1931 senesi yazıydı. Eşimin tedavisi için Yalova’da bulunuyorduk. Akşamlar, sabahlar büyük bir sükun içinde geçiyordu. Otelde, gazinoda, kırlarda hep aynı simalar. Eğer değişik elbiseler giyilmese ve çehreler kah mütebessim, kah sakin, kah asabi bir ihtilaçla gerilmese bu dekor, beyaz perdede mütemadiyen tekrar edilen sinema şeridinden farksız olacaktı.

Bir sabah kahvaltı etmek için otelin alt salonuna indiğimizde herkesi bir telaş içinde bulduk. Yollar sulanıyor, temizleniyor, sağa sola koşanların sayısı gittikçe artıyor, gözler aynaların önünden geçerken akislerine takılıyordu.

Tepsiyi getiren küçük garsondan fevkaladeliğin sebebini sorduk. Çocuk, o gün Atatürk’ün Yalova’ya geleceklerini bildirdi. Ne kadar sevindiğimi tasavvur edemezsiniz. Çünkü onu ilk defa görecektim. Orduların kumandanı, tarihlerin kahramanı, cenklerin şanlı aslanıyla aynı havayı teneffüs etmek bile insanın gururunu okşuyor, göğsünü iftiharla kabartıyordu.

Bütün ahali sokaklara dökülmüştü. Ata’nın otomobilinin geleceği yollara hasret ve sevgi dolu bakışlar çevrilmiş, genç, ihtiyar aşikar bir sabırsızlıkla onu bekliyorlardı. Birden heyecandan boğazıma bir şey tıkanır gibi oldu, nefes almakta güçlük çekiyordum.

Kocamın bileklerine sarılarak, gayri ihtiyari haykırdım: "İşte!..” Çünkü uzaktan otomobil gözükmüştü. Git gide daralan çemberi fark eden giyimli polisler mümkün olduğu kadar halkın galeyanlarına mani olmaya çalışıyorlardı. Otomobil çok ağır ilerliyor. Sevgili Ata şapkasını çıkarmış, kendini candan karşılayanları selamlıyordu.

İşte bu sırada çok hazin bir hadise oldu. Ne zaman hatırlasam; milli bir galeyanla tüylerim ürperir, kirpiklerim ıslanır. Otomobilin pek yakınımızda bulunduğu bir anda beli eğilmiş, saçları ak, üstü parça parça bir ihtiyar kordonu yararak yola atıldı. Sarsak adımlarla arabaya yaklaşıyor, elini boşlukta sallayarak:

“Dur oğul, dur evlat, dur ciğerparem, seni bir yol göreyim, dur kuzum, dur aslanım...” diye bağırıyordu. Fakat sözünü tamamlayamadı, iki polis zavallının ince bileklerine sarılarak onu kenara doğru adeta sürüklediler.

1-) O, bütün kuvvetini seferber etmiş, bileklerini yakalayan demir pençelerden kurtulmaya çalışıyor ve “Koyverin beni, diyeceklerim var.” diye yalvarıyordu. Ata’nın emri üzerine otomobil durdu. Ve gene bir ihtarla çırpınan ihtiyarı bıraktılar. O, şimdi bacaklarını daha müşkülatla sürükleyerek Ata’nın arabasına yaklaştı, hem ağlıyor hem kesik kesik konuşuyordu.

“Dur seni bir yol göreyim, yoluna canım kurban. Yıllardır hasretin bağrımı dağlıyordu. En dertli günlerimizde haberin çıkageldi; bir aslan türedi, gavurları kovuyor dediler.

Cenkleri kazanıyor, ejderleri eziyor, dediler. Avratlarımızın namusunu sen kurtardın, bükülen boyunlarımızı sen doğrulttun, sıfatından da belli. Sen er meydanı için yaratılmışsın. Seni görmeden ölseydim gözlerim açık giderdi. Ver ellerini öpeyim.” diyerek Ata'nın üzerine kapandı.

Zayıf omuzları sarsılıyor, ince bir hıçkırık dudaklarında titriyordu. Ata, ihtiyarın nasırlı avuçlarından elini kurtardı. Göz oyluklarında iki damla yaş parıldıyordu. O munis, o ahenktar sesiyle:

"Yok baba, sağ ol, madem ki beni bu kadar görmek istiyorsun köşke gel de daha uzun konuşuruz.” diyerek omzunu okşadı.

İhtiyar, ıslak, fersiz gözlerini derin maviliklere çevirmiş, bariz bir hayranlıkla seyrediyordu. İçinde biriken bütün hasret bakışlarından taşıyor, bu özleyen nazarlar onu saçının telinden topuğuna kadar öpüyordu. Sayıklar gibi konuştu:

"87 yaşındayım. Seni görmek için üç saat yol yürüyerek geldim. Şu aslan sıfatını görmek için gene gel deseler inan ki üç gün daha aman demeden yürürüm. Tanrı korusun seni oğul.”

Geri çekilerek arabaya yol verdi. Hepimizin asabı büsbütün gerilmiş, bu riyasız, katıksız sevgi tezahüratı, gözlerimizi yaşartmıştı. Sevgili Ata’nın arabası gözden uzaklaştığı zaman hepimiz gayri ihtiyari babayı aradık.

Çatlak tabanları üzerinde güçlükle ilerliyor, iki adımda bir sopasına dayanarak dinleniyordu. Sanki birkaç dakika evvel ileri atılmak için çabalayan o değildi.

2-) Yıllardır özlediği hasretlisine kavuştuktan sonra 87 senenin ağırlığı şimdi zayıf omuzlarını göçürtmüştü. Belki cılız bacakları, patlak tabanları onu üzerinde taşıyamayacak kadar dermansızdı. Fakat içinde hâlâ onu ayakta tutabilen taze bir ümit vardı.

Köşke gidiyordu. Ata’yı görecekti...

Muazzez Kargı, 'Dur Seni Bir Yol Göreyim.', Cumhuriyet, 10 Kasım 1948.

Kaynak: Tarık Saygı, Ölümsüz Paşa'dan Anılar, Atatürk İle İlgili Bilinmeyen Hatıralar, Paraf Yayınları, 1. Basım, İstanbul 2013.

Tüm forumdan rastgele konular:

  • » Yeni sınav sisteminde daha fazla soru...
  • » Artık her cay icisimde tebessüm...
  • » Hortumcu noter !..
  • » Kral ve Eşleri(mutlaka okuyun)
  • » Türkiye’de Gölge Güç Büyüyor: Amerikalı...
  • » Google Aynen Arama
  • » Tarkan Adliye'de
  • » Kim demiş aleviler namaz kılmaz diye !
  • » Bez bebek için 8 yıl...
  • » Efendime söyleyim, Dün Gece Kömür...

Aynı kategoriden rastgele konular:

  • » Hakiki insan
  • » Atatürk Ağliyor
  • » İsmet İnönü'den Atatürk'e mektup
  • » Halk isterse kovar !
  • » Atatürk anılarından...
  • » Hakiki insan
  • » Atatürk Recep Peker’i görünce
  • » spor nedir
  • » "Kızımı da Götür"
  • » 10 kasım