?.. Ayna tutup demokrasinin olmadığını gösterdiği için mi?..
Durumumuz tıpkı, kötü haber getiren elçinin başının vurulmasına benziyor..
Daha önce yazmıştım.
Eski Yargıtay Başkanlarından Doç. Dr. Sami Selçuk’un 30 milyonu aşkın seçmeni kastederek “Bunlar ayıplı çoğunluk” demesini bugün kim hatırlıyor?.. (1982 Anayasası referandumunda “evet” diyen milyonlar için söylemişti.)
Bunu hatırlamayanlar, tabii ki 2400-2600 yıl önceki sözleri de hatırlamaz. Nedense bu işin uzmanı profesörler de bugünlerde konuşmaz. Herhalde iktidar milletvekilleri ve yandaşı gazeteciler tarafından “taşlanmamak” için!..
Günümüzden binlerce yıl önce, tarihin en büyük düşünürlerinden(filozoflarından) Eflatun (diğer adı Platon) ilk kez “ayak takımı” kavramını kullanmıştı!..
Bugün AB’nin baş tacı ettiği 1789 Fransız İhtilali “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganını kullanıyordu. Ama, ihtilalin ilk yıllarında “vergi vermeyenlere oy kullandırmadılar!..”


OY KULLANMA SERTİFİKASI!..
Yani manken-sunucu Aysun Kayacı’nın dediğini yapmışlardı.
Yakın tarihten bir başka örnekle tamamlayayım. Elimde 1998’de yayınlanmış “Bilgi Toplumu” adlı bir kitap var. Yazarı, sarışın ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Fırat’ın ifadesiyle “teneke kafalı” bir manken değil!..
Kim?.. Prof. Dr. Ali Demirsoy.
Diyor ki: “Yalnızca yetenekli ve eğitilmiş, bilgili insanlara oy kullandırılmalı!”
Ben de soruyorum.
Bir otomobili yönetmek için “ehliyet” gerekiyor da ülkeyi yönetecekleri seçmek için niçin ehliyet gerekmiyor?..
Pek çok mesleğe girmek için belge zorunlu. Seçime katılmak için “seçmen kartı” zorunlu.
Bunlara benzer biçimde acaba “oy verme kartı-ehliyeti” verilse nasıl olur?
Bunun şartlarını toplum olarak ortaklaşa belirlemeliyiz,.
Eğer “evet” diyorsanız ve öneri sahibini “taşlamak” istemiyorsanız tabii ki!..





Hulki Cevizoğlu- yenicaggazetesi.com