ÜMRAN KARTAL / Radikal - Bir Tezer Özlü kitabı var elimde: “Gülebilir miyiz Dersin?” Feryal Saygılıgil ile Beyhan Uygun Aytemiz derlemiş. Adını Tezer Özlü’nün, Ferit Edgü’ye gönderdiği Eylül 1966 tarihli mektubunun bir yerinde bir umut sorduğu soruya borçlu kitap, 27 Mayıs 2014’te İstanbul Arel Üniversitesi’nde düzenlenen “Tezer Özlü Üzerine Düşünmek” sempozyumunda sunulan (ve sunulmayan) toplam on iki metinden oluşuyor. Edebiyat, toplumbilim, felsefe, psikanaliz ve dilbilim gibi farklı disiplinlerin verileri ışığında, okuyanı Tezer Özlü’nün ömründen geçirerek ona kendi ömrünü kurcalayabileceği fasılalar verdirtiyor.


Bundan ben de nasibimi aldığımdan, bu metinlerin birinden öbürüne ilgiyle ilerlerken, bir an geldi, kitabı okuduğum zaman ve mekândan ziyade Beşiktaş Ihlamurdere Caddesi’nin kasır ile balık pazarı arası bir yerlerinde olduğumu fark ettim. Kara önlüklü, kırmızı beslenme çantalı, peliklerinde beyaz fiyonklu kurdeleli, yerden bitme kızım, okul yolundayım ve yanımdan yine o kadın geçiyor.


His, yine aynı histi: Adeta bir tek o kadın, -kalın kaşlı, kaydırak burunlu, kısacık kır saçlı, çatırtı bakışlı kadın- gerçek, ben ise kurulu bir sahnede oyuncuyum veya bir dekor, bir süs. Pencere tülleri, kaldırım taşları, apartman kapıları, alışveriş yapan mahalleli, fırından sıcak bir somun ekmekle çıkan ihtiyar, kırtasiyeden kokulu silgisiyle fırlayan çocuk, arabalar, düt düt korna sesleri, karşıdan karşıya geçen tekir kedi de öyle. Bu yüzden o beni algılamıyor; ona rastladığım her seferindeki gibi, dosdoğru ileri bakıyor.


Tezer Özlü’nün akıl ile delilik arasındaki o ince çizgiyi sözcükleriyle bir güzel eğip büktüğünde sayfa sayfa ortaklaşılırken bu kitapta, çocuk zihnime resmettiğim o kadını hatırlamam tesadüfi değildi elbet.

O kadın, Ihlamurdere Caddesi’ni kasırdan başlayıp ta rıhtıma kadar boydan boya kullanan her mahalle sakininin nazarında, kuşkusuz, delinin tekiydi. Gerçi ona deli deniyordu ama suratında “deliye her gün bayram”dan eser yoktu, “delidir, ne yapsa yeridir”den de... Dilimizde delilik söz konusu olduğunda herhangi bir deyim var mıdır ki deliliği övsün? Sayfa sayfa ortaklaşılırken derken biraz da bunu demek istiyorum.

Yani yazarlar metinlerinde, Tezer Özlü’nün her türlü baskının altını oyan dilini ele alırken, onun bu diliyle belki de en çok bu ve buna benzer deyimlere sinmiş alaycılığa, küçümseyiciliğe, yoksayıcılığa, ötekileştiriciliğe başkaldırdığını vurguluyorlar gibi geldi bana. Bu vurguyu, şu nasibime düşen fasılaya kattığımda anladım ki, ben, okullu yerden bitme kız, o kadının deli oluşunu kabul edemiyorum, ben onun deli oluşunu kabul edemezken onun beni algılamayışına ise üzülüyorum.

Yola çıkmak, gitmek...

Bu arasına üzüntü karışan vurguya dâhil bir başka şey de, metinlerin sayfa sayfa ortaklaştığı bir diğer mesele aynı zamanda, (evden, anneden, babadan, okuldan, erkeklerden, evlilikten, hastanelerden...) ‘gitmek’ konusu. Tezer Özlü mevzubahis olduğunda hiç kimsenin atıfta bulunmadan, alıntılamadan edemeyeceği, içinde geçtiği kitabı (Yaşamın Ucuna Yolculuk) dönüp dönüp defalarca okuduğumdan benim de aşinası olduğum şu meşhur cümle: “Yaşamı, gitmek olarak algılıyorum.”
Bu cümleye çengel atan ya da bu cümleden çıkıp fazlalaşan iki şey var. Birincisi, Tezer Özlü’nün yazdıkları üzerine önemli bir tespit: “Yola çıkmanın, gitmenin, kopmanın, özgürleşmenin sarsıcılığıyla ve ancak yolda olma halinde çoğalabilen, büyüyebilen, derinleşebilen dünya algısıyla nefes alabilen bir edebiyat” (Zamandışı Yaşamın İmkânları/ İpek Şahbenderoğlu). İkincisiyse, Ihlamurdere Caddesi’ndeki o kadının ağır ezgi adımları.
Bu tespit ve ağır ezgi adımları, bir veryansının takibiyle daha da çoğaltmak mümkündü: “Evet, Tezer Özlü’ye haksızlık ettiğimizi düşünüyorum. Kitaplarında yazdıklarını mahrem hayatıyla birlikte-iç içe-yan yana değerlendirme alışkanlığımızı ürkütücü buluyorum.

Ne yazık ki Tezer Özlü ismi yaşamıyla efsaneleştirilen bir külte dönüşmüştür epeydir ve yine ne yazık ki bu bir yazar için büyük bir talihsizliktir. Kimileri ‘yazarın hayatı eserine dahil,’ diyebilir şımarıkça; ancak eserin önüne geçecek ve onu anlamamıza, tanımamıza mani olacak kadar mı?” (Gerçek Tezer’den Anlatıcı Tezer’e / Hatice Meryem)
Meşhur cümle, önemli tespit, ağır ezgi adımlar –ki kitabın bana verdirttiği fasılada şimdi fırt, ters yöne dönüp, okulu mokulu boşverip o kadının peşine takılmayı fevkalade arzular bir haldeydim- ve derken bu veryansınla birlikte, okur olarak, benim de çoğalmamam abes kaçardı. Bu, kendime ‘Tezer Özlü’nün kitaplarını ben nasıl okudum? Meramını özyaşamöyküsü biçimiyle iletmesini ben nasıl değerlendirdim?’ sorularını sormam demekti.
“Adını ağzına almaktan korkan roman”
Yaşamın Ucuna Yolculuk ve Çocukluğun Soğuk Geceleri’ni ilk okuyuşumda, itiraf etmeli ki, metni onun yaşamından pek de koparmadan, hatta yer yer onun yaşamıyla kendiminkisi arasında özdeşlikler kurarak okudum. Ancak, sonraki okumalarımda öncelikle Tezer Özlü’nün ne anlattığına değil, bunu nasıl anlattığına dikkat kesildim. Kullandığı ****forlara, söz dağarcığına, öykü zamanındaki sıçramalara, cümle kuruluşlarına, sıfatına, edatına, zamirine, nesnesine, yüklemine baktım. Öznesine de. ‘Ben’ diliyle ‘sen’ arasında gidip gelmesine. Bir kadının özyaşamöyküsünü yazmasını hep önemli buldum. Onunkisinin özyaşamöyküsünden ziyade “yorum” olduğunu da düşündüm veyahut –Roland Barthes’ın tarifiyle- “adını ağzına almaktan korkan roman.” Mesela, bizzat bedenini adeta bir dil düğümü haline getiren elektroşok tecrübesini tüm hakikiliğiyle kağıda döktüğünde, okura sunduğu metin gerçi içinde hakikatı barındırır ama bu hakikat yazılır ve okunurken değişebilen, kaygan bir hakikattir. Başka bir deyişle, kurmacaya -bilinçli bir tercihle- dönüştürülmeyen yine de kurmacanın kımıltılarıyla çatılmıştır.

Kendi kendime sorduğum sorulara karşılık yürütebildiğim bu fikirler yardımıyla ‘Tezer Özlü kitabı’ ile artık iyiden iyiye fikir teatisi halinde olduğum söylenebilirdi. Bu teatiyi, yazarı, Mannheimcı kuşak kavramı üzerinden değerlendiren metin (Tezer Özlü: Yaşamın ve Kuşakların Ucunda / Narin Bağdatlı-Bahadır Vural), buraya kadar sözü edilenleri kapsaması bakımından, daha da zenginleştirdi. Bu metnin ebeveyn kuşağı, 1950 öykücüler kuşağı, bohem kuşağı gibi katmanlarına daldığımda, Tezer Özlü’nün hem kendisinin hem de eserlerinin anlatıcı, itirazcı, isyancı, ısrarcı, inatçı, ihlalci, sahici, bireyci, mücadeleci, sarsıcı, vurucu, uçucu yanının tarihsel, dönemsel ve sosyo-politik dayanağını bulmuş oldum. İktidar ve özgürlük söz konusu olduğunda onun neden evrensel bir dile yaklaşabildiğini.
Gelgelelim Ihlamurdere Caddesi’ne...
O kadınla bir türlü fikir teatisi içine giremiyor, peşine takılma arzumu bir türlü dillendiremiyorum. Kirpiklerini bile kırpmaksızın hâlâ dosdoğru ileri bakıyor nitekim. Onun neyi var, neresi acıyor, ileride, bu (bana ters) istikâmette ne görüyor, merak ediyorum. Ölesiye merak ediyorum. Lakin, zilin çalmasına o kadar az kaldı ki. Biraz daha oyalanırsam, okula geç kalacağım.

“GÜLEBİLİR MİYİZ DERSİN?”
Tezer Özlü Kitabı
Derleyenler: Feryal Saygılıgil, Beyhan Uygun Aytemiz
İletişim Yayınları, 2016
192 sayfa, 17,5 TL.

Tüm forumdan rastgele konular:

  • » Din 'kadına karşı'
  • » cengiz ozkan- munzur dağı
  • » Dershane tasarısı seçim sonrasına kaldı
  • » E-ticaret SEO Çalışmalarıyla...
  • » Kılıçdaroğlu'nun seçim dilekleri
  • » Türkiye’de koltuk karmaşası
  • » İnternetten ilaç alırken dikkat!
  • » Atatürk'ün Ödediği Vergi
  • » Gül'den Arıtman'a 1 YTL'lik dava
  • » Üç aylık yaz tatili bitti

Aynı kategoriden rastgele konular:

  • » Şair Gülten Akın 82 yaşında hayatını...
  • » Kitabın dönüşüm mucizesi
  • » Devrimci Bir Roman
  • » Küçük Prens Nedir? Yazarı Antoıne De...
  • » Fatih-harbiye roman özeti!!!
  • » Flash Animasyonlu Şiirler
  • » şiir üzerine aforizmalar
  • » Kör/Ebeyim Suçüstü Yumdum G/özümü ...
  • » Orhan Pamuk’tan 14 ay sonra yeni roman!
  • » Atasözlerimiz