2. Sayfa - Toplam 3 Sayfa var BirinciBirinci 123 SonuncuSonuncu
Gösterilen Sonuçlar: 11 ile 20 ve 26

Konu: Ozanlarımızın Yaşamı

  1. #11
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    2 mesaja 2 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Garip Bektaş

    Hakikat bağından derdiğim çiçek
    Kokusu ne güzel gülü ne güzel
    Kırkların ceminde gördüğüm gerçek
    Sakisi ne güzel hali ne güzel


    Garip Bektaş gonca gülü derince
    Muhabbet sevgisi kalbe girince
    Hakkın cemalini kulda girince
    Yaradan ne güzel kulu ne güzel
    Ozanımız Erzurum’un ilimizin Aşkale ilçesinin eski ismi Şoik yeni ismi Özler olan köyünde dünyaya gözünü açmış. Bu değerli Ozanımız babası Mehmet Ali Ağa, anası Ballı hanımdır. Ozan Garip Bektaş’ın daha önce yayınlanmış olduğu Geldim - Gördüm - Gezdim isimli üç şiir kitabı vardır.

    Ozan Garip Bektaş 1952 yılında köyünden ayrılmak zorunda kalır ve her Anadolu genci gibi o da İstanbul’a gelir. Ozan Garip Bektaş bir türlü doğru dürüst iş bulamaz, çektiği çilelerden sonra askerlik çağının geçtiğinin farkında bile olmaz. Bir gün gider askerlik şubesine müracaat eder. 1963 yılında İzmir Bornova 57. Topçu Tugay’ında asker olur.

    1965 yılında terhis olduktan sonra tekrar İstanbul’a döner ve bir müddet seyyar işlerde çalıştıktan sonra 976 yılında İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nde kadrolu işçi olarak işe giren ozan, bu iş yerinden 1999 yılında emekli olur. Bu zaman içinde yine güzel şiir yazmasını devam ettiren ozanımız, Yazdım isimli dördüncü kitabını tamamlar.

    Çağımızın en verimli ozanlarından biri olan Aşık Garip Bektaş’ın ellinin üzerinde kasetlere okunmuş eseri vardır. Gidiyorum isimli dördüncü kitabını hazırlamaktadır.



    Eserlerinden bazıları:

    NE GÜZEL

    Hakikat bağından derdiğim çiçek
    Kokusu ne güzel gülü ne güzel
    Kırkların ceminde gördüğüm gerçek
    Sakisi ne güzel hali ne güzel

    Gördüm cümle canlar semah dönüyor
    Gök yüzünden nurlar yere iniyor
    Bütün gönüllerde kandil yanıyor
    Erkanı ne güzel yolu ne güzel

    Pirler oturmuşlar kendi postuna
    Hakka niyaz ettim niyaz üstüne
    Herkes yalvarıyor gönül dostuna
    Lisanı ne güzel dili ne güzel

    Sevgi oldu bu gönlümün gıdası
    Her güzelin çekilir mi edası
    Beni hoş eyledi aşkın badesi
    Şerbeti ne güzel balı ne güzel

    Garip Bektaş gonca gülü derince
    Muhabbet sevgisi kalbe girince
    Hakkın cemalini kulda girince
    Yaradan ne güzel kulu ne güzel


    ALDANMA GÖNÜL

    İnsanlar oynuyor köşe kapmaca
    Sakın ha bunlara aldanma gönül
    Bunlar şeytandan da daha şeytanca
    Sakın ha bunlara aldanma gönül

    Karası içinde hiç bilemezsin
    Şeytanı aldatır sen anlamazsın
    Başın derde girer iflah olmazsın
    Sakın ha bunlara aldanma gönül

    Dost diyerek tuzak kurar dostuna
    Mazlumca bürünür kuzu postuna
    Sonra aç kurtları salar üstüne
    Sakın ha bunlara aldanma gönül

    Çıkar için aklı baştan şaşınca
    Düşmanla dost olur işi dişince
    Nolur kararını verme peşince
    Sakın ha bunlara aldanma gönül

    Düşün Garip Bektaş her şeyi düşün
    Düşersen olmuyor candan yoldaşın
    İster bacın olsun ister kardaşın
    Sakın ha bunlara aldanma gönüm


    GEL GİDELİM HACI BEKTAŞ VELİ’YE

    Eğer gerçekleri görmek istersen
    Gel gidelim Hacı Bektaş Veli’ye
    Muhabbet demine girmek istersen
    Gel gidelim Hacı Bektaş Veli’ye

    Orada kurulsun bir ulu divan
    Gerçekten görülsün sevilen seven
    Varını yoğunu bu yola veren
    Gel gidelim Hacı Bektaş Veli’ye

    Şeriattan tarikata geçelim
    Hakikatten marifeti seçelim
    Pir elinden dolu bade içelim
    Gel gidelim Hacı Bektaş Veli’ye

    Keramet ehlinin ol kerem kani
    Biz bizden alalım ilmi irfanı
    Sevgide bulalım dini imanı
    Gel gidelim Hacı Bektaş Veli’ye

    Atalım kalplerden kini nefreti
    İnsana verelim sevgi hürmeti
    Kendinde ara bul her hakikati
    Gel gidelim Hacı Bektaş Veli’ye

    Hiç bir canı incitmeden kırmadan
    Kendi kusurunu kendin görmeden
    Boş boşuna bu bedeni yormadan
    Gel gidelim Hacı Bektaş Veli’ye

    Garip Bektaş hak çağırır dilimiz
    Ezelden ikrara bağlı belimiz
    Erenler yoludur gerçek yolumuz
    Gel gidelim Hacı Bektaş Veli’ye
    BİTİRDİN

    Gül diyerek diken diktin bağıma
    Gözün aydın dünya beni bitirdin
    Zamansız kar yağdı gönül dağıma
    Gözün aydın dünya beni bitirdin

    Kalbime bir yara açtın derinden
    Yüreğimi söküp aldın yerinden
    Hangi seven vefa gördü yarinden
    Gözün aydın dünya beni bitirdin

    Ömrümün boyunca çektirdin acı
    Açtığın yaranın yoktun ilacı
    Yıkıldı gönlümün tahtıyla tacı
    Gözün aydın dünya beni bitirdin

    Yorgun düştü bu gönlümün kervanı
    Geldi çattı ayrılığın zamanı
    Bir gün sürdürmedin demi devranı
    Gözün aydın dünya beni bitirdin

    Bu Garip Bektaş’la dalganı geçtin
    Çile çekmek için hep beni seçtin
    Sen benim başıma çok işler açtın
    Gözün aydın dünya beni bitirdi


    SEN GELDİN

    Yıllar önce açılmıştı aramız
    Yine bugün hatırıma sen geldin
    Kabuk tutmuş, küllenmişti yaramız
    Yine bugün hatırıma sen geldin.

    Ne bir mektup ne bir haber bekledim
    Sır diyerek sevgimizi sakladım
    Şöyle geçen yıllarımı yokladım
    Yine bugün hatırıma sen geldin

    Yaşım yüz olsa da, ister yüz elli
    Gönlüm unutmamış seni temelli
    Hasretin içimde çıkmıyor belli
    Yine bugün hatırıma sen geldin.

    Ayrılık treni gelip geçerken
    Sevda dağlarını delip geçerken
    Herkes kendisine bir yar seçerken
    Yine bugün hatırıma sen geldin.

    Garip Bektaş der ki: hayalde düşte
    Akıldı bırakmadı bu sevda başta
    Dört mevsim içinde baharda kışta
    Yine bugün hatırıma sen geldin


    Kerbela’da Şah Hüseyin aşkına

    Bir canım vardı verdim erenler
    Kerbela’da Şah Hüseyin aşkına
    Serimi meydana serdim erenler
    Kerbela’da Şah Hüseyin aşkına

    Aşkın ateşine yaktım özümü
    Uyandım gafletten açtım gözümü
    Muhammed Ali’ye verdim sözümü
    Kerbela’da Şah Hüseyin aşkına

    Bütün kainatı eyledin seyran
    Hakkın emriyle dönüyor devran
    Dosta varmak için yürüyor kervan
    Kerbela’da Şah Hüseyin aşkına

    Varıp kapısına yüzümü sürdüm
    Erenler cemine kusursuz girdim
    Bütün gerçekleri orada gördüm
    Kerbela’da Şah Hüseyin aşkına

    Garip Bektaş der ki kurbanlık koçum
    O cananı sevmek benim tek suçum
    Kınamayın dostlar yanıyor içim
    Kerbela’da Şah Hüseyin aşkına
    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

  2. #12
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    2 mesaja 2 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Sıdkı baba (aşık pervane)

    On dört yıl dolandım Pervanelikte
    SIDKI ismim buldum divanelikte
    Sundular aşk meyin mestanelikte
    Kırkların ceminde dar'a düş oldum.



    SIDKI'yam çok şükür didara erdim
    Aşkın pazarında hak yola girdim
    Gerçek ariflere çok **** verdim
    Şimdi Hacıbektaş Pire düş oldum.

    Sıdkı Baba'nın soyu Oğuz Türkleri'nin Bozok koluna bağlı Dedekargın örelerine da aşiretinden gelir. Dedekargın aşireti Anadolu'nun çeşitli yörelerine dağılırken bir grup da Malatya'da Tohma çayı kenarında Çerme adında bir köye yerleşmişler, uzun yıllar bu köyde yaşayarak arazi ve mülk sahibi olmuşlardır. Bunların arasında Hacı Ahmetler diye tanınan bir aile vardır. Sıdkı Baba'nın dedesi bu Hacı Ahmetlerdendir.

    Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme dönemlerinde Anadolu'da devlet otoritesi sarsılmış, devlet güvencesi ve can güvenliği kalmamıştır. Aşiretler arasında kıran kırana, gücü gücü yetene bir savaş ve rekabet hüküm sürer. Baş vurulacak makam yoktur. Yörede çoğunlukta olan Kürt aşiretleri üstünlük sağlayarak zaman bu zaman derler, zulüm, işkence ve baskılarını artırırlar ve bu köy halkını topluca göç etmek zorunda bırakırlar. Köy halkı canını kurtarmak için arazisini ve evini terk edip guruplar halinde göç ederek Silifke yöresine yerleşirler. İlk kafilede Hacı Ahmetler de vardır. Fakat Hacı Ahmetler bu durumu hazmedemeyerek geri gidip arazilerine sahip çıkmayı, kendi evlerinde oturmayı kararlaştırıp köylerine dönmek üzere yola koyulurlar. Tarsus'un Yenice köyü yanına geldiklerinde yeni bir kafile ile karşılaşırlar. Niyetlerinin geri gitmek olduğunu söyleyince, yeni kafile: Sakın gitmeyin, azgınlığı daha da artırdılar, yakıp yıkma, talan işkence eskisini de geçti. derler. Hacı Ahmetlerin cesaretleri iyice kırılır. Fakat tam bu sırada bir kolera salgınına yakalanırlar. Ailenin bütün erkekleri ölür. Bu göç yolculuğunu at sırtında, heybe gözünde, kundağa sarılı olarak yapan Mehmet adında bir küçük çocuk vardır. Erkek olarak yalnız bu bebek Mehmet koleradan kurtulmuştur. Bu yüzden kadınların ölümünden kurtulanları Mehmet'le Yenice'de yerleşmek, zorunda kalmışlardır.

    Zamanla Mehmet büyür, on sekiz yaşında bir delikanlı olarak ailenin tek erkeği ve umudu olur.

    İşte bu sırada Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa Osmanlı devletine baş kaldırmış, Kütahya'ya kadar gelen orduları yenilgiye uğrayınca, Mısır'a geri dönerken, yol boyu orduya elverişli gençleri toplayarak zorla Mısır'a götürmüşlerdir. Bunların arasında Mehmet de vardır.

    Mehmet Mısır'a vardıktan bir müddet sonra bir arkadaşıyla kaçmayı başararak köyüne döner ve Eşeli adında bir kızla evlenir. Bu evlilikten Ahmet ve Zeynel Abidin adında iki oğlu olur. İki kardeş köy medresesinde okuyup yazmayı öğrenirler. Zeynel Abidin saz çalmayı da öğrenir ve (Pervane) mahlasıyla deyişler söylemeye başlar. Altı yaşında deyiş söylediği rivayet edilmiştir. Mehmet'in erken ölümü ile çocuklar yetim kalırlar.

    Zeynel Abidin'in adı artık Pervane'dir. Pervane on iki yaşına geldiğinde ününü duyduğu Hacıbektaş Dergahına gitmeyi arzular, annesinden izin ister. Annesi çocukluğunu bahane ederek izin vermez, biraz daha büyü de sonra gidersin der. Fakat Pervane aklına koyduğu için bir gün habersizce kaçar, farkına varan annesi arkasından atlı göndererek yoldan geri çevirtir. Pervane bir müddet sonra tekrar kaçar ve bu sefer planını uygulamayı ve Hacıbektaş'a ulaşmayı başarır.

    Pervane 1293 yılında dergaha gittiğini ve o zaman on iki yaşında olduğunu deyişlerinde tekrarlamaktadır. Buna göre doğum yılı 1281 miladi 1865'tir.


    Dergaha Varış

    Pervane, köyünden kaçmayı başarıp yola koyulduğunda maceralı bir yolculuk geçirir. Yolu bilmediğinden sorarak tek başına ve yürüyerek yola devam eder. Akşam bir hana vardığında arkasından hana bir atlı gelir. Bu zat Pervane ile ilgilenir ve Hacı Bektaş'a gideceğini öğrenince "Ben de o tarafa gideceğim, beraber gideriz" der. Fakat Pervane kuşkulanmaktadır. Annesi tarafından gönderildiğini sabah olunca kendisini geri götüreceğini düşünerek huzuru ve uykusu kaçar. Fakat sabahleyin beraber yola düştüklerinde geldiği yöne gitmediklerini görünce içi rahatlar, birlikte yola devam ederler. Bir vadiye düşerler ki, mevsim ilkbahar, kar suları dolayısıyla dereler coşkun akmakta. Vadi boyunca coşkun sularla yol pek çok kereler kesişmekte. Çocuk Pervane'nin o suları geçmesi mümkün değil.

    Atlı : "Oğlum bu suları nasıl geçeceksin, gel terkime bin diyerek" çocuğu atın arkasına alıp vadiyi geçtikten sonra düzlüğe erince "Ben Konya'ya gidiyorum, şu yol doğru dergaha gider, bir tarafa sapmadan doğru gidersen dergaha ulaşırsın" der ve yolları ayrılır.

    Pervane bunu kendisine yardıma gelen ulu bir zat ve mutlu bir olay olarak kabul etmektedir.

    Dergaha vardığında durumu Şeyh ve postnişin olan Feyzullah Efendiye bildirirler. Şeyh "üç gün istirahat etsin de sonra görüşürüz" der. Pervane bu üç günü sabırsızlıkla bekler ve şeyhin huzuruna çıkardıklarında, bir ay hizmet edip geri gitmek arzusunda olduğunu söyleyince Şeyh "Oğlum bir ayda ne öğreneceksin, sende istidat ve kabiliyet görüyorum, burada kal, seni Çelebi efendilerle okutayım, alim olursun aşık sadık olursun" dediğinde Pervane kalmayı kabul etmiş ve Şeyhi huzurunda :

    Hublar ser çeşmesi nur-i Feyzullah
    Arz'ettim cemalin seyrana geldim

    dizeleriyle başlayan koşmayı söylemiştir.

    Şeyh : "Aferin oğlum, çok beğendim, bu yaşta bu sözler bir aşık eseridir. Saz da çalarmısın?" diye sorduğunda "Evet efendim, sözüme göre sazım da var" diye cevap vermiş ve eline bir' saz verdiklerinde o anda irticalen ve saz ile :

    Aşık oldum bir keremler kanına
    Gönül arz ettiği cana kavuştu.

    dizeleriyle başlayan, ikinci deyişini söylemiştir.

    O zaman dergahta değerli hocaları olan bir medrese vardır, Feyzullah Efendi Yozgatlı meşhur Ali Nihani Hoca'yı da İstanbul'dan getirterek medreseyi takviye etmiştir. Çocuklar Cemaleddin ve Veliyeddin Çelebiler bu medresede okumaktadırlar. Pervane de bu medresede okumaya başlamıştır.

    Pervane dergaha geliş yılını çeşitli deyişlerinde şu dörtlüklerle belirtmiştir :

    Bin iki yüz doksan üç oldu yıllar
    Aktı gözlerimden kan oldu seller

    Erişti nevbahar açıldı güller
    Can bülbülü gülistana kavuştum

    Sene bin iki yüz doksan' üçünde
    İçirdiler aşk badesin düşümde

    Bir güzelin sevdası var başımda
    Ya Rabbena şükür elhamdülillah.

    Pervane iki yıl geçtik ten sonra anne hasreti duyarak şeyhinden üç ay izin almış ve Yenice'ye gitmiş, izninin bitiminde tekrar dergaha döndüğünde Şeyh Feyzullah Efendinin öldüğünü öğrenmiştir.

    Dergah postuna oturan büyük oğlu Cemaleddin Efendi yeni şeyhi ve medrese arkadaşıdır. Medrese hocalarıyla devamlı ilişki içinde adeta zamana bağlı olmaksızın öğrenimlerine devam ederler. Diğer taraftan da tarikat işleriyle uğraşarak sık sık birlikte yurt gezileri yaparlar. Medrese tahsili ve tarikat hizmetleri iç içe olarak Cemaleddin Efendi ile beraberliklerini 1310 yılına kadar sürdürürler.

    Pervane, Şeyh Feyzullah Efendiye gösterdiği bağlılığı, daha fazlasıyla oğlu Şeyh Cemaleddin Efendiye de göstermiştir. Kendisine verilen görevleri yapmaktaki çalışkanlığı ve dürüstlüğü ile dikkati çeken ve sevilen Pervaneye. gösterdiği bu bağlılık ve sadakatinden dolayı Şeyh Cemaleddin Efendi bir gün "Senin adın bundun sonra Sıdkî olsun demiş ve Pervane bu adı çok beğenerek benimsemiş, bundan sonra adı da, mahlası da Sıdkî olmuştur. Bundan sonraki deyişlerinde Sıdkî mahlasını kullanarak bu olayı büyük bir sevinç ve şükran duygularıyla şu şekilde ifade etmiştir :

    Cemaleddin hünkar dil-i şadıma
    İrşad ile Sıdkî dedi adıma
    Hasılı yetirdin her muradıma
    Ya Rabbena şükür elhamdülillah

    ---------

    On dört yıl dolandım Pervanelikte
    SIDKÎ ismim buldum divanelikte
    Sundular aşk meyin mestanelikte
    Kırkların ceminde dar'a düş oldum.

    ---------

    Er ceminde agah oldum bu sırra
    Yüküm cevahirdir çözmem her yere
    On dört sene hizmet ettim bir pire
    Bu Sıdkî mahlasın kazandım yeter.

    ---------

    Cemaleddin Efendi bütün gezilerini Sıdkî ile beraber yapmış. Sıdkî'nin eline kendisinin halifesi ve vekili olduğuna dair bir berat (belge) vererek ayrıca tarikat gezilerine göndermiştir.

    Sıdkî, şeyhi adına ve onun vekili sıfatıyla tarikat hizmetlerini yürütmek amacıyla bütün Anadolu'yu dolaşmış ve böylece tarikatın ikinci adam durumuna. gelmiştir.

    Bu gezilerinden birinde Merzifon'un Harız köyü nü beğenerek oraya yerleşmek istemiş, Cemaleddin Efendi de sadık bir adamının dergahtan uzak bir yerde, dergahı temsilen tarikat hizmetlerini yürütmesini uygun görerek. kendisinden ayrılıp oraya yerleşmesine izin vermiştir.

    1309 (1893) yılında, Çorum'un Alaca İlçesi İmad Hüyüğü köyünden Mehmet Dede evladından Ali Ağa'nın kızı ve Aziz Ağa'nın kız kardeşi olan Hatice, hizmet görmesi için dergaha bırakılmış bulunmaktadır. Cemaleddin Efendi Sıdkî'nin bu kızla evlenmesini münasip görmüş ve teklifi kabul edilerek evlenme töreni yapılmıştır.

    Sıdkî bu evlenme tarihini bir defterinin boş bir yaprağına kendi el yazısıyla şu şekilde yazmıştır : "Temmuz sene 1309 tarihli Pazartesi velime-i acizaneme mübaşeret olunup, Cuma gecesi 31 Temmuz biemr-i ilahi visale mülakat olunmuştur. Sıdki."


    Harız Köyüne Yerleşme

    Sıdki (Pervane) daha bir yılını doldurmayan, taze gelini alarak 1310 (1894) yılında gider Harız köyüne yerleşir. Köylü bu olaydan çok memnundur. Önce muvakkat bir ev tahsis etmişler, kısa zamanda civar köylerin de yardımıyla, köyün kenarında geniş bahçeli iki katlı bir ev yaparak kendisine bağışlamışlardır.

    Sıdki ömrünün kalan 34 yılını bu evde tamamlamıştır. Bu köye gelişini bir koşmasının son dörtlüğünde şöyle söylemiştir :

    Aşık oldum kaşlarının yayına
    Serim verdim ben Ali'nin soyuna
    Sene bin üç yüz on Harız köyüne
    Geldi de bir aşık Pervane gitti.

    Tarikattaki hizmetleri ve kazandığı ilmi derecesiyle Baba'lık sıfatı alan ozanımız çeşitli yörelerde (Aşık Sıdkı, Sıdkı Efendi, Sıdkı Baba,, Cemal Efendimin aşığı Sıdkı Baba) adlarıyla tanınmaktadır.

    Bazı yörelerde (Tarsus'lu Sıdkı, Adana'lı Sıdkı) diye de tanınmakta ise de, Harız köyüne isteyerek yerleşmesi, ilk defa başını soktuğu evi olması, çocuklarının orada doğması, nüfus kaydının orada olması dolayısıyla kendisini Merzifon'lu saymıştır. Çeşitli vesilelerle Merzifon'lu, Harız'lı olduğunu tekrarlamıştır. Yakın çevremizde (Harız'lı Sıdkı Baba) denildiğine bizzat şahidim.

    Harız köyüne yerleşmek Sıdkı Baba'nın hayatında ikinci dönüm noktası olmuştur. Önceleri Şeyhi'nin talimatıyla hareket ederken, artık bağımsız hareket etmeye ve kararlarını kendisi vermeye başlamıştır. Bu köyde yaşadığı müddetçe geniş bir çevrenin tarikat sorumluluğunu taşımış, muhibbanın dergaha olan adak ve bağışlarını ve dergah giderlerini karşılamak üzere devletçe tahsis edilen köylerin aşarını toplayarak yılda iki-üç defa dergaha götürmüştür. Tarikat hizmetleriyle bütün Anadolu'yu adım adım gezmiş, Şam'a, Bağdat'a gitmiş, Şam'da Emeviye camiini basarak camidekilere saldırmış, olay çıkarmış, Sivas, Malatya, Tunceli, Erzurum, Erzincan, Kars taraflarına bir çok defalar gitmiştir. Sivas'ta da olaylar çıkarmış, iftiraya uğramış, hapse atılmıştır.

    Karaman yakınında bir çayırlıkta atları çalınmış, sürerek Karaman'a girmişler, atların yerini tespit etmişler, fakat atları çalan ahıra kilitleyerek, "öyle at yok burada" deyip savmak istemiş. Mahkemeye vermişler, mahkemeleri günlerce uzamış. Hacıbektaş dergahı hizmetinde gezdiklerini öğrenince Kadı da hakaret etmiş ve davayı sürüncemede bırakmış. Bunun üzerine Sıdkı Baba 45 beyitlik uzun bir destan yazarak kadıya sunmuş. O gün rastlantı olarak Konya Müddeiumumisi de mahkemede bulunuyormuş. Destanı savcı alarak sesli okumaya başlamış,

    Söylerim sözümü Pir Bektaş diye
    Gerçi gelirse de yüz, bin taş diye
    Niçin dahledersin kızılbaş diye
    Seni ibn-i Süfyan necaset kadı

    beytine sıra gelince, kadı müddeiumiumiye dönerek itiraz etmiş, "Burası çok ağır olmuş, bunu çıkarsın" demiş, Konya savcısı da "yok yok bunu çıkarınca destanın düzeni bozulur" diye latife etmiş ve sonunda davayı kazanarak atları teslim almışlar.

    Sıdki Baba yılın yarıdan çoğunu Harız köyü dışında ve gezmelerde geçirmiş, gittiği her yerde halkın ihtiyaçlarıyla ilgilenmiş, halk arasındaki anlaşmazlıklarda hakim gibi karar vererek, heybetli görünüşü ile halk üzerinde etkili olmuş ve dediklerini yaptırmıştır.
    Çeşme, medrese, cami, yol, köprü yapım ye tamirlerine, tekke ve türbelerin tamirlerine çok gayret göstermiş, halkı köylerde imece usulü ve zorla çalıştırmıştır. yaptırdığı bu işler için de tarih belirleyen şiirler söylemiştir.

    Yakınımızdaki Amasya'nın Kovay köyüne cami ve çeşme yaptırmış, çalışmak istemeyenleri dövmüş ve bu olaya güzel bir destan yazmış. Babam Ali Baki tamamı kaybolan bu destanın şu iki dizesinin aklında, kaldığını söylemiştir :

    Kim getirmez bu çeşmenin taşını
    Taş yerine tığlayıp koy başını.

    Merzifon'da 5-6 yüz yıldır harabe olmuş Piri Baba türbesini tamir ettirmiş, yanındaki kabristanla birlikte geniş avlusunu duvar içine aldırmış, yanına ayrıca bir misafirhane ve mutfak yaptırmıştır. (Tekkelerin kapatılmasında misafirhane ve mutfak yıktırılmıştır.) O günlerde köylüsü Bayram Kahya, Sıdki Baba'ya gelerek "Rüyamda Koçu Baba'yı gördüm. "Piri Baba tamir oldu, çok memnun oldum, fakat ben burada garip kaldım. Sıdki Efendiye selam söyle benim kabrimi de yaptırsın", dedi" demiş. Sıdki Baba derhal Merzifon'a giderek Belediye ustası Hakkı ile 12 altın liraya pazarlık ederek işi havale etmiş. Amasya'nın Köyceğiz köyünde Emiroğlu Ahmet Ağa'ya giderek durumu anlatmış ve bu parayı halktan toplayacağını söylemiş. Ahmet Ağcı 12 altın lirayı kendisi vererek "Başka köylere giderek zahmet çekme, bu hayır da bizim olsun" demiştir. Türbe tamir edilerek anahtarı hizmetkarı Sadık Efendiye teslim edilmiştir.

    Bir gün Merzifon yolu üzerinde Abazalar köyü den Çakmakçı Ağa yolda karşılaştığı yabancıya kimliğini sormuş, Harız'lıyım, şehre gidiyorum cevabı alınca, "Bu vakitsiz gidiş niye, kefen mefen mi lazım oldu" diye tekrar sorduğunda, Harız'lının birisiyle bir sınır davamız var, mahkemeye vereceğim" demesi üzerine, "Niye Sıdki Baba köyde yok mu demiş, "Dün geldi, köyde" cevabını alınca Çakmaçı Ağa adamı azarlamış "Utanmıyor musun, hakim kendi köyünde otururken ellerin hakimine gidilir mi, dön geriye, Sıdki Baba'ya benden selam söyle işinizi halleder" diyerek köylüyü geri çevirmiştir.

    Sıdki Baba ilim ve irfanıyla, halka hizmet ve dürüstlüğüyle büyük itibar ve saygı toplamış ve cesur bir kimse olarak tanınmıştır. Çorum'un Hatap boğazında eşkıyalar tarafından yolu kesilince, silahını çekip eşkıyanın üzerine yürümüş ve kovalamış, adı yöreye yayılmıştır.

    1915 yılında Birinci Dünya Savaşı'nda memleketin uçuruma gittiğini gören Şeyh Cemaleddin Efen Padişah Sultan Reşat'a başvurarak memleketin kurtulması için. bu çorbada kendisinin de tuzu olması muhibbandan gönüllü bir mücahidin Alayı teşkil ederek Ruslarla savaşa girmek istediğini söylemiş ve izin istemiştir. Padişahtan gerekli izni alarak her vilayete asker toplamak üzere husisi adamlarını göndermiştir. Kendisi Alay kumandanı olarak Erzurum Şubenin, Sıdkı Baba da Yüzbaşı rütbesiyle Erzincan Şubesininsinin başında bulunmuşlardır. Böylece bir Alay meydana getirilerek doğu cephesinde Ruslarla savaşa girilmiş, bir yıla yakın çarpışmalar ve o zaman çok başarılar elde edildiği halk arasında anlatıla gelmiştir.

    Sonradan bu Alay İstanbul Hükümetinin emriyle dağıtılmış, yaşlılar serbest bırakılmış, gençler diğer Alaylara bölüştürülmüştür.

    Burada üzülerek belirtmek isterim ki, sıcacık dergahında oturmak varken, vatanı için bunca zahmete katlanarak, kendi iradesiyle cepheye gidip karınca kararınca yapılan bu vatanperverlik tarihçi ve yazarların gözünden kaçmaktadır. İki satma da olsa niçin şükran duyguları belirtilmez anlamak mümkün değil.

    Sıdkı Baba dünya malına heveslenmemiş, çok kanaatkar olmuş, eline çok imkan geçtiği halde servet ve mal edinmeyi aklından geçirmemiştir. Bazı şairler gibi ömrünün sonunda sefalete düşmemiş, içki ve sefahata kapılmamış büyük bir itibarla sultanlar gibi yaşamıştır. Harız köyündeki halkın bağışladığı evinden başka çocuklarına bir şey bırakmamıştır.

    Cemaleddin Efendi kadirşinaslık olmak üzere kendisine çiftlik almak istemiş kabul etmemiş, Harız köyü yakınına göçmen yerleştirilirken ona da arazi vermek istemişler onu da kabul etmemiş, Merzifon Piri Baba Medresesinde geçici hocalık yaptığı sırada ilmine hayran olan diğer hocalar ve Merzifon eşrafı, medresede daimi hocalığı kabul etmesi halinde kendisine ev, bağ, bahçe alıp bağışlayacaklarını ve tapusunu hemen vereceklerini vaat etmişler, O parmağıyla köyünü göstererek "Siz medresenize her zaman hoca bulursunuz, lakin benim oradaki vazifemi yapacak adam bulunmaz" diyerek onu da kabul etmemiştir.

    Sıdkı Baba'nın ilk eşinden oğlu Ali Baki ve yedi kızı dünyaya gelmiştir. Kızların üçü çocukken ölmüş diğerleri büyüyüp evlenmişlerdir. 1911 yılında eşi Hatice ölünce, 1912 yılında Harız köyünden Naciye adlı bir kızla ikinci evliliğini yapmış, ondan da Hamdullah adında bir oğlu ve iki kızı daha dünyaya gelmiştir.

    Sıdkı Baba'nın bir yönden yorucu ve maceralı, diğer yönden ise kazandığı büyük saygı ile gittiği her yerde padişahlar ve sultanlar gibi karşılanarak çok debdebeli ve şaşalı geçen hayatı 1928 yılında son bularak fani dünyadan göçüp vuslata ermiş ve ten kafesi Harız köyü mezarlığına gömülmüştür.



    Muhsin Gül
    Şeyh Cemaleddin Efendi Aşığı Halk Ozanı
    Sıdkî Baba Hayatı ve Şiirleri
    Ankara - 1984


    Eserlerinden bazıları:

    1
    Çatılmadan yerin göğün binası
    Muallakta iki nur'a düş oldum
    Birisi Muhammed, birisi Ali
    Lahmike lahmi de bire düş oldum.

    Ezdi aşkın şerbetini hoş etti
    Birisi doldurdu biri nuş etti
    İkisi bir derya olup cüş etti
    La'l ü mercan inci dür'e düş oldum.

    O derya yüzünde gezdim bir zaman
    Yoruldu kanadım dedim el'aman
    Erişti car'ıma bir ulu sultan
    Şehinşah bakışlı ere düş oldum.

    Açtı nikabını ol ulu sultan
    Yüzünde yeşil ben göründü nişan
    Kaf ü nun suresin ol(udum o an
    Arş kürs binasında yare düş oldum.

    Ben Ademden evvel çok geldim gittim
    Yağmur olup yağ'dım ot olup bittim
    Bülbül olup firdevs bağında öttüm
    Bir zaman gül için har'a düş oldum.

    Adem ile balçık olup ezildim
    Bir noktada dört hurufa yazıldım
    Ademe calı olup Şit'e süzüldüm
    Muhabbet şehrinde kara düş oldum.

    Mecnun olup Leyla için dolandım
    Buldum mahbubumu inanıp kandım
    Gılmanlar elinden hulle donandım
    Dostun visalinde nar'a düş oldum.

    On dört yıl dolandım Pervanelikte
    SIDKÎ ismim buldum divanelikte
    Sundular aşk meyin mestanelikte
    Kırkların ceminde dar'a düş oldum.

    SIDKI'yam çok şükür didara erdim
    Aşkın pazarında hak yola girdim
    Gerçek ariflere çok **** verdim
    Şimdi Hacıbektaş Pire düş oldum.

    2
    Ayrılık dolusun aldım destime
    Dostlar himmet eylen gidelim bugün
    Hasret kaldım yaranıma dostuma
    Dostlar himmet eylen gidelim bugün

    Vücud yaralandı sağlanmak olmaz
    Sair ateşlere dağlanmak olmaz
    Gönül cüş eyledi eğlenmek olmaz
    Dostlar himmet eylen gidelim bugün

    Ayrılık firkatı düştü bu cana
    Kavuşmak isterim kaşı kemana
    Hasretteyim eşe dosta yarana
    Dostlar himmet eylen gidelim bugün

    Çekerim firkatı yanarım nara
    Genç yaşımda çok hal geldi bu sere
    Sekiz aydır hasret kaldım o yara
    Dostlar himmet eylen gidelim bugün

    Eşinden aynlan aşık del'olur
    Akar gözlerimin yaşı sel olur
    Böyle ayrılana bir gün gel olur
    Dostlar himmet eylen gidelim bugün

    Hasretim pek bu aylarda bu yılda
    Nice bir gezeyim şu gurbet elde
    Bizi unutmayın duada dilde
    Dostlar himmet eylen gidelim bugün

    Biçare PERVANE gurbette kaldı
    Şu aşkın dertleri sinemi deldi
    Aylar tamam oldu çileler doldu
    Dostlar himmet eylen gidelim bugün.

    3
    Bir selam göndermiş o nazlı yarım
    Yüz sürüp payına gitmeyinc'olmaz
    Artar bülbül gibi Ah ile zarım
    bostun bahçesinde ötmeyinc'olmaz

    Cennet bahçesinde Huri kızları
    Hayal oldu, gözlerime gözleri
    Keman ebruları güneş yüzleri
    Sükker leblerinden tatmayınc'olmaz

    Abdal oldum hırka giydim şal gibi
    Aceb gülermiyim ben de el gibi
    Bahçede açılmış gonca gül gibi
    Canımı canına katmayınc'olmaz

    Daha ne gam yarı bulduktan sonra
    Sinem sinesine sardıktan sonra
    Dost yolunda abdal olduktan sonra
    Ar namus hırkasın atmayınc'olmaz

    Kul PERVANE'm gitmez oldu hayalin
    Ne yaman yeğindir derd ü melalin
    Hublar serfirazı Nur-i Cemalin
    Ulaşıp destine yetmeyinc'olmaz

    4
    Aşk atına süvar olan aşıklar
    Ölünceye kadar yorulmaz imiş
    Hakkı can gözüyle gören sadıklar
    Bu fani dünyaya sarılmaz imiş

    Arifler mal için etmez teftişi
    Cümlenin muradın veren bir kişi
    Bir gerçeğe taktıranlar kirişi
    Değme tokmak ile kırılmaz imiş

    Kiraman katibi cümleyi yazan
    Berhudar mı olur doğrudan azan
    Fırsat elde iken sermaye kazan
    Eli boş divana varılmaz imiş

    Bahçesini serçeşmeden suvaran
    Muhabbet meyvesi biter firavan
    Ehl-i Beytten çerağını uyaran
    Kıyamete kadar kararmaz imiş

    SIDKI der yar olma kavl-i yalana
    Sakın emeğini verir talana
    Bunda al-evlada muhib olana
    O divanda sual sorulmaz imiş
    5
    Siyah perçemlerin hatem yüzlerin
    Garip bülbül gibi zareler beni
    Hilal ebrulerın ahu gözlerin
    Tiğ-i sevda yaralar beni

    Kaşların Bismillah, vechin Beytullah
    Seni öz nurundan yaratmış Allah
    Sevmişem ben seni terketmem Billah
    Aşkın hançerile vuralar beni

    Elif kametine hayran olduğum
    Gece gündüz hayaline yeldiğim
    Hep senin içindir boyun eğdiğim
    Yoksa zaptedemez buralar beni

    Hub cemalin gördüm ahüzar oldum
    Aşkına düşeli sevdakar oldum
    Kalmadı tahammül bikarar oldum
    Meğer tabutlara saralar beni

    SIDKI'yam Billahi, ben terketmezem
    Başka güzellere gönül katmazam
    Dövsen de kovsan da burdan getmezem
    Meğer ferman gelip süreler beni


    6
    Lamekan elinden kan'a getirdin
    Ya Rabbena şükür elhamdülillah.
    Hayat verdin bu cihana getirdin
    Ya Rabbana şükür elhamdülillah.

    On iki yaşımda aşka düşürdün
    Biryan ettin bu sinemi pişirdin
    Kanat verdin nice dağlar aşırdın
    Ya Rabbena şükür elhamdülillah.

    Sürdüm yüzlerimi ulu dergaha
    Dergahta oturan gül yüzlü şaha
    Dönmüşem yönümü ol kıblegaha
    Ya Rabbena şükür elhamdülillah.

    Sene bin iki yüz doksan üçünde
    İçirdiler aşk badesin düşümde
    Bir güzelin sevdası var başımda
    Ya Rabbena şükür elhamdülillah.

    Ayal verdip, evlat verdin, zat verdin
    Kılıç verdin, kalkan verdin, at verdin
    Her bir dileğimi iki kat verdin
    Ya Rabbena şükür elhamdülillah.

    Biri üç yüz kırk oldu tarihi hicret
    Kırk yedi yıl kıldım mürşide hizmet
    Şeyh Sultan Feyzullah eyledi himmet
    Ya Rabbena şükür elhamdülillah.

    Cemaleddin hünkar dil-i şadıma.
    İrşad ile SIDKİ dedi adıma
    Hasılı yetirdin her muradıma
    Ya Rabbena şükür elhamdülillah.


    7
    Mahlasım Pervane gezdim bir zaman
    Sıdki mahlasını verdi bir üstad.
    yedullah suresi okundu ilan
    Hamdülillah beni eyledi irşad.

    Hicab perdeleri kalktı gözümden
    Türlü hikmet zahir oldu özümden
    Kerem buldum kadd-i serfirazımdan
    Anın içün böyle olmuşum dilşad.

    Erişti feyz-i Hak eseri cana
    Açtım gözlerimi baktım cihana
    Çok şükür kul oldum azim sultana
    Harabe kalbimi eyledi bünyad.

    Erenler şahından dersimi aldım
    Doksan bin kelamın künhünü buldum
    Aslı bir noktadır zatını bildim.
    Her, cana söylenmez iş bu istidad.

    SIDKİ sadık bu mahlası bulalı
    Kalmadı gönülde dünya melali
    Mabudum, maksudum nüri Cemali
    Ol bana Şirin'dir, ben ona Ferhad.

    8
    Bir zaman efsane yeldim cihanda
    Şimdi bir sultana eriştik şükür
    Fehmettim eşyayı seb'ül mesan da
    Nokta-i bürhana eriştik şükür

    Yedi harften bir noktaya süzüldük
    Esmaü'l Hüsna'ya anda yazıldık
    Ehlibeyt'in katarına düzüldük
    Menzil'i merdane eriştik şükür

    Eliftir dersimiz be dir hecemiz
    Feyz-i Hakka mazhar oldu nicemiz
    Hakikat kitabın açtı hocamız
    Sure-i İmrana eriştik şükür

    Otuz altı babdan içeri girdik
    Hamdülillah ne hub didara erdik
    Kaldırdı nikabın cemalin gördük
    Acaib seyrana eriştik şükür

    SIDKI der dembedem zikrullahımız
    Cana hayat verir Feyzullahımız
    Sertac-i Muhammed eyvallahımız
    Sırr-ı lamekana eriştik şükür





    Not: Bir çok Antolojide yer almayan ve fazlaca tanınmayan Sıtkı Baba(Pervane) hakkında şimdiye kadar biri Hayrettin İvgin tarafından bir diğeri de torunu Muhsin Gül tarafından iki ayrı kitap yayınlanmıştır. Sayın Muhsin Gül'ün hazırladığı çalışmada daha kapsamlı ve doğru bilgiler verilmektedir. Kitabın, dağıtımı yapılamadığı ilgili bir çok kişiye ulaşma imkanı olmamıştır. Ayrıca Muhsin Gül, "Ayrılık Hasreti" diye bilinen türkünün aslen "Ayrılık Ateşi" olduğunu belirtmiştir.
    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

  3. #13
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    2 mesaja 2 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Aşık Veli

    Mecnunum Leyla'mı Gördüm
    Bir Kerece Bakdı Geçti
    Ne Sordu Ne De Söyledi
    Kaşlarını Yıktı Geçti





    Veli'm Eydür Ne Hikmet İş
    Uyumadım Ki Görem Bir Düş
    Zülfünü Kement Eylemiş
    Boğazıma Taktı Geçti
    Aşık Veli, Şarkışla ilçesinin Ağacakışla bucağına bağlı İğdecik Köyünde doğdu. Babasının adı Hüseyin, annesinin ki Kamer'dir.

    Bugün hayatta olan torunları, soylarının Horasan'dan geldiğini ve Malatya'nın Hekimhan ilçesine yerleştiğini söylüyorlar. Arkasından da diyorlar ki : "Yerleşmişler ama; orasını pek beğenmemişler. Zoraki birkaç yıl oturmuşlar. Sonra kalkıp Şarkışla'ya gelmiş ve İğdecik Köyünü kendilerine yurt edinmişler."

    Veli'nin hem annesi hem de babası şairdi. Her ikisi de okuma yazma bilmedikleri için deyişlerini
    [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] bir deftere, geçiremediler. Aslında, köyde bu işi yapabilecek bir kişi de yoktu. Onun için ölümleri ile birlikte sözleri de unutulup gitti. Belki babasını birkaç deyişi cönk ve mecmualara geçmiş olabilir. Fakat bir nokta gözden uzak tutulmamalı : O çağda Sivas muhitinde Hüseyin adında o kadar çok aşık vardı ki, hangi deyiş, hangi Hüseyin'in? Tespiti imkansız bir şey...

    Annesine gelince, bugüne kadar incelediğim cönk ve mecmualarda Kamer adında bir şaire rastlamadım.

    Çocukluğu :
    Aşık Veli, 1853 yılında öldüğü vakit 60 yaşını aşkın olduğu söyleniyor: Buna göre doğumunun XVIII. yüzyılın sonlarında olduğu anlaşılmaktadır. Şimdilik kesin bir rakam vermeğe imkan yok.

    10 yaşında iken annesini, çok geçmeden de babasını kaybetti. Onların sağlığında üç-beş parça tarlaları vardı. Ölümlerinden sonra hepsi, çeşitli bahanelerle kapanın elinde kaldı. Kurtarmak için hangi dala yapıştıysa eli boşa çıktı. Köy yerinde malı mülkü, sığırı davarı olmayan kimsesiz bir çocuk ne yapar? Ancak şunun bunun yanında çobanlık. O da aynı yola gitmekten başka çare göremedi. Ağaların emrinde aylarca ve yıllarca şu dağ senin, bu tepe benim deyip, dolaştı durdu. Bulduysa yedi, bulamadıysa çekti sırtına abasını, koydu başını bir çul yığının üzerine.

    Vaktiyle bir aşığa yarı şaka, yarı ciddi, <<Bu çevrede neden çok şair yetişiyor? Havasından mı, yoksa, suyundan mı?>> diye sormuştum. Acı acı güldü...<<Yoksulluktan, çaresizlikten, dedi. En kötüsü de dertten. Efendi, insanı dert söyletir, dert... Sen hiç hali vakti yerinde, zengin bir kimsenin aşıklık yaptığını duydun mu?>>

    Galiba geçerli tek sebep bu!

    Hele bu şartlar bir insanda tümüyle mevcutsa, yoksul bir anne ve babadan geriye kalan tek miras aşıklıksa, o insan söylemez de ne yapar? Köylülerin çoğu <<O işe daha elinin önünün arkasını tanımadan başlamış>> dediler.

    İlk aşkı:
    Öteden beri, Yozgat'ın Muğallı Köyü Türkmenleri yaylak için İğdecik civarlarına gelirdi. Veli bir ara onlara da çoban durdu. Bakımları ve yardımlarını beğenmiş olacak ki, tam yedi sene hizmet etti. O yıllarda başından bir de gönül macerası geçti. Belki de yanlarında uzun süre bu meseleden dolayı kaldı.

    Ağasının Telli adında bir kızı vardı. Onunla iki kardeş gibi büyüdüler. Ne zamanki kız serpilip de zülüf düzmeğe başlayınca Veli'nin durumu değişti. İçinde çeşidi belirsiz duygular depreşmeğe başladı, önceleri kızın haberi yoktu. Sonra sezer gibi olduysa da pek umursamadı. O mevzuda ne yakınlık gösterdi, ne de çekingen davrandı. Arkadaşlıkları gene eskisi gibi sürdü gitti. Ama Veli, fazla sabredemedi. Bir bekledi, iki bekledi, en sonunda duygularını açığa vurdu :

    Ama dilber çok iş bilir ustasın
    Melül mahzun gezen bilmem hastasın
    Sinem püte ettin mekan istersin
    Muhkem imiş alamadım kal'an yar

    Kızın annesi ve babası vaziyeti neden sonradan anladılar. Fakat üzerine aldığı üzerine aldığı bir vazifeyi kusursuz yerine getiren Veli'yi bu mevzuda incitmek istemediler. Tek çıkar yolun, kızlarını kendi seviyelerinde ki bir kişi ile evlendirmek olacağına karar verdiler. Çok düşünmedilerde. Muğallı'lı bir genç uzun zamandan beri kapılarını aşındırıp duruyordu. Ona <<peki>> deyip işin içinden çıktılar.

    Veli, Telli Kız'ın başkasıyla evleneceğine bir türlü inanamadı. Daha doğrusu inanmak istemedi. Ne zaman ki göçünü kendi eliyle yükleyip onu yola vurunca, acı gerçeği kabul etmek zorunda kaldı:

    Hel hel ettim Mağara'dan uçurdum
    Telli Kız'ın gitti derler bu yola
    Elim ile evlerini göçürdüm
    Telli Kız'ın gitti derler bu yola

    Kemter'e Çırak Oluşu:
    Veli kabiliyetli bir gençti. Telli Kız'ı yolcu ettikten sonra söylediği deyişleri ağızdan ağıza yayılmaya başladı. Taa Şarkışla'nın Kale köyünde oturan Aşık Kemter'in kulağına kadar gitti. Kemter bu genci bayağı merak etti.Bir gün yanına ısmarladı. Onu ilk görüşte sevdi. Yanından ayırmak istemedi. Dizinin dibine oturtup aşıklığın bütün kurallarını ve törelerini öğretti. Birlikte söylediler, birlikte çığırdılar.

    Aylar, yıllar derken, bu mutluluk da çabucak geldi, geçti. Kemter 1818 yılında vefat etti. Usta demek, bir bakıma baba yarısı demekti. Onun kaybı Veli'yi çok sarstı. Kime ne desin? Feleğe kahretmekten başka elinden ne gelir ki?..

    Şu yalan dünyada bir üstat buldum
    Beni bırakmadın işime felek
    Şakirt olan şaşkın olur dem be dem
    Ne okursun bilmem guşuma felek
    ...................
    Sene bin ikiyüz otuzda dörtte
    Yükletti göçünü döşüme felek

    Hacı Bektaş Tekkesi'ni Ziyaret:
    Veli, ustası Kemter'i bir türlü unutamadı. Nereye gitse hep onu anlattı, hep onun büyüklüğünü, insanlığını ve kendisine yaptığı iyilikleri dile getirdi. Komşuları baktılar ki böyle olmayacak, << Veli, dediler; tebdil-i mekanda ferahlık vardır. Buralardan biraz uzaklaşsan iyi olur. Biliyoruz, sen de her Bektaşi gibi pirine ve ocağına bağlısın. İstersen Hacı Bektaş'a kadar git. Hem efendimizin hayır duasını alırsın, hem de rahatlarsın biraz.>>

    O da zaten çoktan beri böyle bir şeyi arzu ediyor, fakat imkan bulamıyordu. Bir gün ne olursa olsun, deyip yola çıktı. Tokat ve Çorum üzerinden Hacı Bektaş'a gitti. İçinden, derdimi, gamamı unuturum, diye geçiriyordu. Ama <<dertsiz baş, minnetsiz aş >> dünyanın neresinde var ki? O sırada Çelebi Hamdullah Efendinin bir oğlu vefat etmiş, herkes yasını tutuyordu. Çelebi'nin ise ağzını bıçak açmıyordu. Veli baktı ki, yarasına merhem umduğu tabip kendisinden de hasta. Kimin kime yardım edeceği belli değil. Düşündü de dedi ki:

    Derde tabi oldum derman aradım
    Vardım ki tabibin derdi benden çok
    Her derdin dermanı sendedir bildim
    Ne hikmet ki senin derdin binden çok

    Hak böyle buyurmuş bina kurunca
    Ağlamayı gülmeye eş verince
    Tabipler tabibi dertli olunca
    Besbelli ki şu dünya da dertsiz yok

    Bu deyişi sessizce dinleyen Hamdullah Efendi, adeta mırıldanarak söylendi: <<Efendimiz, dedi; Hüseyin o kadar acıya dayandı da, sen bir evlat acısına dayanamıyor musun? >> Çelebi bu sefer önüne baktı. Baş parmağını dudaklarına dayayıp, gözlerini yumdu : <<Sus artık, sus... Sen beni aşikare verdin...>>

    Sustular ve bir daha bu mevzuu açmadılar.
    Veli orada epeyce kaldı. Hamdullah Efendi'yi daha çok sevdi ve her geçen gün ona saygısı bir kat daha arttı.

    Ölümü:
    Tozanlı tarafından gelirken Yıldızeli'nin Davlıalağan köyünün Sancılıçam mevkiinde fırtınaya tutuldu. Bir an önce köye ulaşmak amacıyla atını mahmuzladı. At hızlı ilerliyordu. Bir çamın altından geçtiği sırada, aşağıya doğru sarkan dallardan korunmak için öne doğru iyice eğilmek zorunda kaldı. At birdenbire yekinince eyerle dal arasında sıkıştı ve eyerin kaşı göğsüne saplandı. O vaziyette köy kadar gitti. Konu komşu tedaviye çalıştılarsa da, yaptıklarından ne olacak. Ancak bir hafta yaşayabildi. Kabristana gömüldü. Öldüğü vakit yaşı altmışı geçiyordu.

    Mezarını gördüm. Baş taşında yeni harflerle <<Türk şairi Aşık Veli 1279>> yazılı. Her haliyle sonradan yazıldığı belli.


    [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]Aşık Veysel şiir demez "deyiş" derdi. Hatta kitaplarından birinin adı da "Deyişler" dir. İrticali şiir söyleyen aşıkların eserlerine bundan daha iyi bir karşılık bulunamaz. Bu sebeple bende aynı kelimeyi benimsemekte bir mahzur bulmadım.

    Aşık Veli : hayatı, kişiliği, deyişleri-İbrahim Aslanoğlu
    Kültür Bakanlığı M.F.D. yayınları - Ankara 1984


    Eserlerinden bazıları:


    1
    Mecnunum Leyla'mı Gördüm
    Bir Kerece Bakdı Geçti
    Ne Sordu Ne De Söyledi
    Kaşlarını Yıktı Geçti

    Soramadım Bir Çift Sözü
    Ay Mıydı Gün Müydü Yüzü
    Sandım Ki Zühre Yıldızı
    Şavkı Beni Yaktı Geçti

    Ateşinden Duramadım
    Ben Bu Sırra Eremedim
    Seher Vakti Göremedim
    Yıldız Gibi Aktı Geçti

    Bilmem Hangi Burç Yıldızı
    Bu Dertler Yareler Bizi
    Gamze Okun Bazı Bazı
    Yar Sineme Çaktı Geçti

    Veli'm Eydür Ne Hikmet İş
    Uyumadım Ki Görem Bir Düş
    Zülfünü Kement Eylemiş
    Boğazıma Taktı Geçti


    2
    Horasan ilinden Anadolu'ya
    Islahata geldi Pir Hasan Dedem
    Seyreyle didemden akan selini
    Islahata geldi Pir Hasan Dedem

    Peşinden ordusu gayet fırkatlı
    Taçları yeşildir dilleri tatlı
    Böyle er görmedim gayet heybetli
    Islahata geldi Pir Hasan Dedem

    Haydarı Berek'e bekçidir koydu
    Necef denizinden kılıçın aldı
    Tahta kılıç ile çok kafir kırdı
    Islahata geldi Pir Hasan Dedem

    Ol Berek dağında Haydar seslenir
    Varan deli akıllanır uslanır
    Tahta kılıç kılıfında paslanır
    İslaha geldi Pir Hasan Dedem

    Aksede üstünde gördüğüm böyle
    Gül yüzlü efendim gördüğün söyle
    Pir Otman Baba'ya bir niyaz eyle
    Islahata geldi Pir Hasan Dedem

    Velim der ki şüphesiz Ali
    Bir ismi Hasandır, bir ismi Ali
    Niyaz et Allahın sevgili kulu
    Islahata geldi Pir Hasan Dede
    3
    Dost dost diye hayaline yeldiğim
    Dost ise ayırmış özünü benden
    Çatık kaşı, benlerini saydığım
    Çevirmiş nicedir yüzünü benden

    Hani dost uğruna can baş verenler
    Hasbeten söylesin gözle görenler
    Şimdi bizden yüz çevirdi yarenler
    Evvel sekizmezdi gözünü benden

    Gözüm yaşı dömer m'ola sellere
    Bu ayrılık har düşürür güllere
    Evvel aşna idim her bir hallere
    Şimdi sakınıyor sözünü benden

    Sadık gerek dost yoluna soyuna
    Gönül kail Hak'tan gelen oyuna
    Besbelli ki oynayamam yayına
    Anınçün kaldırmış nazını benden

    Her sabah naz ile gelip geçerken
    Doldurup da al badeler içerken
    Veli'm eyder ak göğsünü açarken
    Şimdi nikaplamış yüzünü benden


    4
    Pek çok arzuladım varayım dedim
    Varamadım gül yüzlü yar küstün mü?
    Haki payına yüzler süreyim dedim
    Süremedim gül yüzlü yar küstün mü?

    On beş yıl yaklaştı olmadı çare
    Erenler terkim kılmadı zara
    Fazlı gibi kendi kendim hançere
    Vurmadım gül yüzlü yar küstün mü?

    Sıra ister Beytullah'm yolları
    Onun yolu zordur yokuş belleri
    Al yanakta al kırmızı gülleri
    Deremedim gül yüzlü yar küstün mü?

    Aşık oldum Ehlibeyt'in nuruna
    Amasya'da yatan gerçek pirime
    Elim bağlı belim bağlı darına
    Duramadım gül yüzlü yar küstün mil?

    Eşiğine süremedim yüzleri
    Gözüme tütüyordur ayak izleri
    Dili şeker ezer şirin sözleri
    Eremedim gül yüzlü yar küstün mü?

    Velim eyder işim ahızar idi
    Bizi bu sevdaya salan yar idi
    Danışmaya çok müşkülüm var idi
    Soramadım gül yüzlü yar küstün mü?
    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

  4. #14
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    2 mesaja 2 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Karacaoğlan

    Vara vara vardım ol kara taşa
    Hasret ettin beni kavim kardaşa
    Sebep ne gözden akan kanlı yaşa
    Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

    Karac'oğlan der ki kondum göçülmez
    Acıdır ecel şerbeti içilmez
    Üç derdim var birbirinden seçilmez
    Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm


    Türk halk şairi. Etkileyici bir dil ve duygu evreni kurduğu şiirleriyle Türk halk şiiri geleneğinde çığır açmıştır.

    1606' doğduğu, 1679'da ya da 1689'da öldüğü sanılmaktadır. Yaşamı üstüne kesin bilgi yoktur. Bugüne değin yapılan inceleme ve araştırmalara göre 17.yy'da yaşamıştır. Nereli olduğu üstüne değişik görüşler öne sürülmüştür. Bazıları Kozan Dağı yakınındaki Bahçe ilçesinin Varsak (Farsak) köyünde doğduğunu söylerler. Bazıları da Osmaniye ili Düziçi ilçesinin Farsak köyünde doğduğunu söylerler
    [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]. Gaziantep'in Barak Türkmenleri de, Kilis'in Musabeyli bucağında yaşayan Çavuşlu Türkmenleri de onu kendi aşiretlerinden sayarlar. Bir başka söylentiye göre Kozan'a bağlı Feke ilçesinin Gökçe köyündendir. Batı Anadolu'da yaşayan Karakeçili aşireti onu kendinden sayar. Mersin'in Silifke, Mut, Gülnar ilçelerinin köylerinde, o yöreden olduğu ileri sürülür. Bir menkıbeye göre de Belgradlı olduğu söylenir. Bu kaynaklardan ve şiirlerinden edinilen bilgilerden çıkarılan, onun Çukurova'da doğup, yörenin Türkmen aşiretleri arasında yaşadığıdır.

    Adı bazı kaynaklarda Simayil, kendi şiirlerinden bazısında ise Halil ve Hasan olarak geçer. Akşehirli Hoca Hamdi Efendi'nin anılarına göre Karacaoğlan yetim büyüdü. Çirkin bir kızla evlendirilmek, babası gibi ömür boyu askere alınmak korkusu ve o sıralarda Çukurova'da derebeyi olan Kazanoğulları ile arasının açılması sonucu genç yaşta gurbete çıktı. İki kız kardeşini de yanında götürdüğünü, Bursa'ya, hatta İstanbul'a gittiğini belirten şiirleri vardır. Yine bu şiirlerinden anlaşıldığına göre, Bursa'da ev bark sahibi oldu, evlat acısı gördü. Anadolu'nun çeşitli illerini gezdiği, Rumeli'ye geçtiği, Mısır ve Trablus'a gittiği de sanılıyor. Yaşamının büyük bir bölümünü Çukurova, Maraş, Gaziantep yörelerinde geçirdi.

    Doğum yeri gibi, ölüm yeri de kesin olarak bilinmemektedir. Şiirlerinden, çok uzun yaşadığı anlaşılmaktadır. Hoca Hamdi Efendi'nin anılarına göre Maraş'taki Cezel Yaylası'nda doksan altı yaşında ölmüştür. En son bulgulara göre ise mezarının İçel'in Mut ilçesinin Çukur köyündeki Karacaoğlan Tepesi denilen yerde olduğu sanılmaktadır.

    Karacaoğlan Osmanlı Devleti'nin iktisadi bunalımlar ve iç karışıklıklar içinde bulunduğu bir çağda yaşamıştır. Şiirinin kaynağını, doğup büyüdüğü göçebe toplumunun gelenekleri ve içinde yaşadığı, yurt edindiği doğa oluşturur. Güneydoğu Anadolu, Çukurova, Toroslar ve Gavurdağları yörelerinde yaşayan Türkmen aşiretlerinin yaşayış, duyuş ve düşünüş özellikleri, onun kişiliği ile birleşerek âşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş getirir. Anadolu halkının 17.yy'da çektiği acılar, göçebe yaşantısının yoklukları, çileleri, çaresizlikleri, şiirinde yer almaz.

    Şiirlerindeki insana dönüklüğünün özünde belirgin olan tema doğa ve aşktır. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi, ölüm ise şiirinin bu bütünselliği içinde beliren başka temalardır. Duygulanışlarını gerçekçi biçimde dile getirir. Düşündüklerini açık, anlaşılır bir dille ortaya koyar. Acı, ayrılık, ölüm temalarını işlediği şiirlerinde de bu özelliği göze çarpar. Düşten çok gerçeğe yaslanır. Çıkış noktası yaşanmışlıktır. Ona göre, kişi yaşadığı sürece yaşamdan alabileceklerini almalı, gönlünü dilediğince eğlendirmelidir. Yaşama sevincinin kaynağı güzele, sevgiliye ve doğaya olan tutkunluğudur. Güzelleri, yiğitleri över, dert ortağı bildiği dağlara seslenir. Lirik söyleyişinin özünde, halkının duyuş ve düşünüş özellikleri görülür.

    Göçebe yaşamının vazgeçilmez bir parçası olan doğa, onun şirinin başlıca temalarından biridir. Yaşadığı, gezip gördüğü yörelerin doğasını görkemli bir biçimde dile getirir. Dost, kardeş bildiği, sevgilisiyle eş gördüğü, iç içe yaşadığı bu doğa, onun için sadece bir mekan olmaktan ötedir. Şiirinin başka önemli bir teması olan aşkın varoluşu, doğadaki benzetmelerle güzelleşir. Onunla yaşanan sevinç, onun getirdiği acı doğa ile paylaşılır. Sevgili, şiirinde doğanın ayrılmaz bir parçasıdır.

    Şiirlerinde yer yer sıla özlemi ve ölüm temasına da rastlanır. Sevdiğinden, ilinden, obasından ayrı düşüşü özlemle dile getirir, yakınır. Ölüm de, ayrılık ve yoksullukla eş tuttuğu bir derttir.

    Doğa temasının yanı sıra şirinin asıl odak noktasını oluşturan aşk/sevgili kavramını, âşık şiirinin geleneksel kalıpları dışında bir söyleyişle ele alır. Onun için sevgili, düşlenen, bin bir hayal ile var edilen, ulaşılmazlığın umutsuzluğuyla adına türküler yakılan bir varlık değildir; doğa ve insan ilişkileri içindedir. Onu, yaşamdan ve bu ilişkilerden soyutlamadan verir.

    İlk kez onun şiirinde sevgililerin adları söylenir: Elif, Anşa, Zeynep, Hürü, Döndü, Döne, Esma, Emine, Hatice...Karacaoğlan bunların kimine bir pınar başında su doldururken, kimine helkeleri omuzunda suya giderken, kimine de yayık yayıp halı dokurken görüp vurulmuştur. Gönlü bir güzel ile eylenmez, bir kişiye bağlanmaz. Uçarılık, onun duygu dünyasının şiirsel söyleyişine yansıyan en belirgin yanıdır. Erotizm, şiirine sevmek ve sevişmek olgusuyla yansır. Kanlı-canlı sevgili, cinsellik motifleriyle daha da belirginleşir, şiirinde etkileyici bir biçimde yer eder. Onun sevgiye ve kadına bakış açısı, âşık şiirine yenilik getirir ve bu gelenek içinde etkileyici bir özellik taşır. Tanrı kavramı ve din teması şiirinde önemlice bir yer tutmasa bile, bu konudaki yaklaşımıyla da kendi şiir geleneğine yine değişik bir bakış açısı getirmiş ve sonraki kuşaklar üzerinde etkileyici yönlendirici olmuştur.

    Karacaoğlan yaşadığı çağda yetişmiş başka saz şairlerinin tersine, dil ve ölçü bakımından Divan Edebiyatı'nın etkisinden uzak kalmıştır. Güneydoğu Anadolu insanının o çağdaki günlük konuşma diliyle yazmıştır. Kullandığı Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı azdır. Yöresel sözcükleri ise yoğun bir biçimde kullanır. Deyimler ve benzetmelerle halk şiirinde kendine özgü bir şiir evreni kurmuştur. Bu da onun şiirine ayrı bir renk katar. Bu sözcüklerin bir çoğunu halk dilinde yaşayan biçimiyle, söylenişlerini bozarak ya da anlamlarını değiştirerek kullanır.

    Karacaoğlan, halk şiirinin geleneksel yarım uyak düzenini ve yer yer de redifi kullanmıştır. Hece ölçüsünün 11'li (6+5) ve 8'li (4+4) kalıplarıyla yazmıştır. Bazı şiirlerinde ölçü uygunluğunu sağlamak için hece düşmelerine başvurduğu da görülür. Mecaz ve mazmûnlara çokca başvurması, söyleyişini etkili kılan önemli öğelerdir.

    Şiirsel söyleyişinin önemli bir özelliği de, halk şiiri türü olan mani söylemeye yakın oluşudur. Koşmalar, semailer, varsağılar ve türküler şiirleri arasında önemlice yer tutar. Bunların her birinde açık, anlaşılır bir biçimde, içli ve özlü bir söyleyiş birliği kurmuştur.

    Pir Sultan Abdal, Âşık Garip, Köroğlu, Öksüz Dede, Kul Mehmet'ten etkilenmiş, şiirleriyle Âşık Ömer, Âşık Hasan, Âşık İsmail, Katibî, Kuloğlu, Gevheri gibi çağdaşı şairleri olduğu kadar 18.yy ve şairlerinden Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Beyoğlu, Deliboran'ı, 19.yy şairlerinden de Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyranî, Zileli Talibî, Ruhsatî, Şem'î ve Yeşilabdal'ı etkilemiştir. Daha sonra da gerek Meşrutiyet, gerek Cumhuriyet dönemlerinde, halk edebiyatı geleneğinden yararlanan şairlerden R.T. Bölükbaşı, F.N. Çamlıbel, K.B. Çağlar, A.K. Tecer ve C. Külebi, Karacaoğlan'dan esinlenmişlerdir.

    Şiirleri 1920'den beri araştırılan, derlenip yayımlanan Karacaoğlan'ın bugüne değin, yazılı kaynaklara beş yüzün üzerinde şiiri geçmiştir.



    Eserlerinden bazıları:


    1
    Vara vara vardım ol kara taşa
    Hasret ettin beni kavim kardaşa
    Sebep ne gözden akan kanlı yaşa
    Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

    Nice sultanları tahttan indirdi
    Nicesinin gül benzini soldurdu
    Nicelerin gelmez yola gönderdi
    Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

    Karac'oğlan der ki kondum göçülmez
    Acıdır ecel şerbeti içilmez
    Üç derdim var birbirinden seçilmez
    Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm


    2
    Sunayı da deli gönül sunayı
    Ben yoluna terk eyledim sılayı
    Armağan gönderdim telli turnayı
    İner gider bir gözleri sürmeli

    Sabahtan uğradım yarin yurduna
    Dayanılmaz firkatine derdine
    Yıkılası karlı dağın ardına
    Aşar gider bir gözleri sürmeli

    Ateş yanmayınca duman mı tüter
    Ak gerdan üstünde çimen mi biter
    Vakti gelmeyince bülbül mü öter
    Öter gider bir gözleri sürmeli

    Karacaoğlan kapınıza kul gibi
    Gönül küsüverse ince kıl gibi
    Seherde açılmış gonca gül gibi
    Kokar gider bir gözleri sürmeli


    3
    Be felek senin elinden
    Hem yanarım hem ağlarım
    Gece gündüz ağlar gözüm
    Başımı döğer ağlarım
    Çağırırım gani deyi
    Gel ağlatma beni deyi
    Kimi görsem seni deyi
    Yüzüne sakar ağlarım

    Lutfeyle beyim urandır
    Gözümün yaşı barandır
    Kaygılı gönlüm virandır
    Hicrimi çeker ağlarım
    Karacaoğlan düştü derde
    Gece gündüz yanar narda
    Hak kadı olduğu yerde
    Kabrimden çıkar ağlarım


    4
    Güzel Ne Güzel Olmuşsun,
    Görülmeyi Görülmeyi,
    Siyah Zülfün Halkalanmış...Aman Aman
    Örülmeyi Örülmeyi.

    Mendilim Yuğdum Arıttım,
    Gülün Dalında Kuruttum,
    Adin Ne İdi Unuttum...Aman Aman
    Sorulmayı Sorulmayı..

    Seğirttim Ardından Yettim,
    Eğildim Yüzünden Öptüm,
    Adın Bilirdim Unuttum...Aman Aman
    Çağırmayı Çağırmayı.

    Benim Yarim Bana Küsmüş,
    Zülfünü Gerdana Dökmüş,
    Muhabbeti Benden Kesmiş...Aman Aman
    Sevilmeyi Sevilmeyi.

    Çağır Karacaoğlan Çağır,
    Taş Düştüğü Yerde Ağır,
    Yiğit Sevdiğinden Soğur...Aman Aman
    Sarılmayı Sarılmayı.


    5
    Gine Dertli Dertli İniliyorsun,
    Sarı Durnam Sinem Yaralandı Mı.
    Hiç El Değmeden De İniliyorsun.
    Sari Durnam Sinem Yaralandı Mı,
    Yoksa Ciğerlerin Parelendi Mi.

    Yoksa Sana Ya Düzen Mi Düzdüler,
    Perdelerin Tel Tel Edip Üzdüler.
    Tellerini Sırmadan Mi Süzdüler.
    Allı Da Durnam,Telli De Durnam,
    Sinem De Yarelendi Mi.
    Yoksa Ciğerlerin Parelendi Mi.

    Havayı Ey Deli Gönül Havayı
    Ay Doğmadan Şavkı Dutmuş Ovayı
    Türkmen Kızı Gater Etmiş Mayayı
    Çekip Gider Bir Gözleri Sürmeli

    Kuru Kütük Yanmayınca Tütermi
    Ak Gerdanda Çifte Benler Bitermi
    Vakti Gelmeyince Bülbül Ötermi
    Ötüp Gider Bir Gözleri Sürmeli

    Dere Kenarında Yerler Hurmayı
    Kılavuz Ederler Telli Durnayı
    Ak Göğsün Üstünde İlik Düğmeyi
    Çözüp Gider Bir Gözleri Sürmeli.
    Karacoğlan Der Ki Geçti Ne Fayda,
    Bir Vefa Kalmadı Ok İle Yayda.


    6
    Bugün çay bulandı yarın durulmaz
    Yol ver dağlar ben sılama varayım
    Karlı dağlar varayım
    Zalım dağlar varayım
    Muhabbetli yardan gönül ayrılmaz
    Yol ver dağlar ben sılama varayım
    Karlı dağlar varayım
    Zalım dağlar varayım

    Gurbet elde efkarım var zarım var
    Sılada bekleyen nazlı yarim var
    Bizi ayırana intizarım var
    Karlı dağlar yaz gele
    Zalım dağlar tez gele
    Bizi ayırana intizarım var

    Oy dağlar
    Yol ver dağlar ben sılama gideyim
    Karlı dağlar gideyim
    Zalım dağlar gideyim

    Ezeli de Karacaoğlan ezeli
    Döküldü bağların gülü gazeli
    Gurbet elde ben nideyim güzeli
    Karlı dağlar güzeli
    Zalım dağlar güzeli
    Gurbet elde ben neyleyim güzeli

    Oy dağlar
    Yol ver dağlar ben sılama gideyim
    Karlı dağlar gideyim
    Zalım dağlar gideyim

    7
    Beni Kara Diye Yerme,
    Mevlam Yaratmış Hor Görme,
    Ela Göze Siyah Sürme,
    Çekilir Kara Değil Mi?

    Her Yoldan Gelir Geçerler,
    Aktan Karayı Seçerler,
    Ağalar Beyler İçerler,
    Kahve De Kara Değil Mi?

    Karac’oğlan Der Maşallah,
    Birgün Görünür İnşallah,
    Kara Donludur Beytullah,
    Örtüsü Kara Değil Mi?


    8

    Ela Gözlüm Ben Bu Elden Gidersem,
    Zülfü Perişanım Kal Melül Melül.
    Kerem Et, Aklından Çıkarma Beni,
    Ağla Göz Yaşını, Sil Melül Melül.

    Elvan Çiçekleri Takma Başına,
    Kudret Kalemini Çekme Kaşına,
    Beni Ağlatırsan Doyma Yaşına,
    Ağla Göz Yasini, Sil Melül Melül

    Yeter Ey Sevdiğim Sen Seni Düzet
    Karaları Bağla,Beyazı Çöz At
    O Nazik Ellerin Bir Daha Uzat
    Ayrılık Şerbetin Ver Melül Melül

    Karac’oğlan Der Ki Ölüp Ölünce
    Bende Güzel Sevdim Kendi Halimce
    Varıp Gurbet Ele Vasıl Olunca
    Dostlardan Haberim Al Melül Melül


    9

    Üryan geldim gene üryan giderim
    Ölmemeye elde fermanım mı var
    Azrail gelmiş de can talep eyler
    Benim can vermeye dermanım mı var

    Dirilirler dirilirler gelirler
    Huzur-ı mahşerde divan dururlar
    Harami var diye korku verirler
    Benim ipek yüklü kervanım mı var

    Er isen erliğin meydana getir
    Kadir Mevlâ'm noksanımı sen yetir
    Bana derler gam yükünü sen götür
    Benim yük götürür dermanım mı var

    Karac'oğlan der ki ismim öğerler
    Ağı oldu yediğimiz şekerler
    Güzel sever diye isnad ederler
    Benim Hakk'dan özge sevdiğim mi var


    10
    Elâ Gözlerini Sevdiğim Dilber,
    Göster Cemalini Görmeye Geldim,
    Şeftalini Derde Derman Dediler,
    Gerçek Mi Sevdiğim Sormaya Geldim.

    Gündüz Hayallerim, Gece Düşlerim,
    Uyandıkça Ağlamaya Başlarım,
    Sevdiğim, Üstünde Uçan Kuşların,
    Tutup Kanatlarından Kırmaya Geldim.

    Senin Aşıkların Gülmez Dediler,
    Ağlayıp Yaşını Silmez Dediler ,
    Seni Biraz Saran Ölmez Dediler,
    Gerçek Mi Sevdiğim Sormağa Geldim.

    Mail Oldum Senin İnce Beline,
    Canim Kurban Olsun Tatlı Diline,
    Aşık Olup Senin Hüsnü Bağına,
    Kırmızı Gülleri Dermeye Geldim.

    Karac'oğlan Der Ki Gönül Doğrusu,
    Gökte Melek, Yerde Huma Yavrusu,
    Ben Sana Söyledim, Sözün Doğrusu,
    Soyunup Koynuna Girmeğe Geldim.


    11
    Madem Dilber Meylin Yoğidi Bende,
    Ezelinden İkrar Vermeye-Yidin.
    Muhabbettir Güzelliğin Nişanı,
    Uğrun Uğrun Bakıp Gülmeye-Yidin.

    Siyah Saçlarını Eylersin Perde,
    Beni Sen Uğrattın Bu Zalim Derde,
    Ben Kendi Halimde Gezdiğim Yerde,
    Çağırıp Yadigâr Vermeye-Yidin.

    Karacaoğlan Der Ki Ey Mahı Mestim,
    Kasla Göz Eylersin Bana Mi Kastin.
    Severler Güzeli Darılma Dostum,
    Darıldıysan Güzel Olmaya-Yidin.


    12

    Nedendir de suna boylum nedendir
    Bu geceki benim uyumadığım uyumadığım
    Yaman derler ayrılığın derdine
    Ayrılık derdine doyamadığım doyamadığım

    Dostun bahçasına bir hoyrat girmiş
    Gülünü dererken dalını kırmış
    Şurda bir kötünün koluna girmiş
    Şu benim öpmeye kıyamadığım

    Kömür gözlüm der ki sevdim sakındım
    İndim has bahçeye güller sokundum
    Bilmiyorum nerelerine dokundum
    Belli bir haberin alamadığım

    Karacaoğlan der ki yandım ben öldüm
    Her deliliği ben kendimde buldum
    Dolanıp da kavil yerine geldim
    Kavil yerlerinde bulamadığım


    13

    Güzel Ne Güzel Olmuşsun,
    Görülmeyi Görülmeyi,
    Siyah Zülfün Halkalanmış
    Örülmeyi Örülmeyi.

    Mendilim Yuğdum Arıttım,
    Gülün Dalında Kuruttum,
    Adin Ne İdi Unuttum.
    Sorulmayı Sorulmayı.

    Seğirttim Ardından Yettim,
    Eğildim Yüzünden Öptüm,
    Adın Bilirdim Unuttum.
    Çağırmayı Çağırmayı.

    Benim Yarim Bana Küsmüş,
    Zülfünü Gerdana Dökmüş,
    Muhabbeti Benden Kesmiş.
    Sevilmeyi Sevilmeyi.

    Çağır Karacaoğlan Çağır,
    Taş Düştüğü Yerde Ağır,
    Yiğit Sevdiğinden Soğur.
    Sarılmayı Sarılmayı.
    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

  5. #15
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    2 mesaja 2 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Turabi (türabi)

    Gel gönül gidelim aşk ellerine
    Maksudun yar ise bir tane yeter
    Fikreyle kıldığın amellerine
    Heva-yı çerh ile efsane yeter





    Türabi sen özün payimal eyle
    Hak yolunda yüzün payimal eyle
    Şu fani dünyada bir hayal eyle
    Geçen geçti gelen nişane yeter

    Yaşantısı hakkında elde yeterli bilgi yoksa da; 1849'da Hacı Bektaş Tekkesi postunda oturduğunu ve 1868 yılında öldüğünü gösteren belgeler vardır. Bir şiirinde asıl adının Ali olduğunu söyler:

    Mahlasım derler Türabi, namım el- hac Ali.
    Doğduğu yerde kesinlikle bilinmiyor. Kimi kaynaklar Ankara'lı, Yanya'lı ve Koniçeli olduğunu belirtiyorlarsa da, aynı mahlas ile yazan birkaç ozanın bulunduğu sanılıyor. Divanı basılmıştır (1294/1878). Divandaki şiirlerin çoğu aruzla yazılmıştır. Heceyle olanlar da halk geleneği işlenmiştir; divan edebiyatı örnekleri pek başarılı değil. Koşuk düzeni acemicedir. Yine de Türabi, Bektaşilerin değerli ozanlarındandır. Daha çok divan şairi Fuzuli'nin etkisinde kalmıştır. (C. Öztelli ).

    On dokuzuncu yüzyılda yaşamış bir Bektaşi ozanı olarak bilinen Türabi bir Bektaşi ulusu Yanbolu'lu Hacı Türabi Dede-Baba olarak tanınır. Çorum'lu Seyyid Hasan Hüsnü Dede- Baba'nın 1849'da ölümü üzerine, Hacı Bektaş dergahı postuna oturur. 19 yıl meşihat ettikten sonra, 1868'de ölür. Hacı Bektaş türbesinin girişinde sol yanda bulunan tümsek üzerinde gömülüdür.

    Bektaşi tarikatında Türabi mahlaslı yedi ozan gelip geçmiştir. Fatih dönemi erenlerinden Türabi Baba, sonra Afyon'lu Türabi Baba, on dokuzuncu yüzyılda yaşamış ve Koniça'da gömülü bulunan Yanya'lı Türabi Baba, yirminci yüzyılda yaşayan Kumluca'lı Türabi Baba, Girit'li Mustafa Türabi Baba, Süleyman Türabi Baba ve Kula'lı Mehmet Türabi Baba. (T. Koca)

    Prof. M. Fuat Köprülü, İkdam gazetesinde yayınlanan bir yazısında; Türabi mahlaslı şiirlerin, hangi Türabi'ye ait olabileceğini belirleyememiş. Ankara'lı bir Türabi'den söz etmiştir. Sadettin Nüzhet Ergun, Üniversite kitaplığı memuru Sabri beyden şu bilgiyi aktardığını yazar. Nereli olduğu bilinmeyen ve yaşam hikayesi hakkında bilgimiz olmayan Türabi'ye ait Üniversite kitaplığında bir divan bulunmaktadır. Bu divanın 240. sayfasında kendisinin Pir evi dedikleri Kırşehir dergahının Babası iken, 1868'de öldüğü yazılıdır. Bu divan yaklaşık 2800 beyitten oluşmaktadır. İçinde: 1 Münacaat, 331 gazel, 1 Tarih, 1 Naat, 2 Mersiye, 1 Sakiname, 3 Terciibend ve terkibibend, 5 Müseddes. 5 Muhammes, 20 Murabba, 23 Koşma bulunmaktadır. Bu divan harf sırasına göre dizilmiştir. Türabi, Kul Turab, Turab mahlaslarını kullanır.

    Nerede ve ne zaman doğduğu, kimin oğlu olduğu ve yaşamı konusunda bilgi yok. Abdülbaki Gölpınarlı Yanbolu'lu olduğunu belirtiyorsa da kaynak göstermiyor (AleviBektaşi Nefesleri, s: 19 ). Hacı Bektaştaki Pir evinde postnişin olduğu (1849-1850) ve orada öldüğü biliniyor.

    Atilla Özkırımlı Alevilik- Bektaşilik Edebiyatı adlı yapıtında; Halk şairleri arasında büyük bir ün kazanmış olan Türabi, daha çok aruzla ve divan geleneğine bağlı şiirler yazmıştır. Fuzuli'yi izlemeye çalışan bu tür şiirlerinin dışında heyecanla yazdığı nefesler, Bektaşi edebiyatının ortak özelliklerini taşır. 1868 yılında vefat ettiği biliniyor.
    Divanının eksik bir basımı yapıldı (1877) diyor. Çankırı'lı Aşık Ali Rıza bir şiirinde ondan sevgi ve saygıyla söz eder.

    Ali Rıza enginlerden enginim
    Sermayem yok ama gayet zenginim
    Hacı Türabi'den elim var benim
    Türab ol ey gönül engine gel gel

    Acaba bu Türabi Çankırı yakınlarında türbesi bulunan Türabi mi?
    Rahmetli Turgut Koca Türabi hakkında ayrıca şu açıklamayı da yapar: "Amerikan dergahının babası olan Recep Ferdi Baba'nın bana yolladığı (İslam Tasavvufu ve Bektaşilik) adındaki Arnavutça kitabında, Türabi mahlaslı şiirlerin yazarını, Hacı Bektaş postnişini Hacı Ali Türabi olarak göstermektedir. Bektaşilik geleneğinde de bu böyledir.

    Şimdi, Sadeddin Nüzhet Ergun'un, Sabri beyin ve Recep Ferdi Baba'nın belirlediği bu olguya biz de katılır, Türabi mahlaslı nefesleri yazan şairin, Yanbolu'lu Hacı Ali Türabi Baba olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hacı Ali Türabi Baba'nın bir divanı da Ankara Kütüphanesindedir. Al 3/26 numarada kayıtlıdır. Yine Ali Emiri kitapları arasında 656 numaralı dergide iki destanı vardır.''

    Şiirlerinde akıcı, sıcak, çekici, duru ve yalın bir dil kullanmıştır. Tarikatın tüm güzellikleriyle, inceliklerini büyük bir başarı ve ustalıkla şiirlerine yansıtmıştır. Din dışı sevgiyi bazı şiirlerinde derinlemesine ve vurgulayarak işlemiştir. Hz. Ali ve ehlibeytine duyduğu derin sevgi ve bağlılığı her an dile getirmeyi bilmiş, Hacı Bektaş Veli'nin ulu ve yetkin kişiliğinden saygıyla ve huşu içinde söz etmiştir. Tüm şiirleri toplanıp yayınlanmıştır. Aruz ve hece ölçülerini kullanmıştır. Şiirlerinden kendisini her yönden yetiştirdiği, derin bilgi sahibi olduğu, yaşama iyimser ve umut dolu bir anlayışla baktığı, Bektaşi felsefesini tüm incelikleriyle yaşayıp uyguladığı anlaşılmaktadır.

    Türabi haline şükreyle herdem
    Rıza-yı Hak gözet olagör ebsem
    Surette zillette görünürse adem
    Manada, Huda'da nimet bizimdir



    Eserlerinden bazıları:


    1
    Dedim dilber senin aslın nereli
    Konya tarafında Bor dedi bana
    Dedim aşkın ile sinem bereli
    Dermanı bulunmaz çor dedi bana

    Dedim zülfün eyle boynuma zencir
    Dedi var yıkıl git hey ihtiyar pir
    Dedim talim edip ol sen muabbir
    Bir rüya görmüşüm yor dedi bana

    Dedim ruhun ahmer yoksa al mıdır
    Dedi servi kaddim hub nihal midir
    Dedim şirin lebin söyle bal mıdır
    Şirin değil biraz şor dedi bana

    Dedim bir busecik in'am edip ver
    Dedi hışma gelip bu herif ne der
    Dedim hem yanımda birdir simü zer
    Derviş fakir sefil hor dedi bana

    Dedim kemendimdir giyusu telin
    Dedi Türabi çek sen benden elin
    Dedim seyreyleyim gerdanda halin
    İşte gözün görmez kör dedi bana


    2
    Seyid Ali Sultan himmet eyledi
    Açıldı meydana çırağ uyandı
    Münkirlerin özü gözü bağlandı
    Şulesinden Sersem Ali Baba'nın

    Taştı Kevseri bol Kızıl Deliden
    Kanmıştır aşıklar Kalubeliden
    Harici şaşırdı darbı Ali'den
    Dehşetinden Sersem Ali Baba'nın

    Mümine ezelden verildi murat
    Gerçek aşık olanların gönlü şat
    Sultanın elinden Yezitler feryat
    Dehşetinden Sersem Ali Baba'nın

    Zahide sen şöyle gezme bihaber
    Riya kaplamıştır seni serteser
    Bülbüllerin zar ü efganı biter
    Dehşetinden Sersem Ali Baba'nın

    Sadhezar Yezid'e olsun lanetler
    Müminlere daim olsun rahmetler
    Türabi' ye in'am olsun himmetler
    Dehşetinden Sersem Ali Baba'nın


    3
    Erenler serveri gerçekler piri
    Hünkar Hacı Bektaş erleriyiz biz
    Balım Sultan Abdal Musa şahımız
    Seyid Ali Sultan gülleriyiz biz

    Kaygusuz Sultan'dır bir serdarımız
    Kara donlu candır türbedarımız
    Kanber Ali Sultan şehsüvarımız
    Necef deryasının güheriyiz biz

    Sarı İsmail Hacım Sultan ulumuz
    Şah-ı Horasan'a çıkar yolumuz
    Muhammed Ali'den kokar gülümüz
    On iki tarikatın serveriyiz biz

    Türabi üçlerin birisi oldu
    Yedilerle kırklar meclise güldü
    Horasan erleri azmedip geldi
    Muhammed Ali'nin kullarıyız biz


    4
    Salma dil gemisin engine aşık
    Erenler aşkına payan bulunmaz
    Her yerde keşfetme sakın hakayik
    Anı fehmeyliyen bir can bulunmaz

    Arifin halini tarif ne hacet
    Efsane sözlerden eyle feragat
    Kande göster bana sahip keramet
    Ali çoktur Şahımerdan bulunmaz

    Muhtefi oldular alemde erler
    Kıymetsiz olmuştur ilmü hünerler
    Her kime sorarsan arifiz derler
    Benden özge baktım nadan bulunmaz


    Türabi cihanda olduk serseri
    Fehmeden kalmamış dürrü gevheri
    Kimsenin kimseden yoktur haberi
    Böyle acaip seyran bulunmaz

    5
    Bir şah ki hükmünde olmazsa muhkem
    Dağıtır askeri han üste gider
    İşinin tedbirin bilmeyen adem
    Şaşınr tedbiri yan üste gider

    Hakikatsiz adem ne bilir kıymet
    Deratı devlette bulunmaz kudret
    Bir mert ki namerde ederse hürmet
    Zayi olur emek, nan üste gider

    Varıp boyun eğme namert payine
    Mevla gazap eder kalbi haine
    Akıllı Türabi uyma laine
    Şaşırtır tedbirin can üste gider


    6
    Adem, huri şu dünyaya gelmeden
    Muhammed Ali'nin nurun gördün mü
    Hak nasibin almış kudret eliyle
    Hünkar Hacı Bektaş Piri gördün mü

    Şu dünyayı hamur edip yuğuran
    Dokuz baba dört anayı doğuran
    Hitabı Elestte bize çağıran
    Can içinde canan yarı gördün mü

    Gel gidelim Seyit Ali izine
    Yüz sürelim ayağının tozuna
    Kırklar meydanında pir niyazına
    Dara Mansur olan eri gördün mü

    Men'aref sırrına sırdaş kandedir
    Senden sana yakın yoldaş kandedir
    Yol gösteren sana kardaş kandedir
    Ol şahı alamet Çarı gördün mü

    Türabi Baba'nın dilde imanı
    On iki imam on yedidir erkanı
    Mihrabü minberde Seb'ulmesani
    Cemalinde pirin varı gördün mü


    7
    Gel gönül gidelim aşk ellerine
    Maksudun yar ise bir tane yeter
    Fikreyle kıldığın amellerine
    Heva-yı çerh ile efsane yeter

    Meyl-i dünya için gel olma bed-nam
    Kim aldı felekten muradınca kam
    Ölüm var mı yok mu ahir-i encam
    Vakit geçirmeğe virane yeter

    Beyhude işlerin terkeyle mutlak
    Küllü men aleyha fan dedi Hak
    Cihan baki değil hikmetine bak
    Bu bir söz arife bahane yeter

    Türabi sen özün payimal eyle
    Hak yolunda yüzün payimal eyle
    Şu fani dünyada bir hayal eyle
    Geçen geçti gelen nişane yeter


    8
    Şah-ı Merdanın kulları
    Hacı Bektaş'ın gülleri
    İlm- i ledün bülbülleri

    Kemer beste miyan beste
    Gül destedir Bektaşiler

    Her seher açılır meydan
    Sürerler ayn-ı cem erkan
    Ta ezel ahdiyle peyman

    Kemer beste miyan beste
    Gül destedir Bektaşiler

    Elif okurlar ötürü
    Pazar ederler götürü
    Yaradan Haktan ötürü

    Kemer beste miyan beste
    Gül destedir Bektaşiler

    Sekahüm Rabbihüm derler
    Şeraben tahur içerler
    Sır için serden geçerler

    Kemer beste miyan beste
    Gül destedir Bektaşiler

    Aşk-ı Allah kıblegahım
    Vechullahtır secdegahım
    Gönlümdedir beytullahım

    Kemer beste miyan beste
    Gül destedir Bektaşiler

    Türabi' nin sözü haktır
    İster dinle ister bak dur
    Gönlümde garazım yoktur

    Kemer beste miyan beste
    Gül destedir Bektaşiler
    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

  6. #16
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    2 mesaja 2 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Er Mustafa

    Ol ilm-i hikmetten haber almayan
    Götürdüler seni dara ne minnet
    Gülün goncanın kadrini bilmeyen
    Ahiri karışır kara ne minnet





    Er Mustafa’m sözün atma yabana
    Yatacak yer gerek bu şirin cana
    Cehd et meylini ver mah-i tabana
    Sen aşık olursan yara ne minnet
    Edirne valisi Süleyman Paşanın oğludur. Ölüm ve doğum tarihleri belli değildir. Tahminen 50-60 sene evvel 63 yaşında iken Ziniski’de öldüğü söyleniyor. 3 oğlu ve 5 kızı olmuştur. Şairliğe kırk yaşından sonra başlamış, Hatayi’yi üstad tanımıştır. Bu başlayışı çocukları şöyle anlatıyorlar: “Kendisine Hızır tarafından bir elma verildi. Yarısını kendisi, yarısını da karısı yedikleri takdirde iyi bir aşık olacakları söylendi. Kadından aşık mı olur, diye karısına bir şey vermeyip hepsini kendisi yedi. Neler olduysa, işte bundan sonra oldu; ölünceye kadar kaynayıp, coştu.”

    Yalnız nefes ve duvazlar değil, güzel aşk şiirleri de söyleyen Er Mustafa, birçok mecmua ve cönklerde Kul Mustafa ile karıştırılmıştır. Sadettin Nüzhet dahi aynı şahıs zannıyle Er Mustafa’nın bir şiirini Kul Mustafa’nınkiler arasında neşretmiştir. Tabiidir ki, şairlerin muhitine göre (Kul) ve (Er) kelimelerinin değiştirilmek suretiyle birininkinin diğerine mal edilmesi ihtimalini her zaman göz önünde bulundurmak gerekir. Oğlundan aldığım ve Er Mustafa’nın olduğunu tahmin ettiğim şiirlerinden beş örnek veriyorum.



    Eserlerinden bazıları:


    1
    Çok günah işledim senin katında
    Bir de için yalvar Muhammet
    Şefaatkanımsın Hakkın katında
    Bir de bizim için yalvar Muhammet

    Benim günahlarım yetmiş seksendir
    Seksenden yukarı belki doksandır
    Kulun işi hata ile noksandır
    Bir de bizim için yalvar Muhammet

    Orda nice nice peygamber vardır
    Geçemezsin kıldan ince göl vardır
    Cümlemizin başı pirim Selverdir
    Bir de bizim için yalvar Muhammet

    Can dayanmaz cehennemin narına
    Gidiyorsun sen zahirde batında
    Şefaatkanımsın Hakkın katında
    Bir de bizim için yalvar Muhammet

    2
    Ol ilm-i hikmetten haber almayan
    Götürdüler seni dara ne minnet
    Gülün goncanın kadrini bilmeyen
    Ahiri karışır kara ne minnet

    Fırsat elde iken kurtar postunu
    Fark edegör düşmanını dostunu
    Bir gün bürür kara toprak üstünü
    Eziyet çekersin zara ne minnet

    Deli gönül şu ağyardan farısa
    İkrar verip ikrarında durursa
    Eğer senin meylin Hakka varırsa
    Çağrınca yetişir cara ne minnet

    Cahil ile meyil katma hoyrata
    Gizli sırlarını söyleme yada
    Tamunun ateşi oddan ziyade
    Başına buz yağar kara ne minnet

    Er Mustafa’m sözün atma yabana
    Yatacak yer gerek bu şirin cana
    Cehd et meylini ver mah-i tabana
    Sen aşık olursan yara ne minnet

    3
    Uğradım bir bengi kadeh doldurmuş
    Aşkın dolusunu içti der ağlar
    Sordum bir avcıya ayın aldırmış
    Şahanım elimden uçtu der ağlar

    Bire kulakçığım ne seğilersin
    Eski dertlerimi sen yenilersin
    Sordum Ulusu’va ne inilersin
    Kalktı dalgalarım coştu der ağlar

    Karşıma gelmiş de ne perk gülersin
    Yaratan Allahtan dilek dilersin
    Sordum bir güzele ne perk solarsın
    Evvelki hubluğum geçti der ağlar

    Mecnun olmuş pınarlarda oturmuş
    Bahçesinde gonca göller bitirmiş
    Sordum bir yolcuya yolun yitirmiş
    Kervanım bellerden aştı der ağlar

    Nice yiğit gördüm meydan muratlı
    Konmuş bir yaylaya yaylası otlu
    Sordum bir yiğide ol benden dertli
    Meylim bir dilbere düştü der ağlar

    Birbirini bulmuş mihr ile vefa
    Titirer yüreğim gelmiyor hayfa
    Ne kasavet çekersin Er Mustafa
    Felek yakasız don biçti der ağlar
    4
    Adem oğlu gezme yüksek havayı
    Alçağında ne acaip haller var
    Çiçek diye dermeyesin kovayı
    Dost bağında yeni açmış güller var

    Umarım çiçeği gülden deresin
    Eğlene de dost bağında durasın
    Huri kızlarını sen de göresin
    Göresin ki ne acaip kullar var

    Eriştin menzile üçler de bile
    Yedilerle kırklar beşler de bile
    Müminler gidiyor bir kadim yola
    Göresin ki ne acayip yollar var

    Menzilimiz erenlerin menzili
    İnkar olan bu dergahtan üzülü
    Şeyh Saki’nin buyruğunda yazılı
    Okudum ki anı hüsn-i diller var

    ……………….
    Kimi sarhoş gezer kimisi ayık
    Kimi atlas dokur şaha ilayık
    Kiminin altında kıldan çullar var

    Er Mustafa’m eydür ya böyle derdik
    Ustam Hatayi’nin darına durduk
    Vasiyetnameyi biz böyle gördük
    Korkuyorum ki söylemeğe eller var

    5
    Evvel bahar yaz ayları gelince
    Kızılırmak kenarını sel alır
    Mor menevşe bitip boynun eğince
    Dost dostuna nergiz sunar gül alır

    Haşarı ey deli gönlüm haşarı
    Her andıkça didelerim yaşarı
    Çok çıkarma zülüflerin dışarı
    Esen yeller zülüfünden tel alır

    Hezeli ey deli gönlüm hezeli
    Güz gelince bağlar döker gazeli.
    Gözünü sevdiğim Türkmen güzeli
    Hiç mi yoktur kapınızda kol alır

    Zağlanmış hançerin ağdır bileğin
    Hak katında kabul olsun dileğin
    Çok sallanma kömür gözlü meleğim
    El ariftir gezişinden hil (e) alır

    Er Mustafa’m gurbet elde kaldığım
    At binip de kapısına geldiğim
    El bağlayıp divanına durduğum
    Varamazsam nazlı
    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

  7. #17
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    2 mesaja 2 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Mahmut erdal

    Hayalin karşımda her an her zaman
    Silmedin gönlümden karelerini
    Eğer senden bana fayda yok ise
    Arayım derdimin çarelerini




    Mahmut Erdal destan oldum dillerde
    Haber bekledim esen yellerde
    Kulağım haberde gözüm yollarda
    Uzattın hasretlik aralarını


    1938'de Şahin köyünde doğmuştur. Mustafa ve İsmihan'ın oğludur. Annesi "İso Ana", babası da yıldız ilmi ile meşgul olduğu için çevrede "Kambur Hoca", olarak tanınmıştır. Mahmut ailenin Tamey ve Zöhre'den sonra üçüncü çocuğudur. Çocukluğu sefaletle geçmiştir. On beş yaşında halası Fitoz'un kızı Şirin'le evlenmiş; bu evlilikten dört çocuğu olmuştur. Askerlik hizmetini Erzincan'ın Tercan ilçesinde yapmıştır.

    İlkokulda iken saza heves etmiş olan Mahmud'un ilk sazı, Sincanlı Ağa Dayı'nın yaptığı sazdır. Saz çalmada, Battal Karababa, Ali Metin ve İsmail Ağa'nın büyük yardımlarını görmüştür. 1955'te Ankara'ya gelip Muzaffer Sarısözen'le tanışmış ve onun yönettiği Yurttan Sesler programına katılma imkânı bulmuştur. Her hafta Şemsi Belli'nin "Adım Adım Anadolu" isimli programına katılmış; orada Çamşıhı türküleri söylemiştir. Bu dönemde Âşık Veysel, Ali İzzet Özkan ve Âşık Hüseyin'le tanışmış, onların takdirlerini almıştır. 1958'de Divriği Madenlerinde işe başlamış, burada iki yıl kadar çalışmıştır. 1963'te Ankara'ya taşınmış, Ankara'da plaklar doldurmuştur. 1965'ta Ankara Radyoevine girmiştir. Pek çok plak yapmıştır. Gerek Anadolu'da gerekse yurt dışında pek çok konser vermiştir. Sonra, bir plak evi açmış, bir süre sonra radyoevinden ayrılarak plak işi ile ilgilenmeye başlamıştır. 1975 yılında bir hadiseye kızdığından dolayı mesleğinin zirvesindeyken saz çalmayı bırakmış ve 25 sene saz çalmamıştır. 1980'li yıllarda İstanbul'a göçmüş, orada ticaretle uğraşmıştır. 1993 yılında tekrar saza söze dönmüştür. İstanbul'da Âşık Zevraki ile karşılaşmasından sonra, sanat yolunda yeni arayışlar içinde olmuştur.

    Genellikle sosyal yaralar ve buna bağlı olarak öğüt niteliğinde şiirler yazmıştır. Şiirlerinde mahlas olarak adını ve soyadını birlikte kullanmıştır. Çamşıhı yöresi ezgilerinin yayılmasında büyük oranda rolü olmuştur. Flash TV'de âşıklarla ve türkülerle ilgili olarak haftalık program yapmıştır. Sanat dönemi iki cephede ele alınabilir: Yirmi beş yaşına kadar olan ilk dönem, elli beş yaşından sonraki ikinci dönem. Birinci dönemde daha ziyade aşk ve sevgi konularında şiir yazmıştır. İkinci dönemde ise Alevi düşüncesini, laikliği ve sosyal yaraları yansıtan şiirler ortaya koymuştur.

    Toplam olarak 52 adet 45'lik plak, on beşten fazla kaset çıkarmıştır. Okuduğu türküler içinde kendi parçalarının yanı sıra Âşık Ali Ertekin'in şiirlerine ağırlık vermiştir. Halk müziği repertuarına pek çok türkü kazandırmıştır. Yine Dertli Dertli İniliyorsun (1995). Bir Ozanın Kaleminden (1999) adlarında iki kitabını yayımladı.*

    * Kaynakça : Mahmut ERDAL, Yine Dertli Dertli İniliyorsun, Ankara, 1995, s. 12-14. / Mahmut ERDAL, Bir Ozanın Kaleminden, İstanbul, 1999. / Hüseyin Gazi METİN, Alevilikte Cem, Ankara 1997, s. 408-410.



    Yrd. Doç. Dr. Doğan Kaya
    Çamşık Ozanları
    Çamşık Hüseyin Abdal Derneği Yayınları




    Eserlerinden bazıları:

    HAYALİN KARŞIMDA

    Hayalin karşımda her an her zaman
    Silmedin gönlümden karelerini
    Eğer senden bana fayda yok ise
    Arayım derdimin çarelerini

    Hasretinle sinem dağlar gezerim
    Karalar giyinip bağlar gezerim
    Söyleyip derdimi ağlar gezerim
    Sen açtın sinemin yarelerini

    Gönül deryasında yekenim battı
    Dalga vura vura karaya attı
    Kirpiklerin oku tarumar etti
    Virane gönlümün parelerini

    Mahmut Erdal destan oldum dillerde
    Haber bekledim esen yellerde
    Kulağım haberde gözüm yollarda
    Uzattın hasretlik aralarını


    BEKLERİM SELÂMIN

    Beklerim selâmın seher zamanı
    Ilgıt ılgıt esen yel ile gönder
    Engel olur ise dağlar dumanı
    Mektupla geç kalır tel ile gönder

    Aşk ateşi gül sinende coşarsa
    Firkat gelir elâ gözler yaşarsa
    Irmak kenarına yolun düşerse
    Bırak boz bulanık sel ile gönder

    Selviye benzersin dallar içinde
    Herkes seni söyler diller içinde
    Eğer dolaşırsan güller içinde
    Kopar yaprağını dal ile gönder

    Ateşlere yakma Mahmut Erdal
    Tükendi takatı kalmadı hali
    Kulağım haberde gözletme yolu
    Ağızdan ağıza dil ile gönder


    DEĞİŞMİŞ

    Arzuladım görem dedim sılayı
    Toprağı değişmiş taşı değişmiş
    Ne düğünü kalmış ne de halayı
    Altınlı puşulu başı değişmiş

    Türküleri vardı "Oy Gürcüm Gürc'üm"
    Al yeşil giyinip düzülen bercin
    Yufka ekmek ile yemlik dürmecin
    Sofrası değişmiş aşı değişmiş

    Hüzünlü bakışlar eğilmiş kaşlar
    Yıkılmış konaklar dökülmüş taşlar
    İklim etkilemiş bentler barajlar
    Baharı değişmiş kışı değişmiş

    Hani nerde senin yeşilin alın
    Neden ırgalanmaz yaprağın dalın
    Bağrında büyüyen Mahmut Erdal'ın
    Hayali değişmiş düşü değişmiş


    BOŞTAN İBARET

    Faydan yoksa tabiata insana
    Ömrün gelir geçer boştan ibaret
    Gelip geçicidir güvenme cana
    Kanat çırpar uçar kuştan ibaret

    Alıcı kuş gibi yırtıcı olsan
    Bakmaya kıyılmaz nevcivan olsan
    Sırtı yere gelmez pehlivan olsan
    Ecel çelme takar tuştan ibaret

    Ak düşer saçına buruşur yüzün
    Sis çöker önüne puslanır gözün
    İlenmeye başlar oğlun ve kızın
    Tesellin gözdeki yaştan ibaret

    Cem olur cemaat ısınır suyun
    Paşa mı bey misin fark etmez soyun
    Mevtine kesilir koç veya koyun
    Can için verilen aştan ibaret

    Mahmut Erdal bir gün kabrin kazılır
    Eşin dostun yarenlerin üzülür
    Ak üstüne kara künyen yazılır
    Başına dikilen taştan ibaret
    TEL İSYAN EDER

    Derdimi duyursam dertli sazıma
    Ah çeker perdeler tel isyan eder
    Gözyaşım göl olur kara yazıma
    Taşar dalga vurur sel isyan eder

    Yazın derdim kâğıt kalem yeterse
    Gösterin bir dertli benden beterse
    Bülbül suskun kalır karga öterse
    Elbet hicap duyar gül isyan eder

    Nice yol bekledim yağmurla kardan
    Hayli zaman haber gelmez o yardan
    Bir yaprak koparsan koca çınardan
    Irgalanır gövde dal isyan eder

    Açıldı sinemde onulmaz yara
    Bülbül gibi düştüm figana zara
    Sitemli bir name göndersem yare
    Zarfın üzerinde pul isyan eder

    Çağırdım Mevlâ'yı muradım verse
    Elimden ne gelir sağırsa körse
    Leylâ'yı arayan Mecnun değilse
    Gark olur kumlara çöl isyan eder

    Başım dumanlıdır doldur ver saki
    Şu fani dünyada kim kalmış baki
    Mahmut Erdal dosta varmadan ta ki
    Mevtanın konduğu sal isyan eder



    YİNE UYANMADIN

    Kulağında davul çaldım
    Yine uyanmadın eşşek
    Feryat ettim yüzüm yoldum
    Yine uyanmadın eşşek

    Çölde Arap kuma ıhtı
    Bak İsrail tabu yıktı
    Afrikalı Ay'a çıktı
    Yine uyanmadın eşşek

    Medyum Memiş çağ atladı
    Serveti bine katladı
    Yurtta atomlar patladı
    Yine uyanmadın eşşek

    Gelen çaldı giden çaldı
    Sana bomboş torba kaldı
    Keto bile köşe oldu
    Yine uyanmadın eşşek

    Altın gümüş dolar marklar
    Kimi kara para aklar
    Ayaklar altında haklar
    Yine uyanmadın eşşek

    Üç trilyon yem atıldı
    Kimler nereye satıldı
    Sahte dedeler satıldı
    Yine uyanmadın eşşek

    Mahmut Erdal kendin yordu
    Zengin paşalar dede oldu
    Zühre Ana vakıf kurdu
    Yine uyanmadın eşşek


    EYVAH ÖMRÜM

    Bu gün bir güzeli gördüm
    Mah cemali güle benzer
    Sedasına kulak verdim
    Şakıyan bülbüle benzer
    Eyvah eyvah ömrüm eyvah

    Soramadım kimin nesi
    Turnalardan almış sesi
    Ev vurmadan inlemesi
    Dertli öten tele benzer
    Eyvah eyvah ömrüm eyvah

    Hüzün dolu bakışları
    Cana hükmeder kaşları
    Yağmur gibi göz yaşları
    Yaz baharda sele benzer
    Eyvah eyvah ömrüm eyvah

    Mahmut Erdal oldum heder
    Bu nasıl hal bu ne keder
    Siyah zülfün tel tel eder
    Dalga dalga yele benzer
    Eyvah eyvah ömrüm eyvah
    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

  8. #18
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    2 mesaja 2 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Kul Himmet Üstadım

    Seyyah oldum şu alemi gezerim
    Bir dost bulamadım gün akşam oldu
    Kendi efkarımla okur yazarım
    Bir dost bulamadım gün akşam oldu

    Kul Himmet Üstadım ummana daldım
    Gidenler gelmedi bir haber alam
    Abdal oldum çullar geydim bir zaman
    Bir dost bulamadım gün akşam oldu

    Asıl adı İbrahim’dir. Divriği’nin Örenik köyünde doğdu. Yine aynı köyde öldü. Ölüm ve doğum tarihleri belli değildir. Tahminen bundan yüz sene evvel öldüğü söyleniyor. Doluyu Kul Himmet’ten içtiği için onu üstad tanımıştır.

    Bütün cönk, mecmua ve neşriyatta şiirleri Kul Himmet’e mal edilmiştir. Meşhur Kul Himmetle Aşık İbrahim’i birbirinden ayıran en bariz fark yalınız “Üstadım” kelimesidir. Kul Himmet Üstadım mahlaslı şiirler Kul Himmet’in değil, bittabi İbrahim’indir. Asıl adının İbrahim olduğunu, hem ihtiyarlar hem de :

    Aşık İbrahim de bir mana söyler
    Ben gidersem ismim kalsın dillerde

    Beytiyle kendisi söylemektedir.
    Bu muhitin şairi olduğunu şiirlerinde sık sık geçen mahalli semtlerin adlarından da anlayabiliyoruz.

    Bir gün ayin-i cem’de dede tarafından düşkün edilmiş. Her nereye gitti ise kimseden yüz bulamamış. Yedi sene serserice dolaştıktan sonra yegane çareyi yine aynı dedeye yalvarmakta bulmuş.

    Şairimiz, mevzularını yalnız tarikatten değil, içtimai hayattan da almıştır. Bir kızın gelin olduğu evde dirlik edemeyip, kahrından ölmesi; yağmur yağmadığı zaman köylülerle beraber yağmur duasına çıkması ve bir kömür gözlünün derdi zaman zaman onun şiirlerinde yer almıştır. Bu şiirlere yalnız muhitimle değil, Türkiye’nin her tarafındaki Bektaşi mecmualarında rastlamak mümkündür.

    Kul Himmet, Üstadım, belli başlı şairler arasında yer almağa layık kıymetlerdendir.




    Seyyah Oldum Şu Alemi Gezerim

    Seyyah oldum şu alemi gezerim
    Bir dost bulamadım gün akşam oldu
    Kendi efkarımla okur yazarım
    Bir dost bulamadım gün akşam oldu

    İki elim gitmez oldu yüzümden
    Ah ettikçe kan yaş gelir gözümden
    Kusurum gördüm kendi özümden
    Bir dost bulamadım gün akşam oldu

    Bozuk şu dünyanın düzeni bozuk
    Tükendi daneler kalmadı azık
    Yazıktır şu geçen ömüre yazık
    Bir dost bulamadım gün aksam oldu

    Gene kırcalandı dağların başı
    Durmadan akıyor gözümün yaşı
    Verdiği emeği alıyor kişi
    Bir dost bulamadım gün akşam oldu

    Kul Himmet Üstadım ummana daldım
    Gidenler gelmedi bir haber alam
    Abdal oldum çullar geydim bir zaman
    Bir dost bulamadım gün akşam oldu



    Gafil Kalma Şaşkın Bir Gün Ölürsün

    Gafil kalma şaşkın bir gün ölürsün.
    Dünya dolu malın olsa ne fayda.
    Ettiğin işlere pişman olursun.
    Pişmancalık ele geçmez ne fayda.

    Bir gün seni götürürler evinden.
    Hak-kın kelamını kesme dilinden.
    Kurtulmazsın Azrail'in elinden.
    Türlü türlü yolun olsa ne fayda.

    Söylersin de sen sözünden şaşmazsın.
    Helalini haramından seçmezsin.
    Kesilir kısmetin suda içmezsin.
    Akan çaylar senin olsa ne fayda.

    Sen söylersin söz içinde sözüm var.
    Çalarsın çırparsın oğlun kızın var.
    Hiç demezsin üç beş arşın bezim var.
    Bedestanlar senin olsa ne fayda.

    Kul Himmet Üstadım çöksem otursam.
    Türlü varlığımı ele götürsem.
    Dünya benim diye zapta geçirsem.
    Bütün dünya senin olsa ne fayda.
    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

  9. #19
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    2 mesaja 2 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Aşık Kerem

    Çiçekler İçinde Menevşe Baştır
    Güzeli Gösteren Göz İle Kaştır
    Gurbete Gidiyom Mektup Ulaştır
    Mektup İle Konuşalım Bir Zeman

    Meşhur "Kerem ile Aslı" hikayesinin kahramanı olarak tanınan Kerem'in 16. yüzyıl aşıklarından olduğu bilinmektedir. Hikayeye göre, Kerem İsfahan şahının oğludur. Şahın hazinedarı Ermeni keşişin kızı Aslı'ya aşık olur. Bir müslümana kızını vermek istemeyen keşiş kızını alır, kaçar. Kerem peşlerine düşer, şehir şehir, köy köy onları takip eder. Nihayet bütün engeller ortadan kalkar. Evlendikleri gece, keşişin yaptığı sihirle Aslı'nın gerdek gömleği bir türlü açılmaz. Kerem sabaha kadar gömleği çıkarmaya çalışır, başaramaz. Sonunda içinden gelen bir ateşle tutuşup yanar, kül olur. Külleri süpürmeye uğraşan Aslı da tutuşarak yanar.





    Ala gözlerine kurban olduğum
    Hep senin derdinden yanar ağlarım
    Kime arzedeyim garip halimi
    Ellerin yanında görür ağlarım

    Benden kaçar sevdiğim, gayrden kaçmaz
    Dahi pek küçüktür, aşıkın bilmez
    Yalvarsam Mevla'ya dileğim geçmez
    Yüzümü yerlere sürer ağlarım

    Yine düşt'ayrılık vücut şehrine
    Yürek mi dayanır dilber cevrine
    Sürülünce insan mahşer yerine
    Hak'kın divanına durur ağlarım

    Kerem der bu firkatla yanarsam
    Tükenir ömrümüz bir gün ölürsem
    Bu hasretle kıyamete kalırsam
    Kefenim boynuma sarar ağlarım


    <FONT size=2>Çiçekler İçinde

    <STRONG>Çiçekler İçinde Menevşe Baştır
    Güzeli Gösteren Göz İle Kaştır
    Gurbete Gidiyom Mektup Ulaştır
    Mektup İle Konuşalım Bir Zeman

    Şu Dünyada Üç Nesneden Korkarım
    Biri Gurbet Bir Ayrılık Bir Ölüm
    Hiç Birinden Hasta Gönül Şen Değil
    Biri Gurbet Bir Ayrılık Bir Ölüm
    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

  10. #20
    Forum Gönüllüsü SerkanDgn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    22-03-2008
    Bulunduğu Yer
    istanbul
    Yaş
    30
    Mesajlar
    3.714
    Ettiği Teşekkür
    9
    2 mesaja 2 teşekkür aldı
    Tecrübe Puanı
    33

    Standart Kul ahmet

    Seher yeli nazlı yare
    Bildir beni bildir beni
    Düşmüşüm elden ayaktan
    Kaldır beni kaldır beni ...

    Kul Ahmed'im gönül versem
    Bağrında gülünü dersem
    Senden gayrı yar seversem
    Öldür beni öldür beni


    Aşık Kul Ahmet 1932 yılında Maraş'ın Pazarcık ilçesine bağlı Bozlar Köyünde doğdu. Adı Ahmet'tir soyadı Kartalkanat'tır. Kul Ahmet mahlasıdır. Babası sonra dan Pazarcığın Kantarma Köyüne yerleşen Mehmet Bey'dir. Dedesi yine Pazarcığın aşiret reisi Bilal Ağa'dır. Dedesinin ninesi meşhur Halk Edebiyatımızın destan Kahramanlarından Köroğlu'nun eşi Benli Döne Torunlarındandır. Annesi Satiha Hatun, o civarın eşrafından Mustafa beyin kızıdır.

    Kul Ahmet bir yaşında babasını kaybetti Hatice ve Fidan Sultan isminde iki kızı kardeşiyle öksüz kaldı. Annesi daha genç olduğu için Memiş isminde birisiyle evlendi.

    Kul Ahmet babalığından çok acı çekerek büyüdü. Bütün köylülerimiz gibi Kul Ahmed'inde yaşantısı çile ile doludur. İlk okulu bitirdi. Geniş bir halk kültürüne sahiptir.

    Küçük yaşta gurbete çıktı. Köyler dağlar şehirler dolaştı, 15 yaşında sazla deyişler söylemeye başladı. Rastladığı aşıkların peşine düştü. Cezbeye tutuldu. Garip hallere büründü... Aşk uğruna her şeyi terk etti. Dünyayı zevk ile sefayı unuttu. Melamet gömleği geyindi. Kalender dervişler gibi köy odalarında hanlarda inlerde yazı yabanda çile doldurdu... Nice nice yıllar dert ile dermansız aşk ile arkadaşlık yaptı...

    Sonunda Ankara'da halden anlar ehlidiller, can dostlar buldu. Dost muhabbetlerine dost meclislerine katıldı, söyledi çaldı, okudu kendini kabul ettirdi. Beğendirdi, alkışlandı ve böylece garip Kul Ahmed'imiz Ankaraya bağlandı kaldı. Televizyon ve Radyolarda söyledi. Eserleri sanatkarlar tarafından aranjman edildi. Ve ödül kazandı. Devlet dairelerinde beş sene kadar memurluk yaptı. 15 Haziran 1963 de annesi Satiha Hatun vefat etti. Salmanı Pak Hazretlerinin dergahına defnedildi.

    Kul Ahmet gurbette evlenmeye karar verdi. Ve Ali Tatlıbel Beyin kızı Fatma ile evlendi. Evlilik hayatı sekiz sene sürdü. Mehmet ve Kenan isminde iki oğlu oldu. Çok sevdiği eşi Fatma hanım bir kalp hastalığına tutuldu. 14 Haziran 1971 tarihinde Ankara Yüksek İhtisas Hastanesinde ameliyat masasında öldü, iki çocuğu öksüz kaldı. Çocuklarını Ankara Atatürk Çocuk yuvasına verdi.

    Neyleyim Dünyanın saltanatını
    Gönlümü eyleyen yar olmayınca

    diyerek tekrar gezmeye karar verdi. Sazını aldı Evliya Çelebi gibi diyar diyar gezmeye başladı.

    Büyük üstat Aşık Veysel ile arkadaşlık yaptı. Karşılıklı eserler söyledi. Anadolu ve Avrupa şehirlerini bir bir gezdi. Nereye gittiyse büyük takdir topladı. Anadolu turnesinde iken ailesinin kıymetli eşyalarını hırsızlar çaldı.

    Kul Ahmet ekseriyeti tabiat ve güzelliklere aşıktır. Kendine has bir gerçek yönü ahlaki, ve insancıl duyguları vardır. O mütevazi uysal, temiz yürekli, buğday benizli uzun boylu yüzü gülen bir ozandır. Ankara'da ikamet etti.

    Şiirlerinde yer yer Karacaoğlan'ı, Kerem'i, Pir Sultan Abdal'ı, Şah Hatayi'yi Fuzuli'yi, ve Aşık Veysel'i, görebiliriz.

    Aşık Kul Ahmet 16 Temmuz 1996 tarihinde hayata veda etti. 17 Temmuz 1996 günü Ankara Hacıbayram Camii'nde kılınan öğle namazından sonra, Karşıyaka'da toprağa verildi...


    Eserlerinden bazıları :


    Seher Yeli

    Seher yeli nazlı yare
    Bildir beni bildir beni
    Düşmüşüm elden ayaktan
    Kaldır beni kaldır beni


    Söyle güzeller şahına
    Yüz süreydim dergahına
    Zehir olan kadehine
    Doldur beni doldur beni


    Kul Ahmed'im gönül versem
    Bağrında gülünü dersem
    Senden gayrı yar seversem
    Öldür beni öldür beni
    Aşık Kul Ahmet

    Sevdiğim'le malımızı bölüştük.
    Halı ona düştü, çul bana düştü,
    Şu senin, bu benim derken anlaştık
    Kervan ona düştü, yol bana düştü

    Tenim çıplak oldu, güneşte yandı,
    Kendisi de al yeşile boyandı
    Sıra geldi büyük mala dayandı
    Dağlar ona düştü, çöl bana düştü.

    Beni üryan etti, saldı çöllere,
    Kendisi benzedi gonca güllere
    Karayı bitirdik, döndük sulara,
    Derya ona düştü, sel bana düştü.

    Kul Ahmed'im güzel didara baktık
    Ay ile Güneşi ona bıraktık,
    Gayri yer yeryüzünden göklere çıktık,
    ALLAH ona düştü, KUL bana düştü,
    Seke seke geldim ayağım yoktur
    Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
    Kimi kafir olmuş karnısı boktur
    Süzünü süzünü postunda otur.

    Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
    Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
    Muhammet elçisi Ana’dır deyin
    Hak için dergâha niyaza inin.


    Bildiren: Pir Zöhre Ana

Konu Bilgileri

Bu konuyu görüntüleyenler

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Halka Göre Pir Sultan'ın Yaşamı
    Elif-K - forum Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 20-06-2014, 14:50
  2. Yaşamı kolaylaştıran tüyolar
    yabangülü - forum Agora (Meydan Yeri)
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 25-10-2009, 23:28
  3. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 27-05-2009, 23:56
  4. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 19-05-2009, 14:48
  5. Yaşamı Özgür Bırak
    HüsniyeDuman - forum Edebiyat
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 24-11-2008, 12:19

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

HAK SAHİPLERİNE ve YASAL MAKAMLARA Sitemiz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan "Yer Sağlayıcı" olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, site yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, sitemiz uyar ve kaldır prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, zohreana@zohreana.com mail adresinden bize ulaşabilirler. Buraya ulaşan talep ve şikayetler Hukuk Müşavirimiz tarafından incelenecek, şikayet yerinde görüldüğü takdirde ihlal olduğu düşünülen içerikler sitemizden kaldırılacaktır. Ayrıca, mahkemelerden talep gelmesi halinde hukuka aykırı içerik üreten ve hukuka aykırı paylaşımda bulunan üyelerin tespiti için gerekli teknik veriler sağlanacaktır.