Alevilik İnanç ve Ritüelleri


Geçen hafta Aleviliğin tarihçesi, Türklerin İslam’ı kabulü ve Anadolu’da İslam anlayışının yayılması üzerinde durduk. Yayılan İslam anlayışı ile ilgili iki türlü görüş olduğunu söyledik: Birincisi biraz daha esnek, daha çok sözlü geleneğe dayalı, kitabi olmayan, fıkıh ve kelamın dışında bir anlayış. Diğeri ise fıkha ve kelama bağlı, kuralları daha belli bir İslam anlayışıdır. Türklerin bu iki anlayıştan hangisine sahip olduğu bugün bile tartışılıyor.
Bugün ana hatlarıyla Alevi inanç yapısı nasıldır, ibadetleri nedir ona bakacağız. Alevilikte bir tarafı Sünniliğe diğer tarafı ateizme yakın olan geniş bir yelpaze söz konusudur. Bizim konumuz genel olarak Alevilerin çoğunluğunun benimsediği inanç yapıları ve ritüellerdir. Bunu yaparken daha önceden anlattığımız Aleviliğin senkretik (bağdaştırmacı) bir yapı arz ettiğini hatırlamamız lazım. Yani birçok kültür ve dinden parçalar almış, bunu tek bir potada eritmeden olduğu gibi koruyarak bugüne aktarmıştır.


Bunların dışında Aleviliğin oluşumunda belli tarikatların ve siyasal hareketlerin de etkileri olmuştur. Kalenderilik, Babailik gibi isyan hareketlerinden de Alevilik birtakım unsurlar almıştır. Ehlibeyt, 12 İmam ve Kerbela anlayışları Şiilikten gelmiştir. Son dönem itibariyle de en çok İslam’dan etkilenmiştir. Aleviliğin inanç sisteminin temelinde “Allah, Muhammed, Ali” üçlemesi vardır.


“Her sabah her seher ötüşür kuşlar
Allah bir Muhammed Ali diyerek
Bülbül de gül için figana başlar
Allah bir Muhammed Ali diyerek


Kıblemizden kısmetimiz verile
Veysel Karan gitti Yemen eline
Arıyız uçarız kudret balına
Allah bir Muhammed Ali diyerek


Biz çekeriz imamların yasını
İşit gerçek erenlerin sesini
İmam Hasan içti agu tasını
Allah bir Muhammed Ali diyerek


Talip olan ince elekten elendi
Mümin olan hak yoluna dolandı
Şah Hüseyin al kanlara boyandı
Allah bir Muhammed Ali diyerek


İmam Zeynel parelendi bölündü
Ol İmam Bakır‘a yüzler sürüldü
Cafer-i Sadık’a erkan verildi
Allah bir Muhammed Ali diyerek


Gönül kuşun kalp evinde yuvası
Virdimize düştü Şah’ın avazı
Kazım Musa, Ali Rıza duası
Allah bir Muhammed Ali diyerek


Şah Taki ile Naki nur olup gitti
Hasan-ül Askeri er olup gitti
Mehdi mağarada sır olup gitti
Allah bir Muhammed Ali diyerek


Kamber Selman Fatma durdu duaya
Şehriban ağladı bindi deveye
İsa kahreyledi, çıktı havaya
Allah bir Muhammed Ali diyerek


Dört kitap yazıldı dört dine düştü
Kur’an Muhammed’in virdine düştü
Kul himmet pirinin derdine düştü
Allah bir Muhammed Ali diyerek”


Görüldü üzere Alevi inanç sisteminin temelinde Allah, Muhammed ve Ali kavramları yatmaktadır. Ancak Alevilikteki Allah, Muhammed, Ali kavramları bizim bildiğimiz manada, İslam kelam ve fıkhının anladığı tarzda bir Allah, Muhammed, Ali anlayışı değildir. Bunlar daha çok tasavvufun vahdet-i vücut ve vahdet-i mevcut kavramları ile açıklanabilir. Vahdet-i vücut kainattaki her şeyin Allah’tan geldiği düşüncesidir. Vahdet-i mevcut ise tabiat olarak bütün mevcudatın Tanrı olduğu üzerine oturur. Bu anlayışa göre, bütün mevcudatta zaten O’ndan başka bir şey yoktur, evren ondan ibarettir. Allah kavramı, bazen alemin kendisi, bazen de insan olarak algılanmıştır. İnsan olarak da çoğu zaman Ali şeklinde anlaşılmıştır.


“Ol Muhammed buyurdu ki yektir Ali bir dedi
Hüvel evvel hüvel ahir her şeye kadir dedi
Ali’ye şek getirenler mutlaka kafir dedi
Hem sakidir hem bakidir nur-u rahmanım Ali


Kün deyince var eyledi on sekiz bin âlemi
Hem yazandır hem bozandır lehv-i mahfuz kalemi

Dertlilerin dermanıdır yarelinin merhemi
Hem sakidir hem bakidir nur-u rahmanım Ali”


Tanrı insan birlikteliği İslam tasavvufunda vahdet-i vücut kavramıyla ele alınmıştır. Hallac, ene’l-Hak, Beyazıt Bestami’de cübbemin altında tanrıdan başka bir şey yoktur derken aslında ben tanrıyım demiyor. Burada tanrıdan kopup geldik, tanrıdan nefes taşıyoruz, onun üflemesiyle hayat dolduk denmek isteniyor. Tanrı kavramı iyilik olarak düşünülmelidir, yani hep artı olarak. Ama insanoğlunda hem eksiler hem artılar vardır. İnsanoğlu eksilerden kurtularak, eksileri artıya çevirerek, artı haline gelmeli ve bir damlanın okyanusa kavuşması gibi O’na kavuşmalıdır. Enel hak bu demek aslında, O’nunla bütünleşmek. Onun için mesela yine o deyişlerde çok zikredilen Hallac’ta “ben tanrıyım” derken Tanrı’dan kopup geldik, Tanrı’dan nefes taşıyoruz, O’nun üflemesiyle hayat dolduk demek istemiştir.


“Daha Allah ile cihan yok iken
Biz anı var edip ilan eyledik
Hakk’a layık hiçbir mekan yok iken

Hanemize alıp mihman eyledik

Kendisinin henüz ismi yok idi
İsmi şöyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kıyafeti resmi yok idi
Şekil verip tıpkı insan eyledik”


Alevi söylem protesttir; Bektaşilik de öyle. Sünniliğin söylemeye cesaret edemediği şeyleri söyler. Mesela, Nesimi’ye falan bakarsanız, kafasını da kesseniz, derisini de yüzseniz o diyeceğini demiştir. Tanrı-insan birlikteliğini ele alırken bunu dile getirir. Hallac’ta yine öyle. Sünni düşünceye ters görüldüğü için öldürülüyor ama bu düşünce sadece Alevi düşüncesinde değil, tasavvufta da vardır. Zaten hep söylüyoruz eğer Aleviliği İslam’ın içerisine alacaksanız, bu ancak tasavvuf kanalıyla olabilir. Kelam ve fıkıh mantığıyla Aleviliği İslam içerisine alamazsınız. Bu yüzden Alevilik tasavvufi geleneği çok kullanır, İslami kavramları biraz o gelenekle yorumlayarak önümüze koyar. Mesela, Allah kavramı böyledir, çoğu zaman Ali olarak insan-ı kamilin simgesi şeklinde görüntülenir.


Peki buradaki Muhammed ilkesi nedir? Muhammed’in Ali’yle aynı özden yaratıldığına, zahiri, şekli, şeriatı temsil ettiğine; Ali’nin ise velayeti, batını, özü temsil ettiğine inanılır. Vahiy adeta bir postacı gibi Muhammed’den insanlığa yansımıştır. Esasen vahyi yorumlayan, gerçek anlamını bize aktaran Ali ilkesidir. Onun için Hz. Peygamber’in “Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır” hadisini çok kullanırlar. Ali’den geçmeden Muhammed’in anlaşılamayacağı, gizli bilgileri Muhammed’in Ali’ye aktardığını düşünürler. O yüzden tarikatlar genelde Hz. Peygamber’e Ali yoluyla bağlanırlar. Çünkü Ali velayetin ve batın ilminin temsilcisidir.


Alevilik’teki bir başka husus dört kapı meselesidir. Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’ında geçen “Kişi Hakk’a dört kapıdan geçerek ulaşır.” İfadesinden yola çıkılmıştır. Bu kapılar şeriat, tarikat, marifet ve hakikat kapılarıdır. Şeriat daha çok dinin zahiri kısmı olan emir, yasak ve ibadetler ile alakalıdır. Bir ileri safhası biraz derinliği olan tarikat, ilerisi marifet ve son kapı da hakikattir. Alevilik kendisini daha çok hakikat kapısında görür. Şeriatı bir gemiye, tarikatı dalgıca, marifeti denize, hakikati de inciye benzetirsek amaç inciye ulaşmaktır. Dolayısıyla buraya ulaşıldığında diğerleri zaten ortadan kalkar. Dinin ne olduğu da ancak hakikate, inciye ulaştığınızda anlaşılır.


Aleviler ibadet olarak namaz yerine ayin-i cemi koymuşlardır. Ayin-i cemde 12 hizmet dedikleri bir yapılanma vardır. Bir cem yapılacağı zaman 12 tane hizmetin yerine getirilmesi gerekmektedir. Bunlar; dede, dedeye yardımcı olacak rehber, bağlamasıyla deyişleri söyleyecek zâkir, meydanı maddi -manevi pisliklerden temizleyecek süpürgeci, su hizmeti görecek saka, meydanda o malzemeleri temin edecek tarikçi, semahı yönlendirecek semahçı, dışarıyı gözleyecek gözcü ve bekçi, ateşi uyandıracak çerağcı, cemden sonra lokma dağıtacak kurbancı, cemin yapılacağını haber veren habercidir. Cem hizmetini dede yönetir. Dedelik soydan gelir, babadan oğula geçer.


Namaz yerine konulan cemin kaynağı kırklar cemidir. Kırklar cemi Hz. Peygamber’in miraç dönüşü yaşadığı rivayet olunan ve İmam Cafer Buyruğunda geçen bir hadisedir. Peygamber miraçtan inerken bir dergâha uğramıştır. İçeride 17 kadın 22 erkek toplam 39 kişi oturmuş zikretmektedir. Peygamber içeri girmek ister, kimsin diye sorduklarında peygamber olduğunu söyler. Sıfatlardan arınmadan bu kapıdan girilmeyeceği söylenir. Peygamber, Allah’ın kulu olduğunu söyleyince içeri alınır. İçeridekiler, biz kırklarız derler. Peygamber kırkıncı kişinin nerede olduğunu sorduğunda, onun Selman olduğunu ve birazdan geleceği söylenir. Sonra Selman, elinde bir üzüm tanesi ile gelir ve Peygamberden onu dağıtmasını ister. Hz. Peygamber üzüm tanesini nasıl dağıtacağını düşünürken Cebrail tabakla gelir, şerbet eyle ya Muhammed der. Hz. Peygamber üzüm tanesini sıkar, şerbet eyler. Oradaki canlar bu şerbetten içip, kendilerinden geçer ve başlarında Hz. Peygamber olduğu halde semaha başlarlar. İşte Alevilere göre miraçtan getirilen ibadet, bu cem ayinidir. Cemin içerisinde rükû ve secde de vardır. Dualar ve zikirler yapılır. Aleviler çeşitli vesilelerle bu ayini gerçekleştirirler: İki aile kardeş ilan edileceği zaman, biri için hayır dua edileceğinde, birisi toplumdan dışlanacağı durumlarda hep cem yapılır. Dolayısıyla ibadetin özünü burada ayin-i cemler oluşturur. Hırsızlar, suçlular ceme alınmaz. Eşikten adım atıldığı andan itibaren cinsiyet diye bir şey yoktur, tek can vardır. Semahla birlikte o tek can, tek ruh, tek damla olup okyanusa kavuşur.
Ayini Cem en temel ibadet olduğu gibi, ibadethaneleri de Cem evi olarak geçmektedir. İslam’da caminin olmadığını, bugünkü şekliyle cami yapısının Emeviler Döneminde ortaya çıktığını, minarelerin ekleme olduğunu savunurlar. Dedeler, Cem evlerinin peygamberin mescitlerine daha uygun olduğunu söylerler.


Alevilikte üçler, beşler, yediler, on iki imam, on dört masum-u pak, on yedi kemerbest ve kırklar şeklinde kavramlar vardır. Üçler: Allah, Muhammed, Ali, beşler: Hz. Muhammed, Fatıma, Ali, Hasan, Hüseyin’dir. Yediler ile ilgili iki rivayet vardır. Birincisi Muhammed, Fatıma, Ali, Hasan, Hüseyin, Hatice ve Selman olduğu yönündeyken diğer görüş yedi ulu ozan olduğu yönündedir. Bunlar Nesimi, Pir Sultan, Fuzuli, Yemini, Kul Himmet, Virani, Hatayi’dir. 12’ler 12 imamdır. 14 masum, 12 imam, Muhammed ve Fatıma’dır. Fakat Anadolu Alevileri 14 masumu 12 imamın daha küçük yaşta ölen çocukları için kullanırlar. 17 kemerbest Hz. Ali’nin kemer bağladığı 17 kişi olarak belirtilir. Kaynaklarda isimleri vardır. Bir de kırklar vardır. Kırklar kavramı Sünni gelenekte de vardır. Bunlar her yerde hazır, nazır, Hızır gibi yetişen, yardıma koşan kişiler olarak algılanır. Alevi gelenekte Boz Atlı Hızır kavramı çok yaygındır.


Alevilikte hac kavramı yoktur. Hacı Bektaş Veli’nin

“Hararet nardadır, sacda değildir.
Keramet baştadır, tacda değildir.
Her ne ararsan kendinde ara.
Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir.”

Ifadesini benimserler.

Gidip de bir taşın etrafında dönmekle insanın kendini bulamayacağını, kendini bulmak isteyenin kalp Kâbe’sinin etrafında dönmesi gerektiğini düşünürler. Hac yerine Hacı Bektaş Veli ve diğer Alevi-Bektaşi ulularının türbeleri ziyaret edilir.

Kurban bayramı şeklinde bir ritüelleri de yoktur. Kurban kesme; adak olarak, bir yardım etme, bir hastalıktan kurtulma vs. şeklinde gerçekleşir.
Muharrem ayında Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilmesi üzerine 12 gün boyunca yas tutma amaçlı oruç tutarlar. Bu oruç iftarı, sahuru olan bir oruçtur ve iftarda, sahurda aşırı şeyler yenmemelidir. Bu dönemde törenler yapılmaz, güzel elbiseler asla giyilmez.
Alevilikte düşkünlük ve musahiplik denen iki kavram öne çıkmıştır. Musahiplik iki ailenin kardeş ilan edilmesidir. Bu kan kardeşliğinden daha ileri bir durumdur: Bu ailelerin çocukları birbirleriyle evlenemezler. Aileden herhangi biri hastalandığında diğeri ona bakmak zorundadır. Birisi suç işlediğinde diğeri de ceza alır. Birisi işsiz kalırsa, diğeri maaşının yarısını vermek zorundadır. Bu ahlaken birbirinden sorumlu olmak demektir. Düşkünlük ise Alevi ceza sisteminde işlenen suça göre dedenin toplumdan uzaklaştırma cezası vermesidir. Bu ceza suçun cinsine göre 6 aydan 30 yıla kadar uzayabilir. Uzaklaştırılan kişi kendi ailesi de dahil o çevreden hiç kimseyle konuşamaz, alışveriş yapamaz, oturamaz, kalkamaz.
Alevilik, Osmanlı’dan Türkiye’ye miras kalan problemli alanlardan biridir. Anayasal zemini oluşturulamadığı için Cumhuriyet’in kuruluşuyla da çözüme kavuşturulamamıştır. Tarikat ve cemaat sıkıntıları da hep bu anayasal zeminin eksikliğinden kaynaklanmaktadır.
Bugün Türkiye’de kaç Alevi, kaç Sünni var bilmiyoruz. Alevilere sorsanız 20 milyon diyorlar, Diyanet İşleri Başkanlığı ise 3,5 milyon olduğunu söylüyor. Sağlıklı bir rakam yok yani. Neden? Çünkü, din, mezhep üzerinden sayım yapılmasından korkulmuştur. En önemlisi anayasada yer alan tekke ve zaviyeler kanununa, bugüne kadar şartlar değişse de hiç dokunulmamıştır. Ancak pratikte her taraf tekke ve zaviyelerle dolmuştur. Anayasaya bakarsan şeyh, ağa kelimelerini kullanmak bile yasak ama her taraf ağa dolu, şeyh dolu.
Alevilikle ilgili problemler her iktidar döneminde tartışma konusu olmuştur. Belki de Cumhuriyet tarihinde ilk defa AK Parti hükümeti Alevileri ciddi olarak muhatap alıp, ne probleminiz varsa gelin konuşalım dedi. 2007 yılında başlayan altyapı çalışması, 2009-2010 yılları arasında yapılan 7 çalıştay ile devam etti. Çalıştaylar sonucunda Alevilerin talepleri şunlar oldu: İlk talep, Cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi; ikincisi Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin ya kaldırılması ya da Alevi inancına ait bilgilerin de verilmesi; bir diğeri dedelere maaş bağlanma meselesi, bir başkası yakılan Madımak Otelinin müzeye dönüştürülmesi ve Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi, Şah Kulu, Abdal Musa gibi tarihi Alevi şahsiyetlere ait mekanların yönetiminin Alevilere verilmesi.


Bunlar içerisinde Cemevlerinin statüsü ve Din Kültürü dersleri meselesini Cem Vakfı, İzzettin Doğan başkanlığında AİHM’ye taşındı ve Türkiye tazminata mahkûm edildi.


Din İşleri Yüksek Kurulu, Aleviliği, İslam’ın tasavvufi bir yorumu olarak tanımlıyor. Aleviler de siz bizi tanımlayamazsınız diyor ve Sünnilerin getireceği bir çözümü kabul etmiyor.


Alevilik tasavvuf ilişkisi üzerinde de biraz durmak lazım. Çünkü Aleviliği bugün özellikle tasavvufi kavramlarla harmanlayan zümrenin sunduğu tasavvuf, İslam’ın ana yorumunun kabul edeceği bir tasavvuf anlayışı değildir. Dolayısıyla ana akım İslam düşüncesine ve hatta Caferiliğe göre bu tasavvufi yorum İslam dışıdır.


Alevilik daha öncede değindiğimiz gibi, bugüne gelinceye kadar pek çok din ve anlayıştan, tarikattan etkilenmiştir ancak en çok da İslam’dan etkilenmiştir. Çünkü İslam topluluğunda yaşamışlardır. Alevilik, İslam’dan aldığı kavramları kendine göre yorumlamış, Ali demiş ama başka bir şey düşünmüş. Tanrı yorumu bile farklıdır. Aslında bütün insanlık tarihinde herkes yüce varlıktan bahsediyor ama içini farklı dolduruyor.
Alevilik kırsal kesime özgü bir anlayış olarak görülmekle beraber, kendi içinde derin bir felsefesi olan senkretik bir yapıdır.
Not: Bu metin, Mehmet Toprak Hocamızın 14 Aralık 2017’de Hazar Derneğinde verdiği “Alevilik İnanç ve Ritüelleri” başlıklı seminerin deşifresinden hazırlanmıştır.


Öğr. Gör. Mehmet Toprak
14 Aralık 2017


Özeti Hazırlayan: Zeynep Sena Karataş

Tüm forumdan rastgele konular:

  • » Hummer H2
  • » Kardeş Azerbaycan İle İpler Geriliyor
  • » "Davetliler örgüt düzeyinde...
  • » Yargıtay'dan canlı yayın
  • » İZLEME REKORLARI KIRDI (Hooop Kamera...
  • » BÜyÜkŞehİr Beledİyesİ Kanununda...
  • » Emre Sertkaya - Minnet Eylemem - O Ses...
  • » "Bir belgesel, bir gazeteci, çay ve...
  • » 8 adet el bombası bulundu
  • » Yakup Satar

Aynı kategoriden rastgele konular:

  • » Alevi nedir, Alevilik nedir?
  • » Zülfikar neyi sembolize ediyor?
  • » Batın-Zahir ne anlama geliyor?
  • » Alevilik Ilke Ve Ogretisi
  • » Ey kendine alevi diyen kişi, özünü...
  • » Anadolu Aleviliğini anlamak için, Hacı...
  • » Alevilerin Özellikleri
  • » Mevlana'nın Hz. Ali hakkında ne...
  • » HZ. ALİ'NiN... Sıfatları
  • » Facebook'ta Hz.Ali'nin Fotoğrafına...