Sünniler gibi Alevîler de kendi içinde örgütsel bir bütünlüğe sahip değildir. Bu durumda; tarihi, sosyal, coğrafi gibi birçok neden rol oynasa da, güncel sebeplerin varlığı daha belirleyici olmaktadır.



Bu yılın Ekim sonlarında Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Tunceli Cemevine yaptığı ziyaret,Alevî kamuoyunda güçlü şekilde tartışıldı. “Alevîliği tanımayan bir kurumbaşkanı”nın Alevîliğin kurumsal ifadelerinden olan cemevlerinden birini ziyaret etmesindeki “gizli emeller”den tutun da, cemevlerine“hoca atanması”na, “Kur’an dağıtılması”na kadar bir sürü lakırdı döndü ortalıkta. Hatta birkaç aklıevvel;“Alevîlerin Kur’an’la ne işi olur” diyecek kadar işi şirazesinden çıkardı. Bu kargaşa içinde Tunceli Cemevi dedesi Ali Ekber Yurt ile Çemişgezek Cemevi başkanı Ali Hadi Yıldız birçok haksız saldırının hedefi haline geldi. Ancak onlar, yakışanı yaptılar ve gelen saldırılara büyük bir olgunluk içinde cevap verdiler. Doğal olarak bütün bu tartışmaların genel çerçevesini Alevîlerin özelde devletle,genelde ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile ilişkisi oluşturdu (Alevîler, hem tarihsel olarak ve hem de işçi göçleri nedeniyle başka ülkelerde de yaşamaktalar çünkü).

ALEVİLER NEDEN TEK PARÇA DEĞİL?
Sünniler gibi Alevîler de kendi içinde örgütsel bir bütünlüğe sahip değildir. Bu durumda; tarihi, sosyal, coğrafi gibi birçok neden rol oynasa da, güncel sebeplerin varlığıdaha belirleyici olmaktadır. Güncel nedenlerin başında ise Alevîlerin arasındaki fikri ayrılıkları saymak gerekir. Esasen Alevîliğin inanç (Alevî terminolojisinde “itikat”) olarak tarihten getirdiği sağlam ve sapmaz bir çizgisivardır. Alevî toplulukların tümünde ortak olan bu itikat yapısına “Yol” adı verilir. Bu tarihsel çizgi, Alevîliği; “İslam’ın özü” görür ve “Hak-Muhammed-Ali yolu” olarak tanımlar. Tarikat kapısındaki ibadet ve uygulamalar ise farklı Alevî topluluklarında (Alevî terminolojisinde “ocak”) önemsiz farklılıklar gösterir. Bunlar da “sürek” adını alır ve “yol”un genel ilkelerine uyarlar. Doğal olarak bu farklılıklar, üretim ve birikim kavramlarını da içeren bir yapıya sahiptir.
Son dönemlerde, özellikle 1980’li yıllardan sonra ne idiğü belirsiz Alevîlik tanımlamaları ile tanıştı Alevî toplumu. Bir dizi sözde benzerlik üzerinden yapılan bu fantastik hatta ucube tanımlamalar, eski Anadolu medeniyetlerinden tutun da Zerdüştlüğe kadar birçok yeni kökenicat ediyordu Alevîliğe. Alevîliği değiştirmeyi, dönüştürmeyi ve ardından yok etmeyi hedefleyen bu uyduruk Alevîtanımlamaları,Alevî toplumunun ana gövdesinde yer edemedi. Bu yeni durum, geleneksel yapıya sahip çıkan Alevîler tarafından şiddetli tepkiyle karşılandı. Hatta bu kirli bilgileri savunanlar,bpek isabetli bir şekilde “Harici” yani Hazreti Ali düşmanı olarak tanınmaya başlandı.
Bugün Alevî toplumunun yüzde doksanı halen Alevîliği “İslam’ın özü” olarak görür ve “Hak-Muhammed-Ali yolu” şeklinde tanımlar. Ana kütleyi teşkil eden bu yapı, birçok kurum tarafından farklı temsiliyetlere bölünmüş durumdadır.

Geriye kalan yüzde onluk kesim deçok parçalı bir yapıya sahiptir. Bunlar “beş benzemez”i anımsatırlar ancak temelde anlaşırlar: Alevîliği İslam dışına itmek. Esasen Alevîliği dönüştürmeyi hedefleyen bu oluşumlar, kendi içinde sağlam ve tutarlı bir sistematiğe sahip değildir. Tabir yerinde ise zırvadır; zırvada da sistematik aranmaz. Ayrıca insana iç huzuru verecek bir yapıdan ve kendi varlığına yönelik temel soruları (neyiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz) cevaplamaktan uzaktır. Bu nedenle operasyoneldir ve sürdürülebilirlikleri yoktur. Bununla birlikte gündem yaratacak aygıtları ve önemli köşebaşlarını ellerinde tutarlar ve sadece bu nedenlerle varlıkları ile etkinlikleri ters orantılıdır.

ALEVİLER DEVLET YETKİLİLERİ İLE GÖRÜŞEMEZ Mİ?

İşte bu bölünmüşlük ve çok seslilik Alevîlerle devletin ilişkisini, her iki taraf açısından sorunlu hale getirmektedir. Öncelikle devlet yetkilileri için bu durum, sorunların çözümünü ertelemekte bir bahane haline dönüşmektedir. Alevîlere gelince, neredeyse her grup ve oluşum kendini Alevîliğin yegâne temsilcisi saymakta ve devletin kendisini muhatap almasını istemektedir. Devlet yetkilileri bir tarafla görüştüğünde, bu durum diğerlerinde şiddetli tepkiye neden olmaktadır. Tunceli Cemevi dedesi Ali Ekber Yurt ile Çemişgezek Cemevi başkanı Ali Hadi Yıldız’ın başlarına gelen, tam olarak budur.

Esasen Alevîlerin devlet yetkilileri ile görüşmelerinde bir beis yoktur, hatta görüşmeleri gerekir. Alevîler herkesle görüşebilir ve görüşmelidir. Bunun tek şartı vardır:Alevîliği ve Alevîleri değiştirmeye ve dönüştürmeye yönelik herhangi bir projenin parçası olmamak.

FARKLI ARAYIŞLAR
Türkiye’de din işleri çetrefilli bir haldedir ve gerçekten hazmı kolay olmayan adaletsiz bir işleyişe sahiptir. Bir dinin bir mezhebinin sadece bir yorumu üzerine işleri yürüten Diyanet İşleri Başkanlığı ve ona bütçeden ayrılan pay, her zaman tartışma konusu olmuştur. Sünniliğin Hanefî yorumu dışında kalan diğer İslam yorumları ile Hıristiyanlık, Musevîlik, Yezidîlik, Bahaîlik gibi farklı dinler Diyanet İşleri Başkanlığında temsil hakkı bulmamaktadır. Ateist ve deist gibi kendini dindışı sayan vergi yükümlüsü kişilerin varlığı konuyu daha da çetrefilli hale getirmektedir.

Konunun çözümü için Alevîler arasında yakın zamana değin tek görüş hâkimdi: Diyanet İşleri Başkanlığının lağvedilmesi ve din hizmetleri ücretlerinin yararlanıcılar tarafından karşılanması. Bu görüş;ilk görüştü ve uzun süre tek olma vasfını korudu çünkü adil olduğu gibiAlevîliğin tarihsel birikimine uygundu.

Birincisi; Alevîler, geçmişte din hizmetlerini yürüten dedelere“çerağ” veya “Hakullah” adı altında bir ücret öderlerdi. Dedeler bir havuzda topladıkları bu paradan, bir komisyon marifetiyle, zenginleşme amacı gütmeden kendileri ve aileleri için ihtiyaçları kadar kullanır, kalanı ise yolda kalanlara, yetimlere, düşkünlere ve diğer ihtiyaç sahiplerine harcarlardı.[1] Cumhuriyet öncesinde istisna olarak bazı Alevî-Bektaşî tekke ve dergâhları (mesela Erdebil Dergâhına) ile ulularına(mesela Şah Kulu Tekeli’ye) devlet büyükleri tarafından “çerağ akçesi” gönderildiği de olurdu. Bunlar da aynı şekilde ve aynı amaçlarla kullanılırdı. Doğal olarak Alevîler din hizmetleri için devletten bir şey talep etmez, kendi işlerini kendi bütçeleri ile yürütürlerdi. Bu bağımsızişleyiş, Alevîliğin inanç ve ibadet yapısının,devlet müdahalesi olmadan bugüne gelmesine olanak sağlamıştır.

İkincisi; din hizmetleri ücretlerinin yararlanıcılar tarafından karşılanması, Alevîliğin inanç örgüsüne uygundur. Alevîliğin temel kavramları arasında sayabileceğimiz ve adalet kavramı ile iç içe geçmiş “rızalık” veya “razılık” ilkesi gereği, rızası olmadan kimse kendi yükünü başkasına çektiremez. Razı olmayan birinin parasının adaletten kopuk biçimde Alevîlerin din hatta dünya işlerinde kullanılması, Alevîliğin inanç örgüsü içinde teknik ve etik olarak mümkün değildir. Ayrıca Alevîlikte amaçlar kadar araçların da meşru olması esastır; gayrimeşru araçlarla meşru hedeflere ulaşılamayacağı açıktır. Burada amaç dini yaşamaktır ve dini yaşamak başkalarına ait ve rızasız alınan paralarla sağlanamaz. Bu bizatihi Alevîliğin telkin ettiği adalet, rızalık ve doğruluk gibi temel ahlaki ve toplumsal değerlerle çelişir.

Ne var ki, onyıllardır süren taleplerin karşılık görmemesi ve önerilen reformların (Diyanet İşleri Başkanlığının lağvedilmesi ve din hizmetleri ücretlerinin yararlanıcılar tarafından karşılanması) hayata geçirilmemesi, Alevîlerin önemli kısmını,farklı çözümlere yöneltmiştir.Alevîlikle ilgili işleri yürütecek farklı bir başkanlık kurulmasından tutunda konunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine götürülmesine kadar devreye sokulan bir dizi girişim, bu sürecin ürünüdür. Cemevlerine ve Alevî din adamlarına bütçeden pay ayrılması da yine bu süreçte gündeme gelen taleplerdendir.
Bu süreçte, hiç değilse, cem evlerinin elektrik, su, temizlik gibi hizmetlerinin devlet tarafından karşılanması gerektiği sıklıkla ifade edilen taleplerden biri olmuştur. Çünkü geneli düşük gelirlilerden oluşanAlevîler, on yıllardır kendi vergileri ile din hizmeti alamadıkları gibi başka bir inanç grubunun din hizmetlerini finanse etmek durumunda bırakılmıştır.“Genel ve kapsayıcı bir çözümü hayata geçiremiyorsak, en azından başımızın çaresine bakalım” cümlesi ile özetlenen bu yaklaşım, gittikçe ağırlık kazanan bir eğilim halini almıştır.

SORUNUN CEVABI NE?
Peki, Cemevleri ve Alevî din görevlileri bütçeden pay almalı mı, sorusunun cevabı ne?
Bu sorunun almalı veya almamalı şeklinde net bir cevabı yok. Ancak ilkesel olarak Alevîliğin tarihsel ve inançsal cevabı, aynı zamandan bireysel cevabımı da içeriyor: Ya bütün inanç/inançsızlık grupları bütçeden adil pay almalı yahut hiçbir inanç/inançsızlık grubu bütçeden herhangi bir pay almamalı.

Çözüm önerilerine gelince, kanaatimce, iki model üzerinde durulabilir:

Birincisi,Alevîlerin başından beri savundukları modeldir. Yani Diyanet İşleri Başkanlığının lağvedilmesi ve din hizmetleri ücretlerinin yararlanıcılar tarafından karşılanması. İdeal olan görüş budur. Esasen uygulanması kolaydır ve pratik çözümler içermektedir. Ancak ülkemizin günümüzdeki koşulları,bu modelin uygulanabilirliğini zora sokmaktadır.

İkincisi ise, her inanç grubu için Diyanet İşleri Başkanlığı benzeri özerk kurumlar oluşturmaktır. Devletin sadece evrensel insan hakları, halkı kin ve nefrete teşvik etmek, ulusal bütünlüğe aykırı hareket etmemek gibi toplumun genelini ilgilendiren konularda denetleyebileceği bu kurumlar, inanç ve ibadet konularında tam bir bağımsızlığa sahip olmalıdır. Bütçesi ise sadece hizmet almak isteyen inanç mensuplarına konulacak ek vergilerle sağlanmalıdır.

Peki, bu iki modelden biri olmazsa, o zaman ne yapmalı?
Her iki modelin veya benzer modellerin hayata geçirilmemesi halinde, Alevîler, devlet nezdinde cemevlerinin ibadethane olarak tanınması için çalışmalarına devam etmelidir. Alevî dedelerinin ve babalarının devlet memuru olup maaşa bağlanması kanaatimce büyük bir yanlış olur; çerağlık veya hakullah yolu ile dedelerin bağımsızlığı titizlikle korunmalıdır. Bu konu kanaatimce “Alevîliğin ruhu” bakımından yaşamsal öneme sahiptir.

Cemevlerindekitemel giderler için ise durum biraz daha farklıdır. Mesela elektrik, su, ısınma gibi temel giderlerin devlet tarafından karşılanması, din görevlileri dışında kalan diğer görevlilerin (cemevine devam edenlerin istekleri doğrultusunda)maaşa bağlanması yararlı olur. Ancak bunda da toplumsal mutabakat mutlaka aranmalıdır.

[1]Enfal/41: “Eğer Allah'a ve iki ordunun karşılaşıp hak ile bâtılın birbirinden ayrıldığı günde kulumuza indirdiğimize iman etmişseniz, bilin ki elinize geçen ganimetlerin beşte biri Allah'a, Peygambere, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. Allah ise her şeye kadirdir.”

Ali Rıza Özdemir

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

Tüm forumdan rastgele konular:

  • » Tahıl ve meyve üretimi azalacak
  • » Sevgili atatürk ya gelmeseydin ya...
  • » Yamanlar Amerika'da Altın Bırakmadı
  • » Google’ın Bilmeniz Gereken 10 Özelliği
  • » Bu Fotoğrafa Dikkatli Bakın, Bakalım...
  • » Tarikat kapısının makamları
  • » Nitelikli Güvenli Gıda
  • » Neden Esneriz?
  • » "Kopan parmak" olayında 2 hastaneye...
  • » 'Üç beyazı dengeli tüketin' uyarısı

Aynı kategoriden rastgele konular:

  • » Yandaş Alevi örgütleri sahnede...
  • » Günay'dan Alevilere 'vicdan' çağrısı
  • » Dörtdörtlük Alevi
  • » Bağcılar Cemevi Ramazan Cemi Yapacak
  • » Muharrem ayındaki matem hepimizin...
  • » Veli Ağbaba’dan Davutoğlu’na ‘Alevi’...
  • » Alevi derneklerinden Okmeydanı...
  • » Cemevinde Suriyelileri misafir etmek suç
  • » Bak senn diyanetten kerbela açılımı
  • » Muhafazakâr devlette Alevi olmak