Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: geçmişimizdeki pirler,erenler,kerametler...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.

[Resim: 14.gif]YUNUS EMRE
[Resim: 14.gif]

Çağlar boyunca Halk Edebiyatı ve folklor bakımından Eskişehir ve çevresinin yaşantısına kuş bakış bakılırsa, bu açının gerek eser, gerek şahsiyet, gerekse çeşitli örnekler bakımından büyük bir alanı kapsadığı görülür.

Halk Edebiyatımızın biricik siması Yunus Emre, çağlar boyunca bu topraklardan seslenmiştir.

Sarıköy’de ekincilikle geçinen ve gayet yoksul olan Yunus Emre, bir kıtlık yılında buğday istemek üzere, Suluca Karahöyük’te Hacı-Bektaş Veli Dergahı’na giderken, eli boş gitmemek için dağdan alıç toplayıp götürür. Geldiğini ve ziyaret sebebini kendisine bildirdiklerinde Hacıbektaş Veli, adamaları vasıtası ile sordurur:
- Buğday mı verelim, nefes mi?

Yunus:
- Nefesi ne yapayım bana buğday gerek.

Hacıbektaş:
- Buğday gerekse verelim. Fakat nefes gerekse getirdiğin alıçın her tanesine bir nefes verelim.

Yunus yine:
- Nefes neme gerek, der.

Hünkar bu kez de:
- Buğday gerekse verelim. Fakat nefes gerekse getirdiğin alıçın çekirdeği başına on nefes verelim.

Yunus bu söze karşı dayatır. Çoluk çocuğu olduğunu, nefesin onların karnını doyurmayacağını söyler.

- Ben nefesi neyleyim? İhsan ederlerse bana buğday versinler, der.

Hünkar’ın emriyle öküzünün götürebileceği kadar buğday yüklenir. Yunus veda edip yola koyulur, fakat köyden biraz uzaklaşınca aklı başına gelir.

- Eyvah ben ne olmayacak iş ettim. Bana nasip sundular kabul etmedim. Hem de alıçın her çekirdeği başına on nefes sundu da kabullenmedim. Buğday bir nice gün sonra tükenir. Nefes ölünceye dek tükenmez. Geri dönüp erenlerin eşiğine varayım. Belki bana himmet ettikleri nasibi verirler.

Diyerek dönüp dergaha gelir. Öküzüne yüklediği buğdayı indirir.

- Erenler bana himmet ettikleri nasibi versinler, der.

Halifeler bu hali hünkar’a bildirirler. Hacıbektaş Veli buyurur ki :

- Bundan artık bu iş burada olmaz. Biz onun kilidi anahtarını Tapduk Emre’ye verdik.Varsın nasibini ondan alsın.

Yunus tekrar yola düşüp Sarıköy’e gelir. Araya araya Tapduk Emre’yi bulur. Hünkar’ın selamını söyler. Tapduk Emre:

- Safa geldin, kadem getirdin. Olanı biteni biliyoruz. Hizmet et emek yetür, nasibini al, der.

- Yunus kırk yıl Tapduk Emre’ye canla başla hizmet eder. Dağdan sırtı ile dergaha odun taşıya taşıya sırtı kabarır, hatta yara olur. Fakat kimseye bir şey demez. Tapduk Emre de Yunus’u sever. Bu hal öteki dervişleri kıskandırır. Şeyhin kızını seviyor da ondan bu derece hizmet ediyor gibi sözler alttan alta söylenmeğe başlar.

Yunus’ta böyle bir art düşünce yoktur. Şeyhi de bunu bilir. Bir gün Yunus tekkeye yine odun getirmiştir. Tapduk Emre sorar:

- Bunlar ne düzgün odunlar. Yunus dağda eğri odun yok mu?

- Var amma kapınızdan içeri eğri girmez. Bu kapıya eğri yaraşmaz.

Soru da cevabı da aslında, o yersiz düşünce ve dedikodulara karşıdır.

Bir gün dağda hazırladığı odunları sarmağa elindeki kıldan ip yetişmez. Yılanlar gelip birbirine düğümlenir, boylu boyunca ip gibi uzanırlar. Yunus onlarla odunları sarıp sırtlar ve Tapduk Emre’nin dergahına getirir. Odunları yere bırakınca yılanlar çözülür, kaybolup giderler.

Tapduk, Yunus’un doğruluğunu biliyor, ondan şüphe etmiyordu. Bu gerçeği belirtmek için Yunus’u konuşturmuştu. Bir gün kardeşler yalancı çıkmasın diye kızını Yunus’a verdi. Tapduk Emre’nin kızı bilgili, iyi yetişmiş bir kızdı. Ulu mertebelere ulaşmıştı. O Kur’an okurken akan sular durur, dinlerdi. Yunus:”Ben bu nimete layık değilim.” diyerek ömrü boyunca kıza dokunmadı.

Yunus yıllar yılı şeyhine hizmet etti. Fakat beklediği himmeti bulamadığı ve bulamayacağı sanısına kapıldı. Kaçıp dağlara düştü. Bir rivayete göre bir mağarada, bir başka rivayete göre de yolda yedi erle buluştu. Her gece onlardan biri dua ediyor, ortaya bir sofra yemek geliyordu. Sıra Yunus’a gelince düşündü: <Ne ideyim, ne diyeyim?> diye. İçinden onlar kimin adını vererek dua etti ise ben de öyle yapayım dedi ve öyle yaptı. O gece önlerine iki sofra yemek geldi. Erenler şaşırıp sordular:

- Kimin yüzü suyu hürmetine dua ettin?

Yunus:
- Önce siz söyleyin, dedi.

- Tapduk Emre’nin kapısında kırk yıl hizmet eden erin yüzü suyu hürmetine dua ederiz.

Yunus bu cevabı alınca koşa koşa tekkeye dönüp Tapduk Emre’nin karısına sığınır:

- Beni bağışlat, diye yalvarır.

Ana Bacı :
- Tapduk birazdan sabah namazına abdest almak için kalkar. Kapının eşiğine yüzükoyun yat uzan, üstüne basınca:
- Bu kim? diye sorar.

Ben:

-Yunus, derim.

- HangiYunus, diye sorarsa bil ki gönlünden çıktın. Artık buralarda eğlenme, durma git.

- Yok, bizim Yunus mu, derse ayaklarına kapan kendini bağışlat.

Yunus, Ana Bacının dediği gibi yapar.

Tapduk’tan:

- Bizim Yunus mu? Sözünü işitince davranıp ayaklarına kapanır, kendini bağışlatır.

Tapduk elindeki asayı uzağa doğru fırlatıp atar.

- Git asayı nerede bulursan oraya yerleş, der.

Yunus yola çıkar. Asayı Sarıköy’de bulur. Oraya yerleşir. Halkı irşada başlar.Yunus Emre göçtükten sonra bir gün Molla Kasım adında biri su başına oturmuş Yunus şiirlerini okuyor, düşüncesine aykırı gelenleri yanan ateşe atıp yakıyormuş. Böylece bin tanesini yakmış, bin tanesini yel uçurmuş. Bin tanesini de suya atmış. Geride kalanları okumağa devam ederken:

Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme
Seni sıygıya çeker bir Molla Kasım gelür

Beyitine gelince aymış ve Yunus’un mertebesini anlamış. Fakat olan olmuş. Ateşte yanıp duman halinde göğe ağanlar meleklere, havaya uçanlar kuşlara, suya atılanlar balıklara gitmiş. Elde kalanlar da ademoğullarına kalmış. Yunus’un şiirlerinden herkes nasibini almış.

Yine rivayet olunur ki;
Mevlana bir gün yanındakilere:

- Manevi mertebelerden hangisine vardımsa Türkmen kocasını önde buldum.

Diyerek Yunus’u övmüş, kadrini yüceltmiş.

Halk efsaneleri, destanlar konuşma dili ile oluşturulmuş bir anlatı türüdür. Anlatılanın gerçek olduğuna inanılır. Geçmişte bir gerçeği vardır. Ancak zamanla hayal mahsulü bilgilerle değişikliğe uğramıştır. Türbesi Seyitgazi ilçesinde bulunan Baba İlyas efsanesi halk efsanelerine bir örnektir.

Baba İlyas Efsanesi: Şücaeddin-i Veli Horasan’dan geldiği zaman su yokmuş. Halk suyun olmayışından çok zorluk çekiyormuş. Veli’nin başparmağını soktuğu yerden sular akmağa başlamış. Buraya Çille Han demişler. Şimdi burada beş koldan su akmaktadır.

Şücaeddin-i Veli Hazretleri bir gün dışarı çıkmış. Çimenliğe oturmuş. Yanına bir tabur asker gelmiş. Aç kaldıklarını söylemişler. Bunu duyan Veli Hazretleri, şimdi Bal Pınarı olarak anılan yere gitmiş. İki parmağını yere sokmuş <<Ya Mubarek birinden yağ aksın, birinden bal>> demiş. Dediği olmuş. Birinciden yağ, diğerinden bal akmağa başlamış. Gelen tabur karnını doyurup gittikten sonra, buranın başında kavga olmasın diye << Ya Mubarek su ol>> demiş. İşte o zamandan beri buradan su akar.

Kenara çekilmiş. Altına bir post yaymış oturmuş. “Bunun altından çıkan arpaları askerin atları yesin” demiş. Bir de baksalar ki bir yılan ağzından arpa akıyor. Yüzlerce hayvan yemiş, bitirivermiş. Sonra arpalarda ortadan kaybolmuş.

Balpınarı yanında bir su vardır. Veli “Bu su hastalara şifa olsun” demiş. Şifa olmuş. Suyun adı Sıtma Suyu kalmış.

Şücaeddin-i Veli gelen bir tabur askere iki tencere yemek kaynatıyormuş. Altında ise iki mum yanıyormuş. Bir taburla gelen Mürüvvet Ali Paşa bu duruma kızmış. “Bu kadar yemek hangimize yetecek” diye söylenmiş. O zaman Veli “Yettirecek ben değil miyim? “ karşılığını vermiş.Askerden et isteyene et, pilav isteyene pilav vermiş. Böylece askeri doyurmuş. Bu duruma hayret eden Mürüvvet Ali Paşa Şücaeddin-i Veli’nin elini öperek ayrılmış.

Bu ayrılıştan kısa bir süre sonra Paşayı ve ordusunu düşmanları bir kulede sıkıştırmışlar. Önü düşman, arkası ise uçurum imiş. Paşa çaresiz kalınca, atını uçuruma sürmüş. Kaleden onu salimen yere indiren Şücaeddin-i Veli’nin eli imiş. Elini öperken parmağında gördüğü yüzüğünden tanımış.

Paşa görevini yaptıktan sonra Veli’nin yanına gelmiş. Veli’ye şükranlarını “Senin mezarını altın ve gümüşten yaptırsam azdır.” şeklinde belirtmiş. Paşa ölünceye kadar Veli’nin yanında kalmış. Veli ölünce onun türbesini ve mezarını yaptırmış. Türbe bir sıra sarı taş(altın), bir sıra beyaz taş(gümüş) tır. Kendi mezarı da Veli’nin yanındadır. Veli’nin yüceliğine izafeten türbesi büyük olarak yapılmıştır.

Lületaşı Efsanesi Efsaneye göre lületaşını ilk bulan ve bu taşın yer altı yolunu ilk ortaya çıkarının bir köstebek olduğu söylenir. Anlatılan efsane şöyledir:

Bir gün genç bir çoban bölgenin Karatepe yöresindeki köylerine gitmektedir.Genç çoban yorgun düşer,acıkır,oturur;azığını çıkarıp yemeğini yemeye başlar.O sırada,topraktaki bir delikten bir canlının aktaş toprakları yüzeye çıkarmaya çalıştığını görür.Çoban bunlardan birine eline alır ve çakısıyla yontmaya başlar. İlk çakı darbesiyle taş birdenbire ayın on dördü gibi güzel bir kız oluverir. Kız dile gelir ve "Ah insanoğlu bana kıymasaydın!" diye bağırarak köstebeğin açtığı delikten içeri girip kaybolur. Delikanlı da kızın ardından başlar deliği eşelemeye. Günler geçer delikanlıdan haber alınamaz. Delikanlıyı arayan köylüler yerin yedi kat altında bu daracık kuyuda boğulmuş olarak bulurlar. Elinde sıkı sıkı tuttuğu ak taşları ile birlikte avuçlarında sımsıkı tuttuğu bir parça lületaşı varmış. O günden beri her lületaşı parçasında, çobanın ölümüne sürüklendiği sevdanın izlerini görmüş köylüler.

Lületaşı işleyenler için bu efsanenin anlamı büyük. Lületaşını yedi kat yerin dibinden çıkaran köstebeği, sanatlarının öncüsü ve pirleri olarak kabul ediyorlar.

alıntıdır
KUL NESIMI

Edebiyat tarihimiz, tasavvuf sairi olarak yalniz bir Nesimi tanir. O da
Bagdatli Nesimi'dir. Oysa, conklerden topladigimiz yuze yakin siiri
bulunan baska bir Nesimi daha var. Iste, bu kitapta konu olan ikinci
Nesimi'dir. Ikisini birbirinden ayirmak icin konumuz olana Kul Nesimi
diyecegiz.

Bugune degin Kul Nesimi'nin siirlerinden pek azi ele gecmis, onlar da
Bagdatli Nesimi'nin sanilmisti. Hece ile yazilanlari bile onun yeni
siirleri olacagi dusuncesine yol acmisti. Ilk olarak Sadettin Nuzhet,
Bektasi Siirleri adli eserinde yeni bir sair karsisinda oldugumuza isaret
etmis, sairin hayati hakkinda bilgi vermeden alti siirini yayinlamisti.

Ad benzerligi dolayisiyla ve her iki sairin Hurufi olmasi karisikliga yol
acmissa da dilleri cok ayridir. Bundan baska Kul Nesimi'nin ayri kisi
oldugunu gosteren belgelre vardir. Bunlari siralamadan once Bagdatli
sairin kisaca hayatinin bilinmesinde fayda vardir.

Bagdatli Nesimi'nin olumu, kendi halifesi Refii'nin Besaretname adli
eserinde bildirildigine gore 1404'tur. Hallac-i Mansur gibi o da "enel
hak" (ben Tanri'yim) dedigi icin derisi yuzulmustu. Bu yuzden
Alevi-Bektasiler'le varlik birliginin ileri taraftarlari ve mumessilleri
olan Bayrami Melamiler'i, Mevleviler'in Sems kolu denen ve Melamilik'ler
Bektasilik'e pek yaklasan, hatta onlarla kaynasan Mevleviler ve diger
tarikatlar icinde Alevilik'i ve Melamet'i benimsemis kimseler tarafindan,
olumunu muteakkip buyuk bir sehit taninmis ve Mansur oglu
Huseyn-el-Hallac'in ikincisi olmustur. Agizdan agiza, buyukten kucuge
devreden menkabeler, asagi yukari bir Nesimi destani meydana getirmistir.

Bu menkabeler ve sairin sanatindaki basarisi yuzyillar boyunca Turk ve
oteki Islam edebiyatinda derin izler birakmistir.

Konumuz olan Nesimi'ye gelince, onun onyedinci yuzyilda yasadigini
gosteren kuvvetli belgelre yeteri kadar vardir. Bir siirinde Kul Nesimi
soyle diyor:

Ikiyuz altmisdort yildan sonra
Bu nazmile bunu ettim ben izhar.

Bu siirin tamaminda Hurufilik'in kurallariyla birlikte kendinden de soz
acan Kul Nesimi yukaridaki beyitte Bagdatli Nesimi'nin olum yilini ve
tuttugu yolu soylemek ister. Buna gore, Bagdatli Nesimi'nin olum yilina
264 katinca 1668 bulunur. Bu siiri olgunluk caginda soyledigi kabul
edilirse, onun 17. yuzyil baslarinda dogdugunu dusunmek yersiz olmaz.

Kul Nesimi'nin siirlerine en eski olarak yine bu yuzyil icinde yazildigi
kesin olarak bilinen conklerde rastlanilmaktadir. Bundan baska sairin
dilinin ozelligini bu yuzyildan oteye goturmeye de imkan yoktur. Dili tam
anlamiyla 17. yuzyil divan ve halk edebiyati sairlerinin dilidir.

Bunlardan baska kendi caginda yasamis sairlerin Kul Nesimi'ye benzekleri
(nazire) de var.

Kisaca yukarda gosterdigimiz sebeplerlerden oturu Kul Nesimi 17. yuzyilda
yasamis bir sairdir. Bu yuzyilin tarih olaylariyla Nesimi'nin
siirlerindeki bazi sozlerin karsilastirilmasindan hayatini az cok
ogrenmek mumkun olmaktadir. Bilindigi gibi 17. yuzyilin birinci yarisi
hep Iran'la yapilan savaslarla gecer. Iran Bagdat'i alir. Osmanli ordusu
birkac basarisiz sefere katilir. Sonunda 4. Murat 1636'da geri alir. 16.
yuzyildan beri Yavuz ile Sah Ismail arasinda baslayan ugras bir yuzyildan
cok surer. Bu arada Osmanli topraklarindaki Kizilbas-Aleviler Iran'a
yardimci bazi durumlar yaratirlar. Bu yuzden ezilirler, yuzbinlerce
kisinin baslari ucar. Fakat, yine de alttan alta, gizli veya acik, her
ayaklanmaya katilirlar. Bu katilmalar Celali ayaklanmalarinda da kendini
gosterir. 17. yuzyil boyunca surer. Bu islerde tarikat sairlerinin her
bakimdan onemli etkileri oldugunu kendi eserlerinden oldugu gibi baska
yerlerden ve mesela tezkerelerden ogreniyoruz. Bunlardan Pir Sultan Abdal
ve Kul Nesimi'nin cagdasi ve ayni maceralara karisan Alioglu, Dedemoglu
gibi sairleri de taniyoruz.

Kul Nesimi boyle bir ayaklanmaya katilmistir. Bunu bir manzumesinde soyle
anlatir:

Mehdi-i zaman ede zuhur kalmaya perde
Yezit olan kirsa gerek tig u teberde
Nesimi, Sah'in mehdin okur sam u seherde.

Buna gore Iran Sahi'nin "Mehdi-i zaman" olarak ortaya cikmasini,
"yezit"leri, yani Osmanlilar'i kirmasini dilemektedir. Ayrica Sah'la
ilgisini ortaya koyan bir manzumesinde:

Erenler Sah'tan gelurler
Ali derler pirimize
Imamlarin kullariyuz
Munkir irmez sirrimiza

ve baska siirlerinde gorulen izlerden Iran Sahlari yanini tuttugu acikca
belli oluyor. Bundan baska Osmanli Devleti'nin Iran ile olan savaslari
sirasindaki ayaklanmalardan izler tasiyan manzumeleri de gorulmektedir.
Osmanli tarihcileri genel olarak bu gibi ayaklanmalari yazmadiklari icin
yalniz manzumelerden sonuclara varmak gerekmektedir. Kisa ve eksik
olmakla birlikte bunlar oldukca aydinlaticidir. Bir manzumesinde, basindan
siyasi bir yargilama gectigini anlamak zor degildir:

Mahkemede sual sordu kadilar
Kitaplari orta yere kodular
Sen bu ilmi kimden aldin dediler
Ustamdan almisam, pirden gelurem.

Bundan anliyoruz ki Kul Nesimi de siyasal olaylara ve ayaklanmalara
karismis, hic olmazsa perde arkasindan birseyler yapmistir. Bu yuzden
yakalanarak yargilanmistir. Alioglu ve Dedemoglu'nun da birer siirlerinde
ayni dortlugu buluruz. Hatta onlar isi biraz daha acarlar:

Pirim Aligolu, Bozdogan'dan gel oldu
Gordum mursidim, muskulum halloldu
Kilavuzum Sah Merdan Ali oldu
Ozume gonderdim kendi kusumu.

*

Ihlas kusagini kusandik bele
Her nereye varsam mursidim bile
Kisinin basina yazilan gele
Su dostun yoluna koydum basimi

*

Dedemoglu, yardim eyle duskune
Sen mursitsin secilmeyen muskule
Sah Merdan sahip-zamanin askina
Aman murvet Sah'im Ali gel yetis.


Yine 17. yuzyilinda yasayan Dervis Ali adindaki sairin de boyle olaylara
katildigini gosteren siirlerinden birkac parca:

Bizi Sah'a kurban etti Azrail

*

Etimi pare pare ettiler

*

Dervis Ali'yim, kanim na-hak dokme
El ne derse desun sen ana bakma
Sah'im yurumedikce posttan cikma
Oniki imamlar kurbaniyiz biz.


Bu Dervis Ali'nin Alioglu oldugunu sanirim. S. Nuzhet de sairin 17.
yuzyilda yasadigini soyluyor.

Dervis Ali, Alioglu olmasa bile bu yuzyilda Iran ile Osmanli Devleti
arasindaki siyasi gerginlik dolayisiyla Anadolu'da bazi ayaklanmalar
oldugu ve cesitli tarikat erlerinin Sah icin calistiklarini biliyoruz.
Sairin boyle bir ayaklanma sonunda ele gecirilip sorguya cekildigi,
etinin parca parca edildigi, yani cok eziyet edildigi, Azrail dedigi
Osmanli Padisahi tarafindan Sah'a kurban edildigi, yani agir cezalara
carptirildigi, bundan sonra Sah, Osmanli ulkesine yurumedikce ortaya
atilmamalarini yavsiye ettigi, tarikat ve Oniki Imam yolunda cok
sikintilara dusuldugu anlasiliyor.

Ulkucu bir sair olan Nesimi de boyle olaylara karismis, kendini bu yola
feda etmis gorunuyor:

Canim erenlere kurban
Serim meydanda meydanda
Ikrarim ezelden kadim
Canim meydanda meydanda

Gercek olan olur gani
Gani olan olur veli
Nesimi'yem yuzun beni
Derim meydanda meydanda

derken taraftarlarinin bir yenilgiye ugradigini soyle anlatir:

Muhib mursidine uydu
Arif olan hisse duydu
Munafiklar nice kiydi
Tig cektiler pirimize.

Kul Nesimi, sanatla ulkuculugu birlikte yuruten bir kisi olarak
gorunuyor.

Sairin ilk adinin Ali oldugu bir manzumesindeki su dortlukten anlasiliyor:

Mahlasim Nesimi, ismim Ali'dir
Bu carh donmektedir, sanmam halidir
sukur kalbim iman ile doludur
Curm'i isyanimiz bleden beri.

Kitaba almakta fayda gormedigimiz elliye yakin yazdigi mani icinde ikisi
soyu ve buyuk dedesi hakkinda bilgi vermektedir:

Sukur Hakk'a iyd olur
Katarimiz mezid olur
Ceddim Said Emre'dir
Neslinde said olur

*

Nesimi'ye al oldu
Sanma acep hal oldu
Ceddi bir abdal idi
Kendi de abdal oldu.


Burada sairin buyuk dedesi oldugunu ogrendigimiz Said Emre, 14. yuzyilda
yasamis olup, Yunus Emre'nin en eski izleyicileridendir. Sait Emre'nin
Haci Bektas ve Haci Bektas'in halifelerinden Hacim Sultan'a da yetismis
oldugunu bildiren siirleri vardir. Haci Bektas Veli Velayetname'sinde
kendisinden uzun boylu soz edilen Molla Sadettin, bu Said Emre'dir.
kendisi Aksaraylidir. Haci Bektas Veli'nin Arapca "Makalat"ini Turkce'ye
cevirmis, bilgin ve sair bir kisidir. Said Emre'nin simdiye degin ele
gecen ondokuz parca yayinlanmistir. (bkz. Abdulbaki Golpinarli, Yunus -
Hayati)

Soyunu kendisinden ogrendigimiz Kul Nesimi, goruluyor ki eski ve kulturlu
bir aileye baglidir. Bu yuzden olacak, iyi bir ogrenim gormus, soyunun
bagli oldugu Bektasilik yoluna girmis, ayrica Hurufilik'te de
cagdaslarindan cok ileri gitmistir.

Sair mahlasini Bagdatli Nesimi'ye olan ic yakinligi dolyisiyla almistir.
Nitekim, Kul Nesimi de oteki gibi Hurufilik yolunu tutmustur. Bu yonu pek
cok manzumesinde kendini acikca gosterir. Bu yuzden Seyyit Nesimi'yi
ornek alarak o da derisinin yuzulmesini ister, Ondan bahsederken ikisinin
adlari birlesir. Ornek olarak bazi parcalarini asagiya aliyorum:

Ehl-i iman islerin sol demde inkar ettiler
Cun Nesimi'yi Halep sehrinde berdar ettiler
Oyle kim cevr eyleyup zulm ile hakki bastirdilar
Ahsen-i takvimi gor kim nice inkar ettiler
Kufr edup imana gelmez, gelmege ar ettiler
Hak bana emreyledi soyle deyuben soyledim
Sozlerim destan edup alemde destan ettiler
Bileyuben bicaklarin cunku canima kiydilar
Sag iken ben asiki gor nice bimar ettiler
Soydular cikardilar tenimden cun derimi
Yas edup gokte melekler cumlesi zar ettiler
Ey Nesimi vasil oldun Halik-i Rahman'a sen
Cennet-ul me'vayi buldun, yerin gulzar ettiler

*

Kureysiler boyle tevil duzduler
Basmaga Ayatelkursi yazdilar

Kendi fetvam ile derim yuzduler
Halep sehri derler sardan gelurem.

*

Cun Nesimi gordu isminin Nesimi ismini
Sidkile Kur'an der kim kevn-i mahfuzundadir

Nesimi ayni zamanda Bektasi'dir. Hallac ve Seyyit Nesimi'nin
oldurulmelerinden sonra Hurufiler Irak'ta siddetli bir kovusturmaya
ugramislar, bundan kurtulmak icin Anadolu'ya kacmislardir. Boylece Hurufi
dervisleri Bektasilik'e kendi inanislarini soktular. Nesimi'de, baska
Bektasi sairlerinden cok Hurufilik gorulur. Siirleri icinde bunu gosteren
pek cogu var, onun icin burada bir dortlugu ornek veriyoruz:

Biz tarik-i Bektasi'yiz, zikrederiz Hakk'i biz
Bizdedir Sah-i Velayet sirlari hep bizdedir
Pirimiz Hunkar Haci Bektas Veli, kuluyam Nesimi
Etmeyiz cahile minnet, Al-i Sultan bizdedir.

Nesimi ayni zamanda hem Haydari, hem de Caferi oldugunu bildirir. Iki ornek:

Ben ol sadik kulam ki Caferi'yem
Hakikat soylerem ben Haydari'yem

*

Ve ger munkir sorarsa soyle ey dil
Ki mezhep icre bizler Caferi'yuz.


Nesimi'de ali sevgisi son kertededir. Bunu pek cok manzumelerinde acikca
gormekteyiz. Birkac ornek:

Ali evvel, Ali ahir
Ali batin, Ali zahir
Ali'dir her ise kadir
Ali'dir yar ile mihman
Ali vahid, Ali ahed
Ali dindir, Ali iman

*

Haydar'in evladini kim can u dilden medheder
Kalbi doldu nur ile kim mevc-i deryalar gibi
Ey Nesimi bir gonulde hubb-i Haydar olmasa
Anda canlar calinur guya kilisalar gibi

*

Hak katinda alemin mahbub-i Rahman'dir Ali
Evliyalar serveri hem Sah-i Merdan'dir Ali
Ey Nesimi "Men aref" sirrin bilendir ademi
Ademin hem suretinde harf-i Kuran'dir Ali.
Since the 18th century parade mature since the birth, as long as the Soviet Union and Soviet-style parade,ghds those who hold this country fully inherited the significance of the ceremony was originally included. There's 70 years of Soviet history, the parade up to 190 times repeatedly. The most prominent ancient significance of the parade through the small show of force, making people suffer a baptism of patriotism, national defense to the world the strength of the weak. Continue to speak in this sense alone, the Soviet military parade on Red Square is undoubtedly the highest in the world. People in the parade on the square foot first felt the strict and uniform way of the march and the mighty weak.ghd hair This stems from the old Prussian army drill pace, because when the soldiers marched outside the public resembling a goose were walking dubbed the "goose step." From the date of birth, is considered the way of training the performance of military discipline and norms of practice can severely. About half of the 19th century, military transformation, Czarist Russia absorbed the Prussian goose-training practices, set himself the way of the training system. Later, ghd pink the Soviet Red Army to overthrow the old regime, but also the way of the Russian Empire to stop the improvement of the times. See a uniform phalanx of soldiers marching in goose, accompanied by "unbreakable union" of the melody of great strength and vigor, it will happen naturally, but from awe.