1. Sayfa - Toplam 3 Sayfa var 123 SonuncuSonuncu
Gösterilen Sonuçlar: 1 ile 10 ve 26

Konu: Ozanlarımızın Yaşamı

  1. #1
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    3 mesaja 3 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Ozanlarımızın Yaşamı

    ABDAL MUSA SULTAN

    Horasan'dan Rum'a zuhur eyleyen
    Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi
    Binip cansız duvarları yürüten
    Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?

    Anadolu'nun ünlü erenlerinden ve ermişlerinden olan Abdal Musa Sultan, aynı zamanda ünlü bir ozan ve düşünürdür. Aslen Horasan'lı dır. Azerbaycan'ın Hoy kasabasına gelmiş ve bir süre orada yaşamış olduğundan, "Hoylu'' olarak tanınmıştır. Hacı Bektaş Veli'nin amcası Haydar Ata'nın oğlu, Hasan Gazi'nin oğludur. Kaygusuz Abdal Menkıbesine göre "Kösre Musa" adıyla da anılır.

    Abdal Musa Sultan, Horasan Erenlerinden ve Hz. Peygamber soyundandır. 14. yy. da yaşadığı ve Osmanlıların Bursa'yı fethi yıllarında Orhan Bey'in askerleriyle savaşlara katıldığı ve büyük yararlıklar gösterdiği tarihi kaynaklarda yazılıdır. Hacı Bektaş Veli'nin önde gelen halifelerindendir. Payesi sultanlık, mertebesi "Abdallık". Pir evindeki hizmet postu ise, "Ayakçı Postu''dur. Bu post Bektaşi tarikatındaki on iki posttan on birincisi olup, diğer adı ''Abdal Musa Sultan Postu"dur. Ayakçılık, Abdallık mertebesidir.

    Elmalı, Tekke köyündeki dergahı, ilk Bektaşilerin dört büyük "Asitanei Bektaşiyan" dan biridir. Ancak, Anadolu'nun inanç coğrafyasında seçkin bir yeri, etkin bir gücü olan Abdal Musa Sultan adına daha bir çok yerde makam ve mezarlar yapılmıştır. Bir çok yazar ve araştırmacı, bu büyük savaşçı ve düşünürü konu alan araştırmalar yapmışlardır. Bazılarına göre, Abdal Musa Sultan; Bursa'nın fethine katıldıktan sonra Manisa, Aydın ve Denizli yöresinde bulunmuş, daha sonra da Türkmen ve yörüklerin yoğun bulunduğu Elmalı yöresinde tekkesini kurmuştur. Ayrıca Denizli'de yatan "Büyük Yatağan Baba"dan esinlendiğini de belirtmişlerdir.

    Abdal Musa Sultan, Elmalı yôresinde kurduğu tekkesinde sayısız kişiler irşad etmiş (uyarmış) ve bunlar arasında büyük ozanlar yetişmiştir. Bunların en ünlüsü de, Alevi-Bektaşi edebiyatın abidelerinden sayılan Kaygusuz Abdal'dır.

    Ancak, onunla ilgili olarak Abdal Musa Sultan Velayetnamesi'nde konu edilen söylenceyi yeri gelmişken aktarmadan geçmeyelim:

    ''Alaiye reyinin oğlu Gaybi, Abdal Musa'ya derviş olup, Kaygusuz adını alınca, babası oğlunu kurtarmak ister. Tekke Beyi'nin yardımını talep eder. Tekke Beyi'de Kılağılı İsa adlı pehlivan yiğidini Abdal Musa'nın tekkesine yollar. İsa, dergaha varır ve kapıya gelince: Çağırın bana Abdal Musa'yı diye gürler. Ancak, atı ürker ve İsa'yı sırtından atar, sürükleyerek parçalar.

    Tekke beyi bu olaya çok sinirlenir ve ordusuyla harekete geçer. Abdal Musa Sultan'ı yakmak öbek öbek odunlar yığılır. Ateşler tutuşturulur. Abdal Musa Sultan'da üç yüz kadar müridi ile semah ederek yola koyulur...

    Bu öyle bir geliş ki, onlarla birlikte dağlar, ağaçlar, kayalar da beraber yürür Dervişler bir gülbank çekip ateşe girer. Ateş onları yakmaz, onlar ateşi söndürürler.

    Bu manzarayı gören Kaygusuz'un babası, dunuma hayranlıkla bakar Abdal Musa'nın ellerini öper ve geriye döner. Kaygusuz bu dergahta kırk yıl hizmet eder...''

    Abdal Musa Sultan'ın kerametleri, kendi adı verilen Velayetname'de anlatılır. Abdal Musa Sultan Velayetnamesi, günümüz Türkçesi ile Ali Adil Atalay tarafından beşinci kez olarak yayınlanmıştır. kerametlerinden biri de şöyle: "Abdal Musa Sultan, bir pamuk içine kor halinde bir ateş parçasını müridlerinden biriyle, Geyikli Baba'ya gönderir. Geyikli baba da, ona bir bakraç içinde geyik sütü gönderir. Bu kerametin, yorumu da, "******atı iradesine bağlamak, bitkilere hükmetmekten zordur'' şeklindedir.

    Şair, düşünür, Horasan ereni Abdal Musa Sultan'ın keramet ve erdemleri yedi yüzyıldan bu yana dillerde söylenir durur. Antalya, Elmalı ilçesine bağlı Tekke köyündeki türbesi, 14. yy.'da Selçuklu mimarisi örneğinde yapılmıştır. Tekke hakkında en önemli bilgiyi 17 yy. da burayı ziyaret eden ünlü gezgin Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde vermiştir. Bu bilgilere göre tekkenin kubbesindeki altın alem, beş saatlik yerden görülüyormuş. Abdal Musa Sultan sandukası baş ucunda seyyid olduğunu gösteren yeşil imamesi durur. Tekkenin etrafında bağ ve bahçeler uzanır, Misafirhaneler, kiler, mutfak meydanlar gibi bir çok ek binalar varmış. Mutfakta kırk derviş hizmet eder. Meydanın dışında ayrıca büyük bir misafirhane bulunur ki, üstü konak, altı ise iki yüz at alacak kadar büyük bir ahırdır. Misafir hiç eksik olmaz.

    Tekke yapıldığı günden beri mutfağında hiç ateş sönmemiştir. Tekkenin çok zengin vakıfları vardır. On binden fazla koyunu, bin camuzu, binlerce devesi ve katın, yedi değirmeni ve daha birçok varlığı ile üç yüz elli yıl önceki Abdal Musa Sultan tekkesinin çok büyük zenginliklere sahip bir kurum olduğunu belirtiyor. Evliya Çelebi...

    Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra dağıtılan tekkeler arasında Abdal Musa Sultan tekkesi de nasibini almıştır. 1242 (1829)'da hükümetçe gönderilen memurlar tarafından, dergahta mevcut bütün eşyalar ve binlerce canlı ****** satılıp defteri İstanbul'a gönderilmiştir. Bu hal tekkelerin 1925'de kapanmasına kadar yaşanmıştır.

    Değişik dönemlerde onarım gören Tekke, zaman içinde yıkılmış, günümüzde ise sadece Abdal Musa Sultan türbesi kalmıştır. Türbede, Abdal Musa, annesi, babası, kız kardeşi ile Kaygusuz Abdal'ın kabirleri vardır.

    Tekke'nin giriş kapısındaki kitabe yazısının bir beyt'ini aşağıya alıyoruz:

    Edeble kıl ziyaret bir makaam-ı alişandır bu
    Füyuz'u Hakk'a menba asitan-ı aşikaandır bu.

    Önce de belirtildiği gibi; Aleyi-Bektaşi şiirine ''nefes''adı verilir. Alevi-Bektaşi şiiri de, genellikle Yunus Emre'nin şiirinden etkilenmiştir. Bu şiir, daha sonra Abdal Musa ile yönünü çizmiş ve Kaygusuz Abdal'la beslenerek doruğuna erişmiştir. Abdal Musa'nın günümüze kadar gelen şiirleri çok azdır. Ancak az da olsa, bu şiirler, Alevi-Bektaşi edebiyatının seçkin örnekleri sayılır. Bu şiirlerle Alevi-Bektaşi edebiyatı kesin anlam kazanmıştır.


    Nefesleri:

    Kim ne bilür bizi nice soydanuz
    Ne zerre ottan ne hod sudanuz

    Bizim meftunumuz marifet söyler
    Biz Horasan mülkündeki baydanuz

    Yedi deniz bizim keşkülümüzde
    Hacem umman ise biz de göldenüz

    Hızır İlyas bizim yoldaşımızdır
    Ne zerrece Günden ne de Aydanuz

    Yedi tamu bize nevbehar oldu
    Sekiz uçmak içindeki köydenüz

    Bizim zahmımıza merhem bulunmaz
    Biz kudret okuna gizli yaydanuz

    Turda Musa durup münacat eyler
    Neslimizi sorarsanız ''Hoy'' danuz

    Ali geldi adım bahane
    Güvercin donunda kondum cihana

    Abdal Musa oldum geldim zemana
    Arif anlar bizi nice sırdanuz.


    Horasan'dan Rum'a zuhur eyleyen
    Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi
    Binip cansız duvarları yürüten
    Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?

    Doksan altı bin Horasan Pirleri
    Elli yedi bin de Rum erenleri
    Cümlesinin servirazı serveri
    Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?

    Balım Sultan arkadaşı, yoldaşı
    Kızıldeli Sultan dürür hem eşi
    Abdal Musa Sultan dersen ne kişi
    Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?

    Tüm forumdan rastgele konular:

    • » Saçların uzamasını sağlayan besinler
    • » Bir AKP'yle koalisyon fıkrası
    • » 17 Eylül De Herkesi Kartal Meydanı’na...
    • » medineweb.net 'te Zöhre Ana Konusu
    • » Konya'daki Uluslararası Sempozyuma 100...
    • » Beni Unutturmak isterler...(Atatürk)
    • » Hristiyanlar da "Allah"...
    • » Sarılmış iskeletler şaşırttı
    • » Sinüzit en çok bu hastalıklarla...
    • » "Atatürk"e Meclis Yasağı...

    Aynı kategoriden rastgele konular:

    • » Alevi Aşık Virani Sözleri
    • » Hızır Gülbengi
    • » Alevi Sözleri-Harabat Ehliyiz...
    • » Ozanlarımızın Yaşamı
    • » Alevi Sözleri-Erenler Şah'tan...
    • » Ünlü Alevi Sözleri Deyişleri-Ben...
    • » Şah Hatayi Sözleri
    • » Alevi Sözleri-Ateş-i Aşkına (Semah)
    • » Noksani Baba Sözleri
    • » Bismişah Allah Allah Duası Sözleri
    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

  2. #2
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    3 mesaja 3 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Agahi

    Seher vakti çaldım yarin kapısını
    Baktım yarin kapıları sürmeli
    Hoş bulmadım otağının yapısını
    Çıkageldi bir gözleri sürmeli

    Agahi karışır kanlı yaş ile
    Dost bulunmaz hayal ile düş ile
    Yetilmez menzile bu gidiş ile
    Hemen aşk atına binip sürmeli

    1860 - 1921. Şarkışla’nın Kılıççı köyünde doğdu. Asıl adı Veliyüddin’dir. Ancak genellikle Veli olarak bilinir. Bazı kaynaklarda doğum tarihi 1875, ölüm tarihi ise 1916 olarak verilmektedir.

    Aslen Arapkir’den Şarkışla’ya göçen bir ailenin çocuğu olan Agahi, aşıklık geleneğini ve şiiri, asıl adı Mahmut Derviş olan Zileli Vacit’ten öğrendi.

    Bazı kaynaklara göre okur yazar olmayan ve Alevi dergahlarında kendini yetiştiren Agahi’nin şiirleri Anadolu’nun çeşitli yerlerinde söylenmektedir. Şiirlerinde uzun bir süre Veli mahlasını kullandığından aynı adlı öteki şairlerle/aşıklarla karıştırılmaktadır. Agahi mahlasını ise ne zaman ve kimden aldığına ilişkin kesin bir bilgi bulunmamaktadır.

    Şarkışlalı Agahi genellikle dini içerikli taşlama konularına ağırlık vermesine karşın duygu ve sevgi şiirlerinden de birçok güzel örnek bıraktı.

    Dönemin Beyrut Valisi aracılığıyla Sivas Valisi Reşit Akif Paşa tarafından bir dönem Şarkışla Tahsildarlığı görevine getirilen Agahi, İstanbul’dan Rodos’a, Adana’dan Halep’e dek birçok yeri dolaştı.

    1911 yılında Pınarbaşı tahsildarlığına geçti. Ancak bir süre sonra ayrılarak köyüne döndü. Sonraki 5 yıl köyünde yaşadı. Yakalandığı kolera hastalığından öldü. Bazı araştırmacılara göre, mezarı Şarkışla’dadır.

    Ayrıca yine Şarkışla ve Rumeli yörelerinde yaşamış Agahi adlı başka aşıkların olduğu varsayılmasına karşın bu konuda kesin bir bilgi bulunmamaktadır.







    Eserlerinden bazıları:

    Dağıtır

    Gam kasavet keder başa derildi
    Ancak bu yarayı yazan dağıtır
    Bu dert bize ta ezelden verildi
    Sinemdeki olan yürek dağıtır

    Gönül tutulmazdı her tuzak ile
    Ahir tutup bent ettiler bağ ile
    Dağ vurdular dağladılar dağ ile
    Dediler ki bizim yozun dağıtır

    Görmez misin şu Ferhat’ın işini
    Kerem sevda ile çekti dişini
    Ben de mesken edim bir dağbaşını
    Desinler ki bu dağ Mecnun dağıdır

    Dertli Kerem ile Behlül-i Dana
    Onlar aşk elinden oldu divane
    Agahi şuara olmuştur amma
    Saçma sapan söyler sözü dağıtır


    Diyerek

    Sofu sen kendini arif sanırsın
    Benden özge arif yok yok diyerek
    Sureti zahirde kafa sallarsın
    Oturur kalkarsın hak hak diyerek

    Güş eyle pendimi ey sofu zade
    Sen bu gönül ile kalırsın dağda
    Senin gibi gezer leylek havada
    Geçirir ömrünü lak lak diyerek

    Onda körsün eğer bunda kör isen
    Rah-ı erenlerden bihaber isen
    Yarın hakkın divanına varırsan
    Kovarlar dışarı çık çık diyerek

    Agahi’nin bu sözünde durmazsan
    Ebedi kör kalın meydan görmezsen
    Hacı Bektaş tarikine girmezsen
    Sonra canın çıkar hık mık diyerek


    Geldi

    Dost eline giden sail dur eğlen
    Muhabbetnamenin sırası geldi
    Mevlayı seversen hemen bir eğlen
    Şimdilik gönlüme burası geldi

    Gelmedi sevdiğim bilmem ne güne
    Tahammül kalmadı düne bugüne
    Hayal meyal yar gözlerim ögüne
    Sevdiğim kaşların karası geldi

    Nice yetimler var halli balınca
    Boynu eğri benzi sarı kalınca
    Çıkmaz bu dert benden ta ki ölünce
    Derler ki yürekte yarası kaldı

    Mektubum ol yare var böyle söyle
    Bunca hasiretlik kalır mı böyle
    Vacida eğlenme gel kerem eyle
    Vallahi Veli’nin göresi geldi


    Söyle

    Hasbi arzuhalim ol nazlı yare
    Candan cananıma var selam söyle
    Bu derdi zahmime eylesin çare
    Gül yüzlü yarime var selam söyle

    Gelsin şu halime bir rahim etsin
    Tarikat ilmini bir tarif etsin
    Her ne dek cürümüm varsa affetsin
    Adalet şahına var selam söyle

    Agahi ayrılık bize kisb ü kar
    Eriştir menzile hasbeten nikar
    Sevdiğim yadlara etme itibar
    Düşürme şanına var selam söyle.
    Seher Vakti[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

    Seher vakti çaldım yarin kapısını
    Baktım yarin kapıları sürmeli
    Hoş bulmadım otağının yapısını
    Çıkageldi bir gözleri sürmeli

    Açtırdım kapıyı girdim içeri
    Aklımı başımdan aldı o peri
    Dedim sende buldum halis gevheri
    Dedi yok yok bir mihenge sürmeli

    Dedim hiç yapı yok senin yapında
    Oynanılmaz urganınla ipinde
    Dedim dahi çok mu duram kapında
    Dedi yok yok seni burdan sürmeli

    Dedim ki ne kadar yüzümden bezdin
    Etim kebap ettin derimi yüzdün
    Aşık katletmeye silah mı dizdin
    Martini mavzeri bir dem sürmeli

    Şu kevn ü mekanı tutmuş ışığın
    Nöbetin bekleyin alır keşiğin
    Beklemeli bir sultanın eşiğin
    Günde yüz bin kere yüzler sürmeli

    Agahi karışır kanlı yaş ile
    Dost bulunmaz hayal ile düş ile
    Yetilmez menzile bu gidiş ile
    Hemen aşk atına binip sürmeli


    Var

    Hilebaz demişler bizlere amma
    Ne hilem var ne hileciğim var
    Kimisine baldan lezizim amma
    Kimine zehirden acılığım var

    Yüzümü çevirdim adü taşından
    Kaynıyor kazanım aşk ateşinden
    Değirmen döndürdüm gözüm yaşından
    Usta olamazsam suculuğum var

    Gahi usta eyler gahi suç eyler
    Gahi yara eyler gah ilaç eyler
    Hasılı dost beni eğlence eyler
    Yar ile böyle bir cilveciğim var

    Bak şu sofulara ne söylemişler
    Agahi Kızılbaş şair demişler
    Hacca gitmez deyi tan eylemişler
    Benim ise kunde hacılığım var


    Hakkın Emri

    Hakkın emri ile cihana geldim
    Muhammet’e kal u beli diyerek
    Ya Ali kapında kurbana geldim
    Kabul et kapının kulu diyerek

    Yine sen bilirisin benim halimden
    İnayet merhamet Sultan Balımdan
    Zikrin fikrin gitmez oldu dilimden
    Vird ederim Ali Ali diyerek

    Nasıl sevmeyeyim şahım Hasan’ı
    Hakkın habibinin kudret-ül aynı
    Severiz gönülden şahım Hüsey’n’i
    Bunlar has bahçenin gülü diyerek

    Aşkına düşeli Mecnun daneyim
    Yitirdim ben beni viran haneyim
    Ne aklım başımda ne divaneyim
    Şimdi deli oldum deli diyerek

    Niyazımı kabul eyle ilahi
    Ki sensin alemin peşti penahı
    Dilerim ki canın çıksın Agahi
    Hünkar Hacı Bektaş Veli diyerek


    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

  3. #3
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    3 mesaja 3 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Karacaoğlan (Yozgatlı)

    Her sabah her sabah çıkar bakarsın
    Bilemiyorum ne derdin var yar senin
    Dertli sinem aşk oduna yakarsın
    Bilemiyorum ne derdin var yar senin

    Karac’oğlan der ki olduğu yerde
    Ciğer biryan olur gördüğü yerde
    Sabah güneşinin doğduğu yerde
    Bilemiyorum ne derdin var yar senin

    Araştırıcılar tarafından varlığı kabul edilen ancak yaşadığı yüzyıl hakkında anlaşmazlıklar bulunan Yozgatlı Karacaoğlan XVI. yüzyılda yaşamış bir Bektaşi Şairi olarak gösterildiği gibi
    105 XIX. Yüzyılında yaşamış ümmi bir aşık106 ve medrese tahsilli görmüş bir şair 107

    olarak da gösterilmektedir.

    Yozgatlı Karacaoğlan’ın yaşadığı yüzyıl ve sosyal statüsü hakkındaki rivayetlerin bu derece çeşitlenmesi öncelikle Yozgatlı Karacaoğlan’ın varlığının araştırılmaya muhtaç olduğunu göstermektedir. Hangi yüzyılda olursa olsun Yozgat’ta Karacaoğlan adında bir aşık/şair gerçekten yaşamış mıdır? Yaşamışsa yaşadığı yüzyıl mensubu olduğu sosyal çevre ve köyü/ kasabası neresidir?

    Sırasıyla bu iki soruya Karacaoğlan hakkında yapılan araştırmaları ve şiirleri göz önüne alarak cevap arayalım: Cumhuriyet döneminde Karacaoğlan hakkında yapılan araştırmaların çoğunda XVII. Yüzyılda Çukurova’da yaşayan Karacaoğlan’dan başka Karacaoğlanların da var olduğu dile getirilmiş. Bu çevrede “Nizipli Karacaoğlan”
    108 “Rumelili Karacaoğlan”109 “Yozgatlı Karacaoğlan”110… gibi şairlerin varlığı üzerinde fikirler ortaya konmuş. Belgeler gösterilmiştir.

    İşte bu çerçevede Yozgatlı Karacaoğlan’ın hakkında ileri sürülen görüşler şu noktalarda toplanmaktadır.

    Yukarıda adı geçen makalesinde en az dört Karacaoğlan’ın yaşamış olduğu görüşünü dile getiren Prof. Dr. İlhan Başgöz “Karaca’oğlan
    111 adlı eserinde “bir Karac’oğlan dan ziyade Karac’oğlan geleneğinden Karac’oğlan şiir okulundan bahsetmenin daha doğru olduğu” kanaatini taşıdığı belirtmektir. 112 Yayınlandığı bu eserinden sonra Karacaoğlan üzerine yaptığı araştırmaları sürdüren Başgöz yapılan araştırmalarla XVI. yüzyılda yaşadığı bildirilen Bektaşi tarikatına mensup Karacaoğlan’ın113
    Yozgatlı olduğu hükmüne varmaktadır.
    114 Bu Karacaoğlan Rumeli’deki savaşlara katılan bir yeniçeri şairidir. Yılmaz Göksoy’un tespit ettiği rivayetlerden115 yola çıkan Başgöz’e göre Karacaoğlan, Yozgat’ın Mamure (Aydıncık) köyünden olup, pazarlarda pekmez satarak geçimini temin etmektedir. Pazarlarda pekmez satarak geçimini temine çalışan bu köyü daha sonra Zileli Salih Hoca medresesinden tahsili görmekte, bulunan ardından saz şairleri geleneğine uygun bir şekilde rüya görüp bade içmekte çalıp türkü söylemektir. Ardından Yavuz Sultan Selim’in ordusunda İran seferine katılmakta, 1514 yılındaki bu seferde gösterdiği yararlılıklardan dolayı terfi etmekte, bunun ardından ordudan ayrılarak Yozgat’a dönmektedir. Yozgat’ta sevdiği kız alamayınca yeniden orduya katılarak Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapılan Avrupa seferlerinde bulunmaktadır.116


    Yozgatlı Karacaoğlan’a yakıştırılan bu uzun maceralı ve destani hayatın izaha muhtaç bir çok yeri bulunmaktadır. Pazarda pekmez satan bir köylünün daha sonra Zile’de medrese tahsili görmesi, medrese tahsilinden sonra bede içip, aşık olması, Yavuz’un ordusuyla İran’a Kanuni’nin ordusuyla Avrupa içlerine gitmesi, devşirme çocuklarından kurulan Yeniçeri ordusundan Kolağası Yardımcılığı rütbesine kadar yükselmesi, gerçek bir hayatın izlerini taşımaktan çok, musannifi bilinmeyen bir halk hikayesinin konusuna daha uygun düşmektedir.
    117

    Yozgatlı Karacaoğlan’ın XIX. yüzyılda yaşadığını dile getiren ilk yazılar M. Şakir Ülkütaşır tarafından kaleme alınmıştır. Ahali Gazetesi
    118 ve Yeni Türk Mecmuası’nda 119 yayınlanan yazılarında Ülkütaşır, “Yozgatlı Karacaoğlan, Yozgat’ın Zeyneddin (Doğanlı) köyünde doğmuş ve o havalide tanınmış bir halk şairidir. 1260 h. tarihlerinde yani Osmanoğullarından Abdülmecid zamanında yaşamıştır. Ümmi olup deyişleri de fıtri istidadının mahsulüdür.” görüşlerine herhangi bir kaynak göstermeden yer vermekte ve Yozgatlı Karacaoğlan’a ait olarak gösterdiği beş koşmayı yayınlamaktadır.

    Yozgatlı Karacaoğlan’ın XIX. yüzyılda yaşadığını savunan bir diğer araştırıcı ise tesbit ettiği rivayetlerde Prof. Dr. İlhan Başgöz’ün şairimizin XVI. yüzyılda yaşadığı görüşünü savunmasına kaynaklık eden Yılmaz Göksoy’dur. Erciyes dergisinden yayınlanan üç makalesinde
    120
    başta M. Şakir Ülkütaşır’ın yazıları olmak üzere, Yozgat civarında dolaşan rivayetleri değerlendirerek ve Yozgatlı Karacaoğlan’ın olduğu kabul edilen şiirleri inceleyerek sonuca ulaşmaktadır:
    Yılmaz Göksoy, A. Gani Telli Hoca adlı kaynak kişinin Karacaoğlan’ın mezarının Gevrek ile Doğanlı köyleri arasındaki yığılı taşların arasında olduğunu söylediğini bildirmektedir
    121 ki bu rivayet Ülkütaşır’ın Yozgatlı Karacaoğlan’ın Zeyneddin (doğanlı) köyünden olduğuna dair verdiği bilgiye de uymaktadır. 122

    Yılmaz Göksoy’un tesbit edilen bir başka rivayet ise, Yozgatlı Karacaoğlan’ın Gevrek köyüne uğradığı, bir kıza aşık olduğu, kızı alamayınca da üzüntüsünden öldüğü şeklindedir.
    123
    Yine Göksoy tarafından tesbit edilen bir başka rivayetin Yozgatlı Karacaoğlan’ın Mamureli (Aydıncık) olduğuna işaret ettiğini ve bu rivayetin Prof. Dr. İlhan Başgöz tarafından onun XVI. Yüzyılda yaşadığının delili olarak gösterildiğini daha önce ifade etmiştik.
    124
    Bu rivayetlere ilaveten Göksoy, Karacaoğlan’ın şiirlerinde geçen yer isimleri ile Yozgat’taki yer isimleri arasında bağlantı kurmakta ve meşhur, Karacaoğlan ile Karacakız
    125 hikayesinin de Yozgatlı Karacaoğlan’a ait olduğunu ileri sürmektedir. Göksoy’un bu konudaki görüşleri şu noktalarda toplanmaktadır:
    Karacaoğlan’ın
    “Mamalı’dan ben bir Rıdvan oğluyum”
    mısraı bazı araştırıcılarca
    126 XVII. Yüzyılda yaşayan Karacaoğlan’ın Mamalı aşiretinden olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Halbuki Dulkadirlilerin bir kolu olan Mamalı aşiretinin Bozok civarında yerleşmiş Türkmen oymaklarından olduğu açıktır. 127
    Ayrıca;
    “Uğran Pazarcık’a Salmanbaba’ya”

    mısranın da Yozgatlı Karacaoğlan'a ait olmasının muhtemel olduğunu belirten Göksoy mamalı aşiretinin yerleştiği çorum un sungurlu ilçesine bağlı salman köyünün varlığına dikkat çekmektedir.Karacaoğlan ın;
    “Tonuz ovasına her gelen çöker”
    mısraını değerlendiren Göksoy Yozgat yaylalarının eski adı Tonuz olan Şarkışla ya kadar uzandığını belirterek yine Şarkışla nın Topaç köyü yakınlarındaki Kızılırmak’ın geçitlerinden birisinin Karacaoğlan adını taşımasına dikkat çekerek Yozgatlı Karacaoğlan’ın bu çevrede çalıp-söylediği kanaatine varmaktadır. Yine Karacaoğlan’ın;
    Bozok kazasında Üsyünova da
    128

    Yavrunun menendi güzel var m’ola”

    mısralarının Yozgatlı Karacaoğlan’ın varlığının delillerinde biri olduğunu bildirmektedir. Göksoy, Karacaoğlan ile Karakız’ın mezarının olduğu bu köye Karakız adını bu sebeple vermiş olduğu görüşlerini ortaya koymaktadır.
    129 Makalelerinde daha sonra Karacaoğlan’ın şiirlerinde geçen mahalli kelimeler ve yer isimleri sadece Yozgat’ta kullanılan mahalli kelimeler olduğunu belirterek şiirlerde geçen Emir, Eymirli, Sincan gibi yer isimlerinin de Yozgat’ta bulunduğuna dikkat çekmektedir.130


    Birbirinden farklı ve dağınık bu rivayetleri değerlendiren Göksoy biri XVI. yüzyılda diğeri XIX. yüzyılda yaşamış iki Yozgatlı Karacaoğlan’ın bulunabileceği ihtimali üzerinde duruyor.
    131 Görüldüğü üzere bu rivayet şu veya yüzyılda bir Yozgatlı Karacaoğlan’ın yaşadığına hükmetmemize yetecek bilgi ve belgeleri beraberinde getirmemektedir. XVI.yüzyılda bir Yozgatlı Karacaoğlan’ın yaşamış olacağı ise büsbütün imkansız gibi görünmektedir. XVI. büyük ölçüde göçebe hayatı yaşanan, mamur bir beldeden yoksun olan132 Bozok'ta XVI.yüzyılında yaşamış hiçbir şair günümüze gelmezken hakkında anlatılanlarda gerçekten çok hikaye unsurları bulunan Yozgatlı Karacaoğlan’ın günümüze gelmesi oldukça zordu. Kaldı ki Yılmaz Göksoy’un derlediği hikayeden 133 başka elimiz de bilgi bulunmadığı halde XVI. yüzyılda yaşamış Yozgatlı Karacaoğlan dan bahsetmek mümkün değildir.

    Bununla birlikte eğer Yozgat’ta Karacaoğlan’ın adına bir şair yaşamışsa bunun XIX. yüzyılında yaşamış olması kuvvetle muhtemeldir. Yozgat XIX. yüzyılda Çapanoğulları’nın imar hareketleriyle Orta Anadolu’nun gelişmiş bayındır şehirlerinden biri haline gelirken açılan onlarca medresede tahsil görenlerin bir çoğü güçlü birer şair olacak bu yüzyılında tertip edilen cönk ve mecmualarda yerlerini almışlardır. Nitekim yaklaşık yüz yıl önce tertip edildiği anlaşılan Yozgat’ın Fakıbeyli köyünden İbrahim tarafından Yozgat İl Müzesi’ne bağışlanan bir cönkte XIX. yüz yılında yaşayan Yozgatlı şairlerle birlikte Karacaoğlan’ın da beş şiiri bulunmaktadır
    134 yine bu dönemde yetişen Hüzni ve Zari’nin cönklerinde Karacaoğlan şiirleri bulunmaktadır. 135
    Şiileri sözlü gelenekte yaşayan hayatı hakkındaki rivayetler halk arasında dolaşan Karacaoğlan’ın günümüze yakın bir tarihte yaşamış olmasını daha çok ihtimal için buluyoruz.

    Bütün bu rivayetler ve şiirlerden hareketle meşhur Karacaoğlan’dan faklı olarak Yozgat’ta bir Karacaoğlan dan faklı olarak Yozgat’ta bir Karacaoğlan’ın yaşadığını kabul edersek, bu şairin meşhur Karacaoğlan’ın etkisi altında bu mahlası aldığını veya halkın Karacaoğlan’ı taklit etmesinden dolayı kendisine karaca oğlan adını yakıştırdığını ve zamanla bu mahlasla çerçevesinde tanındığını düşünebiliriz. Yozgatlı Karacaoğlan’a mal edilen şiirlerin çoğunda meşhur Karacaoğlan’ın tavrını, edasını görmekteyiz. Bu şiirler gerçekten Çukurovalı Karacaoğlan’a aittir yada Yozgatlı karaca oğlan, Karacaoğlan etki sinede şiir söyleyen bir şairimizdir. Karacaoğlan’ın Anadolu’da yüzyıllardır eksilmeyen şöhreti ve şiirlerinin bir çok şair tarafından taklit edildiği göz önüne alınırsa her iki ihtimalin de tabii olduğu anlaşılır.

    Yozgatlı Karacaoğlan’a mal edilen şiirlerle, Yozgatlı diğer şairlerin şiirleri arasında bir takım konu, söyleyiş ve en önemlisi “ayak” benzerlikleri bulunmaktadır. Bu noktalardan hareketle Yozgatlı Karacaoğlan hakkında bir sonuca varılamaz ise de Karacaoğlan’ın ve şiirlerinin yukarıda değerlendirilen belgelerin ışığında Yozgat’a ve Yozgatlı şairlere uzak olmadığı rahatlıkla dile getirilebilir.

    Sonuç olarak biz, buraya kadar değerlendirdiğimiz bilgi ve belgelerin ışığında Çukurovalı Karacaoğlan’ın etkisi altında şiir yazan XIX. Yüzyılda yaşamış bir Yozgatlı Karacaoğlan’ın varlığını aksi ispat olunana kadar kabul ediyor ve Yozgatlı Karacaoğlan’a mal edilen şiirleri de bu çerçevede değerlendiriyoruz.

    1
    Her Sabah Her Sabah Çıkar Bakarsın
    Bilemiyorum Ne Derdin Var Yar Senin
    Dertli Sinem Aşk Oduna Yakarsın
    Bilemiyorum Ne Derdin Var Yar Senin

    Bahar Gelmeyince Güller Açılmaz
    136

    Yarsız Yaylalara
    137 Konup Göçülmez
    Uykudan Mı Kalktın Gözün Açılmaz
    Bilemiyorum Ne Dersin Var Yar Senin

    Yaz Gelince Kuru Otlar Sulanır
    Cahil Olanların Gönlü Bulanır
    Yıl Başında İki Bayram Dolanır
    138

    Bilemiyorum Ne Derdin Var Yar Senin

    Bahar Gelmeyince Güllerin Bitmez
    Şakıyıp Dalında Bülbüller Ötmez
    Her Sabah Ellerin Koynundan Gitmez
    Bilemiyorum Ne Derdin Var Yar Senin

    Karac’oğlan Der Ki Olduğu Yerde
    Ciğer Biryan Olur Gördüğü
    140 Yerde
    Sabah Güneşinin Doğduğu Yerde
    Bilemiyorum Ne Derdin Var Yar Senin
    141


    2
    Kömür Gözlüm Ben Bu Yerden Gidersem
    Gülen Oynan Yaran İle Eş İle
    Aralıktan Kem Haberin Duyarsam
    Delem Bu Sineme Kara Taş İle

    Hey Ağalar Ben Bir Hata İşledim
    Gamı Koydum Kasavete Başladım
    Elma Deyi Al Yanağı Dişledim
    İncitmişim Dökülesi Diş İle

    Ememedim Leblerinden Barımı
    143
    Deremedim Has Hasbahçemden Narımı
    144
    Kim Ağlatmışım Benim Nazlı Yarim
    Kan Doldurmuş Gözlerine Yaş İle

    Karac’oğlan Ben Sevdadan Doyamam
    145
    Ak Gerdanda Çifte Benler Sayamam
    Can Tatlıdır Cana Kıyamam
    Meğer Ağu Yediler Aş İle
    146

    3
    Ateşim Yanmadan Tütünüm Tüter
    Havaya Bulutun Ağdığını Gibi
    Yarin Bahçesinde Gülleri Biter
    Ayın On Dördünde Doğduğu Gibi

    O Yar Yine Bize Name Yollanmış
    Arif Olan Sözlerinden Anlamış
    Al Yanaklar Domur Domur Terlemiş
    Rahmetin Güllere Yağdayı Gibi

    Karaca Oğlan Aydur Başların Tacı
    Ayrılık Şerbeti Zehirden Acı
    Kıvrım Kıvrım Olmuş Zülfünün Ucu
    Mor Menevşe Boynun Eğdiği Gibi
    147



    105 Prof. Dr. İlhan Başgöz. “ Yozgatlı Karaca’oğlan” Cumhuriyet Gaz. 30 Ağustos 1990.
    106 M. Şakir Ülkütaşır “Son Asır Şairlerden Yozgatlı Karacaoğlan”, Yeni Türk 4.48 (Aralık 1936) s. 708-710. M. Şakir Ülkütaşır “Yozgatlı Karacaoğlan” Ahali Gaz.(Samsun) 29 Ekim 1985.s 16
    107 Yılmaz Göksoy, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes 8,95 (Temmuz 1985), s. 16.
    108 Ali Rıza Yalgın. “Cenupda Türkmen Oymakları” İstanbul 1930.
    109 Prof. Dr. Şükrü Elçin “Halk Edebiyatı Araştırmaları I” Ankara 1988. s.
    110 Diğer Karacaoğlan’larla ilgili olarak yukarıdaki kaynaklara ve Prof. Dr. İlhan Başgöz “Kaç Karaca Oğlan Var” Yeni Ufuklar sayı: 12,1955; M. Fuat Köprülü “Türk Saz Şairleri”, Ankara 1962 s. 317-322; S. Nüzhet Ergun, “Karaca Oğlan Hayatı ve Şiirleri”, Dokuzuncu baskı, İstanbul 1945 bakılabilir.
    111 Prof. Dr. İlhan Başgöz, “Karac’oğlan”, İstanbul 1984.
    112 Prof. Dr. İlhan Başgöz a.g.e, s.11.
    113 Prof. Dr. Şükrü Elçin, Halk Edebiyatı Araştırmaları I” s.13-30
    114 Prof. Dr. İlhan Başgöz, Yozgatlı Karaca’oğlan
    115 Yılmaz Göksoy, “Yozgatlı Karacaoğlan”, s.16-17.
    116 Prof. Dr. İlhan Başgöz, “Yozgatlı Karaca’oğlan”.
    117 Bu rivayetler için bkz. Yılmaz Göksoy, “Yozgatlı Karacaoğlan”, s.16-17.
    118 M. Şakir Ülkütaşır, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Ahali Gaz., 29 Ekim 1933
    119 M. Şakir Ülkütaşır, “Son Asır Şairlerinden Yozgatlı Karacaoğlan”, Yen Türk Mec. 4, 48 (Aralık 1936), s. 708-710
    120 Yılmaz Göksoy, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes 5,59 (Kasım 1982), s. 23-24; “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes 8,95 (Temmuz 1985), s. 16-17; “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes 10,112 (Nisan 1987), s. 21.
    121 Yılmaz Göksoy, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes 5, 59 (Kasım 1982).
    122 M. Şakir Ülkütaşır, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Ahali Gaz. 29 Ekim 1933.
    123 Yılmaz Göksoy, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes 5, 59 (Kasım 1982)
    124 Prof. Dr. İlhan Başgöz, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Cumhuriyet Gaz. 30 Ağustos 1990
    125 I.Refet Işıtman, “Karacaoğlan”, Ülkü 1.3 (Nisan 1933)
    126 A.Saim Emirmahmudoğlu, “Karacaoğlan’ın Yaşadığı Yüzyıl”, TFA 17,334 (Mayıs 1977), s. 1985-7986.
    127 Yılmaz Göksoy, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes 5.59 (Kasım 1982),s.23
    128 Üsyünova Hüseyinova Çorum’un Alaca ilçesinin eski adı.
    129 Yılmaz Göksoy, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes10,112(Nisan 1987), s.21
    130 Yılmaz Göksoy, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes10,112(Nisan 1987), s.21
    131 Y. Göksoy Yozgatlı Karacaoglan Erciyes 8,95 (Temmuz 1985), s.17.
    132 Yunus Koç “XVI yüzyılda bir Osmanlı sancağının iskan ve nüfus yapısı” Ankara 1989
    133 Y. Göksoy “Yozgatlı Karacaoğlan” Erciyes 8,95 (Temmuz 1985). Göksoy bu yazısında hikayeyi Y. Ziya Sakin’den derlediğini onun ise 1961 yılında Akdağmadeni ilçesinin Alibar köyünden Süleyman Dede’den öğrendiğini bildirmektedir.
    134 Y.Göksöy “Yozgatlı Karacaoğlan” Erciyes 5,59 (Kasım 1982) .s.24
    135 Mahmut Işıtman, “Karacaoğlan’ın yayınlanmamış dört şiiri”
    136 M. Işıtman , “Bahar gelmeyince güller seçilmez”.
    137 M. Şakir Ülkütaşır , “Yavrusuz yaylaya…”
    138 M. Işıtman , “Yıl başında iki bayram kutlanır”.
    139 M. Şakir Ülkütaşır’da bu dörtlük yoktur.
    140 M. Işıtman’da “Ciğer biryan olur durduğu yer” şeklindedir.
    141 M. Şakir ülkütaşır, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Ahali Gaz. 29 Ekim 1933; Mahmut Işıtman, “Karaca Oğlan’ın Yayınlanmamış dört şiir”, TFA 12,251 (Haziran 1970), 5645. (Işıtman bu şiiri Hüzni’ nin cöngünden aldığını belirtmektedir.)
    142 M. Şakir Ülkütaşır, “Delen bu sinemi kara taş ile”.
    143 M. Şakir Ülkütaşır, “Emedim leblerin barını”.
    144. M. Şakir Ülkütaşır. “Veremedim has bahçemdem narımı”.
    145 M. Şakir Ülkütaşır. “Karacaoğlan bu sevdaya doyamam”.
    146 M. Şakir Ülkütaşır. “Yozgatlı Karacaoğlan”; Mahmut Işıtman” “Karaca Oğlan’ın Yayınlanmamış dört şiir”, 5645. (Işıtman yayınladığı bu şiirde Hüzni’nin cöngünden alınmıştır.)
    147 M. Şakir Ülkütaşır. “Yozgatlı Karacaoğlan” Ahali Gaz. 29 Ekim 1933. Yozgat’ın tanınmış türküleri arasında bulunan bu şiir Yozgatlı ses sanatkarı Hafız Süleyman tarafından Cumhuriyetin ilk yıllarında plağa okunmuştur. (Yılmaz Göksoy. “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes 10, 112 (Nisan 1987) .s.21


    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

  4. #4
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    3 mesaja 3 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Kaygusuz Abdal

    Aşkile geldim cihana, meskenim dağlar menem
    Terk edip cümle sıvayı, mahremi tevhid menem
    Güş edince menaref esrarını, mest olan ehkar menem
    Şöyle ikrar verdim ol dem Gaygusuz Abdal menem


    Asıl adı Gaybi'dir. Kaygusuz Abdal'ın hayatı hakkında ki bilgilerin çoğu Bektaşi menkıbelerine dayanır. Bu menkıbelerin en tanınmışı onun Abdal Musa'ya bağlanışını anlatan hikayedir:

    Alaiye (Alanya) beyinin oğlu Gaybi, avlanırken attığı okla bir geyiği koltuğundan vurur. Yaralı geyik kaçar, Gaybi arkasından koşar. Geyik Abdal Musa'nın tekkesine girer, arkasından avcı da girer, dervişlerden geyiği sorar. Dervişler görmediklerini söylerler. Çekişme başlar. Olaya Abdal Musa. karışır ve koltuğu altından kanlı oku çıkararak Gaybi'ye gösterir. Gaybi okunu tanır ve Musa'ya bağlanır. Alanya beyi oğlunu tekkeden kurtarmak ister ama Gaybi, Musa'dan ayrılmaz. Bey, Teke (Antalya) beyine başvurarak oğlunun kurtarılmasını ister. Teke beyinin gönderdiği ordu Musa'ya yenilir, Gaybi tekkede kalır.

    Kırk yıl tekkede Abdal Musa 'ya hizmet ettikten sonra şeyhi tarafından Mısır'a gönderilen Kaygusuz Abdal, orada bir tekke kurar. Bu tekke, İslam dünyasında büyük bir ün kazanır ve hastalarla başı dara düşenlerin sığınağı olur. Kaygusuz Mısır'da ölür. Türbesi, Kahire yakınlarında bulunan bir mağaradadır.

    Hece ve aruzla şiirler söyleyen Kaygusuz'un nesirle yazılmış eserleri de var. Aruzla yazılmış şiirleri divanında toplanmıştır. Hece ile yazdıklarına ise cönklerde ve şiir mecmualarında rastlanıyor. Nesir eserleri: Budala-name, Mağlataname, Cefriyye-i Kaygusuz ve Esrar-ı huruf adlarını taşıyan kitapçıklardır. Cefriyye, gelecekte olup bitecek olayları anlatan bir fal kitabıdır. Öbürleri tasavvufla ilgili konuları işler.

    Şiirlerinin bir çoğunda Kaygusuz takma adını kullanan ozan , bazı şiirlerinde Serayi adını da kullanır. Kaygusuz adını taşıyan başka şairlerin de bulunması, eserlerinden bazılarının başka bir Kaygusuz'un olabileceği kuşkusunu, doğuruyor.

    Kaygusuz Abdal, Bektaşiler arasında büyük saygı ile anılır ve Bektaşi uluları arasına girer. Hemen bütün Bektaşi tekkelerinde bulunan ve Kaygusuz'a ait olduğu kabul edilen bir resimde, bir yılan, bir akrep ve bir arslan, ayakları bine yatarak ona boyun eğmiş görünürmüş.

    XVIIL yüzyıl ressamlarından Levni'nin yaptığı güzel bir Kaygusuz minyatürü vardır. Kaygusuz, bir eserinde 1397-98 yıllarında doğduğunu söylüyor. Eserlerinden de anlaşıldığına göre XV .yüzyılda yaşamış olan şair, Anadolu ve Rumeli'nin birçok yerlerini gezmiş ve iyi bir öğrenim görmüştür. Özellikle hece ile yazdığı şiirlerde ve nesirlerinde güzel bir Türkçe kullanır.

    Kaygusuz'un tasavvufla ilgili şiirleri yanında tekerlemeleri, şathiyeleri (alaylı, iğneli ve simgeli şiirler) de önemli bir yer tutar. Yunus Emre yolunda yürüyen şair, bu tür şiirlerinde ona daha çok yaklaşır. Ölüm yılı bilinmiyor.


    NEFES

    Beylerimiz elvan gülün üstüne
    Ağlar gelir şahım Abdal Musa'ya
    Urm abdalları postun eğnine
    Bağlar gelir şahım Abdal Musa'ya

    Urum abdalları gelir dost deyü
    Hırka giyer aba deyü post deyü
    Hastaları gelir derman isteyü
    Sağlar gelir bizim Abdal Musa'ya

    Hind'den bezirganlar gelir yayınur
    Aşık olan bu meydanda soyunur
    Pişer lokmaları açlar duyunur
    Toklar gelür pirim Abdal Musa'ya

    İkrarıdır koç yiğidin yuları
    Fakjhleri çeksem gelmez
    İleri Akpınar'ın yeşil güllü suları
    Çağlar gelir pirim Abdal Musa'ya

    Meydanında dare durmuş köçekler
    Çalınır koç kurbanlara bıçaklar
    Döğülür kudüm açılır sancaklar
    Erler gelir pirim Abdal Musa'ya

    Kılıç sallar Yezidlerin kasdına
    Ali Zülfikar'ın almış destine
    Tümen tümen genç Ali'nin üstüne
    Erler gelir şahım Abdal Musa'ya

    Her matem ayında kanlar dökülür
    Demine Hü deyü gülbank çekilir
    Uyandırıp Hak çırağı yakılır
    Erler gelir şahım Abdal Musa'ya

    Benim bir isteğim vardır Kerim'den
    Yezit bilmez erenlerin sırrından
    Kaygusuz'um cüda düştüm pirimden
    Erler gelir şahım Abdal Musa'ya
    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

  5. #5
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    3 mesaja 3 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Köroğlu

    Benden selam olsun Bolu Bey'ine
    Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır
    Ok gıcırtısından kalkan sesinden
    Dağlar seda verip seslenmelidir




    Köroğlu düşer mi yine şanından
    Ayırır çoğunu er meydanından
    Kır at köpüğünden düşman kanından
    Çevrem dolup şalvar ıslanmalıdır


    I
    Köroğlu, ünlü bir halk hikayesi, daha doğrusu bir halk romanıdır. En az dört yüzyıldan, beri sanat susuzluğunu gidermekte, kahramanlık duygularım beslemektedir.

    Yiğit ve mert bir kahraman tipi olan Köroğlu, her Türk gencinin ruhunda onun gibi karakterli olma ülküsünü, besledi. Halk şiirinin koçaklamalarında hep onun örnek alındığı görülür.

    Köroğlu, bir kanun kaçağı, devlete karşı gelmiş bir dağ adamıdır.Yollar keser, kervanlar vurur. Babasının gözlerine mil çektiren zalim Bolu Beyi'nin ordularını bozar, dağıtır. Sık sık Bolu'yu basar, şehrin altım üstüne getirir.

    Bu yaptıkları, örnek alınacak davranışlar değildir elbet. Ama, Köroğlu'nu haklı gösterecek yönleri vardır. Bir defa haksızlığa, zulme karşı ayaklanmıştır. Bu arada kendisi hiç bir zaman haksızlığa sapmamıştır. Onun, hikayesinin en yaygın olduğu yüzyıllar, Osmanlı Devleti de büyük iç ve dış sarsıntılar geçirmektedir. Ortalıkta, bundan yararlanan derebeyi tipleri türemiştir. Vilayetlerde valiler halkı ezmekte, çifte vergiler almakta, zulmün her çeşidini yapmaktadır.

    Namuslu valiler haklı ya da haksız, devlete karşı büyük ayaklanmalar düzenlemekte, bu arada üzerlerine gönderilen ordular karşısında halk ezilmekte, canından bezmektedir. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Osmanlı tarihinde Celali diye anılan ve yurdun her yanını sarmış, küçük büyük eşkıyalar türemiştir.

    Arada ne oluyorsa yine halka, köylüye olmaktadır. İşte, bu son derece korkulu ve tehlikeli ortam için de, gerçek olmasa bile, ona avuntu veren bir hayali kahraman çıkıyor. Bu, Köroğlu'dur. O'nun sevimli, şövalye varlığında halk kendini buluyor onda avuntuya
    kavuşuyor. İşte, bu ruhsal yaratı nedeniyle halk onu seviyor.

    Yalnız bu kadar da değil. Ayrıca, sanat isteklerini de onda buluyor halk. Gerçekten, Köroğlu'nun sanatı gerek konu olarak, gerek işleniş bakımından kusursuzdur. Konuda olaylar çok ustalıkla birbirine bağlanır, düğümlenir, heyecan artar; sonuç beklenmedik biçimde ortaya çıkar.Usta sanatçıların anlatma başarısıyla orta zaman şövalye tipinin en mükemmeli oluşur.

    Yer yer ve sık sık araya türküler girer. Böylece, dinleyicinin müzik istekleri de karşılanmış olur. Türküler, kalıp ve ruh bakımından pek başarılıdır. Bunlar, asıl konuyla yakından ilgili olmakla beraber, Köroğlu'nun mert karakterini de yansıtır. Yerine göre çok içli, lirik şiirlere de rastlarız.

    İşte, gerek konu, gerek estetik yönün bu kadar güçlü oluşu nedeniyle, Köroğlu hikayesi her çevrede büyük ilgi toplamış büyük ve ölmez bir eser olarak edebiyatımızda yerini almıştır. Bu bakımdan edebiyat tarihçilerinin uzun süreden beri üzerinde çalıştıkları bir konu olmuştur Köroğlu.

    Biz, bu halk kahramanının hikayesini değil, şiirini vermeye çalıştık. Şiirlerin asıl konuyla yakın ilgisi bulunduğu için önce hikayenin kısa bir özetini verdik. Şiirlerin tadına daha iyi varılabilmesinin, ancak konuyu bilmekle mümkün olacağına inanıyoruz. Bu bakımdan, şiirlerin okunma sırasında, konuyu hatırlatmak için, her biri üzerine gerekli kısa bilgi de ekledik. Bir de, şiirleri konu bakımından bölümlere ayırdık. Her bölümün başında da gerekli açıklamayı yaptık.

    Amacımız, kahramanlık konusunda halk şiirimizin en güzel örneklerini vermek olduğu için, uzun uzun bilimsel araştırma ve tartışmalara girişmekten sakındık. Okurlarımızı sıkmadan, edebiyatımızın bir bölümünü sunmaya çalıştık.

    Bu arada, yirmi yıldan beri üzerinde çalıştığımız Köroğlu'nun yeni şiirlerini, ilk kaynaklardan tarayarak, en iyilerini sunduk.


    KÖROĞLU HİKAYESİ

    Bolu beyi, at meraklısı bir beydir. Atçılıkta usta olan seyisi Yusuf'u, güzel ve cins 'at aramak üzere başka yerlere gönderir. Yusuf günlerce gezdikten sonra, obanın birinde istediği gibi bir tay bulur. Bu tayı doğuran kısrak, Fırat kıyısında otlarken, ırmaktan çıkan bir aygır kısrağa aşmış, tay ondan olmuştur. Irmak ve göllerin dibinde yaşayan aygırlardan olan taylar çok makbuldür, iyi cins at olur.

    Yusuf, tayı sahiplerinden satın alır. Yavrunun şimdilik gösterişi yoktur. Hatta, çirkindir bile. Ama ileride mükemmel bir küheylan olacaktır. Yusuf bunu biliyor. Sevinerek geri döner. Bey, bu çirkin ve sevimsiz tayı görünce çok kızar, kendisiyle alay edildiğini sanır. Yusuf'un gözlerine mil çektirir. Tayı da ona verir, yanından kovar. Kör Yusuf köyüne döner. Olanı biteni oğluna anlatır. Bolu Beyi'nden öc alacağını söyler.

    Baba Qğul, başlarlar tayı terbiye etmeye. Yıllar geçer. Tay artık mükemmel bir küheylan olmuştur. Rüzgar gibi koşmakta, ceylan gibi sıçramakta, türlü savaş oyunu bilmektedir. Bu arada Kör Yusuf'un oğlu Ruşen Ali de büyümüş, güçlü kuvvetli bir delikanlı olmuştur .O da her türlü şövalyelik oyunlarım öğrenmiş pir babayiğittir.

    Bir gece Yusuf, düşünde Hızır'ı götür. Hızır ona yapacağı işi söyler. Hızır'ın önerisiyle baba oğul yola çıkarlar. Bingöl dağlarından gelecek üç sihirli köpüğü Aras ırmağında beklerler. Bu üç sihirli köpükle Yusuf' un hem gözleri açılacak, hem intikam almak için gereken kuvvet ve gençliği elde edecektir.

    Bunu bilen oğlu Ruşen Ali, köpükler gelince, babasına haber vermeden, kendisi içer. Yusuf, durumu öğrenince üzülür, ama bir yandan, da sevinir. Kendi yerine oğlu, öcünü alacak bir bahadır olacaktır. Bu sihirli köpüklerden biri körün oğluna sonsuz yaşama gücü, biri yiğitlik, öteki de şairlik bağışlamıştır. Bir süre sonra Yusuf, oğluna öç almasını vasiyet ederek ölür.

    Körün oğlu Ruşen Ali d:ağa çıkar .Gelen geçeni soyar. Ünü yayılmaya başlar .Kendisi gibi kanun kaçakları yanında toplanmaya başlarlar. Artık adı Köroğlu olmuştur. Bolu şehrinin karşısında, Çamlıbel'de, bir kale yaptırır. Küçük bir ordusu vardır. Çamlıbel'de geçen kervanlardan bac alır. Vermeyen kervanları soyar. Üzerine gönderilen orduları bozguna uğratır.

    Bir gün, güzelliğini duyduğu Üsküdar Kasapbaşı'sının oğlu Ayvaz'ı kaçırır, Çamlıbel'e getirir, evlat edinir. Başka bir gün, Bolu Beyi'nin bacısı Döne Hanım'ı kaçır'ır, evlenirler. Aradan yıllar geçer, Bolu'yu basar, yakar, yıkar. Bolu Beyi'nden babasının öcünü alır. Bolu Beyi de Köroğlu'na karşı düzenler kurar. Bir defasında Köroğlu'nu, başka bir seferde de Ayvaz'ı yakalatır. Zindana atar. Ama, Köroğlu ve adamları her zaman hile ve cenkle kurtulurlar.

    Köroğlu, ara sıra Gürcistan, Çin gibi uzak ülkelere de seferler açar. Yeni yeni serüvenlere atılır, büyük vurgunlar yapar. Bu arada küçük, fakat heyecanı birçok olay da geçer. Sonunda delikli demir (tüfek) ortaya çıkınca eski bahadırlık geleneği bozulur, dünyanın tadı kalmaz. Ve bir gün Köroğlu, beylerine dağılmalarını söyleyerek Kırklara karışır, kaybolur. Daha önceden Kır-At da sır olmuştur. O Kır-At ki, nice yıllar, olağanüstü bir güçle Köroğlu'na hizmet etmiştir.

    Başka bir söylentiye göre, bir Yahudi bezirganın getirdiği tüfekle oynayan beyler, birbirlerini öldürürler. Köroğlu, buna üzülerek kayıplara karışır. Yine bir başka sôylentiye göre de, Köroğlu dağda rastladığı çobanda tüfeği görür. Sorar, ne olduğunu. Aldığı karşılığa inanmaz. Denemek için kendine çevirir, tetiğe dokunur. Ve yaralanarak ölür. Sonra beyleri de dağılırlar.

    Yaşlı bir çınar gibi devrilen Köroğlu'nun hikayesi sona erer.

    Cahit Öztelli
    Üç Kahraman Şair Köroğlu Dadaloğlu Kuloğlu
    Milliyet yayınları-1974

    II

    KÖROĞLU'NUN KİMLİĞİ

    On altıncı yüzyıllın sonlarına doğru, Kafkas'lardan Rumeli'ye kadar, ünü bütün Osmanlı ülkesine yayılan Köroğlu, bir edebiyat tarihçisine göre hem eşkıya, hem de hece vezniyle şiirler söyleyen bir halk ozanı. Osmanlı toplumunu inceleyen bir bilim ad***** göre sadece bir '' Celali ''. Ben Köroğlu'ndan kalanları yalnız kalanları değil, bugün yaşayıp gidenleri de halkımızdan, hikayeci halk ozanlarımızdan öğrendim. Halkımız, hikayeci halk ozanlarımız gibi yaşadım Köroğlu'nu. Bu nedenlerle de Köroğlu olayına yaklaşımım, bir edebiyat tarihçisi ya da bir bilim adamının yaklaşımından farklı oldu. Türkü metinlerinden, anlatılan hikayelerden ve bu türkülü hikayeleri dinleyen halkın davranışlarından edindiğim izlenim şu: Halkımıza göre Köroğlu, zalime başkaldıran, yaşlılara zayıflara dokunmamayı, tamahkar zenginlerle uğraşmayı, dertlilerin derdine bakmayı öğütleyen yiğit bir kişi. Bir destan kahramanı. Kavuşturan kurtaran esirgeyen Kırat motifi ile, kökleri çok daha gerilere giden bazı efsanelerle, ''Celali Köroğlu Ruşen'' ve ''Celali Kiziroğlu Mustafa Bey'' gibi bazı gerçeklerin, daha da Allah bilir nelerin, ne özlemlerin karışarak oluşturduğu bir destan. Bütün destanlarda olduğu gibi de, her şey olumlu ya da olumsuz yönde abartmalı. Halk bu Köroğlu türkülerini, Köroğlu hikayelerini dinlerken yürekleniyor. Bir kurtarıcı bulmuşçasına rahatlıyor. Düğünlerde derneklerde Köroğlu havaları, marşların gördüğü işi görüyor. Köroğlu'nun kimliğinden de, kişiliğinden de ben bu toplum olayını anlıyorum. Asıl Köroğlu gerçeği bu bence. Yunus Beyin ya da seyis Yusuf'un oğlu Ruşen Ali'nin bireysel kişiliği de, bireysel kimliği de beni ilgilendirmiyor.

    Halk gibi, hikayeci halk ozanları gibi, Köroğlu'na ben de kendimi, kendi özlemlerimi katarak söyledim. Yiğit, duyarlı insan bir Köroğlu düşündüm.

    Ruhi SU



    Eserlerinden bazıları:

    1
    Kır atım meydan yerinde
    Gezer horlayı horlayı
    Bir kötü az bin kavgadan
    Kaçar zorlayı zorlayı

    Kır ata yakışır bunlar
    Yiğit geyer demir donlar
    Ak gövdeden kızıl kanlar
    Akar şorlayı şorlayı

    Köroğlu der al kanları
    Yere serer çok canları
    Eğri kılıç düşmanları
    Kırar parlayı parlayı

    2
    Mert dayanır namert kaçar
    Meydan gümbür gümbürlenir.
    Şahlar şahı divan açar.
    Divan gümbür gümbürlenir.

    Yiğit kendini övende
    Oklar menzili döğende
    Kılıç kalkana değende
    Kalkan gümbür gümbürlenir.

    Ok atılır kalasından
    Hak saklasın belasından
    Köroğlu'nun narasından
    Dağlar gümbür gümbürlenir.

    3
    Benden selam olsun Bolu Bey'ine
    Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır
    Ok gıcırtısından kalkan sesinden
    Dağlar seda verip seslenmelidir.

    Düşman geldi tabur tabur dizildi
    Alnımıza kara yazı yazıldı
    Tüfek icad oldu mertlik bozuldu
    Eğri kılıç kında paslanmalıdır.

    Köroğlu düşer mi yine şanından
    Ayırır çoğunu er meydanından
    Kır at köpüğünden düşman kanından
    Çevrem dolup şalvar ıslanmalıdır

    4
    Muhanetlik etmek değil karımız
    Şehriyar sözüne uyanlardanız
    Meydana girende yoktur korkumuz
    Kazaya ırıza diyenlerdeniz.

    Ödleklerle hoş değidir aramız
    Teke tek düşmana varmak töremiz
    Muhanete sardırmayız yaramız
    Yarayı kendimiz saranlardanız

    Bineyidim kır atımın üstüne
    Alıyıdım hançerimi destime
    Gafili varmayız düşman üstüne
    Vakte hazır olun diyenlerdeniz.

    Köroğlu'm çıkalım dağlar salına
    At sürelim mal yemezin malına
    Başım koydum arkadaşın yoluna
    Başı dost yoluna koyanlardanız

    5
    Karşıdan gelen piyade
    Bizim eller yerinde mi?
    Etekleri çemen olmuş
    Karlı dağlar yerinde mi?

    Çamlıbel'in koyağında
    Sular akar ayağında
    Şirin döne yanağında
    Siyah benler yerindemi?

    Köroğlu der öğündüğüm
    Taşlar alıp döğündüğüm
    Arka verip sığındığım
    Koca çamlar yerinde mi?

    6
    Kimisi pınar başında
    Kimisi yolun dışında
    Al giyen onbeş yaşında
    İlle mavili mavili

    Kimisi dağlarda gezer
    Kimisi incisin dizer
    Al giyen bağrımı ezer
    İlle mavili mavili

    Kimisi odun devşirir
    Kimisi kahvesini pişirir
    Al giyen aklım şaşırır
    İlle mavili mavili

    Köroğluyum derki’n olacak
    Mavili benim olacak
    Takdir yerini bulacak
    İlle mavili mavili
    7
    Hemen mevla ile sana dayandım
    Arkam sensin kal'am sensin dağlar hey
    Yoktur senden gayri kolum kanadım
    Arkam sensin kal'am sensin dağlar hey

    Yüce yüce tepesinden yol aşan
    Gitmez oldu gönlümüzden endişen
    Mürüvvetsiz beyden yeğdir dört köşen
    Arkam sensin kal'am sensin dağlar hey

    Hep sınadım Osmanlı'nın alını
    Bulamadım hergiz gönlüm alanı
    Anıcağız sevdiğimin halini
    Arkam sensin kal'am sensin dağlar hey

    Köroğlu der tepelerden bakarım
    Gözlerimden kanlı yaşlar dökerim
    Bunca yıldır hasretini çekerim
    Arkam sensin kal'am sensin dağlar hey

    8
    Yurun aslanlarim savas edelim
    Buna kavga derler bey ne pasa ne
    Haykirip haykirip kelle keselim
    Seyreyleyin eli ayagi sasana

    Yuru beyler cenge harbi calinir
    Iyi kotu bu meydanda bilinir
    Kilic deger adam iki bolunur
    Nusret bizim beyler neci pasa ne

    Gurzun kostegini kola takmali
    Arap ati saga sola yikmali
    Kargilar mizraklar birden kalkmali
    Firsat vermen Arap atlar kacana

    Koroglu der durun edek cengimiz
    Bundan belli olsun yigit hangimiz
    Uc saat surmeli burda hengimiz
    Tarih yazin su daglara nisane


    9
    Eğer kendilerinde erlik var ise
    Gelsin doguselim Bolu Beyleri
    Kanından susayip candan geçerse
    Gelsin doguselim Bolu Beyleri

    Atina bindi de eyledi dizgin
    Alaylari catip etti mi bozgun
    Lesine kondurmak isterse kuzgun
    Gelsin doguselim Bolu Beyleri

    Kocyigitleri de aldim yanima
    Keskin kilicimi taktim belime
    Serimden gecmisim bakmam olume
    Gelsin doguselim Bolu Beyleri

    Karsida durana kalmaz kararim
    Dogrulup gelene yoktur zararim
    Ya sehitlik ya gazilik dilerim
    Gelsin doguselim Bolu Beyleri

    Ala sadagimi sundum ozume
    Hezaran kalkanim aldim dizime
    Koroglu der kan gorundu gozume
    Gelsin doguselim Bolu Beyleri

    10
    Dinle sözlerimi han oğlum Ayvaz
    Yükletin kervanı dengine bakın
    Erlik meydanına girdiğin zaman
    Kuşanın kılıcı gencine bakın

    Düşmanın üstüne eyledim akın
    Dönüşüm yok zamanın yakın
    Fakir fukarayı incitmen sakın
    Mal yemez tamahkar zengine bakın

    Köroğlu her zaman kurdu meydanı
    Ben bilirim yahşi ile yamanı
    Aman dileyenden kesmen amanı
    Dertli olanların derdine bakın

    11
    Bağdat'a sefer edenler
    Hoylu'm nic'oldu gelmedi?
    Turna teline gidenler
    Hoylu'm nic'oldu gelmedi?

    Bagdat'a sefer eyledim
    Hoylu'm da kaldi gelmedi
    Acem ile ceng eyledim
    Hoylu'm da kaldı gelmedi

    Düğünü bozup gidenler
    Badeyi süzüp gidenler
    Acem ile ceng edenler
    Hoylu'm nic'oldu gelmedi

    N'olsam koç Köroğlu n'olsam
    Hoylu'yu düşümde görsem
    N'olaydı da ben de ölsem
    Hoylu'm da kaldı gelmedi
    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

  6. #6
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    3 mesaja 3 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Kazak Abdal

    Eşeği saldım çayıra,
    Otlaya karnın doyura
    Gördüğü düşü hayıra.
    Yoranın da ...


    Kazak Abdal nutkeyledi,
    Cümle halkı ta'neyledi
    Sorarlarsa kim söyledi,
    Soranın da
    ...
    Romanya Türklerindendir. Onyedinci yüzyılda yaşadığı sanılan bir ozandır. Şiirlerinin bir kısmı hiciv örnekleriyle doludur. Dili yalın ve sadedir. Rahat okunur. Şiirleri güncelliğini halen korumaktadır.

    Kazak Abdal'ın, Bektaşi gelenekleri içinde, yaşam öyküsü ilgi çekicidir. Bu öykü Turgut Koca'nın Bektaşi Şairleri ve Nefesleri kitabında şöyle anlatılmaktadır:
    ''Rus Çarı'nın kızı bir çocuk doğurur. Fakat bu çocuk, annesinden süt emmez. Bu duruma ne hekimler, ne de papazlar çare bulamazlar. Sonunda Deliorman dergahından, Rusya'dan Tuz parası almak üzere gelen Demir Baba'ya: ''Sen keramet ehli bir azizsin. Bu çocuğu tutulduğu hastalıktan kurtar.'' diye yalvarırlar. Demir Baba da: ''Bu çocuğun süt emmesini sağlar isem, tekkeme nezreder misiniz?'' der. Kabul ederler. Demir Baba çocuğa: ''Em!'' der. Çocuk, anasının memesini emer. Delikanlılık çağına erince, Demir Baba dergahına gönderirler. Böylece Demir Baba, çocuğu evlat edinir. Adını Ahmed kor. Bu çocuk daha sonraları Balım Sultan'a giderek, el alır ve adı da ''Kazak Abdal'' olur''. söylence böyle bitiyor.

    Kazak Abdal'ın ucu tenteneli ve taşlanmış bir mendilinin, Demir Baba dergahında bulunduğunu, Deliorman'dan gelen göçmenler söylemektedirler. Kazak Abdal, Denizli'deki dergahında yatmaktadır.

    Elimizde bir kaç şiiri olan Kazak Abdal'ın, kim olduğu, ne zaman yaşadığı kesin olarak bilinmiyor. Sadettin Nüzhet, XVII. yüzyıl yaşamış Bektaşi şairlerinden olduğunu, şiirlerine rastlanan yazma dergilerin bu yüzyıl sonlarında yazılmış olmasına bağlıyor. Balım Sultan'a (ölm. 1516) övgü olan şiir onunsa daha önce yaşadığı da ileri sürülebilir. Gerçi Bektaşiliğin ikinci piri sayılan Balım Sultan'ın aynı tarikatın dervişlerinden birince övülmesi doğaldır. Ama bütün özellikleriyle canlı bir biçimde anlatılışı, hele yürüyüşünü yansıtan şu dörtlük,

    "Arslan gibi apıl apıl yürüyen
    Kendi özün hak sırrına bürüyen
    Kepeneğin yanı sıra yürüyen
    Mürsel baba oğlu Sultan Balım'dır."

    bir gözlem sonucu olsa gerektir. Yine de, ünlü pirin söylencelerde ayrıntılarıyla anlatılan kişiliğinin şairin hayaline yön verdiği düşünülebilir. Kazak Abdal'ın Romanya Türklerin-den olduğu söylenmektedir. Hayali bir resmi de yapılmıştır. Bir şiirinden ise asıl adının Ahmet olduğu anlaşılıyor. Kendine özgü ve gerçekçi bir bakışı vardır. Ali sevgisi Ali'de Tanrı'nın dile geldiği, görünüş alanına çıktığı, onun insan biçiminde tanrı olduğu inançla anılır, anlatılır.

    Kazak Abdal'ın toplumsal kurumları, yerleşik inançları, gelenekleri yeren iki şiiri gü-nümüzde de değerini korumaktadır. Belli bir toplumsal düzenin oluşturduğu insanın alabildiğine yerildiği bu şiirler, yerginin ötesinde mizahi öğeler de taşır. Azmi'yi ve Kaygusuz Abdal'ı anımsatır. Ali de Tanrı'nın dile geldiğini görünüş alanına çıktığını söyler. Tanrı'yı insanlaştırır.

    Yerici -alaycı tutumu, güldürücü diliyle yobazlara, sofulara kulaktan dolma tutarsız bilgilerle bilgin görünmeye çalışan cahillere ses kalabalığı ile başkalarını susturmaya çalışanlara şiirlerinde sataşır, onların olumsuz yanlarını sergiler. Aslında şiirleri açıktır, yoruma gerek duymaz. Yerginin içinde gerçeği sunar. Kimlere çattığını açıkça söyler.

    Kazak Abdal, kendine özgü söyleyişi, buluşu olan, olaylara çok alaycı yerici gözle bakmasını bilen, yazınımıza değişik bir ses getirmiş ozanımızdır. Alaycılığı ve yericiliğiyle 16. yüzyılda yaşamış Azmi'yi anımsatıyor. Kırsal kesimin ozanlarınca da çalınmış söylenmiştir. Bu şiir türünde onun gibi başarılısı görülmemiştir. Hacı Bektaş Veli'ye yürekten bağılıdır. çağını aşan tutumu ile köklü bir direniş içindedir, gerçekçidir.



    Eserlerinden bazıları:


    1
    Benim pirim Hacı Bektaş Veli'dir
    Pirim piri Şahımerdan Ali'dir
    Seyyit Ali Sultanın kendisidir
    Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

    Erenlerin lokmasından yer isen
    Gerçek imamların aslı der isen
    Dinle pendi sana derim er isen
    Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

    Arslan gibi apıl apıl yürüyen
    Kendi özün Hak sırrına bürüyen
    Kepenegin yanı sıra yürüyen
    Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

    Mümin olan lokmasını yedirir
    Her sözleri rumuz ile bildirir
    Gümansız bil anı gerçek Velidir
    Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

    Kızıl Deli ocağında uyanan
    Baştan başa yeşillere boyanan
    Varıp pirin eşiğine dayanan
    Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

    Mekan tutmuş Hanbağında bucağın
    Bulutlara ağıp tutan sancağın
    Uyandırdı pirimizin ocağın
    Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

    Kazak Abdal der rivayet eyledim
    Üç yüz altmış er ziyaret eyledim
    Bu da söz başı bir hikayet eyledim
    Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

    2
    Eşeği saldım çayıra,
    Otlaya karnın doyura
    Gördüğü düşü hayıra.
    Yoranın da anasını

    Münkir münafıkın huyu,
    Yıktı harap etti köyü
    Mezarına bir tas suyu,
    Dökenin de anasını

    Dağdan tahta indirenin,
    Iskatına oturanın
    Mezarına götürenin,
    İmamın da anasını

    Derince kazın kuyusun,
    İnim inim inlesin
    Kefenin diken iğnesin,
    Dikenin de anasını

    Müfsidin bir de gammazın,
    Malı vardır da yemezin
    İkisin meyit namazın,
    Kılanın da anasını

    Kazak Abdal nutkeyledi,
    Cümle halkı ta'neyledi
    Sorarlarsa kim söyledi,
    Soranın da anasını
    3
    Ormanda büyüyen adam azgını
    Çarşıda pazarda insan beğenmez
    Medrese kaçkını softa bozgunu
    Selam vermeğe dervişan beğenmez

    Alemi taneder yanına varsan
    Seni yanıltır mes'ele sorsan
    Bir cim çıkmaz eğer kamını yarsan
    Camiye gelir de erkan beğenmez

    Elin kapusunda kul kardaş olan
    Burnu sümüklü hem gözü yaş olan
    Bayramdan bayrama bir traş olan
    Berber dükkanında oğlan beğenmez

    Dağlarda bayırda gezen bir yörük
    Kimi timarlı sipahi kimi serbölük
    Bir elife dili dönmiyen hödük
    Şehristana gelir ezan beğenmez

    Bir çubuğu vardır gayet küçücek
    Zu'mu fasidince keyif sürecek
    Kırık çanağı yok ayran içecek
    Kahveye gelir de fincan beğenmez

    Yaz olunca yayla yayla göçenler
    Topuz korkusundan şardan kaçanlar
    Meşe yaprağını kıyıp içenler
    Rumeli Yenicesi duhan beğenmez

    Aslında, neslinde giymemiş hare
    İş gelmez elinden gitmez bir kare
    Sandığı gömleksiz duran mekkare
    Bedestana gelir kaftan beğenmez

    Kazak Abdal söyler bu türlü sözü
    Yoğurt ayran ile hallolmuş özü
    Köyden şehre gelse bir Türkün kızı
    İnci yakut ister mercan beğenmez


    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

  7. #7
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    3 mesaja 3 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Derviş ali

    Derviş Alim derki koyman hayını
    Herkes beğenmiştir kendi huyunu
    Dibi delik kaba hakkın suyunu
    Taşıyıp yorulma dolduramazsın


    19. Yüzyıl Bektaşi ozanlarındandır. İki şiirinde 1856-1860 tarihlerini veriyor. Şiirlerinden Orta Anadolulu, daha çok Sivas köylüsü olduğu seziliyor. Oldukça güçlü bir sanatçıdır. Yeniçeriliğin kaldırılışından sonra Anadolu ve Rumeli'deki tekkelerin kapatılmasından duyduğu üzüntü üzerine yazdığı nefesten, yeniden kuruluş ve kurtuluş için Şah'ın yollarını gözlediği anlaşılıyor. Bir şiirinden Hacı Bektaş Veli evlatlarından, çağdaşı Feyzullah Çelebiyi mürşit tanıdığı anlaşılıyor. Onu çok sevdiği belli.

    Gerçek kimliği, doğum-ölüm tarihleri bilinmeyen Derviş Ali'nin, on dokuzuncu yüzyılın son yarısına değin yaşamış bir Alevi ozanı olduğu biliniyor. Ancak, yine de yaşamı hakkında ayrıntılı ve toplu bir şey bilinmemektedir. 1897'de yazmış olduğu iki şiirinden zamanını çıkarabiliyoruz.

    Son dönemlerde düzenlenmiş yazma dergilerde, bir çok şiirine rastlanıyor. Sosyal ve kişisel eleştirilerle dolu, öğütsel kurallar içeren koşma tarzında yazdığı şiirler yanında, din dışı doğa güzelliklerini yansıtan şiirleri de vardır.

    Coşkulu sade bir söyleyişi var. İnançlarını ve sevgisini basite düşmeden yalın bir dille söylemiştir. Çağına göre daha duru bir dil kullanır. Şiirleri kitap halinde yayınlanmamıştır.



    Eserlerinden bazıları:


    1
    Yeri göğü arşı kürsü yaradan
    Men Ali'den başka Tanrı görmedim
    Yaradub kulunun kısmetin veren
    Men Ali'den başka Tanrı görmedim

    Bin bir ismi vardır bir ismi Allah
    Eğer inanmazsan hem vallah billah
    Ademi görmüşüm elhamdülillah
    Men Ali'den başka Tanrı görmedim

    Cennet-i alanın altundur taşı
    Her ne görür isen hikmettir işi
    Yüz yiğirmi dört bin nebiler başı
    Men Ali'den başka Tanrı görmedim

    Ali gibi er gelmedi cihane
    Ana da buldular dürlü bahane
    Yedi kez uğradım ulu divane
    Men Ali'den başka Tanrı görmedim

    Derviş Ali'm bu ikrara beli dir
    Dilim söyler ama kendim delidir
    Allah bir Muhammed Tanrı Ali'dir
    Men Ali'den başka Tann görmedim



    2
    Ta ezelden meyil verdik bu sırra
    Mayası Hak'dandır boyandık nura
    Arşdan yüz dört kitab inince yere
    Kur'an Muhammed'e inen Ali'dir

    Ali'm Zülfikar'ı ele alınca
    Şeriatı tarikatta bulunca
    Kudüs-Şerif cami'ine girince
    Temcid ezanı okuyan Ali'dir

    Şems ü Kamer zuhur etti cihane
    Sofu yoktur tuttuğu iş bahane
    Yarın varılınca ulu divane
    Divanda suçunu soran Ali'dir

    Kim getürdü muvafıkı cemine
    La'net olsun ol Yezid'in şanına
    Taliblik etmedi kerem Kanına
    Yezid'i dergahdan süren Ali'dir

    Dergaha akıyor pınarın başı
    Alnında yıldızı tuğradır başı
    İmam Hasan on iki imamlar başı
    Güneş Hüseyn dersin veren Ali'dir

    İmam Zeynal kalbimizde salavat
    Şah imam Bakır'dan bulduk mahabbet
    Ca'fer'i görünce artıyor firkat
    Serimi sevdaya salan Ali'dir

    Kazım-ı Musa Rıza'ya varalım
    Taki Naki Askeri'yi görelim
    On iki imamlara yüzler sürelim
    İmamları candan seven Ali'dir

    Hasan Askeri'nin açıldı bahtı
    Doksan bin erle kıla hucceti
    Menşurun sahibi Muhammed
    Mehdi Kıyamda yarasın saran Ali'dir

    İsa peygamberim Şam'a girince
    Yer ve gök titredi Ali gelince
    Ali'm Zülfikar'ı ele alınca
    Yezid'i bölük bölük eden Ali'dir

    Gel hey Derviş Ali'm Hızır üstadım
    Muhammed Ali'den vardır küşadım
    Yedi derya gibi artar feryadım
    İçüp serçeşmeden kanan Ali'dir

    3
    Erenler, Veliler, Kırklar, Yediler
    On iki imamlar kurbanıyız biz
    Okundu tekbiri, durduk kıbleye
    On iki imamlar kurbanıyız biz

    Şahım sen kimseye bulma bahane
    Bir zaman söylensin iki cihane
    Rıza lokmasını ulu divane
    On iki imamlar kurbanıyız biz

    Anamız Meryem'dir, atamız
    Cibril Nefesten zahirdir hükmüne kail
    Bizi şaha kurban etti Azrail
    On iki imamlar kurbanıyız biz

    Yedi kerre yünceğizim kırptılar
    İbrahim'in sürüsüne kattılar
    Etimi de pare pare ettiler
    On iki imamlar kurbanıyız biz

    Kurbanlık koç ile bile yıkandım
    Feriştehler çaldı, ben de sayıldım
    Kırklar makamında ben de doyuldum
    On iki imamlar kurbanıyız biz

    Derviş Ali' im, kanın na-haka dökme
    El ne derse desin, sen ana bakma
    Şah yürümedikçe postundan çıkma
    On iki imamlar kurbanıyız biz


    Mahlası Derviş Ali'ye ait türküler :

    Ala Gözlü Nazlı Pirim

    Ala Gözlü Nazlı Pirim
    Gönül Senin Pervendedir
    Ben Severim Sen Kaçarsın
    İman Senin Nerendedir

    Sultanım Ali Lokmanım Ali
    Rehberim Ali Yetiş Ya Ali

    Derviş Alim Der Övdüğüm
    Aşkın Hayalin Kurduğum
    Suç Benim Değil Sevdiğim
    Sana Meyil Verendedir


    Gönül Gel Seninle

    Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim,
    Araya Kimseyi Alma Sevgilim.
    Ya Benim Kimim Var Kime Yalvarayım,
    Kaldır Kalbindeki Karayı Gönül.

    Solmazsa Dünyada Güzeller Solmaz,
    Bu Dünya Fanidir Kimseye Kalmaz.
    Yalan Dolan İle Sofuluk Olmaz,
    Mümin Olan Bekler Sırayı Gönül.

    Derviş Ali’m Öğüt Verir Özüne,
    Gönül Lütfeyledi Geldi Sözüne.
    Azrail Konarsa Göğsün Düzüne,
    O Zaman Görürsün Karayı Gönül.


    Nefes Harceyleme

    Nefes harceyleme salma araya
    Bir özün bilmeze bildiremezsin
    Müşteri olmadan gelip geçene
    Gel al demeyinen aldıramazsın

    Ne güzel kapıdır görünen kapı
    Ordan gelir geçer kulların hepi
    Yüzbin emek çeksen yapılmaz yapı
    Kumdan duvar örme kaldıramazsın

    Derviş Alim derki koyman hayını
    Herkes beğenmiştir kendi huyunu
    Dibi delik kaba hakkın suyunu
    Taşıyıp yorulma dolduramazsın
    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

  8. #8
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    3 mesaja 3 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Dadaloğlu

    Dadaloğlum yarın kavga kurulur
    Öter tüfek davlumbazlar vurulur
    Nice koç yiğitler yere serilir
    Ölen ölür kalan sağlar bizimdir

    19. yüzyılda yaşamış güney illerinin büyük şairi Dadaloğlu hakkında kesin bir bilgiye sahip değiliz. Bu durum hemen bütün halk şairleri için böyledir. Bunun sebebi saz şairlerinin çoğunun ümmi oluşu ve aydın zümrenin onlara önem vermemiş olmasıdır. Bu yüzden yazılı belge bulmak çok güçtür. Hele divan şairlerinden bahseden tezkerelerde halk şairlerinin adlarına rastlamak mümkün değildir. Bunun için yaşadıkları zamanda hayatlarına dair bilgi vermeyen halk şairlerini incelemek zorlaşmaktadır. Bu durumda rivayetler ve şiirleri ile yetinmek zorundayız.

    Dadaloğlu içinde durum aynıdır. Her büyük şair için olduğu gibi güneyde her bölge onu kendine mal etmeye çalışmıştır. Rivayetler birbirini tutmaz olur.

    Dadaloğlu toros dağlarında dolaşan göçebe Türkmen aşiretlerinin Avşar boyundandır. Şiirlerinde ;

    Kalktı göç eyledi Avşar elleri
    Ağır ağır giden iller bizimdir

    Gibi mısralara rastlanmaktadır.

    Bu aşiretin gezdiği yerle Torosların Erzin, Payas, Adana, Kozan çevreleridir. Türkülerinde onun hayalini görür gibi oluruz. Bir elinde sazı bir elinde tüfeği tepeden tepeye koşarak aşiret erlerini savaşa teşvik ederek Osmanlıya hıncını haykırır.

    Kaypak Osmanlılar size aman mı
    Biraz sonra :

    Şahdan ferman türkmen ili göçünce
    Daha da hey Osmanlıya aman mı

    der. Top gürültülerine karışan sazının tellerine dokunur. Padişaha meydan okur.

    Hakkımızda devlet etmiş fermanı
    Ferman padişahın dağlar bizimdir

    Diye haykırır. Bunun gibi tarihi olaylarla ilgili türküleri çoktur.

    Dadaloğlu kavga olmadığı zamanlar bir tabiat ve aşk şairidir. Her türlü güzelliğe vurgundur.
    Fakat asıl özelliği ve kudreti cenkler için yaptığı türkülerinde görülür. Yaşadığı çevrenin tarihi olayları onu bir cenk şairi yapmıştır. belki de en güzel eserleri dağlarda dövüşler arasında kaybolup gitmiştir.

    Dadaloğlu büyük bir halk şairidir. Şiirlerinde kudretli bir sanat ifadesi görülür. İlgilendiği olaylar dolayısıyla hem bir devrin tarihini hem de bir toplumun duyuş ve düşüncelerini yaşatmıştır. Bu bakımdan Dadaloğlu edebiyatımızın dikkatle üzerinde durulmaya değer şairlerinden biridir. en çok bilinen şiirlerinden bir tanesi avşar elleridir.



    Avşar Elleri

    Kalktı göç eyledi avşar elleri
    Ağır ağır giden eller bizimdir
    Arap atlar yakın eyler ırağı
    Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

    Belimizde kılıcımız kirmani
    Taşı deler mızrağımın temreni
    Hakkımızda Devlet Vermiş Fermanı
    Ferman padişahın dağlar bizimdir

    Dadaloğlum yarın kavga kurulur
    Öter tüfek davlumbazlar vurulur
    Nice koç yiğitler yere serilir
    Ölen ölür kalan sağlar bizimdir
    Ölürüz De Kömür Gözlüm Ölürüz

    Ölürüz De Kömür Gözlüm Ölürüz
    Dost Ağlasın Zalim Felek Utansın
    Kıyamette Kavuşmak Var Biliriz
    Dost Ağlasın Kahpe Felek Utansın

    Bir Çıkmaza Girdi Bugün Yolumuz
    Geçit Vermez Sağımızla Solumuz
    Kalır Gayri Bizim Burda Olumuz
    Mert Ağlasın Namert Olan Utansın

    Avşar İli Yaylasına Göçmedik
    Aşın Yeyip Sularını İçmedik
    Tenhalarda Kendimizden Geçmedik
    Can Ağlasın Hain Felek Utansın

    Dadaloğluyum Yine Coştu Çağladı
    Ak Üstüne Karaları Bağladı
    Fırkat Odu Yüreciğim Dağladı
    Ben Ölende Çapanoğlu Utansın
    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

  9. #9
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    3 mesaja 3 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Davut Sulari

    Vardım Kırklar Kapısına
    Baktım Cennet Yapısına
    Tapmışam Hak Kapısına
    Allah Ey Vallah Ey Vallah...

    Davut SULARİ 17 yaşında mana aleminde bade içen güçlü bir aşık. 45 yılı aşkın bir zaman aşıklık geleneğini sazıyla sözüyle başarıyla yürütmüş, adını yurt içinde ve yurt dışında duyurmuş bir aşık. Erzincan'ın Çayırlı ilçesinde 1926 yılında doğdu. Büyükannesinin çocuğu olmadığı için babası Veli çocuğunu nenesine vermiştir. Nüfus kaydı Rindi Hanım'ın üzerine yapılmıştır. Dedesi Kaltık Mehmet Ağa tasavvuf şairiydi. Dedesi genç Davut'a saz çalma şiir söyleme ve türkü yakma zevkini aşıladı.

    Aşıklık geleneğinin halk şiirinin her türünde başarılı örnekler vermiştir. Davut Sulari'nin yaktığı türküler bugün dahi usta halk türküsü sanatçıları tarafından TV de ve kasetlerde okunmaktadır. Ankara ve İstanbul radyolarında 4 yıl usta bölge sanatçısı olarak çalıştı. Davut Sulari 1955 yılından itibaren Konya'ya gelir özel şiirli türkülü programlar sunardı.

    Aşıklar bayramının Konya'da yapılmasında emeği geçmiştir. Usta aşık türkü atışma güzelleme dallarında büyük bir yetenek sahibiydi. Doğu Anadolu da asırlardan beri dilden dile anlatılan efsaneleri menkıbeleri şiirleştirir sazıyla etkili bir makam ve deyişle dost meclislerinde sunardı. Bütün ömrünü aşıklık geleneğine sadık kalarak sürdürdü. Sulari yi sazından sazını Sulari den hiçbir zaman ayrı düşünmek mümkün değildi. 17 Ocak 1985 tarihinde Davut Sulari bir aşıklar meclisinde Erzurum'da yanık yanık türkü yakarken bu dünyadan göçtü.


    Eserlerinden bazıları:



    Yeter

    Şu havayı gönül payedarından
    Yarana elveda edelim yeter
    Yedi nar sunanlar yandı narından
    Cehennemde çıkıp gidelim yeter


    ..........................................


    Ben dervişem hoşça kervan düzmüşem,
    Gönlüm bahar yeli gibi sezmişem
    Dalgıcım aşk deryasında yüzmüşem
    Naz etme ey bülbül sedalım yeter


    Davut Sulari'yim mana-yı natık,
    Biz araf ehline uymuşuz artık
    İlm-i cavidandan mücevher sattık
    Gönül kervanını güdelim yeter






    Siyah Perçemlerin

    Siyah Perçemini Yar Yar Dökmüş Yüzüne,
    Salınarak Gelen Hümaya Bakın.
    Kimden Söz İşitmiş Yar Yar Düşmüş Hüzüne,
    Kader Yakışmayan Simaya Bakin.
    Yar Yar Yar Eylemem Men.
    Yaktın Yandırdın Beni,
    Zalım Aldattın Beni.
    Ne Dedim De Darıldın,
    Bir Pula Sattın Beni.

    A Göksün Üstüne Yar Yar Bir Bağ Dikilmiş,
    Bin bir Çeşit Çiçeklerden Ekilmiş.
    Dün Uğradım Bir Ücraya Çekilmiş,
    Bulut Mu Gaplamış şu Aya Bakın.
    Yar Yar Yar Eylemem Men.


    Elin Sitemini Yar Yar Ağlarken Gördüm,
    Gül Dibinde Kâh gül Sararken Gördüm,
    Bir Seher Akşamı Çağlarken Gördüm,
    Davut Sulari'deki Sevdaya Bakin.




    Vardım Kırklar Kapısına

    Vardım Kırklar Kapısına
    Baktım Cennet Yapısına
    Tapmışam Hak Kapısına
    Allah Ey Vallah Ey Vallah

    Evvel Allah Ahir Allah
    Dönemem Estağfurullah
    Bendeyim Allah Eyvallah
    İmanım Amentü Billah

    Eridi Dağların Taşı
    Akıttım Gözümden Yaşı
    Ali'dir İmamlar Başı
    Allah Eyvallah Eyvallah

    Pir Elinden İçtim Dolu
    Öğrendim Erkânı Yolu
    Emniyette Mümin Kulu
    Allah Ey Vallah Ey Vallah

    Davut Sulâr Canlar Canı
    Mevlana Mahmud Hayranı
    Pirimdir Veysel Karani
    Allah Eyvallah Eyvallah


    Çek Katarı

    Çek Katarı Ben Gelirim Peşine
    Ali Meydanına Varalım Hele
    Merhametin Yok Mu Gözüm Yaşına
    Pire Bağlı Olup Duralım Hele
    Ey Müminler Gerçek Erler Merhaba
    Ey Rehberler Gerçek Pirler Merhaba
    Hazır Dostlar Hazır Yerler Merhaba
    Sakiler Sazları Kuralım Hele

    Davut Suları'yım Gördüm Didarı
    Muhabbeti Baldır Kendisi Arı
    Hazreti Ali'nin Sır Zülfikarı
    İnkarın Boynuna Vuralım Hele


    Gahmut Yaylasından Aşarken Yolum

    Gahmut Yaylasından Asarken Yolum
    Gördüm Ki Yaralı Ağlar Bir Ceyran
    Avcı Vurmuş Kanları Yere Akar
    İniler Sızılar Ağlar Bir Ceyran

    Çifte Kuzusu Var Dağlar Maralı
    Kuduretten Kaşı Gözü Karalı
    Avcı Vurmuş Anaları Yaralı
    İniler Sızılar Ağlar Bir Ceyran

    Davut Sulari'yem Olmuşam Nöker
    Ceyran Avuç Avuç Gözyaşı Döker
    Bizim Yaylalarda Sürüler Yatar
    İniler Sızılar Ağlar Bir Ceyran


    Tercan Elleri

    Tercan Ellerinden Gelen Bir Güzel
    Açmış Ağ Göğsünü Yar Yar Sallanır Bir Hoş
    Kınalanmış Parmakların Ellerin
    Oturdu Yanıma Kız Anam Sallanır Bir Hoş

    Davut Sulari Der Bağrıma Akar
    Ateşin Hicranın Kız Anam Çok Canlar Yakar
    Can Alici Gözle Yüzüme Bakar
    Naz O Eda İle Kız Anam Sallanır Bir Hoş


    İste Yetimlerin Yetimi

    İste Yetimlerin Yetimi Benem
    Çok Cahd Ettim Gülemedim Ne Yazık
    Bu Dünyaya Geldiğimden Yoksulam
    Ben Neyim Bilemedim Ne Yazık

    Her Kimlere El Attımsa Koptu Dal
    Ne Takadım Kaldı Ne De Mecal
    Bir Yakınım Yok Ki Olam Hasbihal
    Fesat Hille Olamadım Ne Yazık

    Giden Gitme Mihnet Bırakmaz Peşin
    Gel Davut Suları Yok Ahbap Esin
    Yaren Akraba Tavlukat Kardeşin
    Dediğimde Duramadım Ne Yazık


    Efendiler Bağı

    Efendiler bağı yar yar beş gül ağacı
    Çiğdem bahçasında yar yar diktik erenler
    Pirim cemalin gören der hacı
    Hal bilmez elinden çektik erenler
    Benim cemalım

    Aşığım diyen çok kayıt olmadan
    Cemevine girsem zahit olmadan
    Cebrail ademe yar yan şahit olmadan
    Kandili kudrette tektik erenler
    Benim cemalım

    Davut Sulari dem bir ere tabi bir pire tabi
    Mesti elest ettik aşkın şarabı
    Çeşmeyi hikmetten doldurduk kabı
    Kaynaya kaynaya aktık erenler
    Benim cemalım


    Gız Senin Derdinden Derbeder Oldum

    Gız Senin Derdinden Derbeder Oldum
    Derdi Derunumu Sor Da Öyle Git
    Hasretinden Mecnun Misali Oldum
    Ne Hale Düşmüşüm Gör De Öyle Git

    Mâşuk Olan Âşığını Atar Mı?
    Gül Yerinde Kara Çalı Biter Mi?
    Aslan Yatağında Tilki Yatar Mı?
    Gözde On İkiden Vur Da Öyle Git.

    Ağrı Göl Dağı'ndan Gahmut Yaylası
    Han Gün İnersin Hoştur Havası
    Gel Ey Dürgün'üm Gel Çektirme Yası
    Sulari Kuluna Erde Sonra Git.
    Konu SerkanDgn tarafından (12-12-2009 Saat 19:59 ) değiştirilmiştir.
    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

  10. #10
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    3 mesaja 3 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Teslim abdal

    Seherde Bir Bağa Girdim
    Ne Bağ Duydu Ne Bağbancı
    El Vurup Güllerin Derdim
    Ne Bağ Duydu Ne Bağbancı

    Seherin Bülbülü Öttü
    Öttü De Murada Yetti
    Teslim Abdal Yükün Tuttu
    Ne Bağ Duydu Ne Bağbancı

    Teslim Abdal kimdir sorusunu yanıtlamak zor. Çünkü karşımıza dört ayrı yerde ayrı
    ayrı zamanlarda yaşamış dört Teslim Abdal çıkarılıyor.
    Bunlar:
    1) Teslim Abdal, Onyedinci yüzyılda yaşamış. Asıl adı Mehmed olan, Sultan Dördüncü Murad döneminin bir Bektaşi ulusu. Yeniçeri ocağının Halife Babası, yani Büyük Baba Efendisi. Bağdat seferine katıldığı öne sürülüyor. Bu Teslim Abdal'ın:

    "Teslim Dede Teslim Baba
    Ey kahraman Türk Milleti"

    başlığıyla başlayan bir Mehter marşına konu olduğu iddia ediliyor. Teslim Abdal'ın yurdumuzun üç yerinde türbesi bulunmaktadır. Birincisi Trakya'da Keşan'a bağlı Teslim Abdal köyünde. İkincisi Denizli dolaylarında, üçüncü türbesi ise, Çorum'un Teslim köyünde.
    2) Denizli'de tekke ve türbesi olan Teslim Abdal.
    3) Denizli'de türbesi bulunandan ayrı bir Teslim Abdal ise Çorum'un Teslim köyünde
    tekkesi ve mezarı olan Teslim Abdal hakkında daha geniş bilgi için Alevilik Araştırmaları
    Dergisi, sayı: 1, Mayıs 1998 Can Yoksul, İki Alevi Şairi s: 120-174 bakılabilir.
    4) Ankaralı Teslim Abdal.
    5) Elazığ'ın Baskil ilçesine bağlı Şeyh Hasan (Şıh Hasan) köyünde olduğu öne sürülen Teslim Abdal. Bunlardan hangisi doğru bilinemiyor. Şimdilik hepside karanlıkta. Biz hepsini birden sunuyoruz. Kesin bilgiler ortaya çıkıncaya değin böyle sürecek. Bunlar ayrı ayrı Teslim Abdal'lar da olabilir, bir Teslim Abdal da. Teslim Abdal şiirlerinde doğru yola girdikten sonra kişinin korkup çekineceği bir engel kalmadığını, Alevi -Bektaşi geleneğinde yol göstericilik duygusunun yoğunluk kazandığını, Kur'an surelerinin kişinin nesnel varlığında görünür duruma geldiğini, kişinin bir tür ''canlı Kur'an'' olduğunu sezer, sezinletir. vurgular ve sergiler. Onda Ali ve On iki imam sevgisi sevgilerin en yücesidir:

    Teslim Abdal eder Şems'in Çırası
    Errahmandır iki kaşın arası
    Güzel Bismillah'la Elham suresi
    Elif-lam-mim inmiş hattın üstüne

    17. yüzyıl Alevi ozanlarının en büyüklerinden biri. Yaşayışı ancak kendisinin ve başka ozanların şiirlerinden çıkarılabiliyor. Buna göre Teslim Abdal, tarikatta yüksek yeri olan bir pirdir. Denizli'de kendi adı ile anılan Bektaşi tekkesinde gömülüdür. Ona göre insan dile gelip konuşan, bütünlüğü içinde Kuranı kendi özünde taşıyan bir varlıktır. Dahası insan Kurandır.

    İran Safevi Devleti yararına, daha önce kendilerinden söz ettiğimiz Alioğlu, Dedemoğlu, Kul Nesimi gibi ve belki de onlarla birlikte siyasal olaylara karışmış, çabalara girmiştir. Müridi Kul Mustafa'nın bir nefesinden anladığımıza göre Teslim Abdal da Bedreddinli'dir. Tanrı'nın insan varlığında birleştiğini, onunla özdeşleştiğini, insanın tanrının ışığı olduğunu savunur.

    Teslim Abdal'ın piri Alioğlu'dur. Bunu bir nefesinde Teslim Abdal kendisi söylemektedir.

    Pirim Alioğlu'ndan bize gel oldu
    Mürşid duydu, müşkilimiz halloldu
    Yardımcımız Şah-ı merdan Ali oldu
    Urum'a yolladım gönül kuşunu

    Teslim Abdal yukarıda adı geçen arkadaşları gibi hükümet kovuşturmasına uğramıştır. Çok güçlü ve ülkücü bir ozandır. Ünü yaygındır. Eserleri günümüze dek gelmiştir (C. Öztelli, Bektaşi Gülleri, s: 370). Teslim Abdal Tanrı insanla görünür. İnsan yüzünde yazılı bir Kur'an vardır der.

    Gafil gezme şaşkın bir gün ölürsün
    Dünya kadar malın olsa ne fayda

    Gerçekte yaşamı üzerine ayrıntılı bilgi yok. 11. Mahmut'un emriyle düzenlenen "Bektaşi Tekkelerinin Teftişi" ile ilgili bir defterden o dönemde Sivas'a bağlı Mecitözü ilçesinin kendi adıyla anılan köyünde bir zaviyesi bulunduğu öğreniliyor. Bir şiirinde de pirinin XVII. yüzyıl şairlerinden Alioğlu olduğunu bildirilmekte, bir başka şiirinden ise Dedemoğlu'nun arkadaşı olduğu anlaşılmaktadır. Denizli'de, adıyla anılan tekkede yatan Teslim Sultan Abdal'ın bu şair olup olmadığı da bilinmemektedir. Bir şiirinde "Dördümüzü bir araya sürdüler / Eriş Teslim Abdal gel imdad eyle" diyerek onu yardıma çağıran Kul Mustafa'nın da daha önce sanıldığı gibi Kayıkçı Kul Mustafa olmayıp Teslim Abdal'ın müridi başka bir Kul Mustafa olduğu ortaya çıkarılmıştır.

    Gel ha gönül havalanma
    Engin ol gönül engin ol

    BİR BAŞKA ÖYKÜ
    -Maarif yayınevi tarafından çıkarılan M. Halit Bayrı'nın Aşık Virani divanında, Teslim Abdal isminde bir aşığın var olduğu, ancak nerede ve ne zaman yaşadığının bilinmediğinden bahsedilmektedir.

    -Ayrıca, Erman yayınevi tarafından yayınlanmış, İbrahim Aslanoğlu'nun Söz Mülkünün Sultanları adlı eserinde de Teslim Abdal'ın asıl yaşadığı yerin bilinmediği, fakat Çorum'da bir Teslim Abdal köyünün bulunduğundan oralı olduğuna ilişkin tahminler yürütülmüş olduğu görülmektedir. Bu konuda Can Yoksul (A.Haydar Avcı)'nın Alevilik Araştırmaları dergisinin ilk sayısında geniş bir araştırma yer almaktadır.

    -''Teslim Abdal Elazığ'ın Baskil ilçesine bağlı Şeyh Hasan (Şıh Hasan) köyündendir. Şeyh Ahmet dedenin torunlarından dördüncüsü olan Şeyh Melek kolundan gelen Kalender Abdalın oğludur. Kalender Abdal da bir gerçektir ve nefesleri vardır. Bu köyün Doğu tarafında Şeyh Ahmet dedenin Türbesi ve civarında da köyün mezarlığı vardır. Batı tarafında bir tepenin arka yüzünde de Teslim Abdal'ın türbesi ve onun çevresinde de ondan gelen torunlarının mezarları vardır.

    Teslim Abdal'ın ikinci oğlu Süleyman'dan doğma Derviş Ali'nin mezarındaki tarih 1172 dir. Bundan anlaşılacağı üzere Rumi 1090 da miladi ise 1670 yıllarında yaşamış olduğu anlaşılır.

    Teslim Abdal'ın beş oğlu olmuştur. Adları şöyle : İmam, Hüseyin, Süleyman, Bektaş ve Cafer'dir. Bunlardan İmam Teslim Abdal'ın sağlığında öldüğü için, Ceddi Şeyh Ahmet dede mezarlığında gömülüdür. Hüseyin oğlunun mezarı Teslim Abdal'ın türbesi içinde, Süleyman, Bektaş ve Cafer'in mezarları ise Teslim Abdal mezarlığındadır.

    Süleyman oğlundan gelen derviş Ali'nin türbesi de Şeyh Ahmet dedenin türbesi bitişiğinde kargir kubbeli bir türbedir. Derviş Ali de bir gerçek Er'dir. Yaygın nefesleri vardır.

    Teslim Abdal'ın sayısı çok olan nefesleri vardır. Ama elimize ancak yetmiş kadarı geçmiştir. Köyünde onun soyundan gelenler de bir zihniyet vardır ki onun eserlerini kimseye vermeyip sıkı Sıkı saklıyorlar. Bu yüzden fazla elde edemedik.

    Teslim Abdal ata ve dedelerine saygılı bir kişi idi. Bu yüzden öldüğü zaman kendisine daha fazla ilgi gösterilip, Şeyh Ahmet dedeye daha az ilgi gösterilme ve bu yüzden de saygısızlık etmiş olması ihtimaline karşı, kendi mezarının bugünkü Tepe Düzü mevkiine yapılmasını vasiyet etmişti. Onun için Şeyh Hasan köyünün iki mezarlığı var. Teslim Abdal'dan sonra bu soydan gelen kişiler Teslim Abdal mezarlığına defnedildiler. Yalnız Teslim Abdal'ın oğlu İmam Teslim Abdal hayatta iken vefat ettiği için Şeyh Ahmet Dede mezarlığına defnedildi.

    Teslim Abdal'ın halk arasında söylenen bir söylencesi şöyledir :
    Teslim Abdal'ın yaşadığı yıllarda İbrahim Paşa adında, Osmanlı Padişahının seyis başıısı vardır. Bu zat bir gece rüyasında Şeyhhasan köyünü, oradaki Şeyh Ahmet dede yatırını görür. Yatırın üzerine başındaki fesi çıkarıp koyar, daha sonra hiç el değmeden fesin tekrar başına konduğunu görür. Bu rüyanın etkisi ile Şeyhhasan köyünü aramak üzere yola çıkar. Araya araya Fırat nehri kıyısına gelir. Oradan da o zamanın tek nehir nakil aracı olan Kelek ile nehri geçip köye gelir. Köyde başı kavuklu bir çok Dede ve

    Şeyh vardır. Bunların hepsi kendi çaplarında mucize sahibi kişilerdir. Teslim Abdal ise divana kabul edilmediği için adamdan sayılıp cemaatte yer alamaz. İbrahim Paşa bu kavuklu kişilere rüyasını anlatır. Kavuklular << Peki Paşam, sen kurban kes köylüye yedir, biz gerekeni yaparız>> derler. İbrahim Paşa birinci gün bir kurban keser ve Şeyhin birisi İbrahim Paşanın fesini el değmeden başına giydirmeyi dener, başaramaz. İkinci günü bir kurban daha keser bu defa bir başkası dener, gene fesi Paşaya giydiremez. Böylece kırk gün kurban kesme ve denemeler sürer. Derken İbrahim Paşa hiddetlenir ve : << Benim rüyam yalan değildir. Mutlak içinizden birisi fesi bana giydirecek>> der. << Eğer bunu başaramazsanız hepinizi kılıçtan geçireceğim>> diye bir korku verir. Bunun üzerine herkes telaşlanır, ne yapacaklarını şaşırırlar. Neticede orada bulunanlardan birisinin aklına Teslim Abdal gelir. Belki bunu Teslim Abdal yapar, derler ve hemen denemeye koyulurlar. Teslim Abdal fakir olduğu için civar köylerden olan Boran köyünün sığırlarını otlatmaktadır. Bir kaç kişi hemen yola çıkar, Teslim Abdal'ı bir otlakta bulurlar. <<Aman sen bilirsin, İbrahim Paşa gazaba geldi, bizi kılıçtan geçirecek, bizi kurtar>> diye yalvarırlar. Teslim Abdal <<ya benim bu sığırlarım ne olacak>> der, <<biz senin sığırlarını otlatırız>> deyip, iki kişiyi sığırların yanına bırakırlar, diğerleri de Teslim Abdal'la birlikte Şeyh Ahmet Dede yatırının yanında bekleyen İbrahim Paşaya gelirler. İbrahim Paşa Teslim Abdal'ı görünce, rüyasında gördüğü kişi olduğunu hemen tanır. Çevresindekilere <<işte bu yapar>> der. Yine kurban kesilir, dualar edilir, köylü yer içer, Türbenin içine girerler. İbrahim Paşa fesini çıkarıp yatırın üzerine koyar. Teslim Abdal'ın nazan ile fes Paşanın başına gelir. Üç defa bu tekrarlanır. Paşa kalkıp diğer kavuklulara dönerek : <<Hey Allah'tan korkmazlar, Gerçek kişi ve Gerçek Er bu zat imiş, sizler kendinize boş yere süs veren yalancılarsınız>> diyerek onları kovar. Sonunda Paşa Teslim Abdal'ın dua ve himmetlerini alıp gitmek üzere Fırat Nehri kenarına geldiğinde, Teslim Abdal geri çağırtır ve ona bir delilik yaparak aklını karıştırır. Paşada <<Eyvah iyi bir Er imiş ama deliymiş>> diye ikirciklenir. Teslim Abdal Paşaya <<şimdi gidebilirsin>> deyip gönderir.

    Orada bulunanlar Teslim Abdal'a merakla neden böyle yaptığını sorarlar. O da: << Böyle yapmasaydım, köyümüzde ne ikrar kalırdı ne iman kalırdı ne de tarikat kalırdı. Hepsini Paşa alıp götürürdü. Şimdi ikirciklendiği için hepsini burada bıraktı>> der. İbrahim Paşa oradan ayrılıp Malatya iline gelir ve bugünkü Paşa Köşkü denilen mevkide ev yaptırıp konaklar.

    Seherde bir bağa girdim
    Ne bağ duydu ne bağbancı
    El vurdum güllerin derdim
    Ne bağ duydu ne bağbancı

    Teslim Abdal'ın torunu Derviş Ali'de dedesi gibi divane ve ermiş bir kişi idi. Şeyhhasan köyünün bir kaç saat batısında Kale köyü var. Bu köyün yamacındaki dağda da, Hz. Muhammed zamanından Battal Gazi zamanına kadar gelip Hz. Muhammed' in verdiği emaneti Battal Gazi'ye getiren Battal Gazi'nin piri Abdulvahab'ın yatırı bulunmaktadır. Kale köyünün bir kaç saat batısında ise Adaf köyü bulunmaktadır.

    Derviş Ali bir gün Adaf köyünde bir cemde otururken şöyle der:

    ''Nefestir adamı talar, Adara Elmaya salar,
    Üç Kürt oğlu suya dalar Battı m'ola çıktı m'ola''.

    Köylüler Derviş Ali'nin gerçek bir kişi olduğunu bildikleri için hemen adam koştururlar. Fırat Nehri kıyısındaki elma bahçesini kontrol ettirirler. Bakarlar ki kürt çocukları elma çalmaya gelmişler, elma çalarken suya düşmüşler ve boğulmak üzereler.
    Hemen çocukları kurtarırlar.

    Derviş Ali ölmeden önce Teslim Abdal'ın yatırı yanında uzanıp yatmasının saygısızlık olacağı gerekçesi ile kendi mezarını başka yere yapmalarını ister. Şimdi yatın Şeyh Ahmet Dede yatın yanında ve ondan biraz daha küçüktür.

    Şeyh Hasan köyünün kıble yönünde ve köyün hemen önünde ***** suyu akmaktadır. ***** suyunun karşı kıyısında ise Korucuk köyü vardır. Bu köyde Hasan Dede isminde bir de yatır vardır. Bu zata Hasani Basri de derler. Bu zatın Bağdat'tan geldiğini ve sonunda da su ile Bağdat'a gideceği çok önceleri büyüklerimiz tarafından söylenirdi. Bir süre önce ***** taştı. Köylüler yatır gidecek diye telaşlandılar ve çevre köylerden para toplayarak önüne set yaptırdılar. Ne yazık ki, şimdi Atatürk Barajı yapımı nedeniyle bu yatır gene suyun altında kalacak ve söylendiği gibi de Bağdat'a gidecek. Bu yatır, Vakıflar idaresince Eski Malatya (Battal Gazi) ilçesi merkezine nakledilmiştir.

    Hasani Basri'nin yaşadığı tarih belli değil. Yalnız, çok ağır hasta ve deliler ona büyük bir itikat ile götürüldüğünde **** bulurlardı. Teslim Abdal bir beytinde bu zatı övmüştür'' (Yusuf Şahin, Kulhak, 1987, İstanbul, s: 250).

    Teslim Abdal ey der eremediniz
    Kör idi gözünüz göremediniz
    Yetmiş yıl dolandım bilemediniz
    Zöhre yıldızı doğup aştı duydun mu?

    Teslim Abdal'ın şiirleri öğreticidir, eleştiri öğeleri de taşır. Bu şiirlerin bir kaç Teslim Abdal'a ait oldukları da düşünülebilir. Şiirlerde Şah Hatayi etkileri görülür. Erdebil tekkesiyle ilişkisi olabileceği düşünülse de, şiirlerde daha çok Anadolu Aleviliği görüşleri egemendir. Öztürkçe söyler, dili sade ve akıcıdır, yerel söyleyiş biçimlerine ve adetlerine yer verir. Şiirlerinde Allah-Muhammed-Ali, oniki imam sevgisi egemendir.

    Menzil almak ister isen
    Gönül sabreyle sabreyle.
    Eserlerinden bazıları:

    1
    Gafil durma şaşkın bir gün ölürsün
    Dünya sana bâki değil ne fayda
    Ettiğin işlere pişman olursun
    Pişmanlığın ele girmez ne fayda

    Bir gün seni iletirler evinden
    Hak'kın kelâmını kesme dilinden
    Kurtulmazsın Azrailin elinden
    Türlü türlü yolun olsa ne fayda

    Söylersin de sen sözünden şaşmazsın
    Helâlini haramından seçmezsin
    Kepeğin tükenir su da içmezsin
    Hep deryalar senin olsa ne fayda

    Teslim Abdal der, çöksem otursam
    Cümle varlığımı ele getürsem
    Şu yalan dünyayı zapta getürsem
    Hep dünyalar senin olsa ne fayda

    2
    Dört duvar içinde olsa mekanım
    Taşrasından esen yel bana neyler
    Yanımdaki sudan korku çekerim
    Uzakta çağlayan sel bana neyler

    Mekanım balçıktır, üstadım Ali
    Muhammed nesline demişim beli
    Çekerim gayreti sererim yolu
    Ben Hak'tan korkarım el bana ne der

    Dünyada gerçekler katara uydu
    Aşk ile muhabbet ikrarın bendi
    Pirimden almışam hatır gülbengi
    Haramili olan bey bana neyler

    Teslim Abdal eder, gözler kanlı yaş
    Aradım bulamadım bir sevdasız baş
    Herkesin ameli kendine yoldaş
    Haramzade olan kul bana neyler

    3
    Tâ ezelden yârin yüzüne bakıp
    Cemâli didarı gören ağlar mı
    Yetişip bir mürşid eteğin tutup
    Özünden benliği ayran ağlar mı

    Ali'ye Muhammed geldi bürhana
    Hatice Fâtıma o ehli câna
    Birleyip özünü ulu meydana
    Anlayıp zâtını bilen ağlar mı

    Sahipzaman yakın yola gelirse
    Hasan'la Hüseynin âhın alırsa
    Erenler deminden her ne gelirse
    Ere erip Hak'kı gören ağlar mı

    Zeynel'âbidin'in yüzünü görüp
    Muhammed Bâkır'ın sırrına erip
    Câ'feri Sadık'ın dârına durup
    Burada ikrarın veren ağlar mı

    Mûsâ-yi Kâzım'ın Tûruna uçup
    İmamı Rızâ'nın yurduna göçüp
    Küfür köprüsünü ileri geçüp
    İmam deryasına dalan ağlar mı

    Takî, Nakî'yi, Askerî'yi bilen
    Hak Muhammed ile Mehdî'dir gelen
    Her daim kırkların cem'inde olan
    Muhabbet tadını duyan ağlar mı

    Teslim Abdal daim yüksek uçar mı
    Erenlere teslim olan kaçar mı
    Dört kapudan kırk makamdan geçer mi
    Bir olub birliğe yeten ağlar mı

    4
    Gel ha gönül havalanma
    Engin ol gönül engin ol
    Dünya malına güvenme
    Engin ol gönül engin ol

    Şu dünyanın hali böyle
    Yalan yahşi geçer şöyle
    Söyledikçe engin söyle
    Engin ol gönül engin ol

    Gökte uçar huma kuşu
    Bilmeyenler atar taşı
    Enginlik gönülün işi
    Engin ol gönül engin ol

    Teslim Abdal özüm haktır
    Sözümün yalanı yoktur
    Engin söyle büyüklüktür
    Engin ol gönül engin ol
    5
    Seherde Bir Bağa Girdim
    Ne Bağ Duydu Ne Bağbancı
    El Vurup Güllerin Derdim
    Ne Bağ Duydu Ne Bağbancı

    Bağın Kapusunu Açtım
    Sayın Ki Cennete Düştüm
    Yar İle Tenha Buluştum
    Ne Bağ Duydu Ne Bağbancı

    Seherin Bülbülü Öttü
    Öttü De Murada Yetti
    Teslim Abdal Yükün Tuttu
    Ne Bağ Duydu Ne Bağbancı

    6
    Öğmüş te yaratmış kendi nurundan
    Padişah eylemiş ilin üstüne
    Cemalini gördüm salâvat verdim
    Çıkılar sokunmuş serin üstüne

    Vallahi kur'ân'dır senin sözlerin
    Yâsin-i şerife benzer yüzlerin
    İnnâfetahnâ sûresi gözlerin
    Vedduha inmiştir dilin üstüne

    Kaşların üstüne benler düzülür
    İkrarından dönen Hak'tan üzülür
    Ak göğüsün üstüne Tebbet yazılur
    Veşşemsi inmiştir kolun üstüne

    Alnımıza yazıldı böyle yazı
    Hak içün kılarız biz de niyazı
    Âyetelkürsile güzel ihlâsı
    Okudum giderim yolun üstüne

    Teslim Abdal eder Şemsin çırası
    Errehmandır iki kaşın arası
    Güzel Bismillâhla Elham sûresi
    Elif lâm mîm inmiş hattın üstüne

    7
    Aşnamdan ayrıldım yamandır halim
    Adettir aşıkın hali böyle olur
    Yar aklımı aldı, çevirdi başın
    Mecnun dedikleri deli böyle olur

    Şu aşkın ateşi bağrımı yaktı
    Ah ile feryadım göklere çıktı
    Gözlerimden yaş yerine kan aktı
    Yaz bahar ayının seli böyle olur

    Teslim Abdal ben bu yoldan dönemem
    Dünyadan piri elimden salmanam
    Devlet sofrasına elim sunmanam
    Saadetli Hünkar kulu böyle olur

    8
    Arzulamış gelir koca Bağdad'ı
    Şah Süleyman başı telli geliyor
    Yardımcısı ola oniki imam
    Önü sıra serdar Ali geliyor

    Yüz bini birden der Allahım Allah
    Yüz bini der Lailahe illallah
    Yüz bin katarı ver, yüz bin de sipah
    Yüz bini de darplı sallı geliyor

    Mümünler Hu çeker, münafık erir
    Müminin muradın ol Huda verir
    Yüz bin de zırh geymiş sipahi gelir
    Yüz bini de bahar ballı geliyor

    Teslim Abdal der ki hep canlar canı
    Bunca Süleyman'lar dünyada hani
    Yüz bin nutku vardır yüz bin de canı
    Yüz bin de kolu kolçaklı geliyor
    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

Konu Bilgileri

Bu konuyu görüntüleyenler

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Halka Göre Pir Sultan'ın Yaşamı
    Elif-K - forum Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 20-06-2014, 14:50
  2. Yaşamı kolaylaştıran tüyolar
    yabangülü - forum Agora (Meydan Yeri)
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 25-10-2009, 23:28
  3. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 27-05-2009, 23:56
  4. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 19-05-2009, 14:48
  5. Yaşamı Özgür Bırak
    HüsniyeDuman - forum Edebiyat
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 24-11-2008, 12:19

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

HAK SAHİPLERİNE ve YASAL MAKAMLARA Sitemiz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, site yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, sitemiz uyar ve kaldır prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, [email protected] mail adresinden bize ulaşabilirler. Buraya ulaşan talep ve şikayetler Hukuk Müşavirimiz tarafından incelenecek, şikayet yerinde görüldüğü takdirde ihlal olduğu düşünülen içerikler sitemizden kaldırılacaktır. Ayrıca, mahkemelerden talep gelmesi halinde hukuka aykırı içerik üreten ve hukuka aykırı paylaşımda bulunan üyelerin tespiti için gerekli teknik veriler sağlanacaktır.