"Hızır benim"

Aradan çok uzun yıllar geçti. Köye bir gidişimde bu olayı anımsadık yine...


Çocukluğumun geçtiği Torosların Binboğa kolunda, 105 yaşındaki Şago (Şahgül) ninem, ellerini göğe açarak, “Yetiş carımıza ya Boz Atlı Hızır!” diyerek kükrediğinde dağ, taş inlerdi!
Hızır, Sakaltutan Geçiti’nde tipiden boğulmak üzere olan gelinle düğün alayının kurtarıcısıydı... Kocası Seferberlikten dönmemiş yedi çocuklu Zarife Ana, sabahleyin tarlaya gittiğinde, bir de bakardı ki, Hızır, gecenin karanlığında gelmiş, ekini biçmiş, desteleyip harman etmiş... Ölümcül hasta için,” Ya Hızır, süründürme bu adamı, ya kurtar, ya da canını al!” dediklerinde; uzun sürmez, hasta ya sağalır, ya da ruhunu tanrısına teslim ederdi... Hızır, çocukluğumuzun da oyun arkadaşıydı. “Âşık” oynarken “Ya Hızır!” dediğimizde kemikler yerini bulur, “Hızır çarpsın ki!” diyerek yemin edildiğinde söylenene inanırdık... Köye o omzunda heybesiyle, saçı, sakalı karışmış bir dilenci geldiğinde birbirimize kaş, göz eder, “Dikkat edin, bu adam, dilenci kılığına girmiş Hızır olabilir” derdik... Kara Zöhre, bir gün oduna gidiyor. Toprağa gömülü bir ağaç köküne yapışmış, çekiyor, çekiyor, çıkaramayınca basıyor feryadı:
“Yetiş imdadıma ya Hızır!”
Hızır, boz atıyla çıkıp geliyor:
“Ne var yine Kara Zöhre, Neden bağırıp duruyorsun yine?”
“Ya Hızır, şu ağaç kökünü söküp çıkaramadım, bana yardım et!”


Hızır, öfke ile kökü söküp Kara Zöhre’nin eline tutuştururken:
“Al bunu münasip bir yerine koy, bir daha da böyle lüzumsuz işler için beni çağırma!” diyor.
***
Her yıl, üç gün tutulan Hızır Orucu’ndan sonraki geceye “Hızır Gecesi” denirdi. O gün, tuzlu çörekler pişirilir, gece bu çöreklerden yiyen bekâr gençler su içmeden uyurdu. Düşlerinde kendilerine hangi genç kız/ delikanlı su vermişse onunla evlenileceğine inanılırdı. Düşlerde su veren olmamışsa umutlar tükenmezdi. Ertesi sabah, geceden arta kalan tuzlu çörekler, taşların, ağaçların üzerine bırakılır, ala kargaların bu çörekleri alarak sevilen genç kızın/delikanlının evine doğru götürmesi beklenirdi. Küçüktüm, düşümde kimse su vermezdi bana. Ancak, inatla, ala kargaların, taşın üzerine bıraktığım çöreği alıp Gülbahar’ların evine doğru götürmesini beklerdim. Kör olası kargalar, bir türlü o yöne doğru uçmazlardı. Birkaç yıl sonra, Gülbahar kızamıktan öldüğünde, ala kargaların hiçbir zaman tuzlu çöreğimi o yöne götüremeyeceklerini anlamıştım...
Yine, Hızır Orucu’nun son gecesinde, evlerin kilerlerinin bir köşesine ince elekten geçirilmiş un bırakılır, Hızır’ın gece gelerek bu unlara işaret bırakması beklenirdi. Hızır uğrayan evler kutsanır, hane halkının bolluk içinde bir yıl geçireceğine inanılırdı.
Annem, o gece evimize Hızır’ın uğrayacağı beklentisiyle kilerde un elerken dizinin dibine oturdum:
“Ana, Hızır, gece evimize gelince ne olur?”
“Ne olsun, kilerdeki unumuza işaret koyarsa evimize bolluk, bereket gelir. Koyunlarımız çift yavrular. Tarlalarımız bol ürün verir…”
’’Hızır, acep bizim eve de gelir mi Ana?’’
’’Ne bileyim ben oğlum. Belli mi olur. Bakarsın bize de uğrar, elenmiş unumuza çentik atar.’’
“Hızır unumuza çentik atarsa ne olur?”
“Ne olacak, o zaman bir değil, iki kurban birden keseriz.’’
’’Bir mi, İki mi; kaç kurban?’
’’Bir kurban, haydi iki olsun, yeter ki Hızır hanemize uğrasın...’’
’’İyi o zaman’’ dedim.
’’İyi olan ne?’’
’’İki kurban kesmek iyiymiş yani!’’
‘’Yeter ki gelsin, birin, ikinin sözü mü olur...’’
“O zaman ben de bol bol et yerim, he mi ana?”
“He oğlum, kurbanın ciğerlerini kızartıp oğluma yediririm. ’’
“Yok ana, ben ciğer istemem, etin arka budundan isterim.”
“Etin neresinden istersen. Yeter ki dua et. Sen sabisin, Hızır senin dualarını kabul eder belki...”
Kışı yaman olurdu Biboğaların. Boğazımızdan et geçmeyeli yıl olmuştu..O gece yatağa girerken ellerimi Şago ninem gibi havaya kaldırarak dualar ettim: “Ya Boz Atlı Hızır, lütfen bizim eve de gel. Annem söz verdi, sen bize gelirsen, iki kurban birden keseceğiz. Canım et yemek istiyor. Ne olursun bu gece bize gel!”
Öylece uyumuşum. Sabahleyin erkenden uyandım. Gürültü yapmadan yataktan çıktım, sessizce kilere yöneldim. Annem, babam, kardeşlerim uyuyorlardı. Annemim akşamdan elediği una baktım. Hızır gelmemişti. Annemin elediği un, bıraktığı gibi duruyordu. Üzerinde herhangi bir işaret yoktu. Sinek bile konmamıştı. Kızdım: (“Alacağın olsun Hızır Bey! İş mi senin bu yaptığın! Şunun şurasında iki dirhem et yiyecektik. Atının nalları mı dökülürdü, gelseydin ne olurdu sanki!”) Düş kırıklığı içinde yatağıma dönerken birden kafamda şimşekler çaktı! Ocaktan aldığım bir çöple unu karıştırdıktan sonra sessizce yatağıma dönüp yorganı kafama örttüm.
Az sonra annem uyandı. Kalkıp doğruca kilere gitti. Gitmesiyle dönmesi bir oldu. Heyecanla Babamı uyandırdı:
“Kalk hele Herif, kalk! Uyumanın sırası değil. Kalk ki gör, bak neler olmuş; hanemize Hızır uğramış...”
Babam, inanmadı:
“Git işine karı, Hızır yolunu mu şaşırdı, benim gibi adamın evinde ne işi var?”
Annem “Sus!” dedi, babamı kolundan tuttu, kilere doğru sürükledi.
Hızır’ın bizim eve geldiği haberi, bir anda köye yayıldı. Arada çekemeyenler de oldu tabi:
“Hızır da işini bilmiyor arkadaş. Köyün en variyetli adamı Haççe Ali duruken, kalkıp bir çulsuzun evine gidiyor. Adamın kapısında on koyunu, iki ineği var; onların da sütü çocuklarına yetmiyor.Hızır Efendi de böylelerine heves ediyor...’’
Bizim kapının önü bayram yerine dönmüştü.
Babam, kösre taşıyla bileylediği bıçağı eline aldı, sesini gürleterek “Hanım, ahırdan kısır koyunların ikisini çıkar, getir bakalım!” dedi.
Annem:
“Bir kısır koyun yetmez mi? Hızır, kusura bakmasın, nüfusumuz kalabalık, elimiz darda biliyordur o!”
Araya atıldım:
“‘Yok Baba, anam dünen söz verdiydi, iki kurban birden keseceğiz, dediydi’ diyerek ahıra daldım, kısır koyunları önüme katıp dışarı çıkardım.”
Köylünün kurban payları dağıtıldı. Bizim ocakta gürül gürül ateş yanıyordu. Annem, kızarmış etleri önüme sürerken, bir yandan da sevincini dile getiriyordu:
Boz Atlı Hızır, oğlumun dualarını kabul etti, bizim eve oğlumun sayesinde geldi.
Sessizce yiyerek ete iyice doyduktan sonra dışarıya fırladım, köylünün şaşkın bakışları arasında, bizim evin arkasındaki kayalara doğru koşmaya başladım. Kayanın en tepesine çıktıktan sonra başladım bağırmaya:
“Hızır benim! Hızır benim! Gece kalkıp kilerdeki unu ben işaretledim. Canım et yemek istiyordu!”
Sesimi duyan köyün *****leri birbirine karıştı. Bir gürültü, bir kıyamet!
“G.tü boklu köylüler, sayemde et yiyin! Hızır benim! Hızır benim!”
Annem çılgına dönmüştü. Dizlerine vurarak:
“Gitti sürmeli koyunlarım, gitti! Onu yakalayıp bana getirin! Kısır koyunlarım gibi parça parça doğrayacağım onu! Gitti sürmeli koyunlarım, gitti!”
Köyde bana kıcık giden Yusuf’la Nürfet, beni yakalamak için peşime düştülerse de yetişemediler. Yağlı etleri yedikten sonra dizlerime derman gelmişti;.keklik gibi kayadan kayaya sekerek kaçıyordum...
Uzaktan, babamın sesini duydum:
“Tamam Karı, tamam! Oğlumun canı et yemek istemiş. Değil iki kısır koyunum, kapımdaki bütün koyunlarım, iki ineğim feda olsun ona!.Evimize Hızır gelmiş kadar sevaba geçti. Bu kışta, kıyamette fukara köylünün de kursağına iki lokma et girdi, kötü mü oldu?’’
Sonra bana seslendi:
“Gel oğlum, eve gel, ayazda üşür, hasta olursun. Korkma, anana dövdürmem seni!”
***
Aradan çok uzun yıllar geçti.
Köye bir gidişimde bu olayı anımsadık yine...
Annem:
“Sen, çocukluğunda da kâfirin tekiydin zaten” dedi, gülerek…
Ali Haydar Nergis
Odatv.com

Tüm forumdan rastgele konular:

  • » Turgut Çeviker ( 1950)
  • » Türkiye savaşta mı?
  • » Çelebi ve Ebru Canın Nikahına Gidiyoruz
  • » Sen neymişsin be Kötü Kedi Şerafettin!
  • » Lütfen Toplanalım
  • » Laiklik
  • » Deste Günaydın -Yıkılır Bir gün
  • » Akil İnsanlar Bakan mı olacaklar
  • » Tanıtım Yazısı
  • » TEOG sınav tarihleri belli oldu

Aynı kategoriden rastgele konular:

  • » Hacı Bektaş Veli Anma Etkinlikleri'ni n...
  • » Alevilik sadece Ali'yi sevmek değil...
  • » Viyana’da Alevilik Dersleri Sertifika...
  • » Alevi liderine bombalı araç...
  • » Kimsin nesin sen?
  • » Adalet Yürüyüşü’ndeki Aleviler
  • » Müjde, Cemevi İbadethane Oldu(!!!)
  • » Alevi Dede'lerini İran'a CHP götürdü...
  • » Dedelerden muharrem ayı orucu açıklaması
  • » Aslı Aydıntaşbaş'ın...