Alevilerin kimlik arayışı; “İslam içi-dışı” tartışmaları…

Her dinin bir teolojisi ve kaynağının bundan alan bir emirler-yasaklar dizgesi, kurallar çerçevesi (şeriatı) vardır. Bu çerçeve o dine ait temel kaynaklarda yer alır. Özellikle “Semavi dinler” olarak adlandırılan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’da Tanrı tarafından gönderildiğine inanılan ve bizatihi o dinin temel esasını oluşturan “kitap”lar vardır. Bu yüzden bunlara “Kitaplı dinler” de denir. Örneğin çeşitli bölümlerden oluşan Tevrat’ın değişik zamanlarda İbrahim, Musa, Hazekiel vb. çok sayıdaki Yahudi peygamberine gönderilen Tanrısal kelamların bir bütünü olduğu kabul edilir.

Hıristiyanlıkta ise doğrudan doğruya İsa, Tanrı, Tanrının oğlu ve kutsal kelamdır. Yani İsa’nın sözleri Tanrının sözüdür.

İslam’da ise Allah’ın kendisine elçi (resul) olarak seçtiği Muhammed’i, “vahy” yoluyla kendisine ulaştırdığı emir ve mesajlarını, halka tebliğ etmekle görevlendirdiği ne inanılır. Yani Müslüman’a göre Kuran'da yazanlar Allah'ın sözleridir. Bunlar her şeyin üstündedir. Gelenek, görenek, adetler bunun önüne geçemez. Dolayısıyla "Müslüman’ı m" diyen kişi, Allah'ın kelamı olarak kabul ettiği Kuran'da bildirilenleri, kendi arzusuna göre değiştiremez, farklı yorumlayamaz. Bunların bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek de söz konusu olamaz.


-“Alevilik İslam içi mi-dışı mı” tartışmaları kime yarıyor?-

Son yıllarda süregelen “Alevilik İslam içi mi-dışı mı” tartışmaları, Aleviler arasında giderek derinleşen bir kutuplaşmaya yol açıyor. Alevilerin kendi içinde kamplara ayrılıp birbiriyle kapışmasına, kafa karışıklığını aşmak bir yana, bölünmeye, güç kaybına yol açan bu süreç, Alevi toplumunun taleplerini dillendirme, haklarını alma konusunda ellerini zayıflatıyor.

Burada dikkati çeken husus, Aleviliğin İslam içi olduğunu savunan grupların da buna karşı çıkan kesimin de Alevilik tanımında, teoloji ve ritüeller bakımından çok farklı bir çerçeve ortaya koyamamasıdır. Bu tartışmadan bağımsız olarak Aleviliğin inanç esasları ve ritüelleri sorulduğunda, her iki kesim de aşağı yukarı aynı unsurları sıralıyor ve aynı çerçeveyi çiziyor. Ancak iş, çerçevesi, içeriği konusunda yaklaşık olarak birleşilen bu olguyu adlandırmaya gelince, durum değişiyor. Bir kesim bunun “İslam’ın özü” olduğunu savunurken, diğer kesim ise bu öğretinin İslam’la uyuşmayan temel esaslarına ve İslam’ın henüz yeryüzünde olmadığı yüzyıllara giden geçmişine dikkat çekiyor.

-Her iki kesimden ortak talepler-

Bu durum, Alevi talepleri noktasında da kendisini gösteriyor. Karşıt kutuplarda yer aldığı izlenimi veren iki kesim, taleplerde neredeyse aynı şeyleri dile getiriyor. “Aleviler ne istiyor” sorusuna verilen yanıtlar nüanslar dışında temelde aynı başlıklar altında toplanıyor. Her iki kesim de cem evlerinin resmen tanınmasını, okullarda Alevi öğrencilerine zorunlu din dersi okutulmamasını, devletin sadece bir inanca hizmet götürmesinin demokrasiye aykırı olduğunu dile getiriyor.

O halde Aleviliğin İslam içi olduğunu da düşünsek, İslam dışı olduğunu da savunsak, Alevilik tanımıyla hemen hemen aynı inanç ya da öğretiyi niteliyoruz. Ancak bunun İslam’la olan ilişkisi ya da ilişkisizliği konusunda birbirine karşıt iki görüş öne çıkıyor. Bu durum da bu iki kesimin ya Aleviliği ya da İslam’ı doğru bilmediğini düşündürüyor. Hem İslam hem de Aleviliğin doğru bilinmesi durumunda, iki farklı görüş ortaya çıkmayacaktı. Farklı düşünen iki kesim olmayacaktı. Her iki olgunun da iyi bilinmesi durumunda herkes ya “Alevilik İslam’dır” tezini ya da karşıt tezi kabul edecekti.

-Aleviler gerçek İslam’ı ne kadar biliyor?-

Alevilik, içine doğulan aile, toplum ve çevrede spontane öğrenilen, yaşanılan, içselleştirilen bir olgu. Ancak Aleviler için İslam dini konusunda aynı tespiti yapmak zor. Aleviler, “Mahammed Ali yolu” olarak gördükleri kendi öğretilerini gerçek İslam kabul edip, 1.5 milyar dolayındaki Müslüman’ın yaşadığı İslam’ı ise “Emeviler’ in uydurması” ya da İslam’ın çarpıtılmış şekli olduğunu iddia ederken, bu dinin temel kaynakları üzerinde bir inceleme, araştırma, sorgulama, düşünme ve kendi bildikleri inanç çerçevesi ile bir karşılaştırma faaliyetine çok fazla girişmediler.

Aleviliği İslam’ın içinde kabul eden kesimin de bunun tersini savunanların da bu karşılaştırmayı bilimsel yöntemlerle, objektif biçimde yapmaları, bunlardan çıkacak sonuç her neyse önyargısız biçimde gerçekleri kabul ederek, kendilerini doğru tanımlamaları gerekiyor.

Böyle bir karşılaştırmaya , doğal olarak İslam’ın çerçevesini çizen temel metni olan ve Müslümanlarca Allah tarafından bu dinin peygamberine vahy yoluyla gönderildiğine inanılan Kuran’la başlamak gerekir.

Ülkemizde Kuran eğitiminden geçmiş yüzlerce insan orijinali Arapça olan Kuran ayetlerini Türkçe’ye çevirmekte. Çeviri yoluyla başka dilde oluşturulan Kuran metinlerine, “meal” deniliyor. Çeşitli mealler arasında aynı ayete ilişkin küçük farklılıklar, eklemeler olsa da özünde bu dinin çerçevesi ve esaslarına ilişkin kurallar değişmiyor. Temel esaslar konusunda dünyadaki yaklaşık 1.5 milyar Müslüman arasında görüş ayrılığı bulunmuyor. Sünni ya da Şii, dünyadaki hiçbir Müslüman örneğin ezanı, vakit namazlarını, Ramazan orucunu, Kabe Haccını reddetmez.

-Alevilik’teki ve Kuran’daki Tanrı kavrayışı-

Eğer konumuz Alevilik ve İslam ise önce en temel kavram olan Tanrı kavramına bakışı ele almalıyız: İslam’da Allah ve kulları vardır. İslam’a göre tanrı ulaşılmazdır, ondan korkulur, insanı yoktan var ettiği için yücedir; Allah yargılar, sınava çeker, sırat köprüsünden geçirir, kızar, öfkelenir, kahreder, cezalandırır, yakar, kaynar kazanlara atar, aynı zamanda rızıklar verendir, bağışlayandır, ödüllendirendir . Din gününün (yevmiddin) sahibi O’dur. O gün (mahşer) geldiğinde gelmiş geçmiş tüm insan oğlu kendi bedeninde yeniden dirilecek (kıyamet), günah ve sevabına göre yargılanıp ya cennete alınacak, ya da cehenneme atılarak korkunç azaplara gark olacak.

“Cennet cehennem kurdular,
Halkı böyle korkuttular”
(Aşık Ali İzzet Özkan)

Alevilik’te ise insanla Tanrı birlik içindedir. (Vahdeti vücut) Yaratılış, Tanrı’nın evreni ve insanı yoktan var etmesi değil, kendisini görünür hale getirmesidir. Dolayısıyla ölüm yoktur, sürekli bir var oluş vardır.

“Ölüm ölür, biz ölmeyiz”
(Hüdai)

Tanrı göğün yedi katında değil, tüm varlıktadır. (Vahdeti mevcud)

Din olgusu korku üzerine değil, sevgi üzerine kurulmuştur. Otoriteyi ellerinde tutan hükümdarlar ya da krallar, tarihte dini de korku unsuru olarak halklara karşı kullanmışlardır . Onların din anlayışında cehennem, mahşer günü ve ateş korkuyu ön plana çıkarmaktadır. Ancak Alevilik’teki Tanrı sevgisi ve dostluğu bu korkuları ortadan kaldırmaktadır. Alevilikte Tanrı korkusu yerine Tanrı sevgisi vardır. İnsanlar, devriye zinciri içinde, sürekli yeni bedenlerle dünyaya gelir ve gider. (Devriye)

“Ölür ise ten ölür canlar ölesi değil”
(Yunus Emre)

İnsanı kamil aşamasına ulaşan kişi, artık Tanrı olmuştur, Tanrıya kavuşur. (Finafillah) Bu damlanın okyanusa kavuşması gibidir.


İslam dinine göre Allah; varlığı ezeli ve ebedi olan, eşi, ortağı ve benzeri bulunmayan yaratıcıdır. İslam’a göre Allah varken, başka hiçbir şey yoktu ve Allah, yarattıklarında n hiçbirine benzemez.

-İslam “La ilahe illallah”, Batıni “La mevcuda illallah” der-



Aslı Batıni öğreti olan Alevilik’te ise Allah ve yarattıklarının tümü bir varlık olarak kabul edilir. Vücud Birliği (Vahdeti Vücud) yaratanla yaratılanın aynı olduğu görüşüdür. İslam ile taban tabana zıt olan bu görüş Batıni öğretinin temel esasıdır. İslam içinde “Tasavvuf” adıyla süregelen ekol de bunu esas alır. Müslümanlara göre ise bu görüş İslam’dan “sapma” olarak kabul edilir. Vahdeti vücud anlayışını benimseyip de İslam toplumu içinde kendisini dıştan İslami bir kılıfla gizleyerek var eden tüm inanç topluluklarına, Müslümanlar “sapkınlar ” nitelemesinde bulunmuştur. Yani bunların İslam’dan sapmış oldukları düşünülmüştür. Oysa ki bunlar İslam’la ilgisi olmayan kadim bir öğretiyi benimseyen, ancak koşullar nedeniyle kendilerini İslami bir ambalaj içinde muhafaza etmek zorunda kalan topluluklardı.

İslam dinine göre evren yoktan yaratılmıştır ve gelip geçicidir. Esas olan “öteki dünya”dır. (Ahiret). İslam’a göre evreni yaratan, yoktan var eden Allah ise kalıcıdır. Evren ile Allah arasında öz bakımından ayrılık vardır.

Batıni öğreti bu görüşü benimsemez. Batınilere göre kalıcı (ezeli ve ebedi) olan Tanrı tarafından yaratılmış ne varsa onunla eş niteliktedir. Çünkü yaratılan, yaratanın bütün özelliklerini yansıtır. Yaratılan, yaratanın görüş alanına çıkmasından, kendisini görünür hale getirmesinden başka birşey olmadığı için, ikisi arasında öz ayrılığı yoktur. Öyleyse yaratılanla, yaratan eş varlık düzeyindedir, birbirinin iki ayrı görünüş türüdür. Yaratılan evren, yaratan Tanrı’da vardır (vahdeti vücud). Yaratılma olayı Allah'ın özünden gelen, dışa vuran bir fışkırmadır (Südur); yoktan var ediş değildir.

Bu yüzden “Hakk Ademdedir”, “Özünü bilen Hakkı bilir”. Adem’e secde haktır… Bu yüzden Alevi “Benim Kabem insandır” anlayışını benimser. Çünkü o insanın özündeki Tanrı’ya secde eder. İslam’a göre ise bu, cezası ölüm olan en büyük suçlardan “şirk”tir. Tıpkı “Enel Hakk” düşüncesi ve ifadesi gibi…

Bu yüzden Alevilik’te;

“Her ne arar isen kendinde ara,
Kudus’te, Mekke’de Hacc’da değil..” anlayışı egemen.

Çünkü;

“Ne var ise sende bende
Aynı varlık tüm bedende...” anlayışına sahip Aleviler.
(Aşık Veysel)

Nitelikleri ve içerdiği düşünceler bakımından Vahdeti Vücud anlayışı İslam’ın şeriatına karşıttır, onunla bağdaşamaz. Çünkü İslam dininin temel ilkesi evrenin yoktan, Allah tarafından yaratıldığı inancına dayanır. İslam’a göre evren ve Allah (Yaratılanla, Yaratan) arasında öz değil, görünüş bakımından bile en küçük bir benzerlik, yakınlık bulunmamaktadır . İslam’a göre Allah, insanın düşüncesinin, aklının sınırlarını aşan bir yüce varlıktır; O, insanın düşünebildikler inin hiçbirine benzemez, eşi ve benzeri yoktur. Bu nedenle İslam, Allah ile evreni, bir sayan Vahdeti Vücud anlayışını reddeder.

Vahdeti Vücud düşüncesi günümüzde Alevilik diye adlandırılan ekolün de içinde yer aldığı Batıni doktrinlerin temel anlayışıdır.

-İslam’ın ritüellerine Alevilerin bakışı-

Alevilik ve İslam konusunda en çok tartışılan konuların başında “namaz” gelir. Kuran’da namaz (salat) 86 ayette geçiyor. Bunlardan ikisine bir bakalım.

Nisa 103.

"Şüphesiz namaz müminler üzerine belli vakitlerde farz kılınmıştır”

İsra 78.

"Gündüzün, güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz kıl; bir de sabah namazını (kıl). Çünkü sabah namazı şahitlidir."

“Alevi-İslam” formatını savunan kesim, Kuran’da adı geçen namaz-salatın bugün Müslümanların uyguladığı ibadet şekli olmayıp, bunun Allah’a dua etme, O’nunla rabıta kurma olduğunu, herhangi bir vakit şartı ya da şeklinin olmadığını, dolayısıyla bugün Sünni ve Şiiler’in uyguladığı şekliyle namaz kılmanın Müslüman olmak için gerekli olmadığını savunur.

Ancak yukarıdaki iki ayet de İslam’ın istediği namazın, vakitleri olduğunu gösteriyor. Bu arada İslam’ın peygamberinin İslam namazının nasıl kılınacağını uygulamalı olarak ümmetine öğrettiği, kendisinden sonra gelen halifelerin de bunu devam ettirdiği bir gerçek.

-İslam büyüklerinin namazla ilgili sözleri-

Peygamber buyuruyor ki: “Namaz dinin direğidir.”
….. Namazın ne olduğunu bilmeden kılan bir insanın (yaptığı ibadet) At’ın seten etrafında dönmesi gibidir. (Sefine tul – Bihar)

Fatma buyuruyor ki: “Allah, namazı kibirden uzaklaşmanız için farz kıldı”

İmam Muhammed Bakır buyuruyor ki: “Allah’ın kullarından soracağı ilk sual beş vakit namazdır.”

İmam Cafer Sadık buyuruyor ki: “Allah (Kitabında) Gerçekten namazı mümin olasınız diye kitapta bildirdik, işte mümin için en büyük farz budur.”

İmam Muhammed Taki buyuruyor ki: “Beş vakit namaz tıpkı bir nehirde gusül etmek gibidir. Nehir insanın dışını, Namaz ise içini temizler.” (Vesaül Şia, C:4, Kitabı Salat)

İmam Mehdi buyuruyor ki: “Hiçbir şey namaz kadar şeytanın burnunu yere sürtmez, öyleyse namaz kıl, şeytanın burnunu yere sürt.” (Bihar, C:53, Sh:182)

İslam’ın dördüncü halifesi Ali, bir savaş sırasında namaz kılmak için hazırlık yapmaya başladığında askerleri: “Şimdi namazın sırası mı ya Ali?" diye sorduklarında şöyle diyor: “Biz zaten bunun için savaşmıyor muyuz?”

İmam Musa Kazım’ın zindandayken sürekli namaz kılıyor ve bu yüzden onunla konuşmak için zindana gelen bir kişi çok uzun bir süre imamın namazının bitmesini bekliyor.

İmam Rıza bayram namazı kıldırma işini üstlenip bu işe başladığında halkın imama uymasından ve saltanatını kaybedeceğinden korkan sultan onu yoldan çeviriyor, izin vermiyor.

Bu arada Aleviliğin ve Bektaşiliğin dayandırılmaya çalışıldığı Ahmet Yesevi’nin de vakit namazlarından birini bile kılmayanın domuzdan farkının olmadığı yönündeki sözünü de hatırlatmak gerekir.

Maide 6.

“Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve -başlarınıza mesh edip- her iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz iyice yıkanarak temizlenin. Hasta olursanız veya seferde bulunursanız veya biriniz abdest bozmaktan (def-i hacetten) gelir veya kadınlara dokunur (cinsel ilişkide bulunur) da su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelin. Onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin (Teyemmüm edin). Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Fakat o sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.”

Bu ayette de Müslümanların namaz öncesi yerine getirdiği abdestin şekli bugün de geçerli olan şekliyle ayrıntılı biçimde anlatılıyor. Demek ki bir şekil şartı söz konusu (Müslüman olan için). Bu anlamda “abdest”, “mesh”, “teyemmüm” gibi kavramlar Aleviler’de yoktur. Çünkü Alevilik’te İslam’daki gibi namaz yoktur.

Muhammed Bakır'ın abdest tarifi-

12 imamdan beşincisi olan İmam Muhammed Bakır, Peygamber’in abdest alışını fiili olarak şöyle tarif ediyor:

“İmam, su dolu bir kap istedi. Önce ellerini yıkadı, sonra kabdan bir avuç su aldı, onunla yüzünün üst tarafından aşağıya doğru çekerek yüzünü yıkadı. Sonra bir avuç su alıp, dirsekten parmak uçlarına kadar sağ kolunu yıkadı. Sol kolunu da aynı şekilde yıkadı. Sonra, elindeki kalan ıslaklık ile başının ön tarafından bir kısmını meshetti, yine ellerinin ıslaklığı ile parmak uçlarından kaab kemiklerine (bilek hizasına) kadar ayaklarını meshetti.” (Furu-u kafi; c.3, s.24)



-Kuran’da ve Alevilik’te oruç-

Bakara 183.

“Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.”

Bakara 185

“(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur'an'ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah'ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir. “

Bakara 183’te daha öncekilere farz kılınan orucun süresi ve zamanı belirtilmezken, 185. ayette ise açıkça Ramazan ayının oruç ayı olduğu bildirilir. Ayetlerin değişik mealleri arasında küçük farklar olsa da özü değişmez. Bazı meallerde “o ayı (30 gün) oruçla geçir”, bazılarında ise süre belirtilmeksizi n sadece “oruç tut” emri yer alır. Alevilerin oruç ayı olarak bildiği Muharrem ayı ise Kuran’ın hiçbir ayetinde geçmez.

Aynı şekilde Aleviler’in reddettiği “Hac” farizesi de İslam’ın temel kuralı olarak Kuran ayetlerinde yer alıyor.


-İslam dörde kadar kadın almaya ruhsat veriyor-

Nisa 3.

“Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağın ızdan korkarsanız o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.”

Öncelikle dikkat etmek gerekir ki burada da doğrudan erkeğe hitap ediliyor. Bir erkeğe dörde kadar kadınla evlenme emri (kimine göre ruhsatı) veriliyor. Bu konudaki tartışmalarda İslamcılar, “Adaletli davranma şartı var, o halde fiilen bu tek eşliliği öngörüyor” şeklinde savunma getirir.

Bu ayette gözden kaçan bir başka unsur ise “cariye” kavramıdır. Burada cariyelik kurumu meşrulaştırılıy or. Üstelik cariyeler konusunda herhangi bir sınırlama da yok. Kadının mülkiyete konu bir varlık, yani bir “mal” olarak görülmesi dışında buradan hangi anlamı çıkarabiliriz? Denebilir ki cariyelik İslam’dan önce vardı. Evet doğru. Ancak İslam bunu yasaklamadı, ortadan kaldırmadı. Üstelik buna kutsal kitabında yer vererek meşruluk da kazandırmış olmuyor mu?

Nisa 34.

“Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdı rlar. Çünkü Allah insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırl ar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah'ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da "gayb"ı korurlar. (Evlilik yükümlülüklerin i reddederek) başkaldırdıklar ını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları (hafifçe) dövün. Eğer itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Şüphesiz Allah çok yücedir, çok büyüktür.”

İslam’ın kadına bakışı konusundaki düşüncemiz, bu ayetle daha da netleşiyor. Açık biçimde erkek-kadın ayrımı, ayrımcılığı yapılıyor. Kadınlar “korunup kollanması”, deyim yerindeyse sahip olunup güdülmesi gereken aciz varlıklar olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla mülkiyete konu bir varlık vasfı teyit ediliyor. Yine erkeğe hitap ediliyor ve kademeli bir yaptırımlar süreci sonunda ıslah olmayan kadınınızı “dövün” diyor. Evet “DÖVÜN”!..

الرِّجَالُقَوَّ امُونَعَلَىالنّ ِسَاءِبِمَافَضّ َلَال لَّهُبَعْضَهُمْ عَلَىبَعْضٍوَبِ مَاأَنْفَقُوامِ نْأَم ْوَالِهِمْفَالص َّالِحَاتُقَانِ تَاتٌحَافِظَاتٌ لِلْغ َيْبِبِمَاحَفِظ َاللَّهُوَاللَّ اتِيتَخَافُونَن ُشُوز َهُنَّفَعِظُوهُ نَّوَاهْجُ رُوهُ


-Ziyaret ve adak kurbanı İslam’a göre fısk-

Maide 3.

“Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, (henüz canı çıkmamış iken) kestikleriniz hariç; boğulmuş, darbe sonucu ölmüş, yüksekten düşerek ölmüş, boynuzlanarak ölmüş ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar, bir de fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. İşte bütün bunlar fısk (Allah'a itaatten kopmak)tır. Bugün kafirler dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı seçtim. Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalır, günaha meyletmeksizin (haram etlerden) yerse şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

Burada ise hayvanların nasıl kesilip yeneceği konusunda İslam coğrafyasında bugün de geçerli olan “helal-haram” ve “murdar” kavramlarının tarifi yapılıyor. Bu genel kurallar genelde Alevi topluluklarında da geçerlidir. Ancak burada “haram” kılınan bir şey var ki o da Alevilerin sık sık yaptığı belli ziyaret, türbe vb. kutsal yerlerde kesilen kurbanlar ile “adak kurbanları”nın eti. “Dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar” ifadesinin başka bir anlamı varsa, bilenler söylesin.

Bir başka ayrıntı da Alevilerin asla ağzına sürmedikleri TAVŞAN etinin, Kuran’da sıralanan haram listesinde yer almaması. İslam’da böyle bir yasak yok. Tavşan eti, haram, mehruk falan sayılmaz. Müslümanlar da afiyetle tavşan eti yerler.



-Tavşan Alevilere göre pis, İslam’a göre helal-

Maide 4.

“(Ey Muhammed!) Sana, kendilerine nelerin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: "Size temiz ve hoş olan şeyler, bir de Allah'ın size verdiği yeteneklerle eğitip alıştırdığınız avcı hayvanların tuttuğu (avlar) helâl kılındı. Onların sizin için tuttuklarından yiyin. Onu (av için) salarken üzerine Allah'ın adını anın (besmele çekin). Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah hesabı çabuk görendir.”

Bu ayette de yine tavşan vb. av hayvanlarının yenmesi karşımıza çıkıyor. “Allah’ın size verdiği yeteneklerle eğitip alıştırdığınız avcı hayvanların…” (örneğin tazılar) “…sizin için tuttuklarından” (örneğin tavşan) “yiyin” diyor. “O’nu av için salarken üzerine Allah’ın adını anın” diyor. Anadolu’da da öyle yaparlar. Tazıların boynuna taktıkları halkanın üzerine bu tür şeyler yazarlar. Böylece, tazıların boğazını sıkıp öldürdüğü ve İslamın kendi kurallarına göre murdar sayılması gereken bu hayvanların etini “helal” e dönüştürürler.

Maide 51.

"Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğruya
iletmez."

Kuran’ın bu açık hükmüne rağmen, Aleviler “72 millete bir nazarla bak”makta ısrar ediyor.

Bakara 191.

“Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke'den) siz de onları çıkarın. Zulüm ve baskı adam öldürmekten daha ağırdır. Yalnız, Mescid-i Haram yanında, onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa (siz de onlarla savaşın) onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir.”

Bakara 192.

“Eğer onlar (savaştan ve küfürden) vazgeçerlerse, (şunu iyi bilin ki) Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

İslam dininin esaslarını belirleyen ancak Alevilik denilen öğretiye ise tamamen karşıt esaslar içeren ayetler bunlardan ibaret değil.

Ancak Tanrı’yı insanda gören, insanı Tanrı ile özdeşleştiren Alevilerin inanç esasları ve cem-12 hizmet gibi kutsama ayinlerinin yapılmasına ilişkin herhangi bir emir ya da öğüt olmadığı gibi, bunları “şirk”, “küfr” sayan ayetler vardır.

-Ehli Beyt ve Aleviler_

Anadolu Alevileri 16. yüzyıldan itibaren Safeviler’in yürüttüğü toplum mühendisliği çalışması kapsamındaki propagandaların etkisiyle, Muhammed’in ölümünden sonra halife olarak Ali’yi tayin ettiği, ancak çeşitli ayak oyunlarıyla Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın iktidarı gasp ederek, Ali’ye vermediği gerekçesiyle bu kişilere kin bağlar. Bu algı tamamen kanıtı belgesi olmayan sözlü anlatımlara dayanır. İslam kaynakları ise Ali’nin bu kişilerle bir husumeti, kavgası ya da İslam’ın uygulanışı konusunda bir ihtilafı olmadığını gösteriyor.

“Muhammed kızlarından Fatma’yı Ali’ye, Ümmü Gülsüm’ü de Osman’a veriyor. Demek ki Ali ile Osman bacanak oluyor. Muhammet, Ali ile Ozman’ın kayınbabası oluyor. Ömer Kızı Hafsa’yı Muhammet’e veriyor. Yani Ömer, Muhammet’in kayınbabası oluyor. Muhammet torunu, Ali’nin kızı Ümmü Gülsüm’ü Ömer’e veriyor. Yani Ali Ömer’in kayınbabası, Fatma da kaynanasıdır. Ömer’in boşadığı Atike’yi Muhammet’in torunu Hüseyin alıyor. Ne kadar karışık ilişkiler yumağı değil mi? Kimin kimse nasıl akraba olduğu belli değil…

Kendilerine ‘Alevi Müslüman’ diyenler ne Osman’a, Ömer’e, Ebu Bekir’e ne kadar kızarlarsa kızsınlar, bu insanların kendi aralarındaki ilişkiler problemsizdir. Örneğin Peygamber Muhammet, Osman’a iki kızını vermiştir. İlk kızı Rukayye aslında Ebu Leheb’in ikinci oğlu Uteybe ile nişanlıdır. İslamiyet geldiğinde Ebu Leheb iman etmedi ve oğluna Mahmmet’in kızını boşamasını söyledi. Uteybe Rukayye’yi boşadı. Rukayye daha sonra Osman’a verildi. Bedir savaşından sonra Rukayye ölünce, Muhammed diğer kızı Ümmü Gülsüm’ü Osman’a nikahladı. Bu yüzden Osman’a ‘iki nur sahibi’ anlamına gelen ‘Zinnureyn ’ denilmektedir. Bu bilgi İslam kaynaklarının tamamında vardır…..Muhamm et de O’nu (Zeyd) kölelikten azat etmiş, oğul olarak kabul etmiş, kendi halasının kızı Zeynep’le evlendirmiş. Daha sonra da Zeynep’le kendisi evlenmişti…”(Da mlanın İçindeki Gerçek,-Alevilerin Büyük Sırrı, Ünsal Öztürk, Yurt-Kitap Yayınları, Ankara, 2005, s. 227-228)

O halde;
. Muhammed, Ali’nin de Osman’ın da kayınbabası.
. Ali ile Osman bacanak.
. Muhammed Ömer’in eniştesi, Ömer Muhammet’in kayınbabası (kızı Hafsa’dan dolayı)
. Ömer, Ali’nin damadı, Ali Ömer’in kayınbabası. (Kızı Ümmü Gülsüm’den dolayı)
. Ali, kendi kayınbabası Muhammed’in kayınbabası olan Ömer’in kayınbabası…

Bu garip akrabalık ilişkisini Aleviler bilmiyor. Bunları duymak dahi onları rahatsız ediyor. Birçok İslam kaynağında yer alan ve doğruluğu tartışılmayan bu bilgiler, Alevilerin kendi yarattıkları sanal dinsel kahramanlar imajıyla uyuşmadığı için, bunları duymak bazı kişilerde kendilerini boşlukta hissetme, ayaklarının altındaki zeminin kaydığı hissine yol açıyor. Çünkü, tamamen mitolojik türdeki sözlü kültür ürünleriyle Ehli Beyt aşığı olan, İslam önde gelenlerine ilişkin gerçek tarihi kayıtlardan haberdar olmayan Alevi toplumu, bu kişileri gerçek kimlikleriyle değil, kendi muhayyilelerind e canlandırdıklar ı birer idealize tipler olarak algılayıp yaşattılar. Ancak gerçeklerle yüzleşmek gerekiyor. Gerçeklerden kaçmanın kimseye yararı bulunmuyor.

-Alevilerin Ehli Beyt portresi tarihi gerçeklere uyuyor mu?

Anadolu Alevileri Ehli Beyt soyunu daha çok 16. yüzyıldan sonra tanıdılar. Ancak Safeviler’in kendilerine öğrettiği Ali ve diğer 11 imamın portresi tarihi gerçeklere, bunların gerçek kimliklerine pek uymuyordu. Sünni kökenli bir tarikat olan Erdebil merkezli Safeviler, o yüzyıllarda Alici ideolojiyi geliştirmiş, Safevi devletinini (Devlet-i Kızılbaşan) Kuran Şah İsmail Hatayi de bu ideolojiyi topraklarını ve nüfuz alanını büyütmede bir araç olarak kullanmıştı. Kendisini Ali’nin yeniden bedenlenmesi olanak sunan Şah İsmail, Alevi köylerine gönderdiği daileri (propagandist) aracılığıyla bu toplumu Alicilik ideolojisi temelinde örgütleyerek kendi tarafına çekti. Aleviler, 12 imamın gerçek dinsel anlayışı olan ve bugün Kum ve Necef merkezli olarak yaşatılan Şia’yı fazla tanımadılar, tanısalar da benimsemediler. Ancak Aleviler, gerçek anlamda, samimi ve yürekten Ehli Beyt taraftarı oldular. Bu ifadelerde bir çelişki yok. Çünkü kastettiğim Alevilerin Ehli Beyt yanlılığının siyasi bir duruş olduğu. Dinsel açıdan ise onlarla hiçbir ortak yanları bulunmuyor.

-Ehli Beyt’in dinsel anlayışı-

Yukarıdaki akrabalık ilişkileri bir yana Ehli Beyt’in söyledikleri, yaptıklarından bizim bildiğimiz vahdet-i vücut, devriye, insan-ı kamil olma gibi temel inanç unsurlarına dayanan, temel ritüeli ayin-i cem olan Alevilik çıkmıyor. Tam tersine bugün “Ehli Beyt Okulu” diye de adlandırılan Şia İslamı çıkıyor.

Aleviliğin kurucusu, önderi ya da rehber aldığı kişi olduğu iddia edilen Ali bin Ebu Talib’in kayıtlı hutbe ve sözlerinin toplandığı "Nehc’ül Belaga" adlı kitapta bildiğimiz Aleviliğe ait bir şey bulamıyoruz. Ancak Ali’nin buradaki şu sözleri başka bir anlayışa işaret ediyor.

“Biatten dönenlerle savaştım, gerçekten sapanlarla mücadele ettim, dinden çıkanları kahrettim” (Nehc’ül Belaga, Der Y., s.133);

“... benim sözlerimi duydukları halde itaat etmeyip isyan edenlere, öleceğim güne kadar yürür de yürürüm, vurur da vururum” (Age, s.201),

“Savaş (cihat), İslam'ın en yüce rüknüdür” (Age., s.110)

“... kadınların kaygıları dertleri, dünya ziynetiyle bezenmek,
dünyada bozgunculuk etmektir” (Age., s.193);

“Sakın kadınlarla danışma, onların reyleri zayıftır, azimleri gevşek”tir (Age., s.344)

“Namaz her temiz kişinin Tanrı’ya yaklaşmasıdır. Hac, her zayıfın
savaşıdır. Her şeyin zekatı vardır, bedenin zekatı da oruçtur. Kadının savaşı ise kocasıyla iyi geçinmesidir” (s.390);

“Namazı vaktinde kıldır...Bil ki yaptığın yapacağın her şey namaza bağlıdır” (s.364);

"Allah hürmeti vacip olan evini (Kabe’yi) ziyaret edip haccetmenizi size farz kıldı, o evi halka kıble kıldı” (s.26).

"...Peygamb erin sünnetine uyun.” (s.110).

“Kur’an’ın ipine sarıl, onu kendine öğütçü bil, tam helalini helal tanı, haramını haram” (s.349)

“Seni yarattıklarında n bir şeye denk tutan, seni onunla bir
sayar; seni bir şeyle denk sayan, hükmü yerinde ve apaçık olarak indirdiğin ayetlerine kafir olur” (Age., s.41, ayrıca s.36-7).

Peygamberin namaz esnasında secdedeyken, sırtına çıkan Hasan ve Hüseyin’i üzmemek için onlar sırtından ininceye kadar secdeyi uzattığı, Peygamber arkasında Ali ile birlikte namaz kılarken onları gören babası Ebu Talib’in diğer oğlu Cafer Tayyara: “Git sen de diğer kanadında namaz kıl” dediği, Uhud savaşı sırasında Ali’nin ayağına saplanan oku namaz esnasında çıkardıkları ve Ali’nin hiçbir acı hissetmediğine ilişkin kayıtlar, Aleviliğin bir “Muhammed Ali yolu”, öğretisi olmadığını gösteren kanıtlar.



Ali’nin, bir savaş sırasında namaz kılmak için hazırlık yapmaya başladığında askerleri: “Şimdi namazın sırası mı ya Ali?" diye sorduklarında: “Biz zaten bunun için savaşmıyor muyuz?” yanıtını vermesi, Müslümanların savaşlarda bile vakit namazlarını aksatmaması, birbirlerini bekleyerek sırasıyla namaz kılması, Ali’nin camide öldürüldüğü rivayeti, Hüseyin’in Kerbela’daki dostlarına namazın önemini vurgulamak için: “Meğer bizim kıyamımız (direnişimiz) namazı ayakta tutmak için değil mi?” dediği anlatımı, Hüseyin’in Kerbela’da öldürüldü sırada bile namaz kılmakta olduğu, son anlarını namazla geçirdiği bilgileri de bunu destekliyor.





Bütün bu ayet ve hadislerin incelenmesinden , Alevilerin neredeyse tüm inanç ve uygulamalarının İslam dinine aykırı olduğu ya da Alevilerin İslam dininin emir ve yasaklarına uymadıkları sonucu ortaya çıkıyor. Günümüzde adına Alevilik denen öğretinin İslam’ın önderlerinin uygulamalarıyla bağdaşmadığını gösteren bu tür örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak, yüzyıllardar İslam uygarlığı içinde, İslami yönetimler altında yaşayan Alevi toplumunun İslam’dan etkilenmemesi de düşünülemez. Bu arada Alevilerin sıkı biçimde Ehli Beyt yanlısı olduğu da bir gerçek. Ancak bunun bir dinsel anlayış ve tercih değil, siyasi bir duruş olduğunun tespitini yukarıda yaptık.

Alevilik denen öğretinin teoloji çerçevesi ve ritüeller yönünden İslam’la benzeşmediğini, tersine çatıştığını görmemek mümkün değil. Tüm bu çatışan konularda Aleviliğin kendine ait yetkin bir bakış açısı, yaklaşımı ve anlatımı var. O halde bu öğretinin kökeninin, bazı şartlanmalardan , önyargılardan arınarak, daha geniş bir bakış açısıyla, bilimsel yöntemlerle insanlığın binlerce yıllık tarihi içinde aranması gerektiği kanısındayım.

Naki Bakır

Tüm forumdan rastgele konular:

  • » Iraklılar için ABD'nin tek olumlu mirası
  • » Gazi Mahallesi kayıplarını anıyor
  • » TÜrk Askerlerİ Ve Kullandiklari Askerİ...
  • » TEKEL işçilerine psikolojik anket...
  • » Başbakan olsak neler yaptınız
  • » Dini resmen alet ettiler
  • » Bu Pazar secim olsa
  • » Muhalefet Silivri'deki tecrite tepkili
  • » Hüsamettin Özkan "AKP' ye karşı Baykal'...
  • » Yaşamaya dair...

Aynı kategoriden rastgele konular:

  • » Alevilikte Kurban ve Kurban Bayramının...
  • » Aleviliği Anlamak için Hacı Bektaş...
  • » Aleviler Allah´a inanırlar mı?
  • » Kur'an'sız Alevilik olmaz'
  • » Hz. ALİ’NİN HAYATI
  • » Alevilikte Abdest, Gusül, Beden Ve...
  • » Alevilik kendi küllerinden yeniden var...
  • » Muharrem Matem Orucu 7 Aralık'ta...
  • » Alevilik nedir?
  • » İzzettin Doğan: Biz Zaten Atatürk...