alevi köyleri,alevi ünlüler,alevi türküleri,alevi nedir,alevi sözleri


Sayfa 2 Toplam 7 Sayfadan BirinciBirinci 1234 ... SonuncuSonuncu
Toplam 63 adet sonuctan sayfa basi 11 ile 20 arasi kadar sonuc gösteriliyor
Like Tree2Likes

Konu: Yaşanmış Türkü Hikayeleri

  1. #11
    Ali PirimdirYolu Bizimdir zümre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    09-02-2008
    Bulunduğu yer
    αηкαяα
    İleti
    4.243
    Tecrübe Puanı
    39

    Standart türkü hikayeleri hikayesi

    Kesik Çayır Biçilir Mi

    Meram bağları, Meram çayırları tanıktır, böylesi yiğit her anaya kısmet olmaz. İnadına mertti, inadına yiğit, inadına yağızdı.

    Konya'nın valisi o yıl Meram'da otururdu hep. Meram o zamanlar da en saygıdeğer yeriydi şehrin, Mevlevi dedeleri Meram'daydı, çelebiler hepten Meram'daydı. Ve Vali paşanın yâveri, genç yâveri Meram'dan çok az inerdi Konya'ya. Bütün oralar bu genç adamı, o da bütün oraları tanırdı,hem de iyi tanırdı.

    Yâver, fesini sola doğru devirdi. Güz demiydi. Serindi ama o yanıyordu. Korkmuyordu. Oysa Kocamış bir gece yollara düşmüştü "Dutlu"dan Meram'a doğru, akşam namazından sonra. Korkmuyordu.

    "Sırtıma sepken yağıyor."
    "Yanuben yorgun gelirim."

    demiş elin oğlu zamanında. Yâver işte bu hâl idi. Konya severdi bu delikanlıyı; O da Konya'yı. Ama Konya'dan daha çok sevdiği bir şey bir kişi, bir hatun kişi vardı. Meram'a ilk zamanlar sık gelirdi. Aslı Konaya'lı değildi.

    Sevdiceği bir Mevlevî çelebisinin kızıydı. Düşünün, Allah etmesin dile düşerlerse ötesi yoktu bu işin. Allah etmesin dile düşerlerse, Musalla mezarlığında selviler hüzzam makamından bir şarkıyla başlayıverirler di. Allah etmesin, gençti. Konya'nın delikanlısı zaten pek hayır okumuyordu adının üstüne. Allah etmesin. Ama yine de kotkmuyordu işte.

    Sevdiceği bir Mevlevî çelebisinin kızıydı. Gelirken- giderken bir şeyler olmuştu. Bir şeyler olmuştu çünkü. Loraslarından kalkan ebabil kuşları, kanatlarında "Günaydınla r" getirdilerdi bir gün. Ebabil kuşlarının gözleri kahverengiydi, sol ellerinin üstünde bir "Ben" vardı ebabil kuşlarının.

    Bu gece onunla buluşacaktı. İlk buluşmaları değildi bu şüphesiz. Ama Meram'ın o ördekbaşı ve şili çayırları o "incecik" çayırları tanık olsun ki en mutlusuna gidiyordu buluşmalarının.

    Yâver fesini sol yana devirdi ve bıyıklarını burdu. Eli-ayağı yanıyor gibiydi. Kerpiç duvarı aşmıya çalıştı. Ceketi tozlandı, aldırmadı, hemen şöyle silkiverdi eliyle, ince çayırlar ayağına dolaştılar aldırmadı.

    Çelebi kızı, Zerdalinin altına vardı. Gözleri apaydınlıktı, kahverengiydi.
    Yâver yanına gelince, oturuverirdi çayırların üstüne. Yâver o cesaretsiz elleriyle çelebi kızın elini tutacak oldu, edemedi. Oturdu.

    Konya pul pul dirildi gözbebeklerine. Yalnız Konya değil dünyalar onundu. Anasını hatırladı, bir zaman sonra, memleketini hatırladı, sonra kalkıp gitmek istedi, niye istedi bilmem, gidemedi.Oturdu .

    Derken efendim sekiz iklimden ipil ipil bir batı rüzgarının seranadı başladı. Kız konuşuyordu. Çelebi kızı. Derken efendim, Dere tarafından bir bülbülü vurdular, ne hacetti, kız konuşuyordu, yâver öldü öldü dirildi.

    Konuştular. Kızın elleri yâverin ellerinde serindi. Uzun uzun konuştular. Aşktı bu dost. Sevgiydi. Ne Konya vardı önlerinde, ne zerdali ağaçları, Ne Meram, ne paşa, ne çayırlar ve ne de sekiz taraflarından sekiz kara binayla onları gözetleyen sekiz Konya uşağı.

    Derken efendim, yâver "Haydi hoşçakalasız" diyecekti, diyemedi. Derken efendim sekiz karabina sekiz kurşun kuştu yâverin suratına. Derken efendim, yâver "gidem" dedi, gidemedi. Önce sallandı sağ ayağının üzerinde üç kez. Sonra sa yanına devrildi. Kıpırdayamadı bile. Sekiz Konya delikanlısı için sanki bir şey olmamıştı. Dere yöresine doğru "Konyalı" yı çağıraraktan yürüdüler.

    Sabah yakındı. Çelebi kızı ölü sevgilinin üstüne eğildi. Öylece kaldı.
    Gün ışığında ölü yâveri ve çelebi kızını "incecik" çayırların üstünde buldular.
    Paşa, vali paşa, yâverin anasına yanık künyesini gönderdi yarıntesi günü.

    "İnce çayır biçilir mi
    Sular ayaz içilir mi
    Bana yardan vaz geç derler
    Yâr tat'lolur geçilir mi"

    Sonra arkasından, mezar taşı olsun garibin diye bu türküyü yakıverdiler. "İnce çayır biçilir mi?" Biçtiler bile.

    "Aman ben yandım, paşam ben yandım,
    Ellerin köyünde vuruldum kaldım."



    Kaynak:
    Kamil UĞURLU
    Bir Konya Türküsünün Doğuş Hikayesi
    Türk Folklor Araştırmaları-Kasım 1963
    Bir ismi Ali’dir bir ismi Veli
    Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
    Eveli ahiri yaratan Ali
    Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
    Pir Zöhre Ana

  2. #12
    Forumla Bütünleşmiş MERDAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08-01-2008
    İleti
    1.925
    Tecrübe Puanı
    29

    Standart

    Hazin bir hikayesi olan ve çok severek dinlediğim bir Ege türküsüdür..

    Bodrum Hakimi...

    Uslu dur kadinim çildirtma beni
    Ben artik bildigin o ten degilim
    Bir baska yagmurla islak mendilim
    Yeter artik aglatma beni
    Uslu dur kadinim çildirtma beni
    Dökülmüs yapragim, sararmis güzüm
    Çigli kirpiklerle yaslidir gözüm
    Bu gurbet ellerde ben bir öksüzüm
    Yeter artik aglatma beni
    Uslu dur kadinim çildirtma beni

    TÜRKÜNÜN HİKAYESİ

    Intihar eden Mefaret Hanim'in öyküsü yarim asirdir filmlere konu oldu, türküsü Bodrum ve Milas yöresinin dilinden düsmedi ama kimse "gerçegi" bilemedi. Bodrum Hakimi, simdi, Tolga Çandar'in çikardigi "Türküleri Egenin 2" albümüne adini verdi. Iste size birden fazla gerçegi olan yasanmis bir öykü.

    Bodrumlular erken biçer ekini
    Felege kurban mi gittin
    Bodrum Hakimi

    Türkiye'nin ilk kadin hakimlerindendi Bodrum Hakimi. Tek görev yeri Bodrum degildi elbet, ama Bodrumlular onu öyle sevmislerdi ki... Bu dürüst, gözüpek, "erkek gibi" hakim hanima saygiyla karisik bir sevgi duyuyorlardi. Aslen nereli oldugu önemli degildi, "Bodrum Hakimi" idi o.

    "Mefaret Tüzün (Bodrum Hakimi) Tavsanli 1906 - Bodrum 1954
    Türkiye'nin ilk kadin hakimlerinden olan Tüzün, 24 Eylül 1951 yilinda Bodrum'da göreve basladi. Kesiflere at sirtinda gidip gelen hakime hanim, cesurlugu ve girisimciligiyl e kisa zamanda yöre halkinin sevgisini kazanmisti. 1954'te kaybettigi nisanlisinin ardindan Tüzün'ün de beklenmedik ölümü, Bodrum'da büyük üzüntü yaratti. Bodrumlular, Hakim'e olan sevgilerini adina bir türkü yakarak yasatmaya çalismislardir" .

    Bodrum'da iz birakanlar takviminde böyle tanitiliyor Bodrum Hakimi Mefaret Tüzün. Hakkinda bundan fazlasini ögrenmek de pek mümkün degil zaten. Denediginiz zaman resmi makamlardan da Bodrum'un yaslilarindan da ayni tepkiyi aliyorsunuz: "Niye soruyorsunuz? Geçmis zaman, ne olmussa olmus bitmis iste, ögrenip de ne yapacaksiniz?" Bodrumlular söz birligi etmisçesine 43 yildir sakliyor Mefaret Hanim'in ölüme götüren sirri.

    Mefaret Hanim'in arkasindan halkin yaktigi türküyü yillar sonra seslendirip yeni albümüne alan Tolga Çandar, uzun süre bu sirrin izini sürmüs. Ama zar zor açtigi her kapinin arkasinda birbirinden farkli öyküler çikmis karsisina.

    Bunlardan bir tanesine göre, Hakim Hanim Bodrum'da bir gence idam cezasi vermis. Bunun üzerine çocugun agabeyi onu kaçirip Turgutreis'in karsisindaki Çatal adalarinda tecavüz etmis. Bundan çok etkilenen Mefaret Hanim da dönüste kendisini öldürmüs.

    Anlatilan diger öyküler ise ayrintilari farkli olsa da Mefaret Hanim'in ölümünün arkasinda bir ask oldugu yolunda. Bunlardan biri, "Bodrum Hakimi" filmine de konu olan öykü. Türkan Soray'in bütün azametiyle canlandirdigi muhtesem hakim hanimin hiçbir zor karsisinda egilmeyen basi sonunda bir aska yenik düsüyordu. Ya sevdigi adama ölüm cezasi verecekti, ya da... Ikinci yolu seçti Bodrum Hakimi.

    Su Bodrum'un daglarinda ceylanlar dolasir
    Kara haber Mefaret Hanima pek tez ulasir

    Bodrum'da siki siki mühürlenmis agizlardan yarim yamalak dökülenler ise, hakim hanimin sevgilisinin filmdeki gibi bir suçlu degil, Bodrum'un savcisi oldugu yönünde. Ama bu askin Mefaret Hanim'i neden intihara sürükledigi konusunda rivayet muhtelif. Karsiliksiz degildi aski besbelli. Ama herhalde evlenemeyecekle rdi. Ama neden? Savci evli miydi, ya da önce evlilik vaadettigi Mefaret Hanim'i sonra terk mi etti... Büyük olasilikla Bodrumlular pek sevdikleri "hakim hanim"larina böyle gayrimesru bir iliskiyi yakistirmak istemediklerind en susuyorlar bu konuda, takvimlerinde bile "nisanlisi" sifatini kullanmayi tercih ediyorlar.

    Mefaret Hanim'in son gecesine iliskin anlatilanlar ise daha da hazin. Milasli Türk sanat müzigi bestekari Zeki Duygulu'nun konseri var o gece. Bodrumlular ciple Milas'in yolunu tutuyor. Mefaret Hanim da aralarinda. Ve o gece konserde bir sarkiyi tam üç kez çaldiriyor:

    Uslu dur kadinim çildirtma beni
    Ben artik bildigin o ten degilim
    Bir baska yagmurla islak mendilim
    Yeter artik aglatma beni
    Uslu dur kadinim çildirtma beni
    Dökülmüs yapragim, sararmis güzüm
    Çigli kirpiklerle yaslidir gözüm
    Bu gurbet ellerde ben bir öksüzüm
    Yeter artik aglatma beni
    Uslu dur kadinim çildirtma beni

    Bu konser Bodrumlular'in Mefaret Tüzün'ü son görüsü oluyor. Tolga Çandar o gece kendini asan hakim hanimin ölümünün Bodrum'da ne büyük bir üzüntü yarattigini annesinden dinlemis. O zamanlar henüz çocuk olan annesi tarlada çalisirken gelen ve mola veren otobüsü ve üstündeki cenazeyi hiç unutmamis. Yillarca ne bu öykü düsmüs dilinden ne de Bodrum Hakimi'nin türküsü.

    Hakim Hanim'in memleketi Kütahya Tavsan
    Hakim Hanim sen eyledin bizleri perisan

    Bu Kütahya konusu da ayri bir muamma. Takvimde de türküde de Mefaret Hanim'in Tavsanlili oldugu söylense de bunun asli yok gibi. Tavsanli kaymakamiyla konusan Tolga Çandar Hakim Hanim'in bir süre Tavsanli'da görev yaptigini, tipki Bodrum'daki gibi yöre halki tarafindan çok sevildigini, giderken de gözyaslari içinde konvoylarla ugurlandigini ögrenmis. Mefaret Tüzün'ün gerçekte Tekirdagli oldugu saniliyor.

    Çandar, kendisini çocuklugundan beri derinden etkileyen bu kadinin pesini birakmamaya kararli. Elinde Bodrum kaymakamliginda n zar zor edindigi sararmis bir fotograf var. Hakim'in sevgilisi oldugu söylenen savciyi aramis, bulamamis, akrabalarina sormus, ögrenememis, simdi Adalet Bakanligi'nda arastirmalarina devam ediyor. Bu arada da hiç olmazsa bir türküyle bu talihsiz kadina bir selam gönderiyor.

    Türkü, Bodrumlular'in yaktigi bir agit ama Milasli radyo sanatçisi Nazmi Yükselen onu TRT repertuvarina girecek sekilde düzenlemis ve 60'li yillarda plaga okumus. Isin ilginç yani, Tolga Çandar Yunan adasi Kos'ta da dinlemis bu türküyü. Hemen sormus "bu ne?" diye, "karsida yasanmis bir öykü" demisler. Simdi Tolga Çandar'in sesiyle yeniden hayat buluyor "Bodrum Hakimi"nin öyküsü. Çok sade, tek bir baglamayla, kirk yil uzaktan yürekleri daglamaya devam ediyor:

    Nasil astin Mefaret Hanim ipe de kendini
    Altin makas gümüs biçak ile dogradilar tenini

    Mustafa Kemal ölmedi...Güneş kimin doğar üstüne Kerkük...!

  3. #13
    Forumla Bütünleşmiş MERDAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08-01-2008
    İleti
    1.925
    Tecrübe Puanı
    29

    Standart


    MEZAR ARASINDA HARMAN OLUR MU ?..

    Osmanlı devrinde Afyonkarahisar (Karahisar-ı Sahip), Bursa iline bağlı bir sancak iken şehir merkezi, Karahisar kalesi etrafına yani kale ile Hıdırlık arasına toplanmıştır. Aynı zamanda şehir doğuya doğru gelişmektedir.

    Şimdiki Kadınana İlkokulunun bulunduğu semt şehrin büyük mezarlığı idi. Bu mezarlığın ortasında patika yol bulunmaktadır. Halkın çoğu, işyerine veya evlerine giderken çoğu kez bu iki mezar arasındaki yoldan geçerlerdi. İki mezar arasında zaman zaman hadise olduğu için, ikindiden sonra bu yoldan geçen pek olmazdı.

    O zamanlar Afyonkarahisar' da her mahallenin güvenliğini sağlayan efeler de bulunurdu. Semt halkının ırz ve namusunu korumak amacıyla, bellerinde silahlık, koltuk atlarında "yatıgan" ya da "kulaklı" adı verilen boyu uzun bıçaklar taşırlardı.

    İki efe kavgaya tutuştuklarında birbirlerine karşı bıçağın sırtını vurmak suretiyle kendilerini savunurlardı. Kesinlikle bıçağı saplayarak karşısındakini yaralayıp öldürmezlerdi.

    Afyonkarahisar defterdarlığınd an emekli 80 yaşında olan Hacı Mustafa Sağdıç, iki mezar arasında Kazım adlı efenin öldürülmesiyle ilgili olarak şunları söylüyor:

    "Babam ve yaşlılardan edindiğim bilgiye göre; tahminen 1918 yılında bahsi geçen mezar arasında her nedense Kazım efe ile arkadaşı olan diğer efenin arası açılır ve iki mezar arasında karşılaşırlar, kavgaya tutuşurlar.

    Türkünün sözlerinde adı geçen kaytan bıyıklı Kazım efe, Afyonkarahisar' da mertliği ve gözükaralığı ile tanınan ve sevilen bir kimsedir. Diğer efe ile kavgaya tutuştuğunda, Kazım efe yediği bıçak darbelerinin etkisi ile (diğer efe yatıganının sırtını değil yüzünü vurmuş Kazım efeye) gücünü kaybeder ve aldığı yaraların etkisiyle oraya yıkılır ve bir müddet sonra da ölür"

    Bu olay üzerine Kazım efeye yakılan bu ağıt, aradan yıllar yılı geçmesine rağmen Afyonkarahisar' da halen "Kazım Türküsü" olarak çığırılmaktadır .

    Öykünün Kaynağı: Hacı Mustafa Sağdıç, "Kaytanbıyıklar " lakabı ile anılmakta, Metli Mahallesi - Afyonkarahisar, Yaş: 80 (Bu bilgi 1993 tarihine aittir)

    Öykünün alındığı kaynak kitap: Nazım Bursalıoğlu – Afyonkarahisar Yöresi

    Mezar arasında harman olur mu
    Kama kurşun yarasına derman olur mu
    Kamayı vuranda din iman olur mu

    Aslanım Kazımım yerde yatıyor
    Kaytan bıyıkların kana batıyor

    Mezar arasında kanlı kasaplar
    İnsan ahbabına kamamı saplar
    Cenazem gidiyor bakın ahbablar

    Aslanım Kazımım yerde yatıyor
    Kaytan bıyıkların kana batıyor

    Mezar arasında melekler çoktur
    Gelme doktor gelme çaresi yoktur
    Bir Allah'tan başka hiç kimsem yoktur

    Aslanım Kazımım yerde yatıyor
    Kaytan bıyıkların kana batıyor

    Mezarımın daşı kıbleye karşı
    Üstündeki çimenler gözümün yaşı
    Bakın ey ahbablar Kazimin naşı

    Aslanım Kazımım yerde yatıyor
    Kaytan bıyıkların kana batıyor

    Mezar arasından atlayamadım
    Döküldü cephanem toplayamadım
    Zalım düşmanlar haklıyamadım

    Aslanım Kazımım yerde yatıyor
    Kaytan bıyıkların kana batıyor
    Mustafa Kemal ölmedi...Güneş kimin doğar üstüne Kerkük...!

  4. #14
    Forumla Bütünleşmiş MERDAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08-01-2008
    İleti
    1.925
    Tecrübe Puanı
    29

    Standart


    GAYRI DAYANAMAM BEN BU HASRETE...

    Hüseyin Emre ile bir hayat kadının acıklı öyküdür..
    Hüseyin,Çorum'u n Alaca ilçesinde varlıklı bir ailenin oğludur.Nermin ile Çorum'da kırk gün kırk gece süren bir düğünle evlenmişlerdir.
    Fakat,Hüseyin genelevde çalışan bir hayat kadınına sevdalıdır.
    Hüseyin'in bu sevdadan asla vazgeçmemektedi r.Hüseyin'nin ailesi bu sevdadan haberleri olur..Baskı ve şiddetle hayat kadınını çorumdan uzaklaştırırlar ..
    Ve hayat kadını bu hasrete dayanamaz..Hüse yin'e bir şiir yazarak intahar eder..

    Gayri Dayanamam Ben Bu Hasrete

    Gayrı dayanamam ben bu hasrete
    Ya beni de götür ya sen de gitme
    Ateş-i aşkınla yakma çıramı
    Ya beni de götür ya sen de gitme

    Sen gidersen kendim berdar ederim
    Bülbül gül dalına konmaz n'iderim
    Elif kaddim büker kement ederim
    Ya beni de götür ya sen de gitme

    Yar sineme vurdun kızgın dağları
    Viran koydun mor sümbüllü bağları
    Hüsey'n'im geçiyor gençlik çağları
    Ya beni de götür ya sen de gitme

    Hüseyin bu acıya dayanamaz ve kendini alkole verir.hapishane ye düşer..
    Görkemli,varlık lı hayat bir anda bitiverir.Çorum 'dan Ankara'ya göç eder..
    Ve oğlu tarafından öldürülür..
    Mustafa Kemal ölmedi...Güneş kimin doğar üstüne Kerkük...!

  5. #15
    Forumla Bütünleşmiş MERDAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08-01-2008
    İleti
    1.925
    Tecrübe Puanı
    29

    Standart

    Çalın Davulları Çaydan Aşağı

    Davullarım çalar çaydan aşağyı
    Mezarımı kazın dostlar belden aşağıya
    Suyumu da dökün boydan aşağıyıa
    Aman ölüm zalim ölüm üç gün are ver
    Al başımdan bu sevdayı götür yare ver
    Selanik içinde selam okunur
    Selanın sedası dostlar cana dokunur
    Gümüş kazma ile mezar kazılır
    Aman ölüm zalim ölüm üç gün are ver
    Al başımdan bu sevdayı götür yare ver
    Selanik Selanik ıssız kalasın
    Taşına toprağına bre dostlar, diken dolasın
    Sen de benim gibi yarsız kalasın
    Aman ölüm zalim ölüm üç gün are ver
    Al başımdan bu sevdayı götür yare ver


    ÖYKÜSÜ:
    Bir yanda davullar çalar, öte yanda mezar kazılır mı hiç? Hangi kentin, hangi yörenin töresinde var bu? Böyle bir yöreye, böyle bir kente halkımız, o güzel türküleri yaratan halkımız ilenmez mi? “Viran olasın, ıssız kalasın” demez mi? Der elbette.

    Tarihini düşemediğimiz, ama 1893-94 yıllarında Rumeli’deki kolera salgını nedeniyle 1800’lü yılların sonu diye varsaydığımız dönemde geçer olay. Halkımızın ilendiği kent de Rumeli’nin incisi Selanik kentidir.
    O dönemin Selanik’i dillere destan. Şundan ki; Osmanlının hoşgörülü yönetimi altındaki Selanik’te yetmiş iki millet bir arada yaşıyor. İlkin Bizans ve kısa bir dönem de Venedik yönetiminde kalan Selanik daha sonra İkinci Murat döneminde Osmanlı topraklarına katılmış.1912 yılına kadar 500 yıla yakın Osmanlı yönetiminde kalmış.

    Kolkide ve Olimpos Dağları arasındaki Vardar Vadisi’nin ağzında kurulmuş olan Selanik; deniziyle, dağıyla, çiçek bahçeleriyle tablo gibi bir kentti o zamanlar. Bu kenti güzelleştiren bir tek doğası değildi elbette. Çarşısında, pazarında, dükkânında, mağazasında kentin toplumsal yapısına uygun bin bir dil konuşulur, halk birbirini anlardı. Sevgi, saygı Selanik’in simgesi olmuştu. Rum’u, Ermeni’si, Pomak’ı, Arnavut’u, Türk’ü kardeş gibi geçinip giderlerdi. Museviler, Müslümanlar, Hristiyanlar kentin çeşitli yörelerinde özgürce kendi ibadetlerini yapacakları cami, kilise, havralarını kullanır; kimse kimseyi rahatsız etmezdi. 15’ci yüzyılda Kraliçe İsabella ile Kral Ferdinand döneminde Musevilere “Ya Hristiyan olacaksınız, ya da on ay içinde İspanyayı terk edeceksiniz” deniyor.

    Sultan İkinci Beyazıt İspanyol Musevilerine sahip çıkıyor. Kaptan-ı Derya Hasan Paşayı donanması ile birlikte İspanya’ya gönderiyor. Bir grup Musevi’nin kurtulmasını sağlıyor. Ve onları İstanbul’a getiriyor. Bu gelen gruptan 2000 kadarını da daha sonra Selanik’e gönderiyor. Böylelikle Selanik’in yaşamına yeni bir grup giriyor. Ve ticaret birden bire canlanıyor. Yeni mağazalar, bankalar, oteller açılıyor. Yollar, caddeler, limanlar yapılıyor. Musevilerin kent yaşamına kattığı ticari canlılıktan; diğer etnik gruplar da nasibini alıyor. Hamdi Bey, Kapancılar gibi Müslüman iş adamları da çeşitli iş kollarında yatırımlar yapıyorlar. Sözün özü Selanik, Osmanlının Avrupa’daki merkezi haline geliyor. Bu gelişmeler, insanlar arasındaki geleneksel dostluğu hiç bozmuyor. Herkes birbirine saygısını sürdürüyor. Sabahın erinde, siga siga kürek çekip balığa çıkan Rum kayıkçılara hep birlikte “Kalipsary a” diyerek bol balık dileniyor; akşam dönüşlerinde meraklı gözlerle kayıkların yüklerini boşaltmaları gözleniyor. Akşamüstü çingene kadınların sattığı renk renk çiçekler, kokinolar caddelere apayrı bir güzellik veriyor.

    Gelişen ticari yaşama ayak uydurup, tekstil iş kolunda mağaza açan Müslümanlardan biri de Renda’lı Rüstem Ağa’ydı. Kentin eski merkezinde, Şadırvan Mahallesi’nde , Hortacı Süleyman Efendi Camii civarında büyük bir kumaş mağazası vardı Rüstem Ağa’nın. Mağazasında dallı güllü basmalar, ağır kadifeler, Şam işi ipekliler, Selanik dokumaları top top dururdu raflarda. Selanik’in o günkü sosyetesi, Rüstem Ağa’nın mağazasından giyinirdi.

    Rumeli kızlarının sırtındaki zarif elbiselerin, renk renk feracelerin, üç eteklerin kumaşları Rüstem Ağa’nın mağazasından çıkardı. Belindeki Trablus kuşağından sarkan, gümüş saat kordonuyla; bir yana eğik fesiyle, kara pala bıyıklarıyla, yörük esmeri babacan bir adamdı Rüstem Aga. Boş zamanlarını Hortacı Camii’nin önündeki Asmalı Sokak Kahvesi’nde nargilesini fokurdatarak, köpüklü kahvesini yudumlayarak geçirirdi. Rüstem Ağa gözü gönlü tok, çayı içilir, yemeği yenir bir kişiydi. Anlı şanlı konağında, kumaş mağazasında onlarca insan çalışır ekmek yerdi. Ne ki, Rüstem Ağa’nın da kendince derdi vardı.

    Şundan ki, dört kız babası olan Rüstem Ağa’ya Allah bir oğlan evlat vermemiş, kendinden sonra mala mülke sahip çıkacak, soyunu sürdürecek bir oğlu olmamıştı. Kahvedeki konuşmalar döner dolaşır bu konuya gelir; Rüstem Aga’nın içi burkulur, malı mülkü , varlığı konağı bir anda sıfıra inerdi gözünde. Olsa ne olmasa ne, ölüp gittikten sonra el eline kalacaktı tümü.
    Kızları bir bir evermiş yuvadan uçurmuştu. Bir tek Fitnat kalmıştı evde. Daha on altısındaydı Fitnat. Gözü gibi seviyordu Fitnat’ı Rüstem Ağa. Akşam olup eve geldiğinde babasını kapıda karşılıyan Fitnat, yüzünde gülücüklerle sarılıyordu boynuna. Elindekileri alıp, sırtındakileri çıkarmasına yardım ediyor, elini ayağını yıkaması için ibrikle su döküyor, havlusunu uzatıyordu babasına. Güzelliği de dilden dile dolaşıp, dünürleri çoğalıyordu Fitnat’ın. Ama babası verimkar değildi kimseye:”Daha çocuk sayılır Fitnat’ım. Feracesini atalı kaç yıl oldu ki” deyip savıyordu gelenleri.

    Günlerden bir gün, Selanik yakınlarındaki Mazganlı Köyü’nden Mehmet adlı bir genç alış veriş için Rüstem Ağa’nın mağazasına geldi. Eline aldığı kumaşları yumaklayıp, denetliyor, fiyatlarını soruyordu kumaşların. Sonunda, elbiselik, gömleklik kumaşlardan seçip, kuşağından çıkardığı kesesinden ödedi parasını. Rüstem Ağa ilk kez mağazasında gördüğü bu gencin nereli olduğunu, ne iş yaptığını sordu. “Mazganlı’danım . Celeplik yapıyorum. Selanik pazarına bir kaç mal getirdik arkadaşlarla . Sattık. Üç beş parça ihtiyacı alıp köye döneceğim. Niyetim burada kalıp, bir iş tutmaktı ama, zor “ dedi. Gencin bu içten, saf anlatımı hoşuna gitti Rüstem Ağa’nın.

    Kendisinin de hesap kitaptan anlayan, alış veriş bilen birine ihtiyacı vardı. “Delikanlı adın ne? Kimin kimsen var mı köyde. Ne tür iş ararsın?” deyince delikanlı:”Adım Memet. Dört erkek kardeşiz. Anam babam da köyde yaşıyor.Hesaba, kitaba aklım erer. Alış-verişten anlarım” deyince içinde kımıl kımıl bir şeyler kaynadı Rüstem Ağa’nın “Benim de böyle bir oğlum olsaydı” diye geçirdi içinden. Sonra da;”Gel çalış bu dükkanda. Ekmeğin aşın, yatacak yerin benden. Giysini, içeceğin kadar tütünü verir, emeğinin de hakkını öderim”. Delikanlı hiç beklemediği bu öneri karşısında alnında biriken terleri mendiliyle silip;”Daha ne isteyim ağam; sen münasip gördüysen, biz de layık olmaya çalışırız” diyerek ellerine sarıldı Rüstem Ağa’nın.

    Gün o gün; saat o saat işe başladı Memet. Her geçen gün daha da ısındı işine. Rüstem Ağa’nın da günden güne gözüne daha çok girdi. Lep demeden leblebiyi anlıyor; işe kendi işi gibi sarılıyordu Memet. İlkin kumaş toplarını indirip, kaldırmakla başladı işe;sonra mağazanın tüm işlerine el attı. Rüstem Ağa ona baktıkça “Ah şu Memet gibi benim de bir oğlum olsa, soyumu sopumu sürdürse” diye iç geçiriyordu.

    Akşam olunca tütün denklerinin arasına serdiği şiltelerin üstünde uyuyan Memet bir tek mağaza işleriyle değil, gerektiğinde konağın işlerine de koşturuyordu. Mağazaya gelen müşterilere ve çevre esnafa da kendini sevdiren Memet’i Rüstem Ağa zamanlı zamansız eve de yolluyor, ya aldığı yemeklikleri gönderiyor; ya da unuttuğu bir şeyi alıp getirmesini istiyordu. İşte bu gidiş gelişlerin birinde olan oldu… Memet’le Fitnat göz göze geldi. Elleri ellerine deydi. Çok geçmeden de kimsenin görmediği bir köşede buluşup fısıldaşır oldular. Memet bir türlü durumu Rüstem Ağa’ya açamıyor, içine kapandıkça kapanıyordu. Sonra, Fitnat’ın davranışlarında ki değişikliği sezen anası sorguladı kızını. Durumu öğrenince de babasına açtı meseleyi. Rüstem Ağa’nın da zaman zaman aklından geçen Fitnat’ı Memet’le everme işi kendiliğinden gelişince hoşuna gitti. Gülümsemeye başladı. “Öteki kızları nasıl yuvadan uçurduysak Fitnat da bir gün gidecekti. Memet’ten iyisi mi olacak. Efendi çocuk. Eli işe yatkın. Namuslu çocuk. Mal mülk dediğin ne ki. Hepsi geçici. Biz dünyadan el çekecek olsak, gözümüz arkada kalmaz” deyince anası haberi Fitnat’a uçurdu.

    Çok geçmeden de, Memet işinden izin alarak köyüne gidip ana-babasına açtı durumu. Onların da rızasını alarak, üç beş armağan yetirip kentin yolunu tuttular. Rüstem Ağa’nın Hortacı’daki evinin kapısını çaldıklarında, Fitnat’ın yüreği duracak gibiydi. Al yanakları biraz daha kızarmış olarak, elleri titreyerek açtı konağın kapısını. Konukları anası babası da kapıda karşıladı. Konağın büyük salonuna aldılar. Şuradan buradan konuşup, kahvelerini içerken “Allahın emriyle “ diye başladı Memet’in babası. Sonra da “Kısmetse olur. Hele bir de kızımıza danışalmı. Lakin Fitnat bizim evimizin şenliği. Onsuz bu konağın tadı kalmaz. Biz isteriz ki, oğlunuz bizimle olsun. Evimizde kalsın. Bize evlat olsun. Kızımız da bizden kopmamış olur” deyince Memet’in babası; niyetimiz sizinle akraba olmak. Memet zaten kent yaşamına alıştı. Kızınızı köye getirip de ne iş tutacak. Bizim zaten üç tane gelinimiz var köyde. Sizin dediğiniz gibi olsun. Yeter ki mutlu olsunlar” deyip söz kestiler. Fitnat kız, kapı aralığından konuşulanları dinlerken sevinçten uçuyordu.

    Usulen kızlarıyla konuşup, sonucu bildireceklerin i söylediler. Konukları yolcu ettiler. İlkin Fitnat’la konuştu babası. Ne desin Fitnat’cık.”Siz bilirsiniz baba. Siz uygun görürseniz ben de evet derim” diye görüşünü bildirdi. İç güveyi alacakları için fazla beklemeyip, düğünü bir an önce yapmaya karar verdiler. Nasıriç’teki çiftlik evlerinde davulları çaldırıp, anlı şanlı bir düğün yapacaklardı. Gençler heyecanla o günü beklerken, Selanik’i kabus gibi bir hastalık kasıp kavurmaya başladı. Kolera dedikleri illet, bir çok canı alıp götürmeye başlamıştı. Kenti karabulutlar gibi sarmıştı kolera. Yalnızca Selanik’i değil; tüm Rumeli’yi sarmıştı. Kimine göre Selanik limanlarındaki yabancı gemilerden bulaşmıştı; kimine göre de Balkanlar’daki savaştan kaçıp Selanik’e sığınan göçmenler taşımıştı kolerayı. Şu…Bu…Tevatü r çeşit çeşit. Ama yaşam sürüyor bir yandan.

    Çok geçmeden iki aile yeniden bir araya gelip düğün gününü kararlaştırdıla r. Üç hafta içinde hazırlıklar tamamlanıp, düğün yapılacak, gençler baş göz olacaktı. Konu komşudan bazıları, varsıl, saygın Rüstem Aga’nın kızını, yoksul bir gence iç güveysi olarak vermesini hoş karşılamıyordu. Ama Memet’in dürüst ve çalışkan olduğunu, bir evlat gibi aileye gireceğini söyleyenler çoğunluktaydı. Artık günleri sayıyorlardı. On beş… On dört… On üç. Ama koleranın sarstığı Selanikte, camilerde durmadan sela okunuyor, cenazeler ard arda kaldırılıyordu. Kolera olmadık yerlerde, olmadık kişilerde uç gösteriyor. İlkin ateş, kusma, ishal; çok geçmeden de bir yatak, bir yorgan çaput gibi halsiz bırakıp, suyunu emdikten sonra da alıp götürüyordu hastayı. On iki, on bir. Ama Fitnat’ın hali hal değil. Hastanede doktor fısıldadı kulağına babasının. “KOLERA”. Dokuz, sekiz, yedi, üç. Düğüne üç gün kala sizlere ömür! İlkin ateş, kusma, sonra da kesiksiz ishal ve halsizlik. Aman, yaman doktor, ilaç… Boş! Bir kuş yavrusu gibi, babasının kollarında can verdi Fitnat. Hortacı Camiinde selası okunurken, üç gün sonraki düğüne izin vermeyen ölüme ilenen Memet, caminin bir kenarına çekilmiş, bir yandan hüngür hüngür ağlıyor; öte yandan kınası yakılmamış geline bu illeti bulaştıran Selanik’e ileniyordu
    .
    Mustafa Kemal ölmedi...Güneş kimin doğar üstüne Kerkük...!

  6. #16
    Forumla Bütünleşmiş MERDAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08-01-2008
    İleti
    1.925
    Tecrübe Puanı
    29

    Standart

    Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

    Vara Vara vardım ol kara taşa
    Hasret kodun beni kavim kardaşa
    Sebep gözden akan bu kanlı yaşa
    Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

    Nice sultanları tahttan indirdi
    Nicesinin gül benzini soldurdu
    Nicelerin gelmez yola gönderdi
    Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

    Karac'oğlan der ki kondum göçülmez
    Acıdır ecel şerbeti içilmez
    Üç derdim var birbirinden seçilmez
    Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

    Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm - Çukurova yöresi

    KARACAOĞLAN

    Büyük bir halk şairi olan Karacaoğlan'ın hayatı üzerine yapılan araştırmalarda kesin bir bilgi yoktur. Son yıllarda yapılan araştırmalarda ve şiirlerinde yapılan incelemelerden onun 1606 da doğmuş 1670 yılında ölmüş olduğu tahmin edilmektedir. Her nekadar doğduğu yer bilinmiyorsa da öldüğü ve mezarının bulunduğu yer bellidir. Kendisinin Güney Anadolu'da yaşayan Türkmen aşiretinden olduğu daha doğrusu İçel'li olduğu muhakkaktır.Şii rlerinden anlaşıldığı kadarıyla kendisi pek çok yer gezmiş,aşkı ve tabiat sevgisini yaşadığı hayatı, çağının konuşma dili ile öz türkçe olarak işlemiş ve anlatmış bir halk şairidir.
    Bugün kesin olarak bilinen bir şey varsa o da mezarının İçel'in Mut İlçesi'ne bağlı Karacaoğlan Köyü'ndeki Karacaoğlan tepesinde Karacakız tepesi ile karşı karşıya olduğudur.
    Mezar 1997 yılında anıt mezar haline getirilerek Kültür Bakanı İstemihan Talay tarafından ziyarete açılmıştır. Karacaoğlan aynı zamanda tarihte heykeli dikilen, bilinen ilk ozandır. İçel'in Mut İlçesine Heykeltraş Prof.Hüseyin GEZER tarafından yapılan heykeli 8 haziran 1973 günü dikilmiştir.Yör ede onun şiirlerinden pek çoğu halk arasında söylenir bazıları türküleştirilmi ştir.

    Çeşitli kaynaklara göre Kozana bağlı Feke İlçesi'nin "Gökçe" köyünde, "Mamalı" da, "Binbuğa"da , "Erzurum"da "Zobular"da , "Gökçeli"de , "Varsak da, hatta "Belgrad"da doğduğu öne sürülmüştür. Fakat, kanımızca en sağlam ve eski kaynak, Akşehirli Ahmet Hamdi Efendi'nin hatıra defteri olup, inandırıcı delillere da-yanmaktadır. Hamdi Efendi, Varsak köyünde 1876 da hatıra defterine şu satırları kaydetmiştir: "Malum ola ki Karacaoğlan Varsak karyesinde dünyaya gelüp babası Türkmen aşiretinden Kara İlyas, fakir-el hal olmağla sayd-ü şikarla taayyuş eder olup 1013 (M .1604) tarihinde Kozan dere-beylerinden Hüsa m Beyin sayıl namıyle tut-kap asker devşirdiği hengamda İlyas dahi tutulup götürülerek orada gaip olduğu için lakapları Sayıloğlu kaldığı ve el- yevm karyei mezbur hanedanı Sayılzade Mehmet Efendi'den anlaşılmıştır. Karacaoğlan'ın ismi Hasan olup öksüz büyümüş. Vechen karayağız ve fakir çocuğu olduğu için buna Karacaoğlan denülüp böylece anıldığı. Karacaoğlan delikanlı iken munis ve zeyrekliği hasebiyle ol vaktin karye ağalarından serdengeçti Osman Ağa Karaca Oğlan'ı evlatlık şekliyle diğer fakir bir aile kızıyle teehhül ettirmiş ise de kız hor ve çirkin olduğundan Kara caoğlan babası gibi Sayıl askerliğine tutulacağını anlayup yirmi dört yaşında Varsak'tan firar-la mekanın gaip ederek, encam Maraş'ta Zülgaroğlu (Zülkadir olacak) Hüsam Bey' in himayesinde altı sene teehhül ümidiyle kalıp, teehhül ümidi münkesir olunca ora-dan müfarekatla yine geşt-i diyara başlayıp on dokuz sene sonra vatanına gelmişse de fazla barınamayıp elli beş yaşında Tarsus tarikıyla tekrar geşt-i diyara der-ban oldu-ğu (1)", kayıtlıdır. Han Mahmut adli halk hikayesinde ve diğer bazı anlatımlarda Karacaoğlan'ın Tarsus'ta Karaca Kız adındaki bir yörük beyi'nin kızına aşık olduğu, vermedikleri için kızın, arkasından da Karacaoğlan'ın Kırklar mağarasına, bazı kaynaklara göre de Eshab-ı Kehf Mağarasına çekilerek orada öldüğü rivayet olunur. İshak Refet Işıtman ise, 1933 yılında yayınladığı Karacaoğlan adlı eserinin 33. sayfasında "Şairin menkıbeleri arasında Karaca Kız adlı birisini sevdiği söylenir ve ölünceye kadar bu sevginin devam ettiği, fakat birbirlerine kavuşamadıkları , en sonunda Karacaoğlan'ın bir tepeye, Karaca Kız'ın da onun karşısındaki bir tepeye gömüldükleri anlatılır. Bu tepeler Çukurovada imiş", demektedir. Bizim görüşümüze göre buradaki Çukurova'dan Çukur Köyü'nün anlaşılması gerekir. Zira Çukur köyü (şimdi Karacaoğlan) Karaca Kız ve Karacaoğlan Tepeleri'nin düzlüğündedir. Fuat Köprülü'nün araştırma yaptığı dönemlerdeki ulaşım imkanları dikkate alınırsa, Mut İlçesi dahi belli çevre dışında bilinmezken Çukur köyünün bir araştırmacı için bilinmesi elbette mümkün değildir. Esasen şimdiki Çukur (Karacaoğlan) köyü 1286 yıllarında Sarıkavak beylerinden Hacı Kadir ağa zamanında eski yerinden nakledilmiştir. Karacaoğlan tepesinin birkaç kilometre kuzey batısına düşen eski Çukur içme ve kullanma sularını sarnıçlardan sağlayan bir kıraç yayladır. Sarıkavak beylerinin yaylası olan bu köyün 8 kilometre kadar doğuya nakledilmesinin bir de hikâyesi vardır. Rivayete göre köyün çobanı, sürünün içinden bir tekenin sık sık ayrılarak sakalı ıslanmış şekilde geriye döndüğünü görür ve merakla takip eder. Görür ki şimdiki köyün hemen yakınında bir kaynak vardır ve teke tesadüfen bulduğu bu kaynaktan iç güdüsüyle şaşırmadan gidip, suyunu içtikten sonra dönmektedir o Bundan sonra sadece yazları oturulan eski Çukur su kaynağına yakın yerde yeniden iskân sahası haline getirilir. Köy devamlılık kazandıktan sonra halk Karacaoğlan mezarını adeta ziyaretgâh haline getirmiş, ona evliyalık izafe etmiş, tepenin adına zamanla Erenler Tepesi de denmeye başlanmıştır.

    Kaynak : Anonim
    Mustafa Kemal ölmedi...Güneş kimin doğar üstüne Kerkük...!

  7. #17
    Forumla Bütünleşmiş MERDAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08-01-2008
    İleti
    1.925
    Tecrübe Puanı
    29

    Standart

    Suzan Suzi..
    Hazin bir aşk hikayesi...

    Diyarbakır'ın güneybatısında, Dicle Nehri kenarında, Kırklardağı vardır. Bu Kırklardağı'nın arkasında Kırklar Ziyareti vardır. Çocuğu olmayanlar, buraya gelip dilek dilerler.

    Bir Süryani zengin ailenin de hiç çocukları olmuyormuş. Kadın, Kırklar Ziyareti'ne gelip dilek dilemiş, adak adamış. Bir kızı doğmuş. Adını Suzi (Suzan) koymuşlar. Her yıl doğum gününde, annesi onu süsler, giydirir ve Kırklar'a götürerek, bir kurban kestirirmiş. Suzan böylesine bin nazlarla büyüyüp, güzel bir genç kız olmuş. Müslüman komşularının oğlu Adil'le, birbirlerine aşık olmuşlar. Yine bir doğum yıl dönümünde, annesi Suzi'yi, hizmetçilerle beraber kurbanını kesmek üzere, Kırklar Ziyareti'ne göndermiş. Arkalarından habersizce Adil de gelmiş. Hizmetçilerin kurban kesme telaşından yararlanan Suzi, Adil'le beraber, dağın arkasına dolanmışlar ve orada sevişmişler. Kırklar Ziyareti, bu beraberliği bağışlamamış ve ziyaret Suzi'yi çarpmış. Kız On Gözlü Köprü'nün orada, Dicle'de boğularak ölmüş. Suzi'nin ölümünden sonra, Adil de aklını yitirmiş.

    Suzan Suzi
    Kırklardağı'nın yüzü
    (Kırklardağı'nı n düzü)
    Karanlık sardı düzü
    (Karanlık bastı bizi)
    Ben öleydim
    (Kör olasın zalım Suzan)
    (Suzan Suzi) Ziyaret çarptı bizi

    prüaltı kapkara
    Anne gel beni ara
    Saçlarım kumlara batmış
    (Saçlarıma kumlar doldu)
    Tarak getir sen tara

    prünün orta gözü
    Sular apardı düzü
    Ben öleydim
    (Suzan Suzi) Dicle ayırdı bizi

    Gazi köşkü serindir
    Dicle suyu derindir
    Ağlama sen garip anam
    Kadir mevlam kerimdir
    Mustafa Kemal ölmedi...Güneş kimin doğar üstüne Kerkük...!

  8. #18
    Forumla Bütünleşmiş MERDAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08-01-2008
    İleti
    1.925
    Tecrübe Puanı
    29

    Standart

    Ağgül'e varıp sorsalar; deseler ki, "Söyle terk eder misin? Yıllardır yavuklu bildiğin Mustafa'nı terk eder misin ?" Ne der acep Ağgül. Terkederim dermi ki hiç seven sevdiğini terk edermi? Ama töreler gelenekler ana babanın baskısı koparıp götürür seveni sevdiğinden. Geride kalan derdini türkülere döker. Türkülere sığınır, içini türkülere boşaltır. Giden gittiğini bilir, içine atar dertlenir kaygılanır o kadar.

    Derler ki, Ağgül köyün varsıllarından Mürsel ağanın kızıdır. Güzel mi güzel simsiyah saçlar, kestane rengi gözler, salına salına yürüyüşü yürekleri yakarmış. Köy gençlerinin gözü Ağgül’de ama kimse de yan gözle bakamazmış. Nedeni de Mustafa. Herkes sayar severmiş Mustafa 'yı. Yoksul bir ailenin çocuğu olan Mustafa babası öldükten sonra evin bütün sorumluluğunu yüklenmiş, anasını ele muhtaç bırakmamış. Alnının teriyle geçimini sağlıyor. Bazen zorlansa da yakınmıyor Mustafa. Ağgül'üne de kavuşursa tasası kalmayacak. Gel gör ki, Ağgül'ün babası verimkâr değil. "Mustafa kim oluyor ki bizden kız isteyecek o ilkin karnını doyursun" diyormuş. İyi hoş ama Ağgül öyle demiyor. "Bir lokma bir hırka olsun yeter artığını istemem" diyor diyor ya dinleyen kim. Babası tam bir şehirli düşkünüymüş "Şehirli köylüden daha iyidir bizim Şefketgil şehre gitti de eli yüzü açıldı temiz yiyor temiz giyiniyorlar, benim kızım da şehirliye layık" diyor da başka birşey demiyormuş. Onlar böyle diye dursun Mustafa ile Ağgül sık sık buluşup akşam karanlığı çöküp el ayak çekildi mi soluğu Ağgül'lerin bahçesindeki ceviz ağacının altında alırlar ve "Yarın son olsun kaçıp gidelim burdan" diye kavilleşip ayrılırlarmış. Üç gün beş gün, üç ay beş ay hep kavilleşiyorlar , hep yarına bırakıyorlarmış . Sözün kısası altı ay geçiyor aradan.

    Günlerden bir gün Mustafa yine gelip cevizin altında beklemiş. Ay tepede, ay tepeyi aşıyor, ay kayboluyor Ağgül yok ortada. Cevizin altında uyuyup kalıyor. Mustafa, sabahın ilk ışıklarıyla uyanıyor; gördüğü düşleri hayıra yormaya çalışıyor. Daha sonra kalkıp köyün kahvesine gitmiş. Dalgın dalgın çayını içerken çocukluk arkadaşı Zamir gelmiş kahveye. Varıp Mustafa'nın yanına yavaştan "Seninkini akşam vermişler lokumu dağıttılar elini çabuk tut kaçır yoksa havanı alırsın" demiş. Mustafa ayıkmış birden "Demek işin içinde iş varmış demek onun için gelmemiş Ağgül" diye konuşmaya başlamış kendi kendine. "Şehirden bir tanıdıklarının oğluna vermişler. Keleşzadeler'in oğluymuş. Zengin adamdırlar konakları dillere destan saray gibi. Elini tez tut yoksa gitti gider Ağgül" deyince yüreği bir ateş harmanına dönmüş Mustafa'nın. Yan babam yan. Akşamı zor etmiş Mustafa. Hemen koşmuş ceviz ağacının altına sabahı etmiş ertesi akşamı etimiş yok. "Daha kaçgün oldu kavilleşeli ne çabuk sözünden döndü" diye içi içini yemeye başlamış. Bir yandan da umudunu yitirmiyor "Ağgül bensiz olmaz döner gelir bir gün" deyip ceviz ağacına gidiyormuş sık sık. Derken düğün günü gelip çatıyor Keleşzadeler'in düğünü de şanına uygun davullar çifter çifter, kazanlar kaynıyor. Düğün üç gün üç gece sürmüş. Mustafa da daha fazla dayanamıyıp köyden kaçıp dağlara gitmiş. Ama uzaklaşamıyor gözü ceviz ağacındadır hep. Dönüp dolaşıp düğünün son günü köye geri gelmiş. Ağgül’ü arabaya bindirmişler araba ağır ağır yola düşmüş. Mustafa da köyün en yüksek tepesi olan Kırlangıçtepe'y e tırmanmış. Şehre inen yol ayaklar altında düğün alayını gözden kaybolana dek seyretmiş. Mustafa artık kolu kanadı kırık deli gibidir ne yapacağını bilemez. "Ben Ağgül'süz nasıl yaşarım, ama döner bir gün mutlaka kaçar gelir bana" deyip umutlanır. Günler günleri eskitir, aylar ayları. Hiçbir haber yoktur. Tek haber, arada şehre inenlerden yolu düşüp konağın önünden geçenlerden gelirmiş. Ağgül'ü yüzünü cama dayamış dalgın dalgın düşünürken görürlermiş. Mustafa'yı da en son elinde bir ceviz fidanıyla Kırlangıçtepe'y e tırmanırken görmüşler. Tepenin en görünür yerine diker fidanı sonra da yanık sesiyle bir türkü tutturmuş. O günden sonra kimse bilmez Mustafa'ya ne olduğunu. Kimi Çukurova'ya yerleşti der kimi ‘canına kıydı’ der. Ama Mustafa'nın son gün söylediği türkü kimsenin dilinden düşmemiş. Köyün de sınırlarını aşıp yankılanmış.

    Ağgül Seni Camekanda Görmüşler..

    Ağgül Seni Camekanda Görmüşler
    Siyah Saçın Sırmayınan Örmüşler
    Ürüyamda Seni Bana Vermişler

    Beni Böyle Yakar Gor Gider Misin
    Evvel Sevip Sonra Terk Eder Misin

    Acı Poyraz Gibi Deli Esmedim
    Kaderime Küstüm Sana Küsmedim
    Ben O Yarimden Umudumu Kesmedim
    Beni Böyle Yakar Gor Gider Misin
    Evvel Sevip Sonra Terk Eder Misin

    Bu Türkü'yü dinlemek bir Sanattır !..
    Mustafa Kemal ölmedi...Güneş kimin doğar üstüne Kerkük...!

  9. #19
    Ali’siz Yol Yürünmez..! idil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    19-03-2008
    Bulunduğu yer
    Almanya, NRW
    Yaş
    24
    İleti
    4.268
    Tecrübe Puanı
    44

    Arrow Hey onbeşli

    Hey onbeşli türküsünün hikayesi:


    Çanakkale Cephesi, sanki bir ölüm değirmeni gibiydi; tükettiği insanlar haddi hesabı aşmasına ve İngiliz generali Aspinall-Oglander’in “Gelibolu’ daki kanlı muharebeler, Türk ordusunun çiçeğini bitirmiştir,” tespitinde ifadesini bulan -gerçekten de İngilizler şehit olan gençlerimizi, "çiçeğin tomurcuğu" ve "vakti gelmeden solan gül goncası"na benzetiyorlardı- koskoca bir eğitimli genç nesli yutmasına rağmen bir türlü doymak bilmiyordu.

    O kadar ki cephede meydana gelen boşlukları doldurmak için, diğer cephelerden asker getirilemediğin den, en yakın çevreden başlayarak, 15 yaşın üstündeki eli silah tutan bütün gençlerin dahi, gönüllü olup olmadığına bakılmaksızın, Çanakkale’ye sevk edilmeleri alışılmış normal bir hadise haline gelmişti.

    O günler, köyde, kasabada erkeğin kalmadığı, gücü kuvveti ve boyu posu yerinde olan herkesin asker olduğu ya da asker olmak zorunda kaldığı kara günlerdi.

    Birinci Dünya Savaşı’nda, Osmanlı ordusunda insan kaybı öyle bir noktaya varmıştı ki Harbiye Nezareti, harp bütün hızıyla sürerken askerleri birkaç günlüğüne de olsa memleket iznine göndermeye gayret etmişti.

    Çünkü harpte gün geçtikçe daha da artan kayıplar, nüfusun tükenmekte olduğu korkusunu doğurmuş ve savaşan askerler memleketlerine nüfusu çoğaltmak üzere gönderilmişlerd i.

    Çanakkale Savaşı sırasında, İtilaf Devletlerinin Nisan 1915’ten itibaren kara çıkartmasına başlamalarıyla birlikte cephede takviye kuvvetlere ihtiyaç hâsıl olunca Sultan V. Mehmed Reşad 14 Mayıs 1331’de (27 Mayıs 1915) bir irade (emir) yayınlayarak, yukarıda sözünü ettiğimiz Askeri Mükellefiyet Kanunu’nda değişiklik yapmak ve lise talebelerini de cepheye çağırmak zorunda kalmıştı.

    Sultan Reşad, yayınladığı iradede, Mükellefiyet Kanunu’nun 42. Maddesine ek olarak hazırlanan “kâtib-i sultaniye 10. sınıf müdaviminine mütedair (devam edenlere dair)” başlıklı fıkra hakkında şöyle geçici bir düzenleme yapma yoluna gitmişti:

    “Madde 1: Mükellefiyet-i Askeriye Kanun-u Muvakkatinin (geçici kanununun) 42. Maddesindeki fıkra atiye (geleceğe) tezyil (ertelenmiş) olunmuştur. Muayene-i intihaiye esnasında (muayene sonucunda) mekatib-i sultaniyenin (sultani mekteplerinin) onuncu sınıflarında bulunanlar da hizmet-i makzura (zikri edilen hizmet) hakkına nail olacaktır.”

    Sultan V. Mehmed Reşad’ın iradesinden sonra Harbiye Nezareti de bir tebliğ yayınlayarak, 1314 (1896) doğumluların (yani 19 yaşındakilerin) henüz askerlik hizmetine çağrılmamışları ile 1315 (1897) doğumluların, bedenleri gelişmiş, harbe elverişli ve silah kullanmaya kabiliyetli olanlarından müsait bulunanların da kıtalara teslim olmalarını istemişti.
    Padişahın ve Harbiye Nezaretinin bu çağrısı üzerine, Balıkesir, Bursa, Kütahya, Manisa, Adapazarı, İzmir, Aydın, Muğla ve Konya’nın, tahsilleri ve hayatlarının henüz başındaki bu yeni yetme gençleri, vatanın kendilerinden beklediği yüce vazifeyi hakkıyla ifa etmek azim ve inancıyla silâhaltına koşacaklardı.

    Ekseriyeti 15 ila 19 yaşında olan bu genç bahadırların cepheye katılımları anısına Anadolu’da yakılan meşhur “Hey Onbeşli Onbeşli” adlı türküde de söz konusu durum çok acı ve dramatik bir dille anlatılmıştır. Burada sözü edilen “15’liler” 1315 doğumlulardır.

    Yani 1 Haziran 1897 ile 22 Mayıs 1898 arasında doğan ve tam 18 yaşını doldurmuş olan gençlerdi. Türküde, bu 1315’li gençlerden şöyle bahsediliyordu:

    Hey onbeşli onbeşli
    Tokat yolları taşlı
    Onbeşliler gidiyor
    Kızların gözü yaşlı
    Aslan yârim kız senin adın Hediye
    Ben dolandım sen de dolan gel beriye
    Fistan aldım endazesi onyediye
    Gidiyom gidemiyom
    Az doldur içemiyom
    Sevdiğim pek gönüllü
    Koyup da gidemiyom
    [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
    ''Kuran İmanla Olur.
    İman Aşkla Olur,
    İnsanı Sevmekle Olur..''


    Pir Zöhre Ana


  10. #20
    Forumla Bütünleşmiş MERDAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08-01-2008
    İleti
    1.925
    Tecrübe Puanı
    29

    Standart

    Atatürk'ün Sevdiği sarkilardan birtanesi..

    BÜLBÜLÜM ALTIN KAFESTE..

    Bülbülüm altın kafeste
    Öter aheste aheste
    Ötme bülbül yarim haste
    Ah neyleyim şu gönlüme
    Hasret kaldım sevdiğime
    Ben sana dayanamam yarim ben sana aldanamam
    Ben sana dayanamam yarim ben sana katlanamam
    Bülbülleri har ağlatır
    Aşıkları yar ağlatır
    Ben feleğe neylemişim
    Beni her bahar ağlatır

    Rüyalarda başlayan bir sevda öyküsü..

    Melike, teyzesi Songül’ün arabası ile köy çesmesinin oradan geçerken su içmek ister.
    Su içmeye indiğinde çiçeklerden yapılmış olan tacı görür. Tacı başına taktığı anda Yusuf’la karşı karşıya kalır ve çok utanır. O tacı sevdiği kıza yaptığını düşünür ama gerçekte Yusuf da ondan etkilenmiştir ve tacı Melike’ye vermek ister. Bu bakışmalar sırasında Melike’nin babasının isteğiyle sözlü olduğu Hüseyin oradan geçmektedir ve bu yakınlaşmayı görür. Tepkisini Yusuf’a yumruk atarak verir ve kavga etmeye başlarlar. Songül Melike’yi alıp araba ile oradan uzaklaştırır.

    Hüseyin bu olaydan sonra vakit kaybetmeden evlenmek ister ve babası Rıza ağayı alıp Şevket beylerin yani Melikelerin evine ziyarete gider. Melike’ye hediye olarak altından ayna götürürler ama Melike’nin gözü çiçekten yapılmış tacından başka bir şey görmemektedir. Melike bir gün Yusuf’la dere kenarında konuşurken Hüseyin’in arkadaşlarından biri onları görür ve Hüseyin’e söyler. Hüseyin çılgına dönmüştür ve bu olanların hesabını Şevket beyden sorar.

    Melike yıllardır gördüğü rüyadaki delikanlının Hüseyin değil Yusuf olduğunu anlamıştır. Hüseyin ise Melike’nin kalbini kazanmak için onu hediyelere boğar. Melike’ye en son altın kafeste bir bülbül getirir ama Melike’nin yine de umurunda olmaz. Kendini de o bülbül gibi kafese kapatacaklarını bilir. Nitekim Hüseyin Melike’yi kendi evlerine götürme zamanının geldiğini düşünerek genç kızı alır ve kendi evlerine götürür. Melike burada hastalanır. Günden güne eriyen genç kızın haline Hüseyin’in babası da artık dur demek ister ama oğluyla başa çıkamaz.
    Mustafa Kemal ölmedi...Güneş kimin doğar üstüne Kerkük...!


LinkBacks (?)

  1. 11-07-2014, 11:09
  2. 08-04-2014, 20:35
  3. 22-01-2014, 01:23

Thread Information

Users Browsing this Thread

There are currently 5 users browsing this thread. (0 members and 5 guests)

Tags for this Thread

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

HAK SAHİPLERİNE ve YASAL MAKAMLARA Sitemiz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, site yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, sitemiz uyar ve kaldır prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, zohreana@zohreana.com mail adresinden bize ulaşabilirler. Buraya ulaşan talep ve şikayetler Hukuk Müşavirimiz tarafından incelenecek, şikayet yerinde görüldüğü takdirde ihlal olduğu düşünülen içerikler sitemizden kaldırılacaktır. Ayrıca, mahkemelerden talep gelmesi halinde hukuka aykırı içerik üreten ve hukuka aykırı paylaşımda bulunan üyelerin tespiti için gerekli teknik veriler sağlanacaktır.